Yorumları: 2.770
Konuları: 1.410
Kayıt Tarihi: 12-02-2007
Teşekkür Puanı:
152
28-05-2007, Saat: 22:58
(Son Düzenleme: 08-12-2008, Saat: 12:57, Düzenleyen: arachnanthe.)
Mikrobiyoloji bilim dalı, biyolojinin sayısız altkollarından yanlızca birisi olmasına karşın biyolojinin temelinioluşturduğunu söyleyebiliriz.Mikroorganizmalar mikroskobun icadındansonra keşfedilmesine karşın, Pasteur mikrobiyolojinin babasısayılmaktadır.
Pasteur'un kuduz aşısını bulmasından sonraki diğer büyük keşfi isehavasız ortamdaki bazı maya ve bakterilerin solunum son ürünü olarakalkolü verdiğini ortaya koymasıdır.
Mikroorganizmalar yalnızca mikroskopla görülebilen yaratıklardır.Buyaratıklar aklınıza gelebilecek hemen her yerde yaşarlar.Süreklisirkülasyon halinde bulunan atmosferden yerin derinliklerine, antartikabuzullarının içlerinden gayzer kaynaklarına kadar yeryüzünün hemen heryerinde yaşarlar.
Tıp alanında, endüstride, tarımda ve gıda sanayiindemikrorganizmalardan oldukça faydalanılır.Örneğin sütün yoğurt vepeynire dönüşmesi bakteriler sayesinde olur.Diğer bir bakteri türü isebazı çöp toplama merkezlerinde metan gazı üretimi için kullanılırlar.
Mikroorganizmalardan en bilinenlerini ise " Bakteriler "oluşturmaktadır.Diğer bilinenleri ise algler, tek hücreli yosunlar,tatlı su mikroorganizmaları, mayalar ve virüslerdir.
Bakteriler taksonomik olarak sınıflandırılırken " Prokaryot " sınıfına dahil edilirler.
Prokaryot sınıfındaki canlıların vücutları yanlızca bir hücreden oluşurve vücutlarını oluşturan hücrede organel (mitokondri, ribozom,endoplazmik retikulum vs.) bulunmaz ve ayrıca sahip oldukları DNA nınmuhafaza edildiği bir nukleusları (çekirdekleri) de yoktur.
Ökaryot (Eucaryota) sınıfına giren canlılar ise hem hücre içiorganellere sahiptir hemde tek hücreli canlılardan (Algler, mayalar,archaeler vs.) çok hücreli canlılara kadar (kedi, tavşan gibi) genişbir tür yelpazesine sahiptir.
Bakteriler bulundukları ortamın şartlarına karşı gösterdikleritoleransa görede sınıflandırılırlar. Örneğin asitli ortama toleransgösteren yada çok sıcak veya çok soğuk ortamlarda yaşayan bakterilergibi.
Bakteriler çok geniş bir yaşama alanına sahiptirler.Anartikada 0derecedeki buzulların içerisinde yaşadıkları gibi , " Gayzer " adıverilen ve 100 derece sıcaklıktaki kaynar su püskürten kuyularda bileyaşarlar.Bu kadar düşük soğuklukta ve bu kadar yüksek sıcaklıktayaşamlarını devam ettirebilmeleri, vücutlarındaki koruyucu " Kalkanenzimleri " ile başarılır.
Bakteriler yerin çok derinlerinde oksijen bulunmayan ortamlardayaşamaktadırlar. Öyleki oksijen gazı bu bakteriler için öldürücü etkisiolan bir zehir gibidir.Bu yüzden oksijenin ulaşamadığı derin yerlerdeyaşarlar.
Endüstride kullanılan bu bakteriler gerekli ortam koşulları sağlanmakkoşuluyla ortamdaki maddeleri kullanarak kendisi için enerji depolarkensolunum son ürünü olarakta metan gazını dışarı verir.Bu mükemmelbiyokimyasal özellikleri sayesinde insanlar tarafından çöp toplamamerkezlerinde metan gazı üretimi için kullanılırlar.
Mikroorganizmaların o kadar çok türü vardır ki bu türlerin yanlızca %1'i insan ve diğer canlılar üzerinde hastalık meydana getirirler.Geriyekalan % 99'luk çoğunluğa sahip türler ise doğada simbiyotik yadakommensal olarak yaşarlar.
Bakterilerin bazı türleri " Spor " veya " Kist " adı verilenkalkanlarla kendilerini kötü şartlara karşı korurlar.Bakteriler bukalkanlarla kendilerini yüzyıllar boyunca dış ortamdan izoleedebilirler.Ortam şartları düzeldiği zaman kist veya sporlarını kıraraktekrar hücre içi metabolik faaliyetlerini harekete geçirirler.
Bir bakteri ya ortama başka bir bakteri tarafından bırakılmış DNA yıyada ölmüş ve parçalanmış bir bakterinin DNA sını hücre duvarındaniçeri alarak kendi DNA zincirine ekler.Bu sayede başka bakterilerinsahip olduğu DNA bilgilerini kendine ekleyerek direnç sağlar.
Bakterilerin bu özelliği tıp alanında büyük problem teşkil eder.Örneğinhastalandınız ve doktorunuz size belirli periyotlarda kullanmanız içinantibiyotik (mikrop kırıcı) verdi.Eğer siz bu antibiyotiği gereği gibikullanmayıp aksatırsanız, bakterilerin birbirleri arasında DNAalışverişinde bulunmalarına zaman bakımında yardım etmiş olursunuz.
Bir bakteri antibiyotiği algıladığında direnç genlerini harekegeçirerek bir tür protein üretir.Bu protein antibiyotiğe karşıbakteriyi korur.Bakteri bununlada kalmaz ve antibiyotiğe direnç genininbir kopyasını çıkarıp ortama bırakır.Ortamda serbest dolanan ve dirençgenini taşımayan diğer bir bakteri ise kopyalanan bu geni kendibünyesine alarak kendisini dirençli hale getirmiş olur.
Bir bakterinin bu derece mükemmel bir donanımla antibiyotiklere veilaçlara karşı meydan okuması, ve oluşturduğu kalkanlarla yüzyıllarboyu hiç bir değişikliğe uğramadan kendini dış koşullara karşıkoruyabilmesi, bir yaradılış harikası olduğunu gözler önüne sermektedir.
Yorumları: 2.770
Konuları: 1.410
Kayıt Tarihi: 12-02-2007
Teşekkür Puanı:
152
28-05-2007, Saat: 23:00
(Son Düzenleme: 08-12-2008, Saat: 12:58, Düzenleyen: arachnanthe.)
Mikrobiyolojinin Tarihçesi
Prof. Dr. Mustafa Arda
01. İlk Çağlarda İlk insanlar, hayatın başlangıcı, doğa, doğal olaylar(yağmur, kar, dolu, şimşek, yıldırım, gök gürültüsü, zelzele, sutaşkınları, vs.), ay, dünya, yıldızlar, güneş, bulaşıcı hastalıklar veölüm gibi kavramlar üzerinde fazlaca durmuşlar, içinde bulunduğu veyayakın ilişkide oldukları toplumların törelerine göre bazı izahlar veyorumlar yapmışlar ve bunlara inanmışlardır. Çözümleyemediklerikonularda, bunları, insan veya doğa üstü kuvvetlere, ilâhlara, cinlereve şeytanlara veya mucizelere bağlamışlardır. Hastalıklar ve ölümlerin,tanrılar veya insan üstü güçler tarafından, yeryüzündeki kötü kişilereceza olarak gönderildiğine inanmışlar ve bu inançlarını da yüzyıllarboyu devam ettirmişlerdir. Kötülüklerden ve kötü ruhlardan kurtulmakiçin, bu insan üstü kuvvetlere tapılması, adak verilmesi korku ve saygıduyulması ve dua edilmesi, o devirlere ait dinsel kişiler tarafındansıkı bir şekilde öğütlenirdi.Bu amaçları gerçekleştirmek için, özelyerler, tapınaklar yapıldığı gibi, tanrıların gazabından korunmak içinde çeşitli hayvanların yanı sıra bazen insanlar da kurban edilirdi.
Yapılan arkeolojik kazılarda, kaya tabakaları arasında bakterifosillerine benzeyen oluşumlara rastlandığı ve bunların milyonlarca yılöncesine ait olduğu bildirilmiştir. Hatta, kömür tabakaları içindebakteri fosillerinin bulunduğu Renault tarafından da iddia edilmiştir.Permian tabakalarında rastlanılan dinozorların hastalıklı kemiklerininbakteriler tarafından meydana getirilmiş olacağına kuvvetlebakılmaktadır. Dinozorlardan ayrı olarak, mağara ayıları ve diğerhayvanların fosillerindeki kemik bozuklukları ve eosen devrine ait üçtırnaklı atlarda tesadüf edilen diş çürüklerinin de mikrobial orijinliolabilecekleri ileri sürülmüştür.
Milattan Önce 8000-7000 yılları arasında Mezopotamya bölgesinde yaşayaninsanların hastalıklar, ölümler ve bunların nedenleri hakkındaki bilgive görüşleri yok denecek kadar azdı. Bunların, insan üstü kuvvetlertarafından oluşturulduklarına inanıyorlar, bunlardan korkuyorlar ve buduygularını da saygı ve tapınma tarzında gösteriyorlardı. Zamanla,halk, bazı bitki ve hayvanların zehirleyici nitelikte olduklarını vebir kısım bitkilerin de bazı hastalıklara iyi geldiğini öğrenmiş veböylece, yenecek veya yenmeyecek, bitki ve meyveleri belirlemişler vehastalıkların sağaltımında kullanılacak olanları da saptamışlardır.İlkel yaşantının hüküm sürdüğü bu dönemde hayata, doğaya ve doğalolaylara insan üstü kuvvetlerin hakim olduğuna inanılırdı.
Eski Mısırlılar döneminde (MÖ. 3400-2450), yağmur sularını toplamak velağım sularını akıtmak için kanallar, arklar ve borular yapılmıştır.Eski krallık devresinde başlayan bu tür çalışmalara yeni krallıklardöneminde de (MÖ. 1580-1200) devam edildiğine rastlanılmaktadır. Butarihlerde bazı sağlık kurallarının konulduğu ve bunlara titizlikleuyulduğu papirüslerden anlaşılmaktadır. En eski papirüs olan Kuhnpapirüs 'ünde (MÖ. 1900) köpeklerdeki paraziter hastalıklardan vemuhtemelen, sığırlardaki sığır vebasından bahsedilmektedir. Bunlarınsağaltımı için hayvanların kendi hallerine bırakılması ve tütsüedilmeleri önerilmektedir. Smith papirüs 'ünde (MÖ.1700) yaralarınsağaltımında taze etin, ve hemorajilerde koterizasyonunkullanılabileceğine dair bilgiler bulunmaktadır. Bu papirus, odevirlere ait bazı önemli tıbbi bilgiler de vermektedir. Ebers papirüs'ünde (MÖ. 1550), hastalıkların esas nedenlerinin şeytanlar olduğu vehastalıkların ancak sihir ve dualarla giderilebileceğibelirtilmektedir. Bazı hastalıkların tedavisinde sinek ve timsahpisliklerinin ve farelerin yararlı olacağına da inanılıyordu. Hayatsoluğunun da sağ kulaktan çıktığı zannediliyordu. Heredot 'uneserlerinde, Mısırlıların tuzu antiseptik olarak kullandıklarıbelirtilmektedir. Elliot Smith tarafından bulunan ve MÖ. 1000 yılınaait olduğu sanılan mumyalarda spinal tüberkulozise rastlandığıaçıklanmıştır.
Eski Yunanlılar dönemi MÖ. 3400 yıllarına kadar uzanmaktadır. Ancak, buperiyoda ait bilgiler pek yeterli değildir. MÖ. 1850-1400 yıllarındabazı sağlık kurallarının konulduğu, ventilasyona dikkat edildiği, arkve kanalların açıldığı, mabetlerin ve yerleşim yerlerinin kaynak su veağaçlık yerlerde kurulmasına özen gösterildiği anlaşılmaktadır. Tababetve tedavinin kurucusu veya babası sayılan Hipokrat (Hippocrates, MÖ.460-377), halk sağlığı ve hastalıkları konusunda 7 cilt kitap yazmış vebunlarda sıtma, lekeli humma, çiçek, veba, sara ve akciğer veremine aitbilgilere yer vermiştir. Tıp alanına deneysel yöntem, gözlem vearaştırma prensiplerini getirmiş olan Hipokrat, hastalıkları vücüdunvital sıvılarındaki bozukluklara bağlamış ve hastalıkları akut, kronik,epidemik ve endemik olarak sınıflandırmıştır. Ayrıca, yaralarınsağaltımında kaynatılmış su ile irrigasyonu, operatörlerinin ellerinive tırnaklarını temizlemelerini, yaraların etrafına bazı ilaçlarınsürülmesi gerektiğini de vurgulamıştır. Bilgin, hastalıkların topraktançıkan fena hava ile su, yıldız, rüzgarların yönü ve mevsimlerinetkisiyle oluştuğuna da inanmıştır (miasmatik teori). Hipokrat, aynızamanda, 4 element (ateş, hava, su, toprak), 4 kalite (sıcak, soğuk,nem, kuru) ve vücudun 4 sıvısı (kan, mukus, sarı safra, siyah safra)üzerinde de bilgiler vermiş, bunları ve birbirleri ile olanilişkilerini açıklayan görüşler getirmiştir. Senenin çeşitlimevsimlerinde ısının ve nemin değişmesinin hastalıkların çıkışındaönemli rol oynadığını da savunmuştur. Aristo (Aristoteles, MÖ.384-322), veba, lepra, verem, trahom ve uyuz hastalıkları ve bunlarınbulaşma tarzları hakkında bazı açıklayıcı bilgiler vermiştir. Ayrıca,temasla bulaşmaya da dikkati çekmiş ve vebalı hastaların solukhavasının bulaşıcı olduğunu da belirtmiştir. Empedokles (Empedocles,MÖ. 450-?), Sicilya'da bataklıkların kurutulmasının malaryayı kontrolaltına alacağına değinmiş ve malarya ile bataklıklar arasında birilişkinin varlığını gözlemiştir. Aristofan (Aristophanes, MÖ. 422-385)malarya ve bulaşması hakkında bilgiler vermiştir. Zamanla, miasmatikgörüş ve düşünüş, yerini vücuttaki doğal delikler (porlar) teorisinebırakmıştır. Bunun taraftarları arasında, Eskülap (Esclepiades, MÖ.124), Temison (Themison, MÖ. 143-23) ve Tesalus, (Thesallus, MS. 60)gibi düşünürler bulunmaktadır. Bu bilginler arasında da bazı farklıgörüşlerin olmasına karşın, genelde birleştikleri ortak nokta, vücudundoğal delikleri arasındaki uyumun değişmesinin hastalık ve ölümlerinnedeni olacağıdır. Galen (Gallenos, MS. 120-200), hastalıklarınnedenleri hakkında daha ziyade, miasmatik görüşe katılmış vedesteklemiştir. Bilgin, Hipokrat 'ın 4 sıvı teorisini kabul etmekte,sıvıların azalması veya artmasını hastalıkların nedeni olarakgöstermekteydi. Galen, gözlemlerine göre, şahısları 4 gruba (kanlı,flegmatik, safralı ve melankolik) ayırmıştır. Galen, aynı zamanda, kanalmanın bazı hastalıkların sağaltımı için yararlı olacağını dadüşünmüştür.
Yorumları: 2.770
Konuları: 1.410
Kayıt Tarihi: 12-02-2007
Teşekkür Puanı:
152
28-05-2007, Saat: 23:01
(Son Düzenleme: 08-12-2008, Saat: 13:03, Düzenleyen: arachnanthe.)
Anadolu'da büyük bir imparatorluk kuran Hititler (Etiler, MÖ. 2000)hastalıkların ilahi kuvvetler tarafından oluşturulduğuna inanırlardı.
Romalılar döneminde, su ve lağım kanallarının yapıldığı, temiz gıda ve içme suyuna önem verildiği anlaşılmaktadır.
Eski İbraniler (MÖ. 1500), Babilliler’in hastalıkların nedenleri veölümler hakkındaki görüşlerini, genellikle, benimsemişlerdi. Budönemde, hastalıklardan korunmak için bazı kuralların konulduğu ve adlitıbba ait de bazı esasların saptandığı açıklanmaktadır. Ancak,İbraniler arasında, hastalıkların günahkâr insanlara, ilâhi kuvvetlertarafından gönderildiği görüşü yaygındı. Liviticus 'un kitabında,doğumdan sonra kadınların çok iyi temizlenmeleri gerektiğine,menstrasyon hijyenine, bulaşıcı hastalıklardan korunmaya, temiz olmayaneşyalara dokunmamaya, izolasyon ve dezenfeksiyonun bazı hastalıkların(veba, uyuz, antraks, sara, trahom, verem, frengi) kontrolünde gerekliolduğuna dair bazı açıklamalar bulunmaktadır. Bu dönemde, difteri,lepra, gonore ve diare bilinmekteydi. Musa peygamber (MÖ. 1300),zamanında bazı sağlık kuralları konulmuşsa da, bunlara sonradanuyulmamıştır. Bu dönemde, özellikle, gıda hijyenine önem verilmiş,domuz eti, ölmüş hayvanın eti, deniz kabuklu hayvanların eti, kan veyağın yenmemesi öğütlenmiştir.
Hindular (MÖ. 1500) döneminde, Sanskrit'ler de, hastalıkların nedenleriolarak şeytanlar, cinler ve büyücüler gösterilmektedir. Büyük kralAsoka (MÖ. 269-232) zamanında hayvan hastanelerinin kurulduğu ve tarihiyazılarda tedavi ile ilişkili bazı bilgilerin bulunduğu açıklanmıştır.Hindistan ve Seylan'da MS. 368'de, hastanelerin kurulduğubelirtilmektedir. Sustrata (MS. 500) doğal ve doğa üstü olarak 120hastalık bildirilmiştir. Bu dönemde, malaryanın sinekler tarafındanbulaştırıldığı bilinmekte ve farelerin de vebadan öldüklerinde evlerinterk edilmesi gereğine dikkat çekilmektedir. Sustrata, bunlarınyanısıra, çocuk bakım ve hijyenine ait bilgiler de vermektedir. Sacteyaadlı sanskritte de insanları çiçeğe karşı aşılamada kullanılanyöntemler bildirilmektedir.
Eski Çin Medeniyeti (MÖ. 3000-2000) döneminde yazılan "Materia Medika"adlı kitapta kan dolaşımına ait bilgiler verilmekte, dolaşımın kanınkontrolünde yapıldığı, kanın sürekli ve günde bir defa dolaştığıbildirilmektedir. Ayrıca, kitapta, akupunktur ve nabız hakkında da bazıbilgilere yer verilmiştir. Bu dönemde, Çin'de frengi, gonore ve çiçekhastalıkları bilinmekte ve bunlara karşı bazı önlemlerin de alınmaktaolduğu belirtilmektedir. Milattan Sonra 2. asırda haşhaşın ağrı kesiciolarak kullanıldığı da zannedilmektedir. Wong Too (MS. 752), insan vehayvanlarda rastlanılan hastalıklar ve bunların sağaltım yöntemlerini"Dış Alemlerin Sırları" adlı eserinde 40 bölümlük bir yazıdatoplamıştır. Konfüçyüs (MÖ. 571-479) döneminde kuduzun tanındığı vebazı önlemlerin alındığı bilinmektedir. Eski Çin döneminde,hastalıkların nedeni olarak, erkek ve olumsuz unsur olan Yang ile dişive olumlu öğe olan Yu 'nun arasındaki düzenin bozulmasınabağlanmaktadır.
Milattan önceki dönemlere ait olan Eski Japonya'da, hastalıkların ilahikuvvetler tarafından insanlara ve hayvanlara gönderildiğine inanılır vebazı sağlık kurallarına da dikkat edilirdi.
Eski İran'da, hastalıkların nedenleri ilahi ve büyüsel kuvvetlerebağlanmaktadır.Zerdüşt dinini temsil eden Avesta adlı kitaptahastalıklara, hekimlere ve sağlık kurallarına ait bölümlerbulunmaktadır. İyilik tanrısı olan Ahura Mazda ve karanlıkların ruhu(şeytan) Ahirman kabul edilir ve bunlara saygı gösterilir ve dualaredilirdi.
Babil döneminde (MÖ. 768-626), sağlık kurallarına dikkat edildiği,hastalıkları önlemek ve sağaltmak için bazı ilaçların kullanıldığı, bukonulara değinen 800'den fazla tabletten anlaşılmaktadır. Hastalarıtedavide, ayin ve dualar edilir ve büyüler kullanılırdı. Zincir vurmakve kamçılamak da dahil olmak üzere, insanların içindeki şeytan ve kötüruhları çıkarmak ve atmak için 50'ye yakın çare belirtilmekteydi.Hastalanan şahısların cinlere ve şeytanlara yakalanması tarzındadüşünülürdü. Bu dönemde, lepranın bilindiği, bulaşıcı olduğu ve hastakişilerin ayrılması gerektiğine de inanılırdı.
Milattan önceki Türklerde, insan ve hayvanlardaki hastalıklara vejeolojik ve meteorolojik olaylar ile fena ruhların (Erklik) yolaçtığına inanılırdı. İyi ruhlar ise insan ve hayvanları korurlardı.Ülgen en büyük tanrıyı, Erklik de kötülükleri temsil ederdi. Şamanlar,kötü ruhların yaptıkları fenalıkları ve hastalıkları önlerlerdi.Ruhlara inanma temeli üzerine kurulan Şamanizm'de şamanlar (ruhlarlailişki kurabilen dinsel kişiler), hastaları iyi etmek için çeşitlidualar okur, danslar yapar ve eşyaları ateşten geçirirlerdi.
Müslümanlık döneminde, insan ve hayvan hastalıkları hakkında bir çokyazılar yazılmış ve gözlemler yapılmıştır. İlk hastanenin Şam'da MS.707'de kurulmuş olduğu açıklanmıştır. Bağdat'da yaşamış olan EbubekirMehmet bin Zekeria El Razi (MS. 854-925), yazdığı "TıpAnsiklopedisi'nde" çiçek ile kızamık hastalıklarını tanımlamış vebulaşıcı hastalıkların fermentasyona benzediğini bildirmiştir. Buharalıİbni Sina (Avicenna, MS. 980-1038), bulaşıcı hastalıkların gözlegörülmeyen kurtçuklardan ileri geldiğini ve korunmak için temizliğinönemli olduğunu vurgulamıştır. Ayrıca, yazdığı kitaplarda, bazıhastalıkları da (plörizi, verem, deri ve zührevi hastalıklar)tanımlamış ve korunmak için de bazı ilaç adlarını vermiştir. Abu Marvanİbn Zuhr (MS. 1094-1162), tıp konusunda 6 cilt kitap yazmış ve birçokhastalıkları da (mediastinal tümor, perikarditis, tüberkulozis, uyuz,vs.) tarif etmiştir. Ak Şemsettin (MS. 1453), kitabında malaryanın aynıbir bitki tohumu gibi, görülmeyen bir etkeni olduğunu ve vücudagirdikten sonra ürediğini açıklamıştır.
02. Orta Çağda
Orta Çağ döneminde de Hipokrat ve Galen'in görüşleri kabul görmüş vefazlaca taraftar toplamıştır. Roger ve Roland (11. ve 12.asırlararasında) Salorno'da kurulan ilk bağımsız medikal okulda çalışmışlar,kanseri tanımlamışlar, paraziter hastalıklarda cıvalı bileşiklerikullanmışlar ve irinin yaranın içinde meydana geldiğinibildirmişlerdir. Orta Çağ döneminde, veba, lepra, erisipel, kolera,terleme hastalığı (muhtemelen influenza) ve frengi gibi hastalıklaroldukça fazla yaygındı. Milyondan fazla insanın bu hastalıklardanöldüğü açıklanmıştır. Venetian Hükümeti, infekte gemileri limanlarasokmamak için bazı karantina önlemleri almış ve bir halk sağlığı örgütükurmuştur (1348). Boccacio (1313-1375), yazdığı Dekameron (decameron)adlı eserinde, öldürücü ve yaygın olan vebanın bulaşması hakkındaayrıntılı bilgiler vermiştir. Bu dönemde, sirke antiseptik olaraktavsiye ediliyordu.
03. Rönesans Döneminde
Rönesans Döneminde (1453-1600), bilimde ve özellikle tıp alanında yenigelişmeler meydana gelmiştir. Hastalıkların nedenleri olarak gösterilenilahi ve insanüstü kuvvetlere inanışa ve miasmatik görüşlere karşıçıkılmaya başlandı. Deneylere, gözlemlere ve bu tarzdaki araştırmalaraönem verildi. Paracelcus (1493-1541), hastalıkları 5 esas nedene(kozmik, gıdalardaki zehirler, ay ve yıldızlar tarafından kontroledilen doğal olaylar, ruh ve şeytanlar, ilahi nedenler) bağlamıştır.Çiçek, tifo, kızamık gibi hastalıklar 1493-1553 yılları arasındaoldukça yaygın ve öldürücü seyretmekteydi. Fracastorius (1478-1553),yayımlandığı kitabında (1546), bulaşıcı hastalıkların jermler(Seminaria morbi) tarafından sağlamlara nakledildiği, bulaşmada direkttemas, hastaların eşyası ve havanın önemli olduğu üzerinde durmuştur.Böylece, ilk defa jerm teorisi ortaya atılmış ve bulaşmada da canlıvarlıkların (Contagium vivum) rol alabileceği düşünülmüştür.Fracastorius, ayrıca, veba, frengi, tifo ve hayvanlardaki şap hastalığıüzerinde de bazı çalışmalar yapmıştır. Bir şahısdan diğerine geçenhastalıkların, o şahısda da aynı veya benzer hastalık tablosuoluşturduğu, Fracastorius'un gözlemleri arasında yer almaktadır. VonPlenciz (1762), Fracastorius'un görüşlerini benimseyerek, hastalıklarıngözle görülemeyen küçük canlılar aracılığı ile bulaşabileceğini ilerisürmüştür.
Yorumları: 2.770
Konuları: 1.410
Kayıt Tarihi: 12-02-2007
Teşekkür Puanı:
152
28-05-2007, Saat: 23:01
(Son Düzenleme: 08-12-2008, Saat: 13:04, Düzenleyen: arachnanthe.)
04. Mikroskobun Geliştirilmesi
Mikroskopların temelini oluşturan ilk basit büyütecin Roger Bacon(1214-1294) tarafından yapıldığı ve bazı objelerin incelendiğibilinmektedir. Hollandalı bir gözlükçü olan Zacharias Janssen 1590yılında, iki mercekten oluşan basit bir büyüteç yaparak, bazı objeleri50x ve 100x büyütebilmiştir. Cornelius Drebbel ve Hans'ın da, 1590-1610yılları arasında benzer tarzda bazı büyütme aletleri geliştirdikleriaçıklanmıştır. Galileo Galilei (1564-1642), 1610 yılında, İtalya'da,bir tüp içine yerleştirdiği bir seri mercekle, daha fazla büyütme gücüelde etmiştir. Kepler, 1611'de, iki mercekten oluşan bir büyütme aletigeliştirmiştir. Petrus Borellus (1620-1689), yaptığı büyüteçle uzaklarıdaha iyi görebildiğini açıklamıştır. Robert Hooke (1635-1703) veNehemiah Grew geliştirdikleri büyütme aletleri ile (200x) bazı objelerive bitkileri incelediklerini açıklamışlardır. Hooke, 1665'de,yayımladığı Micrographia adlı eserinde yüksek organizmaların veflamentöz mantarların mikroskobik görünümlerini çizmiş ve bunlarhakkında bilgiler vermiştir. Athanasius Kircher (1602-1680), 32 defabüyütebilen aleti yardımı ile vebalı hastaların kanında bazıkurtçukları gördüğünü iddia etmiştir. Histolojinin kurucusu olaraktanınan İtalyan bilgin Marcello Malpighi (1628-1694), basit birmikroskop yardımı ile akciğer dokusunu incelemiştir. Jan Swanmmerdan1658'de, alyuvarları mikroskopla incelemiştir. Pierre Borrel(1620-1671), bakterileri görebildiğini iddia etmiştir.
Hollandalı bir tüccar ve amatör bir mercek yapımcısı olan Antony vanLeeuwenhoek (1632-1723), 200 defadan fazla büyütebilen ve iki metalarasına yerleştirilmiş bikonveks mercekten oluşan büyütme aleti ileyaptığı çeşitli incelemelerde mikroskobik canlılar dünyasını bulmayıbaşarmıştır. Bu nedenle kendisine mikrobiyolojinin kurucusu gözü ilebakılmıştır. Yaptığı araştırmalar arasında, kanal ve ark sularındaprotozoa, bir gece bekletilmiş yağmur sularında bakteri, diş kiri,biber dekoksiyonu, mantar,yaprak, salamander kuyruk kan dolaşımı,seminal sıvı, idrar, gaita, vs., materyaller, esas konusunuoluşturmuştur. İlk bakterileri 1676 yılında görerek, şekil vehareketlerini izlemiş ve şekillerini çizerek bu konuda hazırladığı200'den fazla mektubunu Londra'daki "Phylosophical Transaction of theRoyal Society" ye göndermiş ve İngilizce olarak yayımlanmasısağlanmıştır. Bu mektuplarında, özellikle, diş kiri ve biberinfusyonundan yaptığı muayenelerde milyonlarca küçük canlıya(hayvancıklara, animaculate) rastladığını da belirtmiştir. Araştırıcı,aynı zamanda, bakterileri yüksek ısıda tuttuğunda veya sirke ilemuamele ettiğinde öldüklerini de belirtmiştir.
Huygens, 1684'de, iki mercekli oküleri geliştirmiştir. Chester MoorHall ve John Dalland, 1773'de, birbirlerinden bağımsız olarak,dispersiyonu düzelten mercekler geliştirdiklerini açıklamışlardır. J.N.Lieberkühn, 1739'da, A. van Leeuwenhoek'in mikroskobunu daha dageliştirmiştir. Chevalier, 1824'de, mikroskopta birçok mercekleri biraraya getirerek başarılı olarak kullanmıştır. J.J. Lister, 1830'da,modern mikroskobun prensiplerini koymuştur. Ernest Abbe (1840-1905),1870'de, akromatik objektif ve kondansatörü yapmış ve kullanmıştır. A.Abbe ve Carl Zeiss (1816-1866), apokromatik mercek sisteminibulmuşlardır. Andrew Ross (1798-1853), 1843'de binoküler mikroskobuyapmıştır. J.J. Woodvard, 1883-1884'de, mikroskop yardımı ile fotoğrafçekmeyi, Heimstadt, Carl Reichert (1851-1922) ve Lehmenn, ilk olarakfluoresans mikroskobu yapmayı başarmışlardır. Louis de Broglie elektronmikroskobun esasını bulmuştur. Max Knoll ve Ernst Ruska ilk elektronmikroskubu yapmışlardır (1933).
05. Spontan Generasyon Teorisi (Abiyogenezis)
Uzun yıllar, canlıların kendiliğinden meydana geldikleri görüşü,oldukça fazla bir taraftar bulmuştu. Bunlara göre, canlılar, çamurdan,dekompoze organik materyallerden, sıcak sulardan ve benzer karakterlerigösteren durumlardan orijin almaktadır. Van Helmont (1477-1544),farelerin meydana gelebilmesi için, toprak içeren bir tülbent içinebuğday ve biraz da peynir konulduktan sonra ahır veya benzer bir yerdehiç dokunulmadan uygun bir süre bekletilmesinin yeterli olacağını iddiaetmiştir. Ayrıca, havada kalmış etlerde kurtçukların oluşması da bugörüş için destek kabul ediliyordu.
Francesco Redi (1626-1697), canlıların bir önceki canlıdan gelmekteolduğu görüşünü savunan ve bunu deneysel olarak gösteren ilk bilimadamıdır. F. Redi, iki kavanoz içine et ve balık koyduktan sonrabirinin ağzını sıkıca bağlamış ve diğerini açık bırakmıştır. Denemesonunda, ağzı kapalı olan kavanozdaki et ve balıkta kurtçuklarınbulunmadığını, buna karşılık açık olanda ise kurtçukların varlığınıgöstermiştir. Tülbent üzerinde sinek kurtlarının bulunmasına rağmeniçinde olmaması, kurtçukların sinekler tarafından meydana getirildiğigörüşünü de doğrulamıştır. Araştırıcı, ayrıca, kurtçuklardan sineklerinmeydana gelişini de izlemiştir. Böylece, etin belli bir süre içindekurtçuklara dönüşü veya etin kurtçuk meydan getirmesi görüşü (spontangenerasyon) gölgelenmiş ve reddedilmiştir. Biyolog, şair ve lisancı F.Redi, 105 parazitin tanımını yapmıştır. Bu görüşleri nedeniylekilisenin zulmüne uğramış, odun yığınları üzerine konulmuş ve kanaatinideğiştirmediği için de yakılmıştır.
Louis Joblot (1647-1723), samanı iyice kaynattıktan sonra ikiyeayırarak kavanozlara koymuş, bunlardan birinin ağzını iyice kapatmışdiğerini ise açık bırakmıştır. Açık olan kavanozda birkaç gün sonramikroorganizmaların ürediğini buna karşılık, kapalı olanda ise böylebir şeyin oluşmadığını gözlemiştir. Böylece, L. Joblot, bir kere veiyice kaynatılarak her türlü canlıdan arındırılmış bir ortamda, yenidenbir canlının oluşamadığı ve canlıların kendiliğinden meydanagelemeyeceğini ispatlamıştır. Bu da, F. Redi gibi, dekompoze hayvan vebitki materyallerininin kendiliğinden bir canlı oluşturma yeteneğinesahip olamayacağı görüşünü benimseyerek, abiyogenezis teorisininolanaksız olduğunu kanıtlamıştır.
John Needham (1713-1781), yaptığı denemede, ısıtılmış ve ağzıkapatılmış et suyu içeren bir kavanozda bir süre sonra canlılarınürediğini gözlemiş ve benzer durumu ısıtılmamış ve ağzı kapalı olankavanozda da saptamıştır. Bu araştırmasına göre, J. Needham, spontangenerasyon görüşüne katılmış ve desteklemiştir. Buna göre, ısıtılaraktahrip edilen mikroorganizmalar sonradan yeniden hayatiyet kazanarakkendiliğinden oluşmuşlardır. Hayvansal dokuların "vejetatif veya vitalkuvvetleri" olduklarına ve cansız materyalleri canlı halegetirebileceğine de inanmıştır. Bu görüş, bir natüralist olan Buffontarafından da doğrulanarak kabul görmüştür.
Lazzaro Spallanzani (1729-1799), yaptığı bir seri deneme sonunda, J.Needham'ın çalışmalarını ve görüşünü reddetmiş ve ısıtmanın yeterliderece ve sürede yapılmadığını ileri sürmüştür. L. Spallanzani,ısıtmanın yeterli derece ve sürede yapıldıktan ve ağızlarının, mantaryerine, ateşle ve hava girmeyecek derecede kapatılması halinde herhangibir animakulatın meydana gelmeyeceğini açıklamıştır. Needham, bu görüşekarşı olarak, uzun süre kaynatmanın organik maddelerdeki "vejetatifveya vital kuvvetleri" yok edeceğini ve spontan jenerasyon için gerekliolan güçleri ortadan kaldıracağını belirtmiştir. Buna karşı,Spallanzani verdiği yanıtta, aynı süre kaynatılmış et suyu veya samanenfusyonunun ağzı açık bırakılırsa belli bir süre sonra içinde tekraranimakulatların meydana geleceğini belirtmiştir.
Lavoisier, 1775 yılında yaptığı denemelerde havada oksijenin varlığınısaptamış ve bunun yaşam için gerekli olduğunu vurgulayarak, spontanjenerasyon teorisinin doğruluğunu iddia etmiştir. Araştırıcı,kaynatmakla şişelerin içindeki oksijenin dışarı çıktığını buna bağlıolarak da et suyu veya saman infusyonunda canlıların oluşmadığını dasavunmuştur.
Schulze ve Schwann, Lavoisier'in oksijeni bulmasından yaklaşık 61 yılsonra, yaptıkları bir seri çalışmada, eğer hava sülfürik asit veyapotasyum hidroksit solüsyonundan (Schulze, 1836) veya çok sıcak bir camtüpten (Schwann, 1837) geçirildikten sonra et suyuna veya samaninfusyonuna gelirse herhangi bir mikroorganizmanın üremediğinigözlemlemişlerdir. Ancak, bu denemeye karşı çıkanlar, havanın bu tarzişleme tabi tutulmasının havadaki hayat jermlerinin asitten veya sıcakcam tüpten geçerken tahrip olacaklarını ve böylece abiyogenezis'inoluşamayacağını savunmuşlardır. Schwann, ayrıca oksijenin yalnızolarak, ortamda mikroorganizmaların oluşmalarına veya üremelerineyeterli olamayacağını da açıklamıştır.
Schröder ve von Dush, 1854 ile 1861 yılları arasında, Schulze veSchwann'ın araştırmalarına bazı yenilikler ilave etmişlerdir. Şöyle ki,bunlar havayı asit veya ısıtılmış tüpten geçirmek yerine, pamuktangeçirerek et suyu veya saman infusyonuna vermişler. Deneme sonunda,ortamda herhangi bir animakulata rastlamadıklarını açıklamışlardır. Budeneme ile , hem pamuğun mikropları tutabileceğini ve hem de asit veyasıcak havanın animakulat oluşmasına zararlı bir etkisi olmadığını dagöstermişlerdir. Ancak, bazıları, havadaki tozlarda bulunan bazıcanlıların, havanın asit veya alkaliden veya pamuktan geçirilişisırasında tutulacağını iddia etmişlerdir. Sonraları, pamukta damikroorganizmaların bulunabileceği ortaya konulmuştur.
John Tyndall (1820-1893), ön tarafında cam bulunan ağaçtan bir kültürkutusu hazırlamış ve iki yan tarafına camdan küçük pencereleryerleştirmiş ve tozları tutması için de , kutunun iç yüzü gliserinlesıvamıştır. Yandaki küçük camdan gönderilen ışık (ışınları) yardımı ilekutunun içinde tozların bulunmadığı saptanmış ve optikal olarak temizbulunmuştur. Sonra kutu içindeki tüplere pipetle steril besiyerlerikonmuş ve tüpler alttan ısıtılarak steril hale getirilmiştir. Tüpleriçindeki besiyerleri oda sıcaklık derecesine kadar ılıtıldıktan sonrabesiyerlerinin steril olarak kaldıklarını gözlemlemiştir. Bu denemeninsonucuna göre, toz içermeyen havanın mikropsuz olacağı görüşünevarılmıştır. Tyndall, yaptığı bir seri çalışmada, mikroorganizmalarıniki formunun olabileceğine dikkati çekmiştir. Termolabil (vejetatifformlar) ve termostabil (sporlu mikroorganizmalar). Fraksiyonesterilizasyonla sıvıların mikroorganizmalardan arındırılmasının mümkünolabileceğini de saptayarak kendi adı ile anılan Tindalizasyon(Tyndallization, fraksiyone sterilizasyon) yöntemini bulmuştur.
Yorumları: 2.770
Konuları: 1.410
Kayıt Tarihi: 12-02-2007
Teşekkür Puanı:
152
28-05-2007, Saat: 23:02
(Son Düzenleme: 08-12-2008, Saat: 13:04, Düzenleyen: arachnanthe.)
06. Hastalıklarda Jerm Teorisi
Mikroorganizmaların bulunmasından sonra, spontan jenerasyon(abiyogenezis) teorisi, yavaş yavaş yerini, bir canlının diğer canlıdantüreyebileceği (biyogenezis) görüşüne bırakmıştır.
Viyanalı bir doktor olan Marcus Antonius von Plenciz, 1792'de,"Hastalıklarda Jerm Teorisi" adı altında yayımladığı bir eserinde konuüzerinde görüşlerini açıklamış ve her hastalığın kendine özgügörülmeyen bir nedeni olduğuna dikkati çekmiştir.
Louis Pasteur (1822-1895), kuduz, tavuk kolerası ve antrakshastalıkları üzerinde bazı araştırmalar (korunma ve aşılama) yapmış veayrıca şarap ve biranın maya hücreleri tarafından fermente edildiğinide (fermentasyon) saptamıştır. Bunların yanı sıra, optimal koşullarındışında üretilmeye çalışılan mikroorganizmalalar da bazı değişmelerinmeydana gelebileceğini, özellikle, virülensde oluşan varyasyonların,aşılama ile koruyucu etki göstereceklerini saptamıştır. Pasteur,1879-1880 yılları arasında, hayvanlardaki antraks hastalığına karşıhazırladığı iki attenüe suşla (Pasteur-1 ve -2) bağışıklık elde etmişve koyunları bu hastalıktan korumuştur. Bu çalışmaların yanı sıra,1885'de, kendi yöntemi ile virüs fiksli tavşan omuriliğini birdesikatöre uygun bir süre (8-14 gün) koyarak kurutmuş ve böylecehazırladığı aşı ile korunmanın mümkün olabileceğini ortaya koymuştur.Bu konu üzerinde de Paris'te bir konferans vermiştir. Fermentasyonüzerindeki çalışmaları sonunda da, Pasteur aşağıdaki esasları ortayakoymuştur:
1) Bira veya şarapta meydana gelen her değişme, bunları fermente eden veya bozan mikroorganizmalar tarafından ileri gelmektedir.
2) Fermente eden etkenler, hava, kullanılan alet ve maddelerden gelmektedirler.
3) Bira veya şarap herhangi bir mikroorganizma içermezse, hiç bir değişikliğe uğramaz.
Pasteur, yaptığı çalışmaların sonucuna göre, kendi adı ile anılan pastörizasyonun esasını da kurmuştur.
Bir İngiliz cerrahı olan Joseph Lister (1827-1912), Pasteur 'ünprensiplerini cerrahiye uygulamıştır. Operasyonlarda dezenfektan birmaddeye (asit fenik) batırılmış sargılar kullanarak infeksiyonun önünegeçmiştir. Böylece, Lister cerrahide, antiseptiklerin önemini veantisepsinin yerini ortaya koymuştur (1852).
Schoenlein, 1839'da, deri hastalıklarından olan favus ve pamukçuk'un mantarlardan ileri geldiğini saptamıştır.
Edwin Klebs (1834-1913), Löffler ile birlikte difteri hastalığınınetkenini izole etmeyi başarmışlardır. Bilim adamı, bunun yanısıra,travmatik infeksiyonlar, malarya ve kurşun yaraları üzerinde de bazıfaydalı çalışmalar yapmıştır. Hayvanlarda da, deneysel olarak, ilktüberkulozis lezyonlarını oluşturmayı başarmıştır.
Karl Joseph Eberth (1835-1926), insanlarda tehlikeli bir hastalık olan tifonun etkenini (Eberthella typhosa) bulmuştur.
Robert Koch (1843-1910), mikroorganizmaları saf üretebilmek için katıbesiyerlerini geliştirmiş ve karışık kültürlerden saf kültürler eldeetmeyi başarmıştır. Böylece, bakteriyolojiye yeni tekniklergetirmiştir. Koch, aynı zamanda, hastalıklar üzerinde de bazı kriterlerortaya koymuştur. Bunlar da "Koch postulatları" olarak bilinmektedir.
1) Hastalıklar spesifik etkenler tarafından oluşturulurlar,
2) Etkenler izole edilmeli ve saf kültürler halinde üretilmelidir,
3) Duyarlı sağlam deneme hayvanlarına verildiklerinde hastalık oluşturabilmeli ve
4) Tekrar saf kültürler halinde üretilebilmelidirler.
Bu 4 görüş uzun yıllar geçerliliğini korumuştur. Koch,mikroorganizmaları anilin boyaları ile boyama yöntemlerini degeliştirmiş ve bakteriyoloji alanında uygulanabilir hale getirmiştir.Antraks hastalığının bulaşma tarzını ve etkeninin sporlu olduğunu dasaptayan Koch, 1882'de, tuberkulozis'in etkenini de izole edebilmiş vesonraları, tuberkulozlu hastaların teşhisinde çok yararlar sağlayan birbiyolojik madde olan "Tüberkülin"i de hazırlamıştır.
Otto Obermeier (1843-1873), 1873' de, Borrelia recurrentis 'ibulmuştur. Karl Weigert (1845-1904) bakterileri boyamada anilinboyalarını kullanmıştır. B. Bang (1848-1932), sığırlarda yavruatımlarına yol açan hastalığın etkenini (Brucella abortus) bulmuştur.Agostino Bassi, 1835' de, ipek böceği hastalığını açıklamış ve bununkontak ve gıda ile bulaştığını göstermiştir. George Gaffky (1850-1918),tifonun etkenini (E. typhosa) saf kültürler halinde üretmiş ve tifonunetiyolojisini açıklamıştır. John Snow, 1839'da, epidemik koleranınsulardan bulaştığına dikkati çekmiştir. William Welch (1850-1939),1892'de, gazlı kangrenin etkenini (C. welchii) ve Hansen'de 1874'de,lepra hastalığının etkenini (Hansen basili, M. johnei)tanımlamışlardır. Nicolaier, 1885'de, topraktan tetanoz mikrobunu izoleetmiş ve hastalığı hayvanlarda deneysel olarak meydana getirmiştir K.Shige, 1898'de, dizanteri basilini bulmuş M.leprae'nin de kültürüüzerinde çalışmalar yapmıştır. Friedrich Löffler (1852-1915), Koch ilebirlikte difteri basilini üretmeye çalışmışlar ve 1884'de saf kültürlerhalinde üretebilmişlerdir. W. Löffler, 1882'de, domuz erisipel etkeninibulmuştur. David Bruce (1855-1931), malta hummasının, naganahastalığının ve uyku hastalığının etkenlerini bulmuş ve uykuhastalığının çeçe sineği ile bulaştığını da ortaya koymuştur. RonaldRoss (1857-1923), 1896'da, Plasmodium malaria 'nın yaşam tarzınısaptamış ve bunu aydınlatmıştır. Theobald Smith (1859-1934), Texassığır hummasının kene ile nakledildiğini saptamıştır. Albert Neisser(1885-1916), insanlarda gonore'nin etkeni olan gonokok'ları bulmuştur.Hideye Noguchi (1878-1928), kültür teknikleri ve hayvan zehirleriüzerinde çalışmalar yapmıştır. Treponema pallidum 'u da saf kültürlerhalinde üretmiştir.
|