• Bununla birlikte söz konusu kuramın birtakım sorunları olduğu, özellikle Türkiye
gibi gelişmekte olan ülkelerde sorunlarla dolu olduğu, sanayileşmeyi ağlayamayacağı
şeklinde eleştiriler söz konusudur (Geniş bilgi için Harvey, 1993 ve 1997).
• Avrupa Birliği vatandaşlarına daha iyi hizmet verebilmek için halka en yakın
yönetim birimi olan yerel yönetimlerin gelişmesine büyük önem vermektedir. AB
fonlarının kayda değer bir bölümü yerel ve bölgesel yönetimlerin daha iyi çalışabilmeleri
için ayrılmıştır. Avrupa Birliği’nde tek bir yerel yönetim sistemi yoktur. AB, yerel
yönetimlerin örgütlenme tarzı ve görev ayrımı gibi yerel yönetim sistemine ilişkin
konularda üye ülkelere herhangi bir yaptırımda bulunmaz; bu nedenle üye ülkelerin yerel
yönetim sistemlerinde farklılıklar bulunmaktadır. Ancak, AB sınırları içerisinde yerel
yönetimler için ortak bir yönetişim kavramı geliştirilmektedir. Bu anlayışın en temel
özelliği demokratik ve katılımcı bir yönetimin desteklenmesidir. AB’nin benimsediği
“yerindenlik” ilkesi yerel yönetimlerin yetkilerinin büyük ölçüde genişlemesine yol
açmıştır. Merkezi idarenin görev ve yetkilerinin yerel yönetimlere devredilmesi, mutlaka
demokratikleşme, kaynakların daha verimli ve etkili kullanımı, daha başarılı hizmet, israfın
ve yolsuzlukları önlenmesi anlamına gelmemektedir. Yerel yönetimlere fazla yetki ve güç
devri, ilk aşamada üniter devlet yapısının zayıflatılmasına ve parçalanmasına, eyalet
sistemine ve federal devletlere, ikinci aşamada ise küçük, zayıf ve bağımlı devletlerin
oluşumuna sebep olabilmektedir. Bu endişe Türk kamuoyunda da taraftar bulmakta ve dile
getirilmektedir.
• AB’deki kalkınma ajansı uygulamalarında insiyatif daha çok özel sektör
temsilcilerine ve sivil toplum kuruluşlarına bırakılmıştır. Türkiye’deki yapılanmaya
bakıldığında görünen tablo şudur: Özel sektör ve sivil toplum örgütleri yapılanmanın içinde
155
olmakla birlikte son söz DPT’ye bırakılmıştır. Bu haliyle Türkiye’deki BKA’lar
AB’dekilerden farklı bir yapılanma içinde olup DPT’nin Taşra Teşkilatları görüntüsünü
vermektedir.
• BKA’lara yüklenen misyon, Türkiye’deki bazı kurumların görev ve fonksiyonları
ile örtüşmektedir. Zira bölgelerin rekabeti, verim ve üretim artışını beraberinde getirecektir.
Esnek üretim sisteminde üretim görevi KOBİ’lere yüklenmiştir. Bu bağlamda Türkiye’de
esas görev alanı verimlilik artışı ve KOBİ’lerin geliştirilmesi olan iki kurum vardır.
Bunlardan biri Milli Prodüktivite Merkezi, diğeri ise KOSGEB olarak bilinen Küçük ve
Orta Ölçekli Sanayi Geliştirme ve Destekleme Başkanlığı’dır. Bu iki kuruluşun mevcut
durumunun yeniden gözden geçirilmesi ve BKA’larla ilişkilendirilmesi başta finans olmak
üzere birçok konuda kolaylık getirebilir.
Sonuç
Kalkınma Ajanslarının kuruldukları ülkeler incelendiğinde, otonom bölgesel
kalkınma kavramının daha çok gelişmiş ekonomilere özgü bir anlayış ve kalkınmış
ülkelerin ulusal bir denge oluşturmak için yurt düzeyinde bölgesel gelişme farklarını
ortadan kaldırmak amacıyla giriştikleri bir çaba olduğu sonucuna varılmaktadır. Ajansların
ana amacı; hizmetler vererek bölgedeki ekonomiyi canlandırmak, bölgenin girişimci
potansiyelini geliştirmek, bölge halkının kalkınmaya katılımını ve kalkınmadan
yararlanmasını sağlamak olmaktadır. Ajansları çoğu ulusal ve bölgesel hükümetler
tarafından yönetilen, kamu ile kuvvetli ilişkileri olan ve çoğu kere kamu yetkileri
kullanabilen kuruluşlardır.
Çeşitli ülkelerdeki ajansların amaç ve işlevlerindeki çeşitlilik doğal olarak
örgütlenme yapılarındaki farklılıkları beraberinde getirmektedir. Girişimci rolü oynayan
ajanslar kurumsal finansmana yönelik bölümler kurmaktadırlar. Bazı ajanslar hizmetleri
kendileri vermekte veya tamamen sahip oldukları şirketlere yaptırmakta, inşaat firması,
okul idarecisi, sanayi, iş merkezleri ve genel hizmetler yöneticiliği görevlerini
yüklenmekte, bunun için de geniş kadrolar kullanmaktadır. Diğer bazı ajanslar ise kendi
personelini sadece proje yönetiminde çalıştırmakta, uygulamalar için geniş ölçüde
müteahhitler ve danışmanlardan yararlanmaktadırlar.
Türkiye’de bölgesel dengesizliklerin azaltılması amacıyla uzun yıllardır bölgesel
planlar hazırlanmaktadır. Doğu Anadolu’yu kalkındırmak, aşırı bir biçimde nüfus ve sanayi
açısından yığılmanın yaşandığı Doğu Marmara’daki gelişmeyi denetim altına almak, geri
kalmış ancak zengin kaynaklara sahip Güneydoğu Anadolu’yu geliştirmek için hazırlanan
planlar bunlara örnektir. Diğer yandan, ulusal siyasette yaşanan karasızlıklar, önceliklerin
sürekli değişmesine, böylece bölgesel gelişme çabalarının kimi dönemlerde geri plana
itilmesine neden olmuştur ve planlama daha çok ekonomik ve fiziksel planlama biçiminde
algılanmış, planlamanın kültürel ve çevre boyutu ihmal edilmiş, sürdürülebilir bir planlama
anlayışı bu planlarda yer almamıştır.
Avrupa Birliği’ne giriş sürecinde Türkiye bölgesel gelişmeyi gerçekleştirebilmek
için, AB’nin üye devletlere kullandırdığı teşvik fonlarından yararlanmak ve bölgesel
politikalarını AB’ye uyumlaştırmak için BKA’ların oluşturulması gibi yeni bir
uygulamanın içine girmiştir. AB Bölgesel Politikası, AB’nin kendi içindeki bölgesel
gelişmişlik faklılıklarını gidermeye dönük düzenleme ve araçlardan oluşurken, yakın
gelecekte üyeliklerinin gerçekleşmesi beklenen aday ülkelerin de bu yapı içinde
düşünüldüğü görülmektedir. Tahsis edilen fonlar ve bu fonların yönlendirileceği alanların
tespitinde, ilgili aday ülkelerin ihtiyaçları kuşkusuz göz önünde bulundurulmakla birlikte,
ana hedef, AB’nin ilkeleri ve öncelikleridir.
Sonuç olarak, bölgesel gelişme farklılıklarının giderilmesi, tek başına bir ülkenin
üstesinden gelmesi oldukça zor bir konudur. Mali boyutu ağır basan çok yönlü bir sistemin
geliştirilerek uygulanmasını gerektirmektedir. AB, bölgesel politikasını bu çerçevede
geliştirmektedir. Özellikle, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin kalkınma çabalarında
sağladığı katkı da yine aynı doğrultudadır. Ancak, Türkiye için öngörülen katılım öncesi
strateji, bölgesel gelişmişlik farklılıklarını azaltmaya yönelik gayretleri finanse etmekten
çok uzaktır. Sorunun çözümünde temel görev merkezi hükümete düşmektedir. Oysa,
benimsenmiş olan modelin temeli, devletin ekonomik ve sosyal yaşama müdahalesinin en
aza indirgenmesi esasına dayanmaktadır. Geri kalmış bölgelere uygarlığın nimetlerini
taşıma ve bu bölgelerde üretimi, istihdamı artırma görev ve sorumluluğunu taşıyan bir
devlet anlayışı bu yaklaşımla ters düşmektedir. Bu bağlamda Bölgesel Kalkınma
Ajanslarının Türk idari, yönetim ve ekonomik yapısı ile uyuşması epey zaman alacak gibi
görünmektedir
İleride halkımızın,bunca ibret verici tecrübeden sonra gerçek dindarlarla din tüccar ve aktörlerini birbirinden ayırdedeceğini ümid ederim. Yoksa hep böyle geri ve ezik kalırız (M.Kemal Atatürk)

