Fırsat

Konuyu Oyla:
  • Derecelendirme: 2.53/5 - 17 oy
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Fırsat
#1

Fırsat
<Sayı: 95 Haziran 2006>
Menekşe Toprak

Sahi, ne zaman başlar aşk?
İncecik bir kızdı. Tam karşımda oturduğu için, başımı kaldırdığım anda yüzünü çok rahat görebiliyordum. Kahverengi, uzun, dümdüz saçları yüzünün kenarlarından aşağıya dökülüyor, öne doğru eğildiğinde çıkık, kemikli yanakları saçlarının arkasından kayboluyor, sadece renksiz dudakları ve ince küçük burnu görünüyordu. Arada bir saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırdığında, beyaz teninin solgunluğu ortaya çıkıyordu. Bazen masum bir bebek yüzünü andırıyor, bazen de çatık kaşlı, asabi, sert bir kadına dönüşüyordu. Bu solgunluğu, hiç ağzından düşmeyen sigaradandı belki de; dirhem kan yok gibiydi yüzünde.
Sırtım cama gelecek ve kahveyi görebilecek şekilde iki kişilik masaya oturup onu fark ettiğimden beri, iki kahve ısmarladı. Önce uyuşturucu bağımlısı bir kız olabileceğini düşündüm, ama üzerindeki tertemiz bej balıkçı kazağına, elinin altındaki kitaba, deftere, kâğıtlara ve arada bir parmakları arasında çevirdiği kaleme bakılırsa, bu pek akla yatkın değildi. Üstelik bakışları uyuşturucu kullanan birininkine hiç benzemiyordu. Koyu kahve rengi sık kirpiklerle çevrili gözleri solgun beyaz tenine renk katmış, durgun bir çölde soluk aldıran bir vahayı andırıyordu. Biraz önce ağlamış gibi gözlerinin akı sarıya, gözbebeğinin aylası kızıla çalıyordu. Bir de, yüzü hangi şekle girerse girsin, hiç yitmeyen hüznü...
Bu dokunaklı halinden mi bilmiyorum, fazla dikkati çekmeden göz ucuyla hareketlerini takip ediyordum. Aslında onu izlerken fazla gizlenmeye gerek de yoktu, zira çevresini görmüyor gibiydi. Sarışın garson kızdan kahve isterken de, sık sık camdan dışarıya bakarken de bu kayıtsızlığı öyle belirgindi ki. Uzunca bir süre elinin altında açık olan deftere bir şeyler yazdı. Sonra büyük bir sıkıntıdan uyanırcasına gergin ve bunalmış yüz ifadesiyle başını kaldırıp tekrar bakışlarını dışarıya dikti. Ruh hali yüzüne böyle yansıyan bir insan hiç görmemiştim. Sinirli, acı çeken yüzü biraz sonra gevşedi ve durgunlaşıp bebekleşti yine.
Onun dalgın dalgın baktığı arkamdaki cama döndüm. Hava kararmış, geniş caddenin ışıkları yanmıştı, karşı taraftaki süpermarketin neon ışıkları parlıyordu. Adeta kendi içlerine geçmek istercesine paltolarına, atkılarına sarılmış insanlar hızla geçip gidiyorlardı camın önünden. Genç bir kadın başındaki beresini kulaklarına kadar çekti, orta yaşlı bir adam paltosunun yakasını yukarı dikti, yaşlı bir kadın elindeki şemsiyeyi açtı. Ayaklar daha bir hızlandı. Derken gürültülü bir yağmur başladı. Öylece bir süre, kaldırımlarda şiddetli yağmurdan kaçmaya çalışan insanları izledik. Ağızlardan çıkan buharları gördükçe, bu soğukta ve yağmurda sıcacık kahvemi yudumlarken içeride olmanın huzuru kapladı içimi.
Siyah bereli, gözlüklü, kumral genç bir adam ve bir kadın, koşuşturmaların tersine, yağmura ve soğuğa rağmen, aheste adımlarla kahvenin önünden geçerlerken, adamın gözleri camdan içeriye kaydı. Bakışları dalgalandı ama anında donuklaştı. Garip bir içgüdüyle arkama döndüm, tam o anda kız bir düşten uyanmışçasına silkindi ve bakışları bir an dışarıdaki adamın gözlerinde de beliren ve hemen kaybolan bir sevinçle parladı; ama bu, hızla hayal kırıklığına ve telaşa dönüştü. Tekrar dışarıya döndüğümde, adamı yanındaki kadının elini tutmuş, hatta sanki tuttuğu eli özellikle göstermek istermiş gibi yukarıya, neredeyse göğüs hizasına getirmiş bir halde dümdüz önüne bakarken buldum. Pencerenin önünden kayboldular. Bir sandalyenin tahta zemine sürtmesi ve büyük bir gürültüyle yere düşmesiyle içeriye döndüm, kız hızla dış kapıya doğru fırlıyordu. Sessiz kahvede sandalyenin parkeler üzerinde çıkardığı ses adeta infilak etkisi yaratmıştı. Fısıltıyla konuşan çiftler, gazete okuyan beyaz saçlı bir adam, başlarını kaldırıp kendini dışarıya atan genç kadına baktılar dik dik. Tüm bunlar birkaç saniye içinde olup bitti.
Bardaki sarışın garson kız yerdeki sandalyeye doğru seyirtti. Göz göze geldik. Soru soran bakışları karşısında, hiçbir fikrim yok diyen bir omuz silkmesiyle cevap verdim ona. Fakat yandaki sandalyede duran paltomu kaptığım gibi ben de dışarıya fırladım.
Yağmur içeriden göründüğünden de şiddetliydi. Kahvenin kapısının saçağına sığınmaya çalışan bir kadınla çarpıştım. Hızla akıp giden yağmurluklu, şapkalı, bereli başlar ve şemsiyeler arasından kahveden fırlayan kızı bir türlü seçemiyordum. Biraz önce vitrinden içeriye bakan genç adamın gittiği yöne doğru yöneldiğini biliyordum, ama şimdi ne zaten bir daha görsem tanıyabileceğim adamı ne de kızı görebiliyordum. Yine de insanlar arasından süzülerek yağmurun sertçe dövdüğü kaldırımlardan koşmaya başladım. Başım hızla ıslanmaya başlamıştı ki, paltomun kapşonunu başıma geçirmeyi akıl ettim.
Caddeyi ışıklarla bölen bir yol ağzına geldiğimde gördüm onu. Sürücüler için sarıdan kırmızıya geçen ışığın altındaki kavşakta durmuş, şaşkın şaşkın sağına soluna bakınıyordu. Yanına yaklaştığımı fark etmedi bile. Hâlâ, dörtyol ağzında telaşla sokakları tarıyordu gözleriyle. Saçlarının uçlarından sular damlıyordu. Yüzü ıslanmış, üzerindeki kazak vücuduna yapışmıştı. Bu haliyle daha da zayıf görünüyordu. Elimi uzatıp omuzlarına dokundum. İrkildi. Şaşkın ve korkulu gözlerle yüzüme baktı.
Omuzlarını kavrayarak, “Hasta olacaksınız!” dedim. Sözlerimi anlamıyormuş gibi bir havası vardı. Zayıf ve yardım dileyen bir ses tonuyla, “Bulamadım onu, gitti” dedi.
“İsterseniz kahveye geri dönün, üşüteceksiniz.”
“Gitti” dedi yine, “üstelik beni görmedi, görmek istemedi, yüzünü çevirdi.”
Bu cılız, ufak tefek kızla ben de sürüklenmiştim işte onun gitti dediği adamın arkasından. Ama onu aramak için herhangi bir hamle de yapamazdım, zaten tanımıyordum da adamı. Onu burada, yalnız bırakamazdım. Kolundan tutarak adeta kahveye doğru sürükledim. Sesini çıkarmadı, sadece bir süre çenesinin birbirine vuruşunu, sonra da usul usul inip çıkan hıçkırıklarını işittim. Kahveye kadar böylece yürüdük. Çıngıraklı kapıyı açtığımda yüzüne baktım yeniden, gözlerinden akan yaşlar yüzündeki suları bölerek bir yol çiziyordu; o kadar sessiz ve hızlı akıyorlardı ki. Biraz önceki şaşkın halinden sıyrılmış, eski durgun ve kederli havasına kavuşmuştu. Varlığımı unutmuş gibi kayıtsızca eşyalarının bulunduğu masaya doğru yöneldi, paltosunu giydi. Sandalyenin üzerindeki sırt çantasını alırken kolu masaya takıldı. Masanın üzerinden kitap, defter ve kâğıtlar yere düştü, eğilip onları aldım ve açık duran çantasının içine attım.
Çantasının ön cebinden bir mendil çıkarıp ıslak yüzünü kuruladı, çantasını omzuna takarken, birden aklına önemli bir şey gelmiş gibi yeniden çantasını açtı ve cüzdanından bir kâğıt para çıkararak masaya koydu. Bardaki sarışın kadın dikkat kesilmiş, bize bakıyordu; ona bir el işareti yaparak, sorun yok dedim.
Kız mantosunu sıkıca kapatıp geniş atkısını başına dolarken, “İlginiz için teşekkür ederim” dedi. Ağlaması kesilmiş, yüzüne bir mağdur ifadesi yerleşmişti.
Sesindeki soğukluğu, sözlerindeki yabanlığı işittiğimden beri, her şeyin tadı kaçtı. Çok değil, sadece birkaç hafta önce onun ve dolayısıyla her şeyin merkezindeyken, şimdi sıkılmış bir portakalın geride kalan posası gibi, kansız ve cansızım. Hep olacak sandığım o ses kesildiğinden, telefonlarını açamadığımdan beri, merkez şimdi o oldu. Kendimi oradan alıp, onu koyverdim her şeyin ortasına. Ama, rahat vermiyor bana, rahat vermediği için merkezimde zaten. Vücudumu saran, eklemlerime, iliklerime kadar işleyen bir sızıyla koruyor kendini orada. Baş edemiyorum bununla. Kasıklarıma saplanan bir bıçak gibi. Bıçak bazen kupkuru bir darbeyle iniyor bedenime ve önüne geçilmez bir akışkanlığa yol açıyor. Sıvı akıyor her yanıma, tenim yapış yapış. Sonra kuruyor, kupkuru çorak bir toprağa dönüşüyor. Tıpkı şimdi ne adını ne de ressamını hatırladığım, kemikleri ve gözbebekleri dışarıya fırlamış o resimdeki adam gibiyim. Can havliyle bir çığlık atmışım da gözlerime saplanan korku ve acıyla ağzım açık, donakalmışım. O bir anlık acı, bir fotoğraf karesine alınmış da görüntü bir türlü çözülmüyor sanki.
Onu görmeyeli tüm renkler körleşti, sesini işitemediğimden beri kâh çoşkuyla yükselen, kâh sakin sakin devinen içimdeki o ritmik müzik durdu. Arada bir haykıran bir çocuk sesi dışında, dayanılmaz bir sessizlik koyverdi kendini. Sessizlik haykırışa döndüğü anlarda telefonlarını çaldırdım, telesekreterine not düşmeden sadece birkaç saniyeye sığan sesini dinledim. O da yetmiyor. Bir zamanlar yüzüme bakıp, aynı sevgiyle kendisine bakmamı dileyen bakışlarını ağır bir yük, bir vicdan azabı gibi üzerimde hissettiğim sokaklarda dolaşıyorum. Kahvelere, barlara, ormanlara, sevebileceğini tahmin ettiğim filmlere gidiyorum. Çıkmıyor hiçbir yerde karşıma. Birden bitiverse yanıbaşımda, elinde başka bir elle ne yaparım, bilmiyorum. Delirir miyim, sokaklara çıkıp bağırır mıyım, yüzümde donup kalan haykırışın çözülmesi için beni yine kendi merkezine sokması için dilenir miyim? Yoksa sessiz, bir köşemde görünmez olmayı, gaz olup çözülmeyi mi isterim? Bilmiyorum.
Şu anda bu kahvede oturuyorum. Onu aramayı bıraktığım bir yer burası. Ama yine de belki şimdi pencerenin önünden geçecektir, beni gördüğünde gözlerinde bir mutluluk belirecek ve içeriye girecek, onu beklediğimi, onu özlediğimi anlayıp oturacaktır. Suskun dilime yeniden dil vermek için konuşacak, belki yine kolejli oğlan kılığına girip komiklikler yapacak; başparmağıyla serçeparmağıma dokunup, isteğin üzerine ben çıkıp giderken hayatından, rahatladın mı? kalktı mı, bakışlarımın yükü üzerinden, diye soracaktır. Bak şimdi sırtındaki yükü azaltmak, belki de yok etmek için başka birini daha aldım hayatıma. Ama, gel demen yeter. Söylemiştim sana, sonsuza kadar sürecek bu; memeleri sarkmış, eti pörsümüş yaşlı bir kadın olduğumda bile ben seninle sevişmek isteyeceğim.
Hep bekleyip de bir türlü söylemediğim sözü söylesem şaşırır mı?
Belki de tüm bu yazdıklarımı olduğu gibi ona göndermeliyim.
Kapı açıldığında yine o solgun yüzle karşılaştım. Beni görünce şaşırdı.
“Buyrun?” dedi.
“Özür dilerim, iki gün önce kahvede karşılaşmıştık, hatırlıyor musunuz?”
Bir süre düşündü, sonra yüzünde bir gülümseme belirdi, beni gördüğüne sevindiğini sandım. Sonra hafif kızardı yüzü.
“Evet, o berbat günde beni yağmurdan kurtaran bey.”
“Rica ederim, sizi çok iyi anladığımı sanıyorum. Hepimizin başından geçer böyle şeyler.”
Mantomun iç cebindeki defteri çıkardım, “O gün kahvede defterinizi düşürmüşsünüz” diyerek kendisine uzattım.
Ellerimi ovuşturduğumu görünce, “Hava çok soğuk galiba, bir çay içmek ister misiniz?” diye sordu.
“Memnuniyetle, sizi rahatsız etmeyeceksem?”
Kapıyı sonuna kadar açıp beni içeriye aldı, “Ortalık biraz karışık kusura bakmayın” dedi, sonra bir şey söylememe fırsat bırakmadan devam etti:
“Adresimi nasıl buldunuz?”
“Defterinizin arasında bir kartpostal vardı, arkadaki alıcı adresinin size ait olabileceğini düşündüm. Yolum tesadüfen buralara düştü, defter de hazır yanımdayken size vermek istedim.”
Bunları söylerken, bir yandan da yalanımın ortaya çıkmaması için mümkün olduğunca doğal görünmeye çalışıyordum. O gün masanın altına saçılmış eşyaları arasından bir karpostalı defterin arasına koyduğumu ve defteri yerde bırakıp kitabı ve boş kâğıtları çantasına attığımı söyleyemezdim elbette. Önce gözlerinin içi güldü, sonra utanma ve özür karışımı bir ifadeyle, “Teşekkür ederim. Pek de iyi günümde değildim. Epeyce dağılmıştım, kahveden nasıl çıktığımı, masaya bıraktığım paranın yetip yetmediğini bile bilmiyorum” dedi
“Merak etmeyin, bıraktığınız para garsonun yüzünü epeyce güldürmüştü.”
İyice gevşedi, “Sevindim” dedi. Sesi sanki çınlıyordu.
Evin içine sigara kokusu hâkimdi. Üzerinde battaniye, gelişigüzel atılmış elbiselerle dolu koltuğu hızla toplayıp eşyaları yarı açık bir kapıdan içeriye götürdü; koltuğun önündeki alçak uzun masanın üzerindeki ağzı dolu kül tablasını, altları simsiyah çay bardaklarını, fincanları odaya açılan başka bir kapıya taşıdı hızlı hızlı.
Yorgun görünen incecik bedeninden beklenilenden daha çevik ve enerjik olan hareketleri ve yüzüne yerleştiğini hissettiğim gevşeme karşısında iyice rahatladım, şimdi büyük keyifle onu dinleyebilirdim. Bir ara, çok derinlerimden yükselen garip bir ses “Fırsatçı! Fırsatçı!” diye söylenerek keyfimi bozacak, vicdanımı sızlatacak gibi oldu. Odayı havalandırmak için camı açıp, “Biraz nefeslenelim!” diyen sesle o uğursuz fısıltı da kesildi.

<<geri dön
Ana Sayfa
Cevapla

Konu Araçları
Konuyu Paylaş :  
Konunun Linki :  
BBKodu :  
Konu Araçları :

Hızlı Menü:


Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi