Bir Varmış İki Yokmuş

Konuyu Oyla:
  • Derecelendirme: 2.67/5 - 6 oy
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Bir Varmış İki Yokmuş
#1

Bir Varmış, İki Yokmuş
<Sayı: 95 Haziran 2006>
Eyüp Özveren

Bitişik bahçedeki komşu kadının bir sürü çocuğundan birisini azarlayışını odasında yattığı yerden işitiyor. Kadın “Uyku vakti!” diyor, “Herkes yatıp zıbardı, bir sen ayaktasın.” Seslerin kesilmesinden, direnen çocuğun da sonunda boyun eğip odasına yollandığı sonucunu çıkarıyor. Kadının ayak sesleri bir süre daha bahçede oradan oraya dolaşıyor. Cama yansıyan gölgelerden kadının sabah yıkayıp astığı, güneşte kurumuş çamaşırları toplamakta olduğunu anlıyor. Birazdan elinde çamaşır sepeti ütüye koyulmak için çocuklarının yattığı odaya girdiğinde, azarladığı çocuğu uyumasa bile uyur gibi yapar bulacak.
Öğle sonrası. Oysa o, yaz sıcağından korunmak için söz dinleyip odasına çekilmiş, yatağına uzanmış olsa da uyumak zorunda değil. Eline aldığı resimli çocuk kitabının içinde yok yok: Evler, kulübeler, bahçe çitleri, çocuklar, büyükler, puf puf pamuk bulutlar, sonra her biri kocaman sarı yuvarlaklar olarak boyanmış o paytak paytak, peş peşe ilerleyen civcivler. Henüz okuyamadığı bu kitabın dinleye dinleye ezberine işlemiş yazılarının yerine başka bir öyküyü yerleştirmeye çalışıyor, gerekirse yeni öyküsüne uygun olarak sayfaları ileri geri çevirerek resimlerin sırasıyla oynamaktan zevk alıyor. Kendi öyküsü belki aslından daha başarılı olmayabilir ama hiç olmazsa değişik ve daha ayrıntılı. Koskoca bir resimli sayfadan çıkara çıkara tek bir tümce çıkarabilmiş kitabının o adı sanı belirsiz yazarından daha yaratıcı olması ise işten bile değil. Bir tek resme bakıp öncesine sonrasına neler neler yakıştırabiliyor. Henüz bütün bir öyküyü kurabilmiş değil, ama peş peşe üç beş sayfayı birbirine bağlayan birkaç değişik öykünün parçaları kafasında biçimlenmiş bile. Ara sıra düşlerine kendini kaptırmışken elinde olmaksızın güzel bir uykuya dalıveriyor. Bunu fırsat bilen yaramaz sarı civcivler, kitabının yaprakları arasından usulca dışarı çıkarak odasının kıyısına köşesine doğru dağılıyorlar. Derken otlar boy atıyor halının üzerinde; gözlerinin önünde uzayıp gidiyorlar. Civcivler devedikenleri, ballıbabalar, çalılar arasında büsbütün kayboluyorlar. Ormanı tanıyan bir kaplan gibi bu kırlık yerde bitki örtüsüne renkleriyle uyum sağlamış, sessizce ve hızla ilerleyen bir tekir kedi birdenbire beliriyor. O an o saat civcivler, can havliyle bir çırpıda kendilerini ayaklarına dolaşan koca kara harflerin arasından gerisingeri kitabın içine atıyor, az önce çıktıkları resimlerinin içine girip soluklarını tutarak peşlerindeki kediyi atlatmaya çalışıyorlar. “Ama ya civcivlerden biri tekir kedinin pençesine düştüyse! Ya hepsi tam takım kitaba dönemediyse?” diye telaşla çevreyi kolaçan etmeye koyuluyor. Ayaklarına dikenli otlar batıyor; dizini çalılar çiziyor. Bana mısın demeden, kan ter içinde köşe bucak aranıyor. Neden sonra açık bıraktığı penceresinden usulca giren bir yel, belki de dışarıdan gelen kuşların sesi onu uyandırıp kendine getirdiğinde bütün bunların bir düş olduğunu anlayıp duruluyor. Eğer kalkmasına daha vakit varsa, kitabındaki resimlerden çıktığı bu yolculuğu bıraktığı yerden zihninde kör topal sürdürmeye çalışıyor.
* * *
Komşuları Yatzıbar Hanımlar’ın bitişik eve ne zaman nasıl taşındıklarını hiç fark etmemişlerdi. Bir gün, uzun zamandır kiralık olan evin kapı penceresinin açıldığını görünce içlerinde yeni komşularını uzaktan uzağa tanımak için bir merak uyandı. Önceleri de o evde oturanlar olmuş, bir süre sonra yine geldikleri gibi gitmişlerdi. Hiçbirinin ne nereden nasıl geldiğini, ne de gittikten sonra başlarına neler geldiğini işitmişlerdi. Onların gelişleriyle bitişik evin öyküsünde yeni bir sayfa açılır, gidişleriyle de o sayfa bir daha açılmamak üzere kapanırdı. Belki de bu yüzden kendini ev sahibi bir ailenin çocuğu olarak bu sokağın gerçek yerlisi saydığından, nasılsa gelip geçici olduğu baştan belli kiracılarla içli dışlı olmayı pek istemezdi.
Bununla birlikte, bir sabah uyanıp da bitişik evin kapısının eşiğinde bir sürü irili ufaklı ayakkabı görünce şaşkınlık ve ilgisi ister istemez arttı. Hani uykudan önce ona anlattıkları Külkedisi masalındaki gibi, her an evden dışarıya çıkacak güzeller güzeli bir kız kendisine en uygun ayakkabıyı onca ayakkabı arasından bir çırpıda ayağına geçiriverip penceresine gelecekmiş gibi beklemeye koyuldu. Bir süre sonra evden dışarı boşalan irili ufaklı, kız mı oğlan mı olduğu üstünden başından, üstünkörü saç kesiminden hiç mi hiç belli olmayan bir çocuk sürüsünün ayakkabılardan birini ikisini rastgele ayağına geçirdiğini, öylece kimisinin ön bahçeye, kimisinin sokağın ucundaki bakkala doğru koşuştuğunu gördü. Üstelik ayakkabıların hiçbirinin ayaklarına tam oturmadığı hemen belli oluyordu. Herkesin kendine özgü bir çift ayakkabısı olmadığına ve evdeki herkes her ayakkabıyı giydiğine göre, kaç çocuk olduğunu kapının önünde dizili ayakkabılardan anlamak olacak iş değildi.
Yatzıbar Hanım sokaklarındaki tek ev kadınıydı. Bütün gün kendi evinin işini görüyor, bir içeri bir dışarı koşturuyor, temizlikti yemekti, çocukların şusu busuydu derken akşamı ediyordu. Kapının dışında bir onun ayakkabısı diğerlerinden ayrı duruyordu, bir de bir çift kocaman siyah erkek ayakkabısı. Gerçi bu erkek ayakkabıları haftanın altı günü Yatzıbar Hanım’ın kara bıyıklı, koca gözlüklü, hafif göbekli, bodur kocasıyla birlikte sabah işe gidip akşamüstü geri dönüyorlardı ya onların gene de kendilerine ayrılmış bir yeri vardı ve hiç olmazsa haftanın bir günü kapının dışında öbür ayakkabılarla birlikte ama pek yüz göz olmaksızın durup dinleniyorlardı. Yatzıbar Hanım’ın kocası bir işe gidip geliyordu, fakat iyi bir işi olmadığı üstünden başından; kazancının bunca nüfusu geçindirmekte yetersiz kaldığıysa, evden sık sık yükselen karı koca kavgalarından anlaşılıyordu. Aslında adamın her akşam iş dönüşü elinde taşıdığı filenin tepeleme ekmek dolu oluşu bu durumun başka bir ipucunu veriyordu. Öbür alışverişi çarşı pazarda Yatzıbar Hanım kendisi yapıyordu. Bir süre sonra evde kaç kişi olduklarını en iyi kestirebilmenin yolunun kapının önündeki ayakkabıları değil, Yatzıbar Hanım’ın kocasının filesindeki ekmekleri saymaktan geçtiğini anladı. Gelgelelim yürüyen bir adamın filesindeki ekmekleri saymak kolay değildi. Üstelik daha küçüktü ve kendisinin sayılar üzerinde kazanmaya çalıştığı ustalık, ayaklarının yere güç yetiştiği iki tekerlekli yeni bisikletinin üstündeki sözümona kurumundan bile boştu henüz.
* * *
Bir gün, iki bahçeyi birbirinden ayıran çite iyice sokulduğu bir sırada, öbür tarafta otların arasında daha önce hiç görmediği uzun boylu, zayıf, kalın gözlüklü, sarışın bir adam gözüne ilişti. Ona anlatılan “Bir varmış, bir yokmuş” diye başlayan masallardaki gibi birden karşısında beliren bu adam, eski tahta parçalarını birbirine ekleyip tellerle tutturuyor, çite dayayarak bir şeyler yapıyordu. Çocuk adamın ne yapıp ettiğini bir süre usulca izlediyse de anlayamadı. Sonra adam da çocuğun varlığını sezmiş olacak ki, başını çevirip ona doğru baktı. Onu gördü ama hiçbir şey söylemedi. Bunun üzerine çocuğun ağzından ürkek bir “Merhaba” çıktı. Adam tuhaf bir bakış ve gırtlağında düğümlenen boğuk ve anlamsız seslerle karşılık verdi. Çocuk da bu durumda yeniden sessizliğine gömüldü. Az sonra, adam yaş ve görünüşünden beklenmeyecek binbir güçlükle yerinden doğrulmaya çalıştı. Bir koltuk değneğine yaslanarak ancak yürüyebiliyordu. Konu komşunun “İnmeli,” dedikleri bu olsa gerekti.
* * *
Bir zaman, varlığıyla yokluğu bir olan bu adamı unutur gibi oldu. Günler günleri kovaladı, koca bahçelerinde kendi oyunlarının içinde kayboldu çocuk. Neden sonra bir gün yeniden çite yaklaştığında, öbür tarafta adamın daha önce görüp de bir anlam veremediği uğraşının sonunda bir kümes yaptığını anladı. İçinde bir sürü sarı civciv vardı. Adamla çocuk sonraki günlerde sık sık çitin iki yakasında karşı karşıya geldiler. Güneşli günlerde, adam ağır adımlarla, sağa sola tutunarak geliyor, kümesin önüne varınca koltuk değneğini bir yana dayayıp otlara çöküyor, bir çuvaldan aldığı yemi avucuyla yemliklere dolduruyor, saatlerce, gün batana, hava serinleyene kadar bıkmadan usanmadan civcivlerini seyrediyordu. Kimi zaman kümesi onarıp kimi zaman da çevresini derleyip topluyordu.
Gel zaman git zaman civcivler büyüyüp serpildi, kümes tavuklar ve horozuyla büsbütün şenlendi. Bütün bu değişiklikler, çocuğun çitin dibine daha sık gelip öte yanı merakla kolaçan etmesine yol açtı. Ara sıra bir tavuğun ya da birkaç civcivin onların tarafına geçtikleri de olmuyor değildi. O zaman adam çocuğa bir şey demek ister gibi bakıyor, o da tavuğu kışkışlıyor ya da civcivleri yakalayıp bitişik bahçeye atıveriyordu. Bununla birlikte hiç konuşmuyorlardı. Zamanla bunun yadırganacak bir yanı olmadığını, adamın kendi evindekilerle de hemen hiç konuşmadığını gördü. Ama kendisine söylenenleri ya da kendisinden yapması istenenleri anlıyordu. Onca zaman Yatzıbar Hanım’dan başka kimsenin ona bir şey dediğini ne gördü ne de işitti. Yatzıbar Hanım da dese dese, “Yemek vakti”, “Yatma vakti”, eğer öfkesi üstündeyse, “Yat zıbar artık herif!” gibi şeyler söylüyordu.
Bir süre sonra bu Vardıyok Amca’nın hem bir Amerikalı hem de Yatzıbar Hanım’ın ilk kocası olduğu anlaşıldı. Yıllar önce görevli bir asker olarak geldiğinde Yatzıbar Hanım ile tanışıp evlenmiş, sonra da geri döneceği zaman boşanmışlardı. Hiç çocukları olmamıştı. Sonra Yatzıbar Hanım, şimdiki kocasıyla evlenmiş ve bu çocuklar doğmuştu. Gelgelelim yeni kocasının işleri iyi gitmediği için iki yakalarını bir araya getiremez olmuşlardı. Amerikalı da kendine bir düzen kurmuş, genç yaşta askerlikten emekli olmuş ama bir inme inince, eli ayağı tutmadığı gibi yüzüne de bir felç gelmiş, konuşmadan kesilmişti. Doktorlar “İyileşmez” dediklerinde yakınları ne yapacaklarını şaşırmış, kara kara düşünürken akıllarına Yatzıbar Hanım gelmişti. Bir mektup yazıp durumu anlatarak emekli aylığı karşılığında adama bakıp bakmayacağını sormuşlardı. Yatzıbar Hanım da “Neden olmasın!” deyince Vardıyok Amca’yı apar topar uçakla İstanbul’a göndermişlerdi. Meğer bu büyük bahçeli evi, hem adam bahçede oyalanıp güç de olsa birkaç adım atabilsin, hem de çocuklar oynasın diye Amerikalının aylığına güvenerek tutmuşlardı. Yeni koca, eski koca, Yatzıbar Hanım ve bunca çocuk, böyle hep birlikte geçinip gidiyorlardı.
* * *
Bahçelerini birbirinden ayıran çitin kenarına, hele o yaz günleri, çok gidip geldi. Böylelikle Amerikalıyla sık sık karşılaştılarsa da hiç konuşmadılar. Zamanla evin en küçük çocuğunun da tıpkı onun gibi bu adamı belli bir uzaklıktan izlemekte olduğunu gördü. O da civcivleri, tavukları seyrediyor, çalımından geçilmeyen horoza yaklaşmaktan çekinerek olduğu yerden hayran hayran bakıyordu. Bir gün gene kendi taraflarına geçen birkaç civcivi öteki bahçeye doğru kovalamaya çalışırken Vardıyok Amca küçük çocuğu ona doğru dürtükledi. Böylece çocukla tanışmış oldular. Kendisinden yaşça küçük bu çocuğun adının Ömer olduğunu sonradan öğrendi. O yaz birkaç kez konuştular. Hele bir sefer onların bahçesine düşen topunu almak için öte yana geçtiğinde hemen Ömer koşup yanına geldi ve top oynamaya başladılar.
Gene başka bir gün, öteki bahçeye kaçan topu otların arasında kendi taraflarından görünmeyen koca bir şeye çarptı. Havalanmaya hazırlanırken kanatlarını yana açmış iri bir kuşa benziyordu bu yerdeki şey. Ömer, onun ilgisini görünce iki kanadı büsbütün açtı birbirinden. Bir kanadında birkaç çekmece vardı. Ömer çekmeceleri de açtı. Bir çekmeceden bilmeden rahatını kaçırdıkları tekir bir kedi fırladı. Hani iz sürüp civciv kovalarken ayaklarına koca harflerin kara mürekkebi bulaşmış, bir yerlerden tanıdık o tekir kedi! Biraz daha yaklaşınca çekmecelerin karşı tarafında pas tutmuş elbise askıları olduğunu gördü. Daha önce hiç eşine benzerine rastlamadığı bu cismin bir dolap-bavul olduğunu yavaş yavaş anladı. Çok sonradan böyle dolap-bavulların Amerikalıların sık çıktığı denizaşırı uzun gemi yolculukları sırasında gardrop diye kullanıldığını öğrenecekti. Belki de bu dolap-bavul Vardıyok Amca’nın Türkiye’ye ilk gelişinde kendisine eşlik etmiş, ardından yolları ayrılmıştı. Çok eskimiş, ama büsbütün dağılmamıştı. Bu yüzden son kullanılışının ertesinde artık bir işe yaramaz diye bahçede bırakılmıştı. Bir yılı aşkın bir süre böyle otların arasında, yağmurların altında kalmasına karşın parçalanmaya direnip ayakta kalabilmişti. Bu arada Ömer, biraz güçlükle de olsa lastik bir silgi gibi eğrilip büğrülerek askıların bulunduğu giysilik kısmın içine girdi. “Ben, biz bu eve taşınırken burada saklanarak eve geldim böyle!” dedi. Ev sahibinin bunca çocuk istemeyebileceğini sezen Yatzıbar Hanım ve kocası demek çocuklarının sayısını bir eksik göstermişler, en küçük çocuklarını eve böyle gizlice dolap-bavulun içinde getirmişlerdi!
* * *
Günler, haftalar, aylar, mevsimler, derken birkaç yıl geçecek. Vardıyok Amca gittikçe ufalıp, sesi soluğu büsbütün çıkmaz olacak. Civcivlerin ardı arkası kesilecek, tavuklar birer ikişer eksilecek. Sonunda bir başına kalan horoz devrik bir kral gibi bir zamanki çöplüğünde kederlere boğulmuş bir halde dolaşacak, sabahın köründe acı acı ötecek. Gitgide eriyip elden ayaktan büsbütün kesilen, hiçbir yere gidemeyecek kadar ufalan Amerikalı da bir gün artık hiç görünmez olacak. Azar azar, durduk yerde herkesin unuttuğu bu adam, koca ninesinin deyişiyle “Bir vardı, bir yok” olacak. En sonunda komşularının tıpkı geldikleri gibi sessiz sedasız taşınıp son ayın kirasını ödemeden gittiklerini ancak bitişik evin kapı penceresinin uzun bir aradan sonra yeniden sımsıkı kapalı olduğunu görünce anlayacaklar. Ömer de artık bu seferki taşınmalarında içine sığmayacak kadar büyüdüğü için olsa gerek, giderlerken dolap-bavulu bu kez geride bırakacaklar. Derin bir sessizliğe gömülmüş boş bahçenin otları arasından ayakuçlarına basarak bu cismin yanına sokulurken onun kanatları yana gerili, havalanmaya hazırlanan iri bir kuştansa, kalınan yeri yitirmemek üzere açık bırakılmış, ağır ve eski, ciltli bir kitap olduğunu görecek. Üstelik, son okurunun da bıraktığı sayfaya bir daha hiç geri dönmeyeceği, hep açık kalacak bir kitap.

<<geri dön
Ana Sayfa
Cevapla

Konu Araçları
Konuyu Paylaş :  
Konunun Linki :  
BBKodu :  
Konu Araçları :

Hızlı Menü:


Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi