Ayasofya’nın bilinmeyen yüzü

Konuyu Oyla:
  • Derecelendirme: 2.63/5 - 16 oy
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Ayasofya’nın bilinmeyen yüzü
#1

29 Mayıs 1453 günü, 53 gün süren bir muhasaranın ardından ‘Fatih’ Sultan Mehmed Han cennetmekân, Topkapı’dan İstanbul’a girdi.
Önce Büyük Ayasofya Kilisesi’ne gitti.
Muhteşem mabedi uzun uzun inceledi.
Doğu Roma'nın muhteşem mabedi Ayasofya, Müslümanlar için de önemliydi. Zira Süleyman Peygamber'den Eyüp Sultan'a birçok kıymetli şahsiyetin hatırasını taşıdığına inanılıyordu. Eski rivayetleri elimize aldık, Ayasofya'ya gittik. Bahsedilen makamları, tarif edilen yerlerinde bulduk. Ve Ayasofya gözümüze her zamankinden farklı göründü.
29 Mayıs 1453 günü, 53 gün süren bir muhasaranın ardından ‘Fatih’ Sultan Mehmed Han cennetmekân, Topkapı’dan İstanbul’a girdi. Önce Büyük Ayasofya Kilisesi’ne gitti. Muhteşem mabedi uzun uzun inceledi, üst katlarına, kubbesine çıktı. Binanın harap olmuş haline teessür ederek Farsça “Örümcek Kisrâ’nın penceresinde perdedarlık yapıyor / Baykuş Efrasiyâb’ın kalesinde nöbet tutuyor” beytini okudu. Binanın temizlenmesini emir buyurarak dışarıya çıktı. Avluda mermerleri koparmaya çalışan bir yeniçeriye rastladı. Elindeki gürzü salladı; “Bre nâbekâr” dedi, “Yapı yıkılır mı? Ersen bir yapı da sen kur.” Bu hadise gerçekleştiğinde günlerden salı idi. İşçiler geceyi gündüze kattı; mihrap, minber, tahtadan minare yaptı. Cuma günü hutbeyi Fatih okudu, Akşemseddin mihraba geçti, Peygamber (sas) müjdesine kavuşmuş mutlu askerler saf tuttu, şehr-i Kostantiniyye içre ilk cuma namazı kılındı.

Ayasofya’nın ilk binası 360 yılında yapılmıştı. 415’te yenilendi. 537’de İmparator Justinien tarafından muhteşem surette yeniden yaptırıldı. Açılış merasiminde gururla mihraba doğru atılan Justinien, ellerini kaldırarak “Ey Süleyman seni geçtim” diye bağırdı. Ayasofya bu tarihten itibaren Doğu Roma’nın şatafatlı günlerine de, hezimetlerine de şahit oldu. Kaç defa depremlerden zarar gördü, tamir edildi. 1504’te İstanbul’u işgal eden Latinlerin yağmasından nasibini aldı. Üst katın direklerinde Latinlerin söktüğü mücevherli haçların yerlerini, bir Viking askerinin mermere kazıdığı ismini görebilirsiniz. İstanbul Türkler tarafından fethedildiğinde Ayasofya’nın güneydoğu tarafı iki payanda ile sağlamlaştırıldı. Bir tuğla minare ve medrese yapıldı. II. Bayezid, bir minare ilave etti. Mimar Sinan, iki minare ile yeni payandalar yaptı. Bina hâlâ ayakta durmasını bu hizmetlere borçlu.

Her dönem ayrıcalıklı

Ayasofya Camii, Osmanlı döneminde ayrıcalıklı yerini devamlı korudu. Burada görev alacaklar, özellikle vaaz verecek kürsü şeyhleri dönemin en itibarlı isimleri arasından seçilirdi. Caminin içinde parmaklıklarla ayrılı maksurelerde kıymetli ilim adamları etrafında ders okuturdu. Caminin son imamlarından Hafız İdris Efendi’nin I. Dünya Savaşı yıllarında “Üç yüz milyon sahifelik bir mecmua ise İslâm, şirâze-i nizâmı dindir. Ey millet, sen din ile bahtiyâr oldun, din ile pâyidâr olacaksın.” diyerek başladığı konuşmalarını dinleyenler artık hayatta değilse bile, dinleyenleri dinleyenler belki vardır.

Ayasofya Camii, 1934 Kasım’ında müzeye çevrildi; malum. Fatih, kiliseyi camiye çevirirken kıymetli birer sanat eser olan mozaiklerine dokunmadı. İlerleyen yıllarda mozaikler kalın sıvalar ile kapatıldı. Bina müze olduktan sonra sıvalar kaldırılarak mozaikler ortaya çıkarıldı. Ayasofya’yı müze haline getiren komisyon, kararı Türk eserleri ihmale uğratılmadan aynen korunmak şartıyla kabul etmişti. Bugün ise Ayasofya Müzesi’ni sadece dört duvardan ibaret bir bina olarak gezebiliyoruz. Oysa Topkapı Sarayı’nın hemen yanıbaşındaki bu mabet, cami olarak hizmet ettiği beş asır boyunca en kıymetli sanat eserleri ve tarihî hatıralar ile donatılmıştı. Sayısız elyazması levhalar, halılar, kilimler, rahleler, sakal-ı şerifler, Kâbe örtüleri gibi paha biçilmez değerler dağıtıldı. Bugün asılı olan Kazasker Mustafa İzzet Efendi’ye ait 7 metre çapındaki devasa “İsm-i Celal, İsm-i Nebi, Çehar Yar ve Hasaneyn” levhaları kapıdan çıkarılamadıkları için yerlerinde bırakıldı. Üst kata çıkıp arkalarından baktığınızda levhaların büyüklüğünü daha iyi anlayabilirsiniz. Eskiden Ayasofya’nın ana mekanına girilen büyük kapının Nuh Aleyhisselâm’ın Cudi Dağı’na konan gemisinin tahtalarından yapıldığına inanılırmış. Bunun için de gemiciler sefere çıkmadan önce kapıya ellerini sürüp Hazreti Nuh’un ruhu için Fatiha okurmuş. Kapıdan girişte sağda ise turistlerin bakır kaplamasının ortasındaki deliğe parmak sokarak dilek tutmak için sıraya girdiği hafif nemli ‘terler direk’ bulunur. Bir rivayete göre Hazreti Peygamber’in (sas) mübarek tükürüğüyle hazırlanan harç dibinde karıldığı için bu direk terler dururmuş.

Sedd-i İskender, makam-ı Süleyman

Sanat tarihçileri, Ayasofya’nın mihrabının 19. yüzyıl izleri taşıdığını söyler. Mihrabın ortasında ise yine mihrap şeklinde kırmızımtırak bir çukur göze çarpar. Eskiden burada bulunan Kâbe tasvirli muhteşem çini pano, ne akla hizmet içinse sökülmüş, daha sonra elde kalan parçaları minberin yan tarafındaki bir dehlizin içine başka yerlerden sökülen çinilerle birlikte yamalı bohça gibi monte edilmiş. Mihrabın yanındaki şamdanlar Kanuni tarafından Budin’den getirilmiş. İki taraftaki duvarlarda asılı levhaların çoğu ise padişahların imzasını taşıyor. Mermer minber Evliya Çelebi’ye göre İskender-i Zülkarneyn makamıdır. Seyahatname’de “Yüksek minber İskender makamı üzere İskender seddi gibi yapılmıştır.” der. Söz Evliya’nın, biz alâkasını bulamadık. Minberden sağa doğru gittiğinizde ortadaki direğin üzerinde bir mihrap çukurunun daha olduğunu, alçıyla kapandığını görürsünüz. Buradaki Mescid-i Nebevî tasvirli çini mihrap da sökülüp Kâbe panosunun olduğu yere yamanmış. Hikmetini anlayan beri gelsin. Burası Süleyman Aleyhisselâm makamıdır. Hazreti Süleyman, tahtı üzre seyahat ederken bu mekâna gelmiş ve bir mabet inşa etmiş. Bu makamın kıblesindeki kapının açıldığı koridor Harun Reşid makamıdır. Süleyman Peygamber makamının aksi istikametinde, yani caminin solunda, aynı şekilde bir direk ve üzerinde yine kaybettirilmeye çalışılmış bir mihrap iziyle karşılaşırsınız. Burası Ömer İbni Abdülaziz’in ibadet ettiği yerdir. Harun Reşid ve Ömer ibni Abdülaziz, İstanbul muhasaralarına katıldı mı, tarihçiler daha iyi bilir, ama Osmanlı bu makamları ihdas etmiş. Büyük kubbenin altında yuvarlak renkli mermerlerle döşenmiş özel bir mekân bulunur; imparatorların taç giyme yeri. Osmanlı zamanında burasının adı, kırklar makamıdır ve pek çok kişinin burada kırklarla karşılaştığı anlatılır. Kuzeydoğu köşesinde, eskiden medresenin olduğu yere açılan kapı yanındaki oda Akşemseddin’in halvethanesidir. Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey ‘Ayasofya Cami-i Şerifi’nin medrese kapısı ittisalinde vaki kütüphane mahalli vaktiyle Akşemseddin hazretlerinin halvethanesi imiş.” derken Evliya, Akşemseddin’in burada Cerîrî Tefsiri okuttuğunu ve aynı yerde ilim okuyanlar için dua ettiğini aktarır.

Neredeyse araba çıkacak kadar geniş, Arnavut kaldırımı döşeli yoldan çıkılan ikinci katta mermerden oyulmuş kapı kanatlarıyla ayrılan bir bölüm vardır. Burası Bizans döneminde Synode (Ruhaniler) Meclisi’nin toplantı yeridir. Osmanlı devrinde ise Yediler’in bu bölümde ibadet ettiğine inanılırmış. Mermer kapıdan ileriye gidildiğinde, güney duvarının dibinde yerde lavabo evyesi gibi mermer bir taş durur. Bu taşın ise Hazreti İsa’nın dünyaya geldiğinde yıkandığı taş olduğu, Kostantin’in annesi Helena tarafından Kudüs’ten getirildiği anlatılır.

Müzenin bugün ziyaretçilerin çıkış yaptığı kapı arasındaki mihrabın Fatih’in Ayasofya’da ilk namaz kıldığı yer olduğu; yine Battal Gazi’nin çan kulesinde; Eminönü’nde türbesi bulunan Baba Cafer ile arkadaşı Şeyh Maksud’un Türbe Kapısı’nda; Mesleme bin Abdülmelik’in Üçbucak denilen yerde ibadet ettikleri de rivayetler arasında. Bu anlattıklarımıza ‘söylentiden ibaret’ deyip geçebilirsiniz. Ama biz gittik, tarif edilen yerlerde Osmanlı döneminde koyulan işaretleri bulduk. Ve Ayasofya gözümüze her zamankinden farklı göründü.

Peygamber (sas) hatırası

Ayasofya ile ilgili İslam inanışlarından biri de kubbesinde Peygamber Efendimiz’in (sas) mübarek tükürüğünün bulunduğudur. Anlatıldığına göre depremde hasar gören kubbe bir türlü eski haline getirilememiş. Hicaz’da Ahir Zaman Nebisi’nin yaşamakta olduğu bilindiğinden kendisine müracaatla tükürüğünden bir parça alınmış ve harca karıştırılarak kubbe tamir edilmiş. Bu yüzden kubbeden sarkan top kandilin altında yapılan duaların kabul edileceği inancı yaygındır. Evliya Çelebi “Hâlâ Rasûlullah’ın (sas) ağız suyuyla yapılan yer, kubbenin kıble tarafında bellidir. Bilen canlar baktığında ‘Allahümme salli alâ Muhammed’ derler. Zira kubbenin diğer yerinden Rasûlullah’ın ağız suyuyla yapılan yer günden ayan ve aydınlıktır.” der. Sırtınızı mihraba çevirdiğinizde, kubbenin kuzeydoğusunda, ortasından zincir sarkan, parlak, tamirli yeri görebilirsiniz.

Eyüp Sultan makamı

Ayasofya’daki meşhur ‘terler direk’ten kıbleye döndüğünüzde karşınıza çıkan sütunu incelerseniz, iki karış boyunda bir mihrap şekli görürsünüz. Burası Eyüp Sultan Hazretleri’nin (ra) makamıdır. Ashab-ı Kiram’ın muhasara sırasında -ne karşılığında pazarlık yaptılarsa- imparatorla anlaşıp şehri gezdikleri ve Ayasofya’da namaz kılıp dua ettikleri tarih kitaplarında kayıtlıdır. Dönüşte halk anlaşmaya rağmen ashaba saldırmış, bazılarını şehit etmiş, Eyüp Sultan Hazretleri’ni de başından taş ile yaralamış. Zaten yaşlı ve hasta olan Hazreti Halid’in bu yara sonucu şehit düştüğü nakledilir. Onun ibadet ettiği mahal de bir şekilde tespit edilip, Osmanlı zamanında bu sembolik mihrap yapılmış. Dindar kişiler burada ibadet etmek için can atarmış. Cami müzeye döndürüldükten sonra bilen kalmadığı gibi muhtemelen çiniden olan mihrap da sökülmüş; ama izi duruyor.

Ara
Cevapla

Konu Araçları
Konuyu Paylaş :  
Konunun Linki :  
BBKodu :  
Konu Araçları :

Hızlı Menü:


Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi