Toplum ve Ekonomi Üzerine…

Konuyu Oyla:
  • Derecelendirme: 2.95/5 - 22 oy
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Toplum ve Ekonomi Üzerine…
#1

1970’li yılların ortasından itibaren Türkiye sınırları içerisine yerleşen, 1980 itibariyle büyük bir hız kazanan ve 1990’larda tamamen sahip olan “serbest piyasa ekonomisi ideolojisi” toplumsal yapıyla birlikte ideolojik düzlemde de parçalanmış bir toplum yarattı. 18. yüzyılın sonunda Batı’nın liberal ideolojisi, Birinci Sanayi Devrimi’nin merkezine işadamını koyarken ve 20. yüzyılın son çeyreğine kadar bundan daha farklı bir politika izlemezken Türkiye’nin bu zamana kadar ne 1830, 1848 ihtilalleri gibi işçi ayaklanmaları olmuş, ne Hitler Almanya’sı gibi ırkçı diktatörleri olmuş, ne de 1917 Sovyet İhtilali gibi işçi diktatöryasını amaçlayan düzenler kurulmuştu. Osmanlı’daki toprak sistemi ile Avrupa’daki toprak sistemi bu farklılığın kaynağıdır. Avrupa’da feodal yapı varken Osmanlı’da anti-feodal yapı vardı. Osmanlı toprak düzenini analiz etmeden, taslak yapısı kafalarımıza yerleşmeden olup biteni anlamamız mümkün değildir. Osmanlı’da bir saray, birde köylü vardır. Köylü özgürdür, toprak padişahındır. Köylüye toprak, bir ömür sürebilecek kısmını işletsin diye bırakılır. Özüyle Osmanlı sosyal sisteminde küçük köylüyle saray arasında hiçbir sosyal tabaka yoktur.

Bu durum sermaye birikimine izin vermeyecek bir yapıdır. Feodal düzende ise köle çalışır, sermaye birikimine sebep olur, bu durumda sanayileşmenin önünü açar. Aynı zamanda bu sosyal sınıf hak-çıkar çatışmasını tetikler ve insan haklarını ortaya çıkarır. Bizde seraye birikim olmadığından sanayileşmenin gerekli adımları atılamadı. Avrupa’da ise feodalizm burjuvaziyi doğurdu. Şimdi benim çok merak ettiğim ve liberallere sormak istediğim bir soru var: Osmanlı Devleti zamanında halkı ezmediği ve onlarında isyan çıkarıp devleti insan haklarına zorlamadığı bir durumdaysak buna yerinmeli miyiz, övünmeli miyiz? Bu bizim daha iyi bir toplum yapısına sahip olduğumuzu ve bunu geliştirmemiz gerektiği anlamına gelmez mi? Neden varsa yoksa liberalizm?

Bizi “liberalizm” sözcüğüyle asıl tanıştıran Turgut Özal ülkeye no-frost buzdolabını, ABS’li arabasını getirtmiş ve bizi ihya etmişti. Toplum tüketme tutkusu yüzünden batı üretici piyasası için iyi bir pazar haline geldiğimizi - halbuki iyi bir üretici toplum olmamız gerektiğinin - farkına varamadı. 1970’lerden bu yana farkına varan kesimlerde piyasa ekonomisine ve sömürüsüne karşı “aşırı dinci” ve “aşırı milliyetçi” ideolojiler hortladı. Toplum hem 70 yıllık “bağımsız” oluşturduğu birikimini piyasaya sürülen büyüleyici metalara sahip olmak için hızla eritmeye başladı, hem de ekonomik koşulların körüklediği ideolojik kutuplaşmalar vahim boyutlara vardı. Eğitim ve ekonomik düzeyi düşük köylü kesim, “şehirli olma” güdüsüyle ne köylülükten tam olarak çıkabildi ne de şehirli olabildi ve bir orta dünya oluşturdu: “gecekondu mahalleleri.” Ekonomik düzen ve işsizlik arttıkça “adil düzen” taraftarları arttı. Öte yandan “kolay yoldan köşeyi dönmecilik” ahlak yapımız haline geldi.

Otuz yıl önce “Ortak Pazar,” sonra AT, şimdi de AB diye tanımlanan yapıda bulunmak isteyen Türkiye’nin yerine getirmesi gereken temel koşullardan biri siyasal demokrasinin yerleşmesi. İyi de farkına varamadığımız bir durum mevcut. İç dinamiklerimize hiç önem göstermiyoruz. Uluslararası şirketler, yabancı sermaye tabii ki de normal koşullarda – yani anlaşma içerisinde yer alan bütün ülkelerin belirli bir alanda güç dayatabildiği koşullarda! - normaldir. Fakat ortada acı bir gerçek vardır, Türkiye üretimde de tüketimde de bağımsız değildir. Yerel kalkınma planları eksik kalmaktadır; eğitim özgün değildir, özentidir; yazımda daha önce belirttiğim “güvenlik” unsurunun sağlanabilmesi için gerekli olan ulusal zenginlik ve özgürlük–bağımsızlık yanlış anlatılmış ve saptırılmıştır.

Bir üçüncü dünya ülkesiyiz ve bunun en büyük nedeni montaj ülke olmamız. Bunun anlamı ürettiğimiz her ürünün patentinin Batılı güçlü ülkelere ait olmasıdır. Bu rekabet piyasasında herkes üretimde risk almaktan kaçındığı için piyasada inanılmaz bir celep durum(tüccar ve esnaf sınıfı) vardır. Ulusal üretimin pek önemsenmediği ortadadır. İkinci büyük problem ise makro dengesizliği oluşturan yurtiçi tasarruf oranının arttırılmamasıdır. Ulusal kaynaklar çarçur edilmeye alışılmış, israf önüne geçilemez bir hal almıştır. Aynı zamanda IMF ve Dünya Bankası programları, 1980’e dek tarım dışsatımcısı olan ülkeyi hızla dışalımcı haline getirmiştir. 1980 yılında tarımsal ürün dışsatımı, dışalımdan 7 kat daha fazla iken 1995 yılında bu oran eşitlendi. 2000 yılına gelindiğinde ise dışalım dışsatımı geçti; o yıl 3.7 milyar dolarlık dışsatım yapılırken 4.1 milyar dolarlık dışalım yapıldı. Bu sorunlar ne IMF‘den borç almayla, ne de Amerika’nın yüzüne biraz daha sırıtık bir ifadeyle gülümsemeyle çözülmez. Problem öncelikle toplumun yozlaşmış etik temellerinin tekrar tamiriyle düzeltilebilir. Ardından “slogan milliyetçiliği”ne son verilip özümüzü korumaya ve geliştirmeye yönelik, bağımsız ideolojiler oluşturulmalıdır. Uygun bir eğitimle kaynak israfı önlenip, sabit sermaye yatırımlarının daha verimli alanlara kaydırılması sağlanabilinmelidir.

Aslında Türkiye insanının çalışma azmi ve disiplini son derece umut vericidir. Hükümetler bu potansiyeli akıllı politikalarla ve yerinde müdahalelerle değerlendirip bütün toplumun geleceği hususunda olumlu adımlar atmış olacaktır.
Cevapla

Konu Araçları
Konuyu Paylaş :  
Konunun Linki :  
BBKodu :  
Konu Araçları :

Konu ile Alakalı Benzer Konular
Konular Yazar Yorumlar Okunma Son Yorum
  Atatürk'ün Ekonomi Anlayışı ve Planlı Kalkınma civanpercemi 0 7.406 01-05-2008, Saat: 11:01
Son Yorum: civanpercemi
  Almanya Üzerine… By-4r4besK 1 2.901 24-02-2007, Saat: 12:51
Son Yorum: NuriSert

Hızlı Menü:


Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi