Mine Söğüt - Şahbaz'ın Harikulade Yılı 1979

Konuyu Oyla:
  • Derecelendirme: 3/5 - 16 oy
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Mine Söğüt - Şahbaz'ın Harikulade Yılı 1979
#1

2007, 1979'un ikiz yılı. Çünkü Takvim-i Ragıp'a göre 28 yılda bir doğa kendini tekrarlar. Ve belki de sadece doğa değil tarih de tekrarlıyor. Mine Söğüt, üç yıl önce yazmaya başladığı romanının 2007'ye bu kadar yakın durmasını ancak 'sezgi'yle açıklayabiliyor

EFNAN ATMACA/ RADİKAL
İSTANBUL - 1979 yılının ocak ayı bir pazartesi başladı ve bir çarşamba günü bitti tıpkı bu yıl gibi. Ocak ayının başlamasıyla 1979'da Türkiye'deki kaos giderek büyüdü tıpkı 2007'nin ocak ayında Hrant Dink'in vurulmasıyla başlayan ve bugüne gelen olaylar gibi. Takvim-i Ragıp'a göre iki yıl ikizdi. Mine Söğüt'ün 'Şahbaz'ın Harikulâde Yılı 1979' adlı kitabından öğrendik tüm bunları. Şahbaz adında bir kahramanın işkence sonrası ölmek üzere olan bir kadına ay ay anlattığı 1979'da olanları, sıradan insanların, solcuların, sağcıların inanç uğruna verdikleri savaşın Türkiye'ye etkilerini ve bir sonraki yılın yani 12 Eylül'ün hazırlanışını anlatıyor Söğüt bu kitapta. Kahramanların hepsi gerçek, o yıl yaşanmış olaylardan bir kolaj gibi çıkıyorlar karşımıza ama kullandığı dille onları masallaştırıyor Söğüt ve kitabın sonuna eklediği 1979 almanağıyla da ne kadar gerçek olduklarını ispat ediyor. İlk cümle ve son bölüm hariç tabii. Kitabın adı 'harikulade' ama sakın harikayla karıştırmayın, çünkü Söğüt bu kitapta yaşananların 'harikulâde'nin anlamını değiştiriyor. Nasıl değiştirdiğini de bize anlattı.
'Şahbaz'ın Harikulâde Yılı 1979', 80'den bir önce yaşananları ve 80'i çağıran olayları anlatıyor. Kitabın her bölümünde 1979'un gerçek olaylarını anlatıyorsunuz. Sizin bu bilgileri aldığınız Takvim-i Ragıp'a göre bu olaylar 28 yılda bir tekrarlanırmış. Yani 2007 ile 1979 ikiz yıllar. Siz buradan yola çıkarak mı yazdınız bu kitabı?
Bu kitap üç yıldır aklımdaydı. Üç yıl önce başladım yazmaya ama araya başka şeyler girdi, çok yavaş ilerledi. Fakat tamamlanması geçen yıl ekim-kasım gibi oldu. Son noktayı 2006 sonbaharda koydum. Bu ikizliği de kitabın basılmasına yakın editörüm Selahattin Özpalabıyıklar fark etti. Ben 28 yılda bir takvimdeki doğa olayların tekrarlandığının farkında değildim. Yine Selahattin romanda bir kahramanın beyaz beresi olduğunu da gösterdi bana. Arka kapağa koyacaktık hatta, ama doğru olmayacağını düşündüm.
Bu takvimsel benzerlik Hrant Dink'in öldürülmesiyle başlayan süreçle olaylar arasında da benzerliğe dönüştü. Bu sizi şaşırttı mı?
Aslında tuhaf bir şey oldu. Üç yıl önce 1979 üzerine bir kitap yazmaya karar vermiştim. 80 öncesine bugün baktığımız noktadan bakmıyorduk o zaman. Bu tekrarların işaretleri daha tam görülmemişti. Bu kadar birbirine denk düşen şeyler olmamıştı. Sezgisel herhalde. Çünkü hiçbir şey birden olmuyor. Demek ki biz zaten hazırlanıyormuşuz ve biz bunu bilinçaltında sezerek böyle bir şey üzerine yoğunlaştım diye düşünüyorum. Bugün yaşadığımız sürecin hazırlayıcıları 2007 Ocak ile Mayıs arasında yaşananlar değil sadece, öncesinde de buna hazırlanıyormuşuz. Sanırım o sezgiyle denk düştü. Ya da ben öyle yorumladım çünkü ben de şaşırdım.
Kitabın ana karakteri varlığı meçhul Şahbaz. Onun anlattığı hikâyelerle 1979'u anlıyoruz. Ama Şahbaz'ın bir hikâyesi yok. Şahbaz insanlığın ortak vicdanı ya da iç sesi mi?
Aslında benim Şahbaz karakterini yaratırken yapmak istediğim okuyanların düşünmesi, Şahbaz'ı bir yere koyması ve tanımlaması. Çünkü Şahbaz tek bir şeyi işaret etmek üzere yaratılmış bir karakter değil, ama dediğiniz gibi birçok şeyi sembolize edebilir. Ama özünde hesaplaşma simgesi. Neyle, kimle hesaplaştığınız sizin hayata bakışınız, tecrübelerinize bağlı olarak değişebilir. Her şey olabilen, girdiği kabın şeklini alan bir madde gibi girdiği ruhun şeklini alan bir kahraman.
Kitabın ana ekseninde ensest laneti var. Tüm öykülerdeki kahramanlar bir ensest laneti yaşıyorlar...
İnsanın doğal bir parçası olarak travmatik yapısı var. Ensest bu anlamda ana eksen, travmanın altını çizmek için. Biz aklımız ve duygularımızı bilgilerimizle, içgüdülerimizle dengeleyebilen yaratıklar değiliz. Birçok şeyi bildiğimiz halde uygulamıyoruz. Bile bile kötülük yapabiliyorsak aslında kötülüğün de tarifini yeniden yapmak gerekiyor. Travma olarak tanımladığımız ama bize çok ait, içimizden gelen, yapımızın bir parçası olan kötülük var. Bunun kaynağı sembolik olarak ensest olabilir. Adem-Havva mitolojisinden bugüne gelen insanların yaratılış efsaneleri sonuçta bir ensest efsanedir. Bir anne babadan çoğalmıştır hepimiz. Bu bir genel bir yaradılış travması olarak görülebilir.
1979 ile 2007 gibi tüm kahramanlar ikiz kitapta. İkizlik durumu da insanlık halinin bir sembolü mü?
Evet, sembolik bakarsak hem birbirinin aynı olan hem birbirini iten, iterken çeken insanların içinden çıkamadığı halledemediği duygular ikizlik. İyiyle kötünün, artıyla eksinin çatışması. Barış isterken savaşmak. Savaş sırasında barış istemesi. Böyle bir döngü var aslında. İkiz de bunu simgeliyor. Bu genel olarak hayatın tarifi gibi. Ve değişmiyor.
Kitabın diğer kahramanı da işkence edilmiş ölmek üzere olan bir kadın. Ve kadın Şahbaz'ın hikâyelerini dinledikçe değişiyor, savaşını unutuyor. Bu da 80 sonrası solcularına bir atıf mı?
Aslında Şahbaz'la konuşmaları onun iç hesaplaşmaları gibi. Her şeye başka açıdan bakabilirsiniz ve her şeyi bambaşka da yorumlayabilirsiniz. Bizim yakın tarihimizde bu çok inceliksiz bir şekilde yapıldı. Sorgulanabilir, fikirler değişebilir, bir gün ak gördüğünüzü öbür gün kara görebilirsiniz. O kadar katı baktığım zannedilmesin, ama yakın tarihimizde aydınlar, solcular çok kolay saf değiştirdiler. Çok inceliksiz, kabaca saf değiştirdiler. Benim politikayı, hayatı anlama sürecimde direkt bunları yaşadım. Çok yadırgadığım bir hızla tuhaf yönlere geçtiler. Kolayca yadsıdılar, kırılmadan üzülmeden. Bu beni rahatsız etti açıkçası. Bunun nasıl anlamaya çalıştım. Onun için de o kadın karakterini yarattığım.
Ve kadın bunu unutarak mı başardı?
Unutarak ya da başka şekilde hatırlayarak dünyayı değiştirme gücüne sahip oluyoruz. Fikirlerin değişmesi, bulunduğumuz noktadan bambaşka bir noktaya geçip hayatı oradan devam ettiğimizde "Dediklerim o şartlarda benim için doğruydu, bunlar bu şartlarda doğru" diyemiyoruz. Burada bizi durduran bir ahlak var. Çünkü geçmişi yadsımak mümkün değil. Bir insan ya sağcı ya solcudur. Bu, bir yaşam şeklidir. Temel duygulardan biridir. Hayata solcu başlayıp sağcı devam ediyorsa ya da tam tersi bir çelişkidir, bu geçişi yapmak mümkün değil. Bunun anlamı güçlüden yana olmak. O da dillendirilemeyecek kadar etik dışıdır. Unutmak da onun ilacı.
Oldukça politik bir kitap olmasına rağmen 'Şahbaz'ın Harikulâde Yılı 1979' çok fazla politik karakterler yok. Sıradan insanların hikâyeleri var.
Ne kadar politika efektlerinin içinde yer alırsak alalım insanın politikaya bakış açısı erke bakış açısıyla ilgili. İlk karşılaştığınız erk de aile. Onunla kurduğumuz ilişki bizim okulda, devletle, okulda, iktidarlarla ilişkimizi belirler düşüncesinden yola çıkarak aslında küçük insani ilişkilerin renginin yattığını düşünürüm insanların büyük dünyevi ilişkilerinin özünde. Ya erkin yanında ya karşısında duruyoruz. Devamlı erkle kurduğumuz ilişki üzerine hayatımızı şekillendiriyoruz.
Kitabın sonuna 1979'un gazete haberlerini ekliyorsunuz. Ve bu kitabın aslında ne kadar sert öyküler anlattığını ortaya seriyor. O almanak kitabın etkisini artırmak için mi var?
Hayır kitabın değil hayatın daha sert bir şey anlatmak için var. Çünkü bu, bir kurgu. Kurguda her şeyi yapabilirsiniz ama sizin yapamadığınız şeyleri de hayat yapıyor zaten. Siz en çok hayatın öğrettiklerini kurgulayabilirsiniz ama onun kadar sert, kötü, güçlü olamazsınız. Benim vardığım sonuç bu ve hikâyenin de buraya varmasını istiyorum. Almanak sadece bir cümle belki: hayatın kurgusu bir romanın kurgusundan daha acımasızdır, asitlidir.
Son olarak, sizin için yapılan gerçeküstücü yazar tanımına katılıyor musunuz?
Ben son derece gerçekci yazarım. Tam tersine belki can sıkıcı gerçekçiliğe sahip bile olabilirim. Tamam hepsi masallar, efsaneler ama onların masal, efsane ve inanç olduğunun altı çizilerek yer alıyor üç kitabımda da. Ve bütün bunların gerçek hayatlar, gerçek karakterler, dokunabileceğiniz kafanızı çevirseniz yanınızda görebileceğiniz kadar tanıdık insanların hikâyeleri ve üstümde bıraktıkları etkilerden yararlanarak yazılıyor. Kanatlı, ayakları yere basmayan şeyler değil. Hepsi tam tersine gerçekçi romanlar.
İleride halkımızın,bunca ibret verici tecrübeden sonra gerçek dindarlarla din tüccar ve aktörlerini birbirinden ayırdedeceğini ümid ederim. Yoksa hep böyle geri ve ezik kalırız (M.Kemal Atatürk)
Cevapla

Konu Araçları
Konuyu Paylaş :  
Konunun Linki :  
BBKodu :  
Konu Araçları :

Hızlı Menü:


Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi