Verİmlİlİğİn Ölçülmesİ

Konuyu Oyla:
  • Derecelendirme: 2.9/5 - 21 oy
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Verİmlİlİğİn Ölçülmesİ
#1

Verimlilik, daha önce de yapılan tanımlamalardan da anlaşılacağı üzere en genel anlamda üretim faaliyeti sonucu elde edilen çıktının girdiye bölünmesiyle bulunan bir katsayıdır. Başka bir ifade ile, üretimin üretim faktörleriyle ilişkilendirilmesi sonucu ortaya çıkan bir değerdir.

veya

Şeklinde ifade edilebilir. Verimlilik formülünde paydadaki değerlerin sabit kabul edilerek en yüksek çıktı miktarlarının elde edilmesi verimliliğin maksimizasyonu olarak adlandırılır. Paydadaki değerler sabit kabul edilerek bu çıktıların en az girdi miktarları ise gerçekleştirilmesine de verimliliğin minimizasyonu adı verilmektedir.

Verimliliğin söz konusu olabilmesi için pay ve paydadaki değişkenlerin artış göstermesi gerekmektedir. Bu durumda paydaki artışın paydadaki artıştan daha büyük olması verimliliğin arttığı sonucunu vermektedir. Pay ve payda daki azalmalarda verimliliğin hesaplanmasında dikkate alınmaktadır. Ancak, paydaki azalmanın paydadaki azalmadan daha büyük olması halinde verimlilik ölçümü söz konusu olabilmektedir. Bazı faktörler için ele alınan verimlilik formülleri şöyledir






Verimliliğin hesaplanmasında elde edilen veriler bir üretim faaliyeti sonucunda ortaya çıkmaktadır. O halde verimliliğin ölçülmesinde üretim fonksiyonundan yararlanmak gerekmektedir.

2.4.1. TEKNOLOJİK DEĞİŞME

Teknolojiyi, dar anlamda üretime katılan üretim faktörleri ile üretim arasındaki ilişki şeklinde tanımlayabiliriz. Belirli bir amaca yöneltilmiş bir dizi tekniğin yapılan faaliyetin özelliğine göre sıralanması ve kullanılması yollarının bilimsel kurallara göre sistematize edilmesine teknoloji denmektedir. Teknoloji “teknikler bilimi” olmakla beraber, insan ihtiyaçlarını tatmine dönük insan faaliyetlerinde kullanılan tekniklerde ve bu teknikleri uygulama biçimde veya her iki haldeki değişmeleri ifade eder.
Teknolojik değişme sonucu üretim faktörleri de değişmekte, dolayısı ile üretim fonksiyonu da farklı bir şekil almaktadır. Ayrıca, teknolojik değişime üretim faktörleri arasındaki oranları da değiştirmekte ve genellikle fazla emek yerine daha fazla sermaye kullanımı şeklinde ortaya çıkmaktadır. Teknolojik değişme üretim faktörleri arasındaki oranları da değiştirmekte ve genellikle fazla genellikle fazla emek yerine daha fazla sermaye kullanımı şeklinde ortaya çıkmaktadır.
Teknolojik değişme, içerilmiş ve içerilmemiş olmak üzere ikiye ayrılır. İçerilmemiş teknolojik değişme, zaman içerisinde üretim artışı şeklinde ortaya çıkar. Ekonomideki olumlu gelişmeler sonucu fazla bir maliyete ihtiyaç olmadan üretimin artmasıdır. İçerilmiş teknolojik değişme, yeni teknolojik araçların üretim sürecine sokulması ve faktör bileşimine etkisi ile kaynak etkinliğinin buna göre belirlenmesini ifade eden bir kavramdır. Görüldüğü gibi, her iki şekilde de teknolojik değişme üretim miktarını etkilemektedir.

2.4.2. TEKNOLOJİK DEĞİŞME VE ÜRETİM FONKSİYONU

Üretim fonksiyonu, üretim ile üretim faktörleri arasındaki fonksiyonel ilişkiyi ortaya koyar. Üretim fonksiyonunu, girdi ve çıktı arasındaki ilişkileri ifade eden “teknik kanun” diye adlandırılır. Belki girdilerden meydana getirilen her bir bileşimini üretmeye muktedir olduğu üretim miktarını gösteren teknik bir bilgidir. Fonksiyon şu şekilde gösterilir,
Y=f(x1, x2, x3, .....xn)
Burada Y üretim miktarını, x1...xn üretim faktörlerinin miktarını, f ise üretim ile üretim faktörleri arasındaki fonksiyonel ilişkiyi göstermektedir. Buna göre üretim miktarını meydana getiren üretim faktörleri sermaye(K), emek(L) ve arazi(S), olarak ele aldığımızda üretim fonksiyonu;
Y=f(K,L,S) şeklinde ortaya çıkar.
Üretimde kullanılacak faktör bileşiminin ne oranda olacağını teknoloji belirlemektedir. Çünkü teknolojinin değişmesi halinde faktör oranları ve üretim fonksiyonu da değişmektedir. Teknolojik değişme faktör verimliliklerini arttırarak aynı miktardaki üretimi her iki faktörden daha az kullanarak meydana getiriyor ise, bu teknolojik değişmeye nötr teknolojik değişme denir. Bu durumda kullanılan faktörlerin marjinal verimliliği aynı oranda artmaktadır. Bu da marjinal teknik ikame oranlarının eşitlenmesinde neden olur ve üretimde etkinlik gerçekleşir.
Açıklamalarda anlaşılacağı üzere, en genel anlamıyla verimlilik ölçümü çıktı miktarının, girdi miktarına oranı şeklinde belirlemekle beraber, girdilere ilişkin değişmeler verimlilik düzeyinde önemli rol oynamaktadır. Teknik değişmelerin üretim fonksiyonunda, üretimi artırıcı yönde rol oynaması, teknik değişme ile verimliliğin yaklaşık aynı anlama geldiğini ortaya koymaktadır.
Yapağı üretimi ise, 1998 yılına kadar artış göstermiş ve 1989 yılından sonra azalmaya başlamıştır. 1997 yılı itibarı ile yapağı üretimi 45 bin ton olarak gerçekleşmiştir. Kıl üretiminde ise seneler itibarı ile hemen hemen fazla bir değişiklik olmamıştır ve 1997 yılı kıl üretimi 3 bin olarak gerçekleşmiştir. Tiftik üretimi azalma eğilimindedir ve 97 yılı itibari ile 700 ton olarak gerçekleşmiştir. Bal üretimi seneler itibarı ile artış göstermiştir. 1997 yılı itibari ile toplam 63 bin ton bal üretimi gerçekleştirilmiştir. Balmumu üretimi ise 1997 yılı itibari ile 3 bin ton olarak gerçekleştirilmiştir. Yumurta üretiminde ise seneler itibari ile belirgin bir artış göstermiştir ve 1997 yılı itibarı ile 12,1 milyon yumurta üretimi gerçekleştirilmiştir.

3. TARIMSAL GİRDİ VE ÇIKTILARIN GELİŞİMİ

3.1. TARIMSAL GİRDİLERİN GELİŞİMİ
Ülkemizin ve ekonomimizin ana sektörünü oluşturan tarımdaki verimliliğin artırılması girdi kullanımının yaygınlaştırılmasına ve bu girdilerin tekniğine uygun şekilde kullanılmasına bağlıdır. Tarımsal girdi fiyatlarındaki gelişmeler, çiftçinin gelir düzeyi ile birlikte tarımsal girdi fiyatlarındaki gelişmeler, çiftçinin gelir düzeyi ile birlikte tarımsal ve ekonomik gelişmeyi de sağlamaktadır. Bu nedenle, birim alandan elde edilen üretim miktarının arttırılması, yani verimlilik artışı için girdi kullanımının önemi son derece büyüktür. Bu bölümde ülkemizde tarımsal girdi kullanımındaki gelişmeleri inceleyeceğiz. Bu girdiler sırasıyla

Arazi
İşgücü
Kimyasal gübre
Zirai mücadele ilaçları
Akaryakıt
Tohum
Sulama
Yem
Kredi


3.1.1. ARAZİ

Ülkemizde üzerinde tarım yapılan 27,5 milyon hektar arazinin teknik açıdan tarıma elverişli olduğu ileri sürülmektedir. Ancak 1997 yılındaki tarımsal alan 27 milyon hektar gözükmektedir. Bunun 18,6 milyon hektarı ekilen tarla, 4,9 milyon hektarı nadasadır. Yalnız şunu belirtmek gerekir ki nadas arazi gittikçe azalmıştır. 1985’ de 6,025 milyon hektar olan nadas arazi 1997’ de 4,9 milyon hektara düşmüştür. Buna karşın ekilen arazi artmıştır. Bu büyük bir gelişmedir. Diğer arazi kullanımları da 775 bin hektarı sebzelik, 545 bin hektarı bağ, 1,3 milyon hektar meyvelik, 658 bin hektar zeytinliktir. (tablo....)
Ekilen tarla sebze bahçeleri, meyve, bağ ve zeytinlikleri ile nadas alanlarını kapsayan tarımsal alanın 1985-1997 dönemindeki durumu tablo.... verilmiştir. Tablodan da görüleceği gibi 1985 yılında toplam tarımsal alanların %21,8’ i nadasa bırakıldığı halde bu oran 1980 yılında %19,1’ e ve 1997 yılında %18,3’ e düşmüştür.
Tablo...’ da görüleceği üzere toplam tarımsal alan içerisinde ekilen tarla alanın payı en büyük yer tutmakta olup 1985 yılında %65,04 iken 1980 yılında %67.7’ ye yükselmiştir. Bu oran 1997 yılında %69,2 olarak gerçekleşmiştir. Sebzede ise 1985 yılında %2,4, 1990 yılında %2,1 1997 yılında %2,02’ lik paya sahip olmuştur. Bağ alanlarında ise toplam tarımsal alan içinde 1985 yılında %5,1’ lik paya sahip olmuştur. Zeytin alanları ise 1985 yılında %3, 1990 yılında %3,1, 1997 yılında%2,4’ lük paya sahip olmuştur (Tablo....)
Arazinin verimliliği denince bir birim araziden (genellikle bir hektar) elde edilen üretim değeri veya üretim miktarı anlaşılır. Geçmişte ve günümüzde en yaygın bir şekilde kullanılan ve genellikle uluslar arası karşılaştırmalarda esas alınan bir ölçüttür. Arazi verimliliği kriterlerini etkileyen en önemli faktör toprağın kullanım şeklidir. Toprağın dinlendirilmesi (nadas) ve üretim dönemlerine göre yapılan ekim-dikim faaliyetlerini verimlilik düzeyini etkilemektedir. İşletmeler arasında faktör kullanımı bakımından ortaya çıkan bu dengesizlik toplam verimlilik düzeyi etkilemekte ve düşürmektedir.

3.1.2. İŞGÜCÜ

Tarım sektörünün 1994 yılında istihdam içindeki payı %44,8 iken 1995 yılında bu oran %46,8’ e yükselmiştir. 1996 yılında bu oranın %44,9’ a ulaştığı görülmüştür. Ülkemizdeki çalışan nufusa bakıldığında tarımın önemli bir yere sahip olduğu görülmektedir. Halen tarım kesiminde istihdam edilen işgücünün oranı%45’ dir. 1997 yılı itibari ile tarım 9485000 kişi istihdam edilmiştir. Türkiye’ de tarımsal üretimde esas birim aile işletmeleridir. Tarımsal istihdamın %35’ inin kendi hesabına çalışanlar, %60,9’ unu ücretsiz aile işgücü, geriye kalanını yevmiyeli, maaşlı veya işverenler oluşturmaktadır. Türkiye’ de milli gelirin %15’ ini tarım kesimi sağlarken, istihdamın %45’ inin bu sektörde bulunması işgücü verimliliğinin ne kadar düşük olduğunu göstermektedir.
Tarımsal üretim faaliyetlerinde mekanizasyon düzeyine bağlı olarak işgücüne duyulan ihtiyaç azalmakla birlikte kimi tarımsal faaliyetlerde işgücüne olan bağımlılık süregelmektedir. Nitekim çay toplama, tütün kırma ve dizme, bir çok meyce, sebzenin hasadı gibi tarımsal faaliyetlerde iş gücüne ihtiyaç duyulmaktadır. Bu ise tarımda işgücünü önemli bir üretim girdisi konumuna getirmektedir. Ülkemizde tarım işletmelerinde ücretli olarak çalışan işçilerdir. 1980 Genel Tarım sayımı sonuçlarına göre ülkemizdeki tarım işletmelerinde ücretli olarak devamlı çalışan işçilerin oranı%99,17’ dir. Asgari ücreti inceleyecek olursak 16 yaşından büyük tarım işçileri için 1992 yılında 48,300TL olan günlük asgari ücret, 1996 yılında 12 kat artarak 567,000 TL’ ye yükselmiştir. Aynı dönemde 16 yaşından küçük tarım işçileri için 1992 yılında 37230 TL olan günlük asgari ücret ise 13 kat artış kaydederek 480,000 TL’ ye yükselmiştir.

3.1.3. KİMYASAL GÜBRE

Gübreleme bitkisel üretimde verim ve kalite artışı sağlayabilmek için yetiştirilen bitkinin ihtiyacına göre toprakta eksik olan besin maddelerinin saptanarak zamanında ve uygun bir şekilde toprağa verilmesidir.
Ülkemizin toprakları azot ve fosfor gibi bitkinin besin maddelerine fakir olup potasyum, kalsiyum ve magnezyum bakımından ise pek sorun görülmemektedir. Bu nedenle tarım arazilerimizin sürekli olarak azot ve fosforlu gübre isteği bulunmaktadır. Gübre üreticileri derneğinden alınan bilgilere göre; Gübre sanayiinin 1996 yılında üretimi 1993 yılına göre %12 oranında azalmıştır. 1997 yılında 4,6 milyon ton gübre tüketimimiz vardır. Türkiye’ de birim hektar başına gübre kullanımı 83 kg kadardır ki, dünya ortalaması 95 kg.’ dır. Bu değerlendirmeden açıkça anlaşılacağı gibi; ülkemizde mevcut gübre kullanım düzeyi önemli artışlara rağmen, tarımı gelişmiş ülkelerde kullanılan miktarlara göre düşüktür. Ancak, gübrenin çevrede yaratacağı olumsuz etkilerin önlenmesi ve beklenen verimin alınabilmesi için dikkat edilmesi gereken en önemli husus ihtiyaç duyulan cins ve miktardaki gübre kullanımıdır.
Türkiye’ de 1986-1996 döneminde en çok kullanılan kimyevi gübre çeşitleri sırasıyla, %26’ lık Amonyum Nitrat, Kompoze (20-20-0), üre, Dramonyum fosfat dır. %21 Amonyum nitrat ve normal süper fosfor gübreleri ise 1988’ den sonra tüketilmemektedir.
Gübre fiyatları hammadde, yedek parça ve enerji girdileri bakımından dışa bağımlıdır. Gübrede fiyatların dolar bazında belirlenmesinin nedeni ise, gerek ithalat yoluyla karşılanan gerekse Türkiye’ de üretilen gübrelerin hammaddelerinin ham maddelerinin büyük bir kısmının ithalatla sağlanmasından kaynaklanmaktadır. 1986-96 dönemi itibari ile gübre fiyatlarında meydana gelen değişmeler sırasıyla, %21’ lik amonyum sülfatta 352 kat, %26’ lık amonyum nitratta 327 kat, ürede 260 kat, DAP’ da 208 kat, TSP’ de 500 kat, Kompoze (20-20-0)’ da ise 286 kat artış olmuştur. Gübre fiyatlarının yükselmesiyle, çiftçinin satın alma gücü her geçen gün olumsuz yönde etkilenmiştir.
Ara
Cevapla

Konu Araçları
Konuyu Paylaş :  
Konunun Linki :  
BBKodu :  
Konu Araçları :

Hızlı Menü:


Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi