Halkçılık Işığında Atatürkçü Olmak

Konuyu Oyla:
  • Derecelendirme: 2.07/5 - 14 oy
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Halkçılık Işığında Atatürkçü Olmak
#1

Halkçılık Işığında Atatürkçü Olmak


Halkçılık; Devrim’in üç temelinden “Sosyal Ahlak”ın doğal bir sonucudur.

Bu makalede, halkçılık ilkesini somut örneklerle açıklayacağım. Yıllardır, Cumhuriyetimizin bu temel ilkesine ne ölçüde uyduğumuzu belirlemeye çalışacağım.

A) Atatürkçülük Halkla Kaynaşmaktır

Önce, Y. Kadri Karaosmanoğlu ile F. Rıfkı Atay’ın birer gözlemi üzerinde düşünmemiz, H. Nusret Zorlutuna’nın bir anısını öğrenmemiz, Atatürk’ün başından geçen bir olay üzerinde kafa yormamız gerekiyor.

Yıl 1921... Y. K. Karaosmanoğlu 5 Aralık tarihli bir makalesinde şöyle yazıyor:

“Anadolu hareketi, aynı zamanda “halka doğru bir hareket”tir. Anadolu köylüsü ilk kez hükümet memurlarının, subayların ve okul görmüş gençlerin kendi üzerine eğildiğini görüyor. Şimdiye kadar hep didiklenen, hırpalanan sefil ve çıplak varlığının bir değeri olduğunu anlamaya başlıyoruz.

Bundan iki üç yıl öncesine kadar, ne biz onların dilinden anlardık, ne onlar bizim dilimizden anlardı. Hiçbir çağda ve hiçbir yerde, bir ulusun iki sınıfı birbirinden böylesine ayrı, birbirine böylesine zıt olmamıştır. Anadolu bizim için, şimdiye kadar bir yurt değil, bir sömürge idi.

Hamdolsun ki oniki, onüç yıldan beri süregelen devrimler, tüketici memur aristokrasisini temellerinden sarstı. O sarsılırken, yanı başında uyuyan aydın sınıfının da gözleri açılmaya başladı. Yüreği, ayakları altında inleyen kitleye karşı derin bir acımayla çarptı. İşte, bugün bu acıma duygusuyladır ki bu sınıf büyük bir özveriyle halka doğru gidiyor. Anadolu’da bilim ve yönetim alanlarında birçok genç gördüm ki biricik emelleri, köylerimizi düzeltip imar etmekten ve köylülerimizi gönence ve uygarlığa kavuşturmaktan ibarettir.” (Karaosmanoğlu, 1990: 100-103).

“Halka doğru gidiş”in güzel bir örneğini edebiyatımızın güçlü şairlerinden, öğretmen H. Nusret Zorlutuna’da buluruz. Gençlik yıllarını anlattığı “Bir Devrin Romanı” adlı kitabından özetliyorum (Zorlutuna, 1978):

“Türk’ün değerli evladı Mustafa Kemal Paşa; ulusunun başında, büyük bir iş başarmıştı: Yanmış, yıkılmış da olsa artık bir anayurdumuz; yaralı, yorgun da olsa bir Türk ulusu vardı. Bu ulus ve bu yurt, tarihten ve coğrafyadan asla silinmeyecekti!

Yurdun birçok yerleri düşmandan temizlendikten sonra, 9 Eylül 1922’de Türk atlıları; şanlı kumandanının gösterdiği hedefe ulaşmış, güzel İzmir’imizi kurtarmıştı.

O günler ne güzel günlerdi, Yarabbi! Nasıl mutlu ve heyecanlıydık, ne kadar geleceğimizden emindik!..

En sonra, İstanbul’un beklediği büyük, mutlu gün de geldi. üçbuçuk yıl kadar süren düşman işgali, 6 Ekim 1923’de sona ermiş, kente gurur içinde girmiş olan düşman askerleri; başları önde, yenik, ezik, çıkıp gitmişlerdi.

Ulusça bedbaht ve perişan olduğumuz o kara günler geride kalmıştı. Mutluluktan sarhoştuk âdeta...

En sonra, 29 Ekim 1923 sabahı, İstanbul ufuklarında gümbürdeyen toplar şu müjdeyi vermişti: Ankara’da Türkiye Cumhuriyeti kuruldu!

“İslam’ın son ordusu” galip gelmiş; hak, zulmü yenmişti. Şimdi özgür, bağımsız, genç bir Türkiye Cumhuriyeti vardı. Bayrağımız burçlarımızda şerefle dalgalanıyordu.

En büyük işi, Allah’ın yardımıyla, bizden bir önceki, hatta iki önceki kuşakla bizim kuşağın gençleri el ele verip başarmışlardı. Can verip kan dökmüşler, insanüstü bir özveriyle ulusu bugüne ulaştırmışlardı.

O yıllarda, sonsuz özveri isteyen kutsal bir mesleğin üyelerine, idealist öğretmenlere ne kadar da muhtaçtık!

Göğüsleri inanç ve sevgi, kafaları bilgi dolu, onbinlerce, yüzbinlerce genç öğretmenin, ellerinde meşalelerle Anadolu’nun en karanlık köşelerine doğru yürüdüklerini görür gibi oluyordum.

Yüreğim sevinçten çatlayacakmış gibi çarpıyor, yarım yüzyıl sonraki Türkiye’yi hayal ediyordum: Her köşesi bayındır, her bireyi okuryazar, rahat, mutlu, tam anlamıyla uygar Türkiye!..

Sıra bizdeydi!...

Bizi ve bizden sonrakileri çok büyük bir görev bekliyordu: Kurtulmuş, fakat canavar düşmanların ayakları altında yanmış, yıkılmış, viraneye dönmüş olan bu sevgili ülkeyi onarmak; en uzak köşelere değin ışık götürmek; gerçek uygarlık ışığını götürmek!

Ben, bana düşen görevi en iyi şekilde başarmak için ne yapmalıydım?

Kendi kendime sorduğum bu soruya, hiç duraksamadan şu yanıtı verdim:

- Öğretmen olacağım !

Yıl 1931... Atatürk, Serbest Cumhuriyet Fırkasının, dinsel duyguları sömürmesi nedeniyle kapatılmasından sonra, bir yurt gezisine çıkar; bu arada, 3 Şubat’ta Aydın’a uğrar. Coşkuyla karşılanan Gazi Paşa önce Belediye’yi, sonra Türkocağı’nı ziyaret eder. Binanın giriş katındaki kahvehane, kalabalığıyla dikkat çektiğinden, oraya yönelir. Masaların hemen hepsinde kâğıt oyunu oynanmaktadır. Öndeki bir masaya yaklaşır. Kısa bir konuşmadan sonra, eski rakamların yazılı olduğu kartelayı göstererek, “Niçin yeni rakamları kullanmıyorsunuz?” diye sorar. Herkes suskun, önüne bakmaktadır.

Gazi Paşa, düşünceli, Türkocağı’na girer. Yönetim kurulu üyeleriyle tanışır. Az önce kahvehanede karşılaştığı manzaraya değindikten sonra, kendilerine, şehir ve köyler nüfusunun ne kadar olduğunu, buralardaki çalışmaların ne düzeylerde olduğunu sorar. Yanıtlar onu doyurmayınca, sorusunu biraz daha açar; aralarında şu konuşma geçer:

-Köylere gidiyor musunuz? Devrim için neler yapıyorsunuz? Sağlık, kültür ve ekonomi alanlarında köylüyü aydınlatmak için programlanmış çalışmalarınız var mı?

-Paramız yok, taşıt aracımız yok Paşam! Köylere gidemiyoruz.

-Siz gidemiyorsunuz ama, bir sürü yobaz ve şeyh müridi; ayağına çarığı çekmiş, sırtında torbasıyla karanfilyağı gibi şeyler satacağım diye, devrimi köstekleyen yayınlarla köyleri adım adım dolaşmaktadır. Sizin ise, bu uğurda en küçük bir hareketiniz ve önleminiz yok!...

Ertesi gün, Türkocağı başkanı ve yönetim kurulu üyeleri istifa eder. Yeni bir kurul işbaşına gelir. Sözü edilen kahvehane de, Aydın’ın ilk kütüphanesi olur. Türkocakları “artık işlevlerini tamamlamış ve toplumun gerisinde kalmış” sayıldığından, yeni bir yapılanmaya gidilir. 1932’de Halkevleri kurulmaya başlanır (Aydın Valiliği, Atatürk Aydın’da, İzmir, 1981’den aktaran Aldan, 1997).”

Yıl 1941... F. R. Atay yazıyor:

“Batılılaşmaya, halk ile yoğrulma ve kaynaşma mayası katmadıkça, ileri hareketin tam sonuçlarını alamayız. Zorbanın ve yobazın peşine polis ve jandarma takmaktan ne çıkar?

Devrim aristokrasisi olmaz. Devrim tepeden inebilirse de, tepede tutunamaz. Cesaret bir devrim yapmaya yetebilir; fakat onu ancak sürekli bir özveri kökleştirebilir. Yenileşme tarihimizin en acı talihi; halkçı ve yurtsever bir seçkinler takımını ülke içine dağıtamamak olmuştur. Herkes nimeti arar, külfeti başkasının sırtına yüklerse, işte böyle döner, döner; eski binayı yine okuruz.” (Atay,1970: 37).

Yıl 2004... Şimdi de biz, Türkiye’nin bu gerçekleri üzerinde düşünerek, bir sonuca ulaşmaya çalışalım. Y. K. Karaosmanoğlu, daha 1921 yılında, Türkiye’nin -Osmanlı’dan kalma-nesnel bir gerçeğine dikkat çekiyor: Halk ve aydın arasındaki kopukluk... Ancak özellikle Anadolu Hareketi ile birlikte, aydın sınıfı; bu tehlikeli ayrılığı görmeye ve başlıca görevinin halka hizmet olduğunu anlamaya başlıyor.

On yıl sonra Atatürk’ün başından geçen olaydan ise, şunları öğreniyoruz: Cumhuriyet’in başlattığı olumlu eğilime ve yapılan Devrim’e karşın, Türkiye’de halk ve aydın ikiliği sürmektedir. Bunda da bütün kusur, aydına âittir. Oysa, Atatürk bu alanda da bize örnek oluyor: Yalnız bir modernleşme projesi geliştirmekle kalmayıp bunun, halkın yaşamına geçirilmesi için de bizzat kendisi “işbaşı” yaparak, uğraşıyor. Söylediklerinden anlıyoruz ki gerçek aydın, kendi halkını her yönüyle tanır. Onu bilimsel gerçeklerle aydınlatır, ona çağdaş hizmetleri götürür. Onunla kaynaşıp güvenini kazanır. Bunları yaparken de hiçbir engel tanımaz; çünkü en olumsuz koşullarda bile yapacak bir şeyler vardır.

Aradan bir on yıl daha geçiyor; Atatürk aramızdan ayrılmış. Halka ulaşmak için yapılan bütün çabalara karşın, sorun yine aynı sorun: Hâlâ çağdaşlaşmaya, “halkla bütünleşme mayası” tam olarak katılamamış. Durum, bugün de umutsuzluk verici... Oysa 1923 Devrimi bir canlıdan farksızdı: Cumhuriyet, Atatürk ve arkadaşlarının elinde doğdu ve serpildi. Ancak yine bir canlı gibi sürekli büyümesi ve gelişmesi gerekiyordu. Bu ise Atatürk’ün dediği gibi, sonraki kuşakların göreviydi: “Ey yükselen yeni nesil! Gelecek sizindir. Cumhuriyet’i biz kurduk; onu yükseltecek ve devam ettirecek olan, sizlersiniz!”

Cumhuriyetimiz nerede büyüyüp gelişecekti? Elbette, halk dediğimiz o zengin ve verimli toprak üzerinde!.. O toprağı işlemedikçe, “Cumhuriyet Çınarı”nı yaşatamayız.

Bağımsızlık Savaşımız sırasında, Batı cephesi Komutanı İsmet Paşa, Y. Kadri’ye şöyle der: “Biz savaşın en zorunu, bizi içimizden sarsan iç düşmanlarımıza karşı yaptık. Bursa’nın düşüşü, İzmit ve Bilecik faciaları; Yunanlılardan çok bunların eseridir. Ben hiçbir zaman Yunan ordusundan korkmadım. Fakat Türk ordusunu her an arkasından hançerlemeye hazır hain güruhdan dâima gözüm yılmıştır.” Yakup Kadri’ye göre bu tehlike henüz ortadan kalkmamıştı. İhanet denilen yılan yurdumuzda çöreklenmiş yatıyor; yeniden harekete geçmek için, elverişli havayı bekliyordu. Günün birinde o hava gelebilir ve yılan tekrar başını kaldırabilirdi (Karaosmanoğlu,1990: 145).

Ne acıdır ki bu yurtsever yazarımızın öngörüsü doğru çıktı!

Ey Atatürkçü aydınlar! Gelin, halkımızı, bu sevgili toprağı yılanlara, haşarata, işe yaramaz yaban otlarına terketmeyelim. Bizden öncekilerin hatâsını yinelemeyelim. Aile, mahalle, çarşı, kurum, gecekondu, varoş, köy boyutlarıyla, çocuğuyla, genciyle, yetişkini ve yaşlısıyla halkın içine karışalım. Birlikte ve her birimiz ayrı ayrı -bir başkasından beklemeyerek- Atatürk’ün şu güzel öğüdünü kararlılıkla uygulamaya koyalım: Aydınlara ve okumuşlara düşen çok büyük bir görev vardır. Bu görev; halkın içine girmek, onlara yol göstericilik yapmak, zenginliğe ve mutluluğa kavuşmaları için öncülük etmek, onları aydınlatmak, bilgilendirmek ve başarılı kılmaktır. Bir aydın için en insancıl, en ulusal ve en vatani görev ancak bu olabilir (Atatürk,1997).

B) Halkçılığın Üç Ögesi

Doğuda ya da batıda, Türkiye’nin herhangi bir köşesinde yaşayan yoksul bir yurttaşımızı düşünelim.

Bir kentimiz… O kentin varoşlarında, göçmenlerin kaldığı bir mahallede, buram buram yoksulluk kokan, buz gibi bir ev… Güneş görmemişliğin nemi, sinmiş erzak kokusu, haftalarca susuzluğun, sabun ve deterjansızlığın oluşturduğu kirlilik… Parasızlıktan eve yıllardır odun-kömür girmemiş. Soba yanmıyor. Oturma odası bomboş; pencere naylonla kaplı, yağmur kaçağından yerler ıslak… Camlı tek oda, yatmak için kullanılıyor. Çatısı yok, üstü akıyor evin. Öteki bölümleri sokaktan da soğuk.

Altun Hanım otuzbeşinde dul bir kadın. Altı çocuğu ve kaynanasıyla bu evde oturuyor. Köyden göç etmişler. Hiçbir geliri yok. Yaşayabilmek için kocasının kardeşine sığınınca, küçük bir aylıkla geçinenlerin sayısı ondörde çıkmış. Altun okumamış. Gözleri, hattâ tüm bedeni ve davranışları, çektiği acıların yükünü yansıtmakta. Yüzünden, gizli ve derin bir yara okunuyor.

Altun yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Yiyecekleri varsa, ölmeyecek kadar. Sabahları kara zeytin, arasıra çökelek, bulamazlarsa yalnızca kuru ekmek yiyorlar. öbür öğünlerde biraz yağla pişirilmiş patates, nohut, tarhana, kuru fasulye. Et almak olanaksız. Eski bir bohçası var. Bu kente geldiğinde doluymuş. çıkarıp çıkarıp giymiş. Son olarak bir “kırmızı kadife” kalmış. “Bu, benim kefenim” diyor. Altun, çocukları ve kaynanasıyla, ısınmak için eltisinin evine iniyor. Toplaştıkları odun sobasının başında, “İyi ki burası var; ya burası da olmasaydı, ne yapardık?” diyor.

Her şeye karşın, en büyüğü onaltı yaşında olan çocuklarını okutma telaşında. Onlara harçlık veremiyor. Giyecekleri komşulardan, kitapları eksik. Ama okuyacaklar, çünkü okulu seviyorlar.

Altun pahalılıktan, işsizlikten, törelerden çok şikâyetçi; “Durum her gün daha da kötü. Kentin yoksulluğu bir başka.Çocuklarım okusun, kefenimi alıp köye döneceğim” diyor (Ergün,1998).

İşte, size bu ülkenin “gerçek efendisi”nin, bir köylü yurttaşımızın öyküsü!..

Bir Atatürkçü’nün yüreği; Türkiye’de daha nice Altun hanımlar olduğu gerçeğini de düşünerek, bu tablo karşısında nasıl burkulmaz; gözleri nasıl yaşarmaz? Hangi Atatürkçü derin bir sorumluluk duygusuyla sarsılmaz; bu güzel insanlarımıza sahip çıkmaya davranmaz; onların sorunlarını kendi sorunları yapmaz? Aksi halde, nasıl olur da “Atatürkçüyüm” diye ortalıkta dolaşabilir? Zira Atatürkçülüğün en temel ilkelerinden biri Halkçılık değil midir? Halkçılığın üç dayanağı Demokrasi, Eşitlik ve Dayanışma değil midir?

Biz bu üç ögeyi düşünmedikçe, ahlâk ve iş kuralı yapmadıkça halkçı olamayız. Halkçı olmayınca da, Atatürkçü olamayız.

C) Demokrasi

Atatürk; Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir “Halk devletidir” der ve halkçılığı kısaca “Hükümetin, halkın eline geçmesi;” biraz genişçe, “gücün, kudretin, egemenliğin, yönetimin doğrudan doğruya halka ait olması” diye tanımlar. Dolayısiyle, bize “halk yönetiminin, lâyık olduğu gelişme noktasına eriştirilmesini” hedef olarak gösterir (Özbudun, 1992). Eğer sonraki kuşaklar; o noktaya ulaşmış ya da önemli ölçüde yaklaşmış olsaydı, Altun hanımlar böylesine çıkmazda, böylesine unutulmuş, böylesine yoksul ve umutsuz olur muydu? Hükümetler halkın elindeyse, Altun hanımların, en zorunlu gereksinimlerini bile insan onuruna yakışır bir şekilde karşılayamayıp geleceğe umutsuz bakmaları nasıl açıklanabilir? Bir Atatürkçü bu çelişkiye nasıl katlanır? Türkiye’yi yıllardır yönetip bu hale getirenlere nasıl karşı çıkmaz ve hesap sormaz? Atatürk’ün “halkçılığı son gelişme noktasına eriştirme” hedefini gerçekleştirmek için, -karınca kararınca da olsa- bir şeyler yapmaya nasıl davranmaz?

Milyonlarca Altun hanımlar, onların çocukları, kocaları... Onlar halktır, halkın çoğunluğudur. Demokratik rejimde, egemenlik onlarındır. Atatürk halkçılıktan “özgürlükçü demokrasi”yi anlar. Ne var ki egemen çoğunluktan pek çok yurttaşımız; en birinci haklarından, özgürlüklerinden, “doğal yeteneklerini serbestçe geliştirme” haklarından bile yoksun bırakılmış.

Oysa halkçılık, bireyin temel hak ve özgürlüklerine saygı gerektirir. Her yurttaşın beslenme, barınma gibi fizyolojik gereksinmelerinin karşılanmasını, geleceğinin güvence altına alınmasını ister. Öyleyse bir Atatürkçü bu ihmale karşı nasıl sesini yükseltmez? Bu sorunun nedenleri ve çözüm yolları üzerinde nasıl kafa yormaz? Bulduğu gerçekleri nasıl haykırmaz? Yurttaşlarının ıstırabını bir parça olsun dindirmek için, nasıl yardım elini uzatmaz?

D) Eşitlik

Halkçılığın ikinci ögesi eşitliktir. Bu; hiçbir kişiye ya da sınıfa ayrıcalık tanımamak, yasalar önünde eşit olmak anlamına gelir. Atatürk son derecede ileri bir eşitlikçiydi: Onun reformları “kentsel ve kırsal alanlar, üst ve alt sınıflar, Türkler ve azınlıklar, yönetilenler ve yönetilenler arasındaki boşluğu kapatmayı” amaçlamıştı (Kili, 1995).

Atatürk’ten sonra bugün geldiğimiz noktada, Türkiye’de hiçbir kişi ve sınıfa ayrıcalık tanınmamış olduğunu; bölgeler, sınıflar, yönetenlerle yönetilenler arasında esaslı eşitsizlikler bulunmadığını söyleyebilir miyiz? Bir yanda en basit gereksinmelerini bile karşılayamayan, geleceğe umutsuz bakan, hor görülen yurttaşlarımız; öbür yanda Türkiye’nin her türlü kaynağından bol bol yararlanıp el üstünde tutulanlarımız... Aradaki uçurumlar da gittikçe büyümekte... Burada, yurttaşlarımız arasında ayrıcalık gözetmediğimizden söz edebilir miyiz? Atatürk’ün özlediği Türkiye bu mudur? Atatürk “Halkçılık yurttaşların çıkarlarını aynı derecede ve aynı eşitlikçilik duygusuyla sağlamaya çalışmaktır” dememiş midir?

Bir Atatürkçü halkçıdır. Halkçı olduğu için eşitlikçidir. Öyleyse Türkiye’nin, bu ideale yaklaşmasına canla başla, her an katkıda bulunmak zorundadır. Beyin gücüyle, eylemiyle, politik tercihleriyle, dernek faaliyetleriyle, katıldığı programlarla, maddî ve manevî olanaklarıyla... Yurttaşımız, hemşehrimiz, komşumuz, bacımız olan Altun hanımların, onların yakınlarının ve çocuklarının derdini kendisine dert edinerek... Demek ki kuru sözlerle değil, iş yaparak, ancak bu tür özverilerde bulunduğumuz zaman, “Atatürkçü” olduğumuzu söyleyebiliriz.

E) Dayanışma

Halkçılığın üçüncü ögesi, toplumsal dayanışmadır. İlk ikisi halkçılığın “halk yönetimi (demokrasi)” anlamını kapsarken, bu son öge onun “toplumsal ve ekonomik” içeriğini anlatır. Şöyle açıklanabilir: Türk halkının öteden beri maruz bulunduğu ekonomik sefaletin nedenleri kaldırılarak, yerine gönenç ve mutluluk ikame edilmelidir. Bunun için tüm alanlarda toplumsal kardeşlik ve yardımlaşma egemen kılınacak, halkın gereksinimlerine göre sürekli yenilikler yapılacak, kuruluşlar oluşturulacaktır. Toplumun ekonomik bakımdan güçsüz kesimlerinin, özellikle köylülerin, kent varoşlarında ve gecekondularında oturanların gönenç düzeyi yükseltilecektir.

Bu iyileştirme; sosyal adaletle, sosyal güvenlikle, adaletli gelir dağılımıyla sağlanacaktır. Atatürk çağının koşullarında bu hedefi şöyle somutlaştırır: “Türkiye’nin gerçek efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O herkesten çok, gönenç, mutluluk ve zenginliğe lâyıktır. Onun çalışmasını çağdaş ekonomik önlemlerle en yüksek noktasına çıkarmalıyız. Köylü; efendi yerine getirilmedikçe, ülke ve ulus yükselemez. Onu güçlendirmek zorundayız. Bu da sözle olmaz. Bilimin, tekniğin, çağın emrettiği yöntemleri uygulamakla olur. Halk hükümeti; halk kütlesinin ve köylünün haklarının koruyucusu, mutluluğunun kefilidir.” Bu son tümcedeki “halk kütlesi” terimine dikkat etmelidir. Bu terim; tüm halkı dolayısiyle işçileri, varoş ve gecekondularda yaşayanları, kentlerde mütevazı bir gelirle geçimini sağlayan tüm yurttaşlarımızı da kapsamaktadır.

Şimdi Altun Hanım örneğine dönelim:

Bir ocak düşünün ki yıllardır yakacak yüzü görmüyor, mutfağına et girmiyor. Bir genç kadın düşünün ki hiçbir geliri yok; bohçasındaki son kumaşı kefeni olarak görüyor. Çocuklarını binbir zorlukla okutabiliyor. İşsiz..., yeteneklerini kullanamıyor ve geliştiremiyor. Güvencesiz..., geleceği kapkaranlık görüyor. Hiç kuşkusuz, Türkiye’de bu koşullarda yaşayan daha milyonlarca yurttaşımız var. Öyleyse, bugün, Türk halkının sefaleti kaldırılabilmiş yerine gönenç ve mutluluk ikame edilebilmiş midir? Sosyal adalet ve güvenlik sağlanabilmiş midir? Elbette hayır!..

Bu tablo toplumsal kardeşlik ve yardımlaşma görevimiz açısından bizi bir vicdan muhasebesine götürür: Halkımızın gereksinimlerini kendi derdimiz sayarak, yeni düşünceler üretebildik mi? İş yapabildik mi? Güçsüz yurttaşlarımızın, özellikle köylülerimizin, varoşlarda ve gecekondularda yaşayan halkımızın gönenç düzeyinin yükselmesine, bilgimizle, sevgimizle, paramızla, malımızla katkı da bulunabildik mi? Türkiye’nin gerçek efendisinin, “köylüler, işçiler, mütevazı gelirliler” olduğu gerçeğinin, sosyal adaletin ve sosyal güvenliğin ses getiren savunucuları olabildik mi?

Atatürk, halkçılığın dayanışma ögesinin anlamını şöyle tamamlıyor: “Bizim halkımız çıkarları birbirinden ayrı sınıflar hâlinde değil, aksine varlıkları ve çalışmalarının ürünü birbirine gerekli olan sınıflardan ibarettir. Çiftçi, sanayici, tüccar, işçi,... Bunların hangisi öbürüne karşı olabilir? Bütün bu saydığımız sınıflar aynı zamanda zengin olmalıdır. Her biri yaşamın gerçek tadını duyabilmeli ki, çalışmak için güç ve kudret bulabilsinler. İşte, bu ilkeden hareketle sınıflar arasında sosyal düzen ve dayanışma sağlanmalı, bunların çıkarları arasında uyum kurulmalıdır. Çıkarlar, yetenek ve çalışma derecesiyle orantılı olmalıdır. Ulusal servetin dağıtımında daha mükemmel bir adalet ve çalışanların daha yüksek gönenci, ulusal birliğin korunması için koşuldur. “ Kuşkusuz, Atatürk’ün hedef aldığı sınıflar-arası uyum; “sosyal devlet” anlayışıyla, devletin sosyal adalet ve güvenliği gerçekleştirmesiyle, adaletli bir gelir dağılımını sağlamasıyla, bütün sınıfların çıkarlarını dengeli bir şekilde gözetmesiyle mümkün olacaktır.

Açıktır ki bir Atatürkçü, önce Atatürk’ün düşüncelerini öğrenir. Ancak bu yeterli değildir. Ardından, bu düşünceleri kendi zihin dünyasına egemen kılar. Onları geliştirir, yorumlar, gerçek yaşama uygular. Ancak bu da yetmez. Atatürkçülüğü kişisel bir ahlâk ve iş felsefesine dönüştürmüş olması gerekir. Öyle ki, bir başkası; onun yalnızca davranışlarına ve yaptığı işlere bakarak “O bir Atatürkçü!..” diyebilmelidir.

Atatürk’ün “dayanışma” ögesi hakkındaki düşüncelerini biliyoruz. Şimdi, gerçek ışıldağını kendi üzerimize çevirerek, soralım: Bir Atatürkçü olarak, halkımızı, “varlıkları ve çalışmaları birbirine gerekli sınıflar” olarak görüyor muyuz? Bütün bunların “aynı zamanda zengin olmaları ve yaşamın gerçek tadını duyabilmeleri” koşulunun ve bunun gerçekleşmesinden doğacak olan “çalışmak için güç ve kudret bulma” olgusunun derin anlamını kavrayabiliyor muyuz? Gözlem ve düşünme gücümüzü “sınıf çıkarları arasında uyum kurulması” (bugünün koşullarında: sınıflar arasındaki çatışmanın yumuşatılması), “çıkarların, yetenek ve çalışma derecesiyle orantılı olarak gerçekleşmesi” hedefleri üzerinde yoğunlaştırıyor, bunları sağlayacak araçlar üzerinde kafa yoruyor muyuz? Atatürk’ün sosyal adaletle ulusal birlik arasında kurduğu bağlantının, Türkiye’nin geleceği açısından ne denli yaşamsal bir gerçeği anlattığını farkediyor, bu gerçeği daha da aydınlatmaya çalışıyor muyuz? Kısacası, kafamız Atatürk’ün “sosyal devlet” düşüncesiyle dopdolu, gece gündüz bu ideali gerçekleştirme yollarını araştırmakla uğraşıyor muyuz? Daha da önemlisi; öğrendiğimiz, yorumlayıp geliştirdiğimiz Atatürkçü düşünceleri, konuşmamıza, tutum ve davranışlarımıza yansıtabiliyor, işe dönüştürebiliyor muyuz?

Eğer bir “Atatürkçü” yukardan beri sorduğumuz sorulara “Hayır” yanıtını veriyorsa, hem kendisini, hem de başkalarını aldatıyor demektir.

Çünkü bir Atatürkçü halkçıdır. Halkçı olduğu için, dayanışmacıdır. Bir dayanışmacı, köylüyü, işçiyi, mütevazı gelirliyi, Altun hanımları herkes kadar gönenç ve mutluluğu lâyık görür. Onların çalışmasını en yüksek noktaya çıkarmaya, işsiz olanlara iş bulmaları için yardımcı olmaya uğraşır. Onların haklarını korur, mutlulukları üzerinde titrer. Bunun için kafa yorar, iş yapar, her özveride bulunur. Çağdaş bilimin ve tekniğin yöntemlerini öğrenir, öğretir ve uygular.

Halk bir bütündür. Bir Atatürkçü bilimsel düşünür: Bilir ki bir bütünde tek bir öge aksayınca, onun tüm öteki parçaları aksar. Ardından, o bütün de bozulur. Bu nedenledir ki bir Atatürkçü; halkımız olan Altun hanımları kendi yakını, kendi varlık nedeni bilir. Ancak onlarla birlikte zengin, ancak onlarla birlikte mutlu olur.

Bir Atatürkçü ister ki her yurttaş, insanlık onuruna yakışır şekilde çalışabilsin, temel gereksinimlerini karşılayabilsin, geleceğini güvence altında görsün, sevilip sayıldığını duyumsasın, yaratıcı ve yapıcı gücünü işleterek gerçek özgürlüğüne kavuşabilsin. Bu olanaklar; yalnızca belirli kimselere değil, Altun hanımlara ve onun çocuklarına da tanınsın. Bugünkü durum; büyük ölçüde bunun tersini, “sınıf çıkarları” arasında bir denge olmadığını gösterdiğine göre, bir Atatürkçü elbette Altun hanımların yanında yerini alır. Onların haklarını savunmak ve koparıp almak için, düşünceyle, sözle, yazıyla, işle ve her türlü maddî ve manevî özveriyle savaşım verir. Böylece “çıkarların, kişisel yetenek ve çalışmayla orantılı olarak belirlenmesi” ölçütünde daha ileri bir adalet sağlanmasına da katkıda bulunur. Kısacası, bir Atatürkçü “sosyal devlet” anlayışının yılmaz savaşçısıdır. Ancak bununla yetinmez: Örgütlü ya da birey olarak kendisi de, düşünce ve iş üreterek -bir “devlet” gibi- halkının, Altun hanımların yardımına koşar.

Sonuç

Atatürkçü odur ki Büyük Aydınlanmacı’nın her ilkesi gibi, halkçılık ilkesini de hem bilime, hem ahlâk kuralına, hem de tekniğe dönüştürür.

Atatürkçüler varsa ve iş başında ise, Altun hanımlar yoksul bile olsa, başı dik, geleceğe umutla bakar. Sağlıklı bir bütünün önemli bir ögesi olduğunu gururla duyumsar. Bilimsel bir toplumculuğun güvencesi altında, herkesle birlikte egemen, her türlü sömürüden uzaktır. Temel hak ve özgürlüklerini bilir ve kullanır. Sayılır ve sevilir; kimseye ayrıcalık tanınmadığından emindir. Eğer Atatürkçüler düşünce üretiyor ve iş yapıyorsa, Altun hanımlar; kendilerini yetiştirme ve ilerleme, yetenekleri ölçüsünde çalışma ve kazanma olanaklarına kavuşur. Kendisinin ve çocuklarının gereksinimlerini, kimseye boyun eğmeksizin karşılar.

Bir Atatürkçü; işte böylesine güzel bir dünya kurmak için, her zaman, Altun hanımların yanındadır. Bugünleri ve yarınlarıyla, onların elinden tutar. Yalnız herkesçe bilinen yöntemlerle değil; daha da önemlisi, yeni düşüncelerle, yeni sözlerle ve yeni işlerle!.. Bunları da Halkçılık ilkesini (Demokrasi, Eşitlik ve Dayanışma ögelerini) sürekli düşünerek, yaşayarak ve uygulayarak keşfeder.

Halkçılığın mihenk taşında Atatürkçü olmak, işte budur.

Kaynakça

ALDAN, Mehmet, “Atatürk’ün Bir Uyarısı,” Cumhuriyet, 21 Eylül 1997.

ATATÜRK, M. Kemal, “Halk Partisi,” Aydınlanma 1923, S.13-14, Mayıs-Haziran 1997.

ATAY, F. Rıfkı, Gezerek Gördüklerim, Millî Eğitim Basımevi, İst.,1970, 293 s.

DURA, Cihan, Atatürk Devrimi Yarım Kaldı, Kayseri, 2000, 340.

ERGÜN, Hülya, “Öteki Tanrının Kadını: Zeytun,” Cumhuriyet Dergi, 1 Şubat 1998.

KARAOSMANOĞLU, Yakup Kadri, Ergenekon (Milli Mücadele Yazıları), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ank., 1990, 240 s.

KİLİ, Suna, “Halkçılık,” Cumhuriyet, 15 Haziran 1995.

ÖZBUDUN, Ergun, “Atatürk ve Halkçılık,” Atatürkçü Düşünce, Atatürk Araştırma Merkezi yn., ANK., 1992, ss. 433- 448.

ZORLUTUNA, H. Nusret, Bir Devrin Romanı, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ank.,1978, 288 s.
[Resim: 7903atamizindeyizby5hs7ii4.jpg]

“Bir memlekette; namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette kurtuluş yoktur”
Bul
Cevapla

Konu Araçları
Konuyu Paylaş :  
Konunun Linki :  
BBKodu :  
Konu Araçları :

Konu ile Alakalı Benzer Konular
Konular Yazar Yorumlar Okunma Son Yorum
  Atatürkçü Düşünce Sisteminde Kadın ve Eğitimi gamze33 0 4.802 29-02-2008, Saat: 23:52
Son Yorum: gamze33

Hızlı Menü:


Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi