<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Hepimiz Biriz - Makaleler]]></title>
		<link>https://www.hepimizbiriz.com/forum/</link>
		<description><![CDATA[Hepimiz Biriz - https://www.hepimizbiriz.com/forum]]></description>
		<pubDate>Thu, 05 Nov 2026 16:14:23 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[İnternet Dünyamıza Sanatçı Bakışı - 1]]></title>
			<link>https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-%C4%B0nternet-D%C3%BCnyam%C4%B1za-Sanat%C3%A7%C4%B1-Bak%C4%B1%C5%9F%C4%B1-1-11015</link>
			<pubDate>Wed, 27 Aug 2008 10:45:33 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.hepimizbiriz.com/forum/member.php?action=profile&uid=1">arachnanthe</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-%C4%B0nternet-D%C3%BCnyam%C4%B1za-Sanat%C3%A7%C4%B1-Bak%C4%B1%C5%9F%C4%B1-1-11015</guid>
			<description><![CDATA[Çağdaş teknolojinin atom hızıyla ilerlediği günümüzde, internetin büyülü dünyası çok geniş kitleleri kendi sinesine çekmeye devam etmektedir.<br />
<br />
İnternet hızla ilerledikçe, kimi sektör ve sanatlarda etkisini olumlu veya olumsuz göstermeye devam etmekte; bazı sektörlerde fırtınalar meydana getirken, bazılarında ise tamiri mümkün olmayan yaralar ve uçurumlar oluşturmaktadır. Bu elektronik devrimi kendi eline babasının mirasından düşmüş bir silah, bir ölüm aracı sananlar, yuvaları söndürmekte, ekonomileri allak bullak etmekte, geceyarısı operasyonlarıyla borsa, alışveriş sektörü, haber ve iletişim alanı dahil her alanda kendi enaniyet duygularını ve kendi kapris ve çıkarlarını, kendi portföylerini zirveye çıkarmaya devam etmektedirler.Oysa bu çağdaş gelişme, ilerlemeyi, yeniliği, kitlelere mutlu ve huzurlu bir yaşamı sunması gerekirken, kendini bilmezler elinde huzursuzluk, ayrılık, ölüm, ihtilal yada yokoluş getirmektedir.<br />
<br />
Tv, radyo, gazete, sinema, posta ve haberleşme, fotoğrafçılık, resim, şiir gibi sanatlar ve alanlarda derin ayrışımlar ve kirlenmelerle yokoluşlar yaşanmaktadır. Çöplük deryası haline getirilen bu alanlar, içinden çıkılmaz durumlara gelmek üzeredir. Sanatın bazı dallarını internet öldürmüş ve yok etme noktasına getirmiştir.<br />
<br />
Gayri insanlar gazete okumaz, Tv seyretmez, sinemaya gitmez, mektup veya telefonla haberleşmez duruma gelmiştir. Tüm bu sahalarda internet kendi otorisini kurmuş, adeta hastalık gibi geniş kitlelerin ruh köklerini işgal etmiştir.<br />
<br />
Sabah çayımızı yudumlarken gazte okumanın keyfini artık anılarımız arasında tıtmaktayız. Parmaklarımız klavye tuşlarında, gözlerimiz ekranda, koltuk yada sandalyemizde oturmuş, soğuk makinalar, şekilsiz - hastalıklı robotlar haline gelmişiz. O çay içilirken, o haberler okunurken; evimizde-yanımızda yöremizde bulunanlarla haberler üzerine sohbet etmeler, görüş alışverişleri yok oldu da, beton ve kalıplaşmış bireyler haline geliverdik. Çok acı !... Yazık !...<br />
<br />
Bu negatiflik karşısında olumlu-iyi-pozitif gelişmeler yok mu? Elbette var. Bardağın boş tarafından bakmıyoruz, elbette dolu tarafı da var. Ancak,meselenin en olumsuz taraflarını gündeme getirerek en iyi yakalamalıyız diye düşünüyorum.<br />
<br />
Anında parmak uçlarınızın dokunuşuyla efsunkâr bir hızla dünyanın öteki ucuna yazı, ses, resim, fotoğraf, resim vb gönderebiliyorsunuz.<br />
<br />
Yazı göndermekle, kâğıt,kitap, matbua, gazete, dergi... tüm bunları ikinci plana iter olduk.<br />
Ses olayıyla, o tatlı "alooo!.." sözcüğünü unuttuk. Postacı kapımızı sımsıcak bakışları ile ve sevecen selamıyla çalamaz oldu. Postahaneleri nerede,hangi sokakta hatırlayamaz olduk.<br />
Hatıralarımızın yağmurunu hep siyah beyaz resimlerde saklardık. Arada bir çıkarır, onlara bakarken adeta koklardık. Şimdi öyle mi? Anında yetmiş bin renkle, hem de flaş-hareketli vs, yayınla gitsin...<br />
Resimler... Ya o ressam fırçası, o öksüz kalan tuval...Yok oluşun kıskacıa düşen sanat galerileri.. İnternet resim ve ressamı da kilitler hale geldi..<br />
Şiir mi? Sormayın halini. Usta - çırak ilişkisi yok. Herkes aklına esenişir diye anında yayınlamakta. Açık kaynak şiir siteleri çöplük halinde.Şiir ölüyor...<br />
<br />
Bütün bunlarıın ortasında bizim internet servis sağlayıcılarımız, hostingler, bayiler... Onların hizmet kervanı ne durumda geliniz bir de ona bakalım...<br />
<br />
İnternetimiz, şu anda 15-25 yaş arasında bulunan bir neslin elindedir.<br />
Bu nesil, elektronik devrimin kolaycılığı, çabukluğu,pratikliği ile o kadar iç içedir ki, inanın kendini kaybetmiş durumdadır. Bu nesil kişisel -bedensel ve ruh sağlıklarını dahi hiçe saymaktadırlar. "benim sitem, senin sitenden iyi,benim forumum, senin forumunu döver, benim üyem çok, sen toysun vb" anlayışıyla,kıran kırana, saygıyı ve sevgiyi bir kenara bırakarak bir kavganın içine girmiş gözükmektedir. Evet, istisnalar yok mu? Var tabi...<br />
Ancak bu curcuna, bu toz duman hiç hoş değil. Hiç iyi değil. Aradan fırsatçılar, art niyetliler, üç kağıtçılar faydalanmaktadır.<br />
<br />
Mustafa Ceylan<br />
mybbci den alıntıdır <br />
<br />
---------DEVAM EDECEK-----]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Çağdaş teknolojinin atom hızıyla ilerlediği günümüzde, internetin büyülü dünyası çok geniş kitleleri kendi sinesine çekmeye devam etmektedir.<br />
<br />
İnternet hızla ilerledikçe, kimi sektör ve sanatlarda etkisini olumlu veya olumsuz göstermeye devam etmekte; bazı sektörlerde fırtınalar meydana getirken, bazılarında ise tamiri mümkün olmayan yaralar ve uçurumlar oluşturmaktadır. Bu elektronik devrimi kendi eline babasının mirasından düşmüş bir silah, bir ölüm aracı sananlar, yuvaları söndürmekte, ekonomileri allak bullak etmekte, geceyarısı operasyonlarıyla borsa, alışveriş sektörü, haber ve iletişim alanı dahil her alanda kendi enaniyet duygularını ve kendi kapris ve çıkarlarını, kendi portföylerini zirveye çıkarmaya devam etmektedirler.Oysa bu çağdaş gelişme, ilerlemeyi, yeniliği, kitlelere mutlu ve huzurlu bir yaşamı sunması gerekirken, kendini bilmezler elinde huzursuzluk, ayrılık, ölüm, ihtilal yada yokoluş getirmektedir.<br />
<br />
Tv, radyo, gazete, sinema, posta ve haberleşme, fotoğrafçılık, resim, şiir gibi sanatlar ve alanlarda derin ayrışımlar ve kirlenmelerle yokoluşlar yaşanmaktadır. Çöplük deryası haline getirilen bu alanlar, içinden çıkılmaz durumlara gelmek üzeredir. Sanatın bazı dallarını internet öldürmüş ve yok etme noktasına getirmiştir.<br />
<br />
Gayri insanlar gazete okumaz, Tv seyretmez, sinemaya gitmez, mektup veya telefonla haberleşmez duruma gelmiştir. Tüm bu sahalarda internet kendi otorisini kurmuş, adeta hastalık gibi geniş kitlelerin ruh köklerini işgal etmiştir.<br />
<br />
Sabah çayımızı yudumlarken gazte okumanın keyfini artık anılarımız arasında tıtmaktayız. Parmaklarımız klavye tuşlarında, gözlerimiz ekranda, koltuk yada sandalyemizde oturmuş, soğuk makinalar, şekilsiz - hastalıklı robotlar haline gelmişiz. O çay içilirken, o haberler okunurken; evimizde-yanımızda yöremizde bulunanlarla haberler üzerine sohbet etmeler, görüş alışverişleri yok oldu da, beton ve kalıplaşmış bireyler haline geliverdik. Çok acı !... Yazık !...<br />
<br />
Bu negatiflik karşısında olumlu-iyi-pozitif gelişmeler yok mu? Elbette var. Bardağın boş tarafından bakmıyoruz, elbette dolu tarafı da var. Ancak,meselenin en olumsuz taraflarını gündeme getirerek en iyi yakalamalıyız diye düşünüyorum.<br />
<br />
Anında parmak uçlarınızın dokunuşuyla efsunkâr bir hızla dünyanın öteki ucuna yazı, ses, resim, fotoğraf, resim vb gönderebiliyorsunuz.<br />
<br />
Yazı göndermekle, kâğıt,kitap, matbua, gazete, dergi... tüm bunları ikinci plana iter olduk.<br />
Ses olayıyla, o tatlı "alooo!.." sözcüğünü unuttuk. Postacı kapımızı sımsıcak bakışları ile ve sevecen selamıyla çalamaz oldu. Postahaneleri nerede,hangi sokakta hatırlayamaz olduk.<br />
Hatıralarımızın yağmurunu hep siyah beyaz resimlerde saklardık. Arada bir çıkarır, onlara bakarken adeta koklardık. Şimdi öyle mi? Anında yetmiş bin renkle, hem de flaş-hareketli vs, yayınla gitsin...<br />
Resimler... Ya o ressam fırçası, o öksüz kalan tuval...Yok oluşun kıskacıa düşen sanat galerileri.. İnternet resim ve ressamı da kilitler hale geldi..<br />
Şiir mi? Sormayın halini. Usta - çırak ilişkisi yok. Herkes aklına esenişir diye anında yayınlamakta. Açık kaynak şiir siteleri çöplük halinde.Şiir ölüyor...<br />
<br />
Bütün bunlarıın ortasında bizim internet servis sağlayıcılarımız, hostingler, bayiler... Onların hizmet kervanı ne durumda geliniz bir de ona bakalım...<br />
<br />
İnternetimiz, şu anda 15-25 yaş arasında bulunan bir neslin elindedir.<br />
Bu nesil, elektronik devrimin kolaycılığı, çabukluğu,pratikliği ile o kadar iç içedir ki, inanın kendini kaybetmiş durumdadır. Bu nesil kişisel -bedensel ve ruh sağlıklarını dahi hiçe saymaktadırlar. "benim sitem, senin sitenden iyi,benim forumum, senin forumunu döver, benim üyem çok, sen toysun vb" anlayışıyla,kıran kırana, saygıyı ve sevgiyi bir kenara bırakarak bir kavganın içine girmiş gözükmektedir. Evet, istisnalar yok mu? Var tabi...<br />
Ancak bu curcuna, bu toz duman hiç hoş değil. Hiç iyi değil. Aradan fırsatçılar, art niyetliler, üç kağıtçılar faydalanmaktadır.<br />
<br />
Mustafa Ceylan<br />
mybbci den alıntıdır <br />
<br />
---------DEVAM EDECEK-----]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kalkınma Ajansları ve Türkiye'de Uygulanabilirliği]]></title>
			<link>https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-Kalk%C4%B1nma-Ajanslar%C4%B1-ve-T%C3%BCrkiye-de-Uygulanabilirli%C4%9Fi-9955</link>
			<pubDate>Thu, 01 May 2008 10:09:18 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.hepimizbiriz.com/forum/member.php?action=profile&uid=22">civanpercemi</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-Kalk%C4%B1nma-Ajanslar%C4%B1-ve-T%C3%BCrkiye-de-Uygulanabilirli%C4%9Fi-9955</guid>
			<description><![CDATA[Türk Bölgesel Kalkınma Politikalarında Yeni Arayışlar:<br />
<br />
Kalkınma Ajansları ve Türkiye&#8217;de Uygulanabilirliği<br />
<br />
Prof. Dr. Metin Berber<br />
<br />
KTÜ İİBF İktisat Bölümü<br />
<br />
Ebru Çelepçi<br />
<br />
KTÜ SBE İktisat Yüksek Lisans Öğrencisi<br />
<br />
Özet<br />
<br />
Türkiye AB&#8217;ye giriş süreciyle birlikte 40 yıldır uygulamakta olduğu teşvik sistemi üzerine oturan bölgesel gelişme politikalarını terk ederek yeni bir uygulama içine girme aşamasındadır. AB&#8217;nin bütün aday ülkelere benimsettiği bu yeni yaklaşım sermayeyi, özel sektörü ve bölgesel rekabeti ön planda tutmaktadır. Bu yeni yaklaşımın temel kurumu bölgesel kalkınma ajanslarıdır. Bölgesel gelişme farklarını ortadan kaldırmayı amaçlayan<br />
<br />
bölgesel kalkınma ajanslarının ana amacı; hizmetler vererek bölgedeki ekonomiyi canlandırmak, bölgesel yatırımları artırmak, bölge halkının kalkınmaya katılımını sağlamaktır.<br />
<br />
Türkiye&#8217;deki kalkınma ajansları AB bölgesel yatırım fonlarından yeterince<br />
<br />
yararlanamadığından bölgesel dengesizliklerin kalkınma ajansları ile giderilebilmesi yakın zamanda mümkün görülmemektedir. Bu nedenle, merkezi hükümetin bölgesel dengesizlikleri giderici yatırım ve teşvik uygulamalarının devamlılığı kaçınılmazdır.<br />
<br />
Anahtar kelimeler: AB, bölgesel gelişme, bölgesel kalkınma ajansı<br />
<br />
New Approaches of the Turkish Regional Development Policies: Development Agencies and Applicability to Turkey<br />
<br />
<br />
Abstract<br />
<br />
The incentive of EU membership has encouraged Turkey to leave existing regional development incentive system practiced for the forty years, and Turkey is now preparing new incentive policies practiced within EU countries and imposed to the EU candidate countries. This new approach to incentive policy emphasizes capital, **e sector and regional competition This new approach is based on the regional development agencies. Regional development agencies aiming to speed up the regional economic activities incentives regional investments and encourages public participation on regional development.<br />
<br />
Due to lack of the fund coming from the EU, development agencies in Turkey has limited potential to remedy regional development differences. Therefore, central government has to keep continuity of its investment and incentive program to eliminate regional differences.<br />
<br />
Key words: EU, regional development, regional development agency<br />
<br />
146<br />
<br />
1. Giriş<br />
<br />
Türkiye, planlı dönemle birlikte uygulamaya başladığı bölgesel gelişme ve bölgeler arasıdaki dengesizlikleri giderici yöndeki politikalarını günümüzde yeniden gözden geçirme zorunluluğu ile karşı karşıyadır. Bu zorunluluğun esas nedeni Avrupa Birliği&#8217;ne katılım sürecinde bölgesel gelişme politikalarının entegre edilmesidir. Türkiye, yaklaşık 40 yılıdır uygulamakta olduğu bölgesel gelişme model, politika ve araçlarını bir yana bırakarak yeniden bir yapılanma içine girmiştir. Bu yeni yapının ana kütlesini Bölgesel Kalkınma Ajansları (bundan sonra BKA) olarak adlandırılan birimler oluşturmaktadır.<br />
<br />
Türkiye, BKA ile ciddi anlamda ilk kez aday üyeliğinin tescil edildiği 1999 Helsinki Zirvesi sonunda tanışmıştır. AB Komisyonu&#8217;nun hazırlamış olduğu Katılım Ortaklığı Belgesi&#8217;nde orta vadede yapılması gereken düzenlemeler arasında yer alan BKA&#8217;ları oluşturmak amacıyla yasal düzenlemeler süreci başlatılmıştır. Bu doğrultuda öncelikle Topluluk kurallarına uygun olarak kısa vadede istatistiksel bölge olarak bilinen AB (NUTS) sistemi 22 Eylül 2002 tarih ve 4720 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile kabul edilmiştir. Daha sonra da 2003 yılı Katılım Ortaklığı Belgesinde, katılım öncesi mali yardım programından yararlanabilmek için BKA&#8217;ların kurulması öngörülmüştür. Takip eden süreçte de, 31 esas ve 5 geçici maddeden oluşan Kalkınma Ajanslarının Kuruluşu, Koordinasyonu ve Görevleri Hakkındaki Kanun Tasarısı gündeme<br />
<br />
getirilmiştir.<br />
<br />
2. Genel Tanıtım<br />
<br />
2.1 Bölgesel Kalkınma Ajansı Nedir?<br />
<br />
Kuruluş gerekçeleri ve yerine getirdiği hizmetler paralelinde BKA&#8217;larla ilgili birçok tanımlama söz konusudur. Bir yaklaşıma göre; BKA&#8217;lar merkezi hükümetten bağımsız bir idari yapıda, sınırları çizilmiş bir bölgenin sosyo-ekonomik koşullarını geliştirme amacıyla kurulmuş ajanslardır (DPT, 2000, s. 193&#8211;194). Önemli bir bölümü Avrupa'da olmak üzere pek çok BKA mevcuttur. Farklı ülkelerde kurulmuş olan BKA&#8217;ların esas varlık nedenleri; bölgesel stratejilerin uygulanması, yerel ve bölgesel girişimciliği destekleme, alt yapı hizmetlerinin sunulmasına yardımcı olma, özel sektörün yakın geleceği için yerel-bölgesel çözümler araştırma ve bölgesel talepleri karşılayacak yeni ürün ve hizmet üretimi için finansal garantiler ve çözümler arama şeklinde özetlenmektedir. Diğer taraftan Avrupa Bölgesel Kalkınma Ajansları Birliği (EURADA) BKA&#8217;yı şöyle tanımlamıştır: bir BKA sektörel ve genel kalkınma problemlerini belirler, bunların çözümüne yönelik olanakları ve çözümleri saptar bu çözümleri geliştiren projeleri destekler. Ancak operasyon alanları bunlar olduğu halde, tam olarak bu tanımlara uymayan BKA&#8217;larda vardır. Buna göre BKA&#8217;ların tek ortak özelliği, bazılarının ana veya ek uğraşları yabancı yatırım çekmek olsa da, tümünün bir coğrafi alanda bulunan içsel potansiyeli<br />
<br />
geliştirmekle ilgili olmasıdır.<br />
<br />
2.2 Bölgesel Kalkınma Ajanslarının Genel Özellikleri<br />
<br />
BKA&#8217;lar birçok Avrupa ülkesinde 1950&#8217;li ve 1960&#8217;lı yıllardan bu yana bölgesel<br />
<br />
ölçekte ekonomiyi canlandırmak, örgütlemek ve geliştirmek üzere kurulmuşlardır. BKA kurma deneyimleri ülkeden ülkeye farklılıklar sergilemekte ve ayrıca da her kurum kendine özgü bir şekilde faaliyet göstermektedir. Günümüzde BKA&#8217;lar çoğunlukla tabandan tavana<br />
<br />
doğru örgütlenme modelini benimser. Tabandan tavana yaklaşım bir takım avantajlar getirir. Halkier Danson ve Damborg&#8217;a göre;<br />
<br />
&#8226; Bölgesel politikalara tabandan tavana yaklaşımda personel firmalarla birebir ilişki içerisinde olacağı için, daha etkili ve bürokrasiden uzak ilişkiler kurulabilecektir.<br />
<br />
&#8226; Yarı-özerk bir konum bir yandan siyasi müdahaleleri önlerken, diğer taraftan<br />
<br />
ekonomideki yapısal sorunlara uzun vadeli bir açıdan bakılmasını sağlar.<br />
<br />
&#8226; Bölgeye siyasi desteğin dolaysız ve etkili olarak girebilmesine yol açar.<br />
<br />
Merkezi hükümetlerin ayırım gözetmeyen yeniden dağıtım programlarının tersine, BKA&#8217;ların politikaları bölgesel hedefli olduğu için daha seçici olmak durumundadır. Bu durumda BKA politikaları gelişme sağlayıcı özelliği nedeniyle önem taşır. BKA&#8217;ların nerede kurulabileceğine dair bir prensip olmamakla birlikte, işlevsel olabilmeleri için belli değişkenlerin varlığı gereklidir. Bu değişkenler; nüfusun yeterli olması, girişim ve<br />
<br />
girişimcilik altyapısı, işgücünün becerikli olması, bölgesel gelişme stratejileri üzerinde fikir birliği sağlanması, gelişmeye elverişli sektörlerin belli bir bölgede varlığı, rekabete dayanan bir iş çevresinin olması, devlet desteğinin sağlanması ve altyapının geliştirilmesi şeklinde sıralanabilir.<br />
<br />
Tablo 1. Geleneksel tavandan tabana yaklaşıma karşı yeni tabandan tavana yaklaşım<br />
<br />
Yenilikler Geleneksel Tavandan Tabana Yeni Tabandan Tavana<br />
<br />
Örgütlenme Ulusal merkezi yönetime bağlı yapı<br />
<br />
Bürokratik genel yaklaşımlar<br />
<br />
Bölgesel yarı özerk yapı<br />
<br />
Esnek ihtisaslaşmış yaklaşımlar<br />
<br />
Ekonomik Araçlar Bölgeler arası eşitlik<br />
<br />
Ulusal ekonominin büyümesi<br />
<br />
Bölgeler arası rekabet<br />
<br />
Bölgesel ekonominin büyümesi<br />
<br />
İşlevsel Yöntem Otomatik/ ihtiyari<br />
<br />
Sorunlara tepki veren (reactive)<br />
<br />
İhtiyari Sorunları öngörerek önlem<br />
<br />
geliştiren (Proactive)<br />
<br />
Politika araçları Bürokratik düzenlemeler<br />
<br />
Mali yaptırımlar<br />
<br />
Danışmanlık servisleri<br />
<br />
Kamu hizmetleri<br />
<br />
Finansal yaptırımlar<br />
<br />
Danışmanlık servisleri<br />
<br />
Kamu hizmetleri<br />
<br />
Kaynak: Halkier, Danson ve Damburg&#8217;tan aktaran Demircioğlu, s.181]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Türk Bölgesel Kalkınma Politikalarında Yeni Arayışlar:<br />
<br />
Kalkınma Ajansları ve Türkiye&#8217;de Uygulanabilirliği<br />
<br />
Prof. Dr. Metin Berber<br />
<br />
KTÜ İİBF İktisat Bölümü<br />
<br />
Ebru Çelepçi<br />
<br />
KTÜ SBE İktisat Yüksek Lisans Öğrencisi<br />
<br />
Özet<br />
<br />
Türkiye AB&#8217;ye giriş süreciyle birlikte 40 yıldır uygulamakta olduğu teşvik sistemi üzerine oturan bölgesel gelişme politikalarını terk ederek yeni bir uygulama içine girme aşamasındadır. AB&#8217;nin bütün aday ülkelere benimsettiği bu yeni yaklaşım sermayeyi, özel sektörü ve bölgesel rekabeti ön planda tutmaktadır. Bu yeni yaklaşımın temel kurumu bölgesel kalkınma ajanslarıdır. Bölgesel gelişme farklarını ortadan kaldırmayı amaçlayan<br />
<br />
bölgesel kalkınma ajanslarının ana amacı; hizmetler vererek bölgedeki ekonomiyi canlandırmak, bölgesel yatırımları artırmak, bölge halkının kalkınmaya katılımını sağlamaktır.<br />
<br />
Türkiye&#8217;deki kalkınma ajansları AB bölgesel yatırım fonlarından yeterince<br />
<br />
yararlanamadığından bölgesel dengesizliklerin kalkınma ajansları ile giderilebilmesi yakın zamanda mümkün görülmemektedir. Bu nedenle, merkezi hükümetin bölgesel dengesizlikleri giderici yatırım ve teşvik uygulamalarının devamlılığı kaçınılmazdır.<br />
<br />
Anahtar kelimeler: AB, bölgesel gelişme, bölgesel kalkınma ajansı<br />
<br />
New Approaches of the Turkish Regional Development Policies: Development Agencies and Applicability to Turkey<br />
<br />
<br />
Abstract<br />
<br />
The incentive of EU membership has encouraged Turkey to leave existing regional development incentive system practiced for the forty years, and Turkey is now preparing new incentive policies practiced within EU countries and imposed to the EU candidate countries. This new approach to incentive policy emphasizes capital, **e sector and regional competition This new approach is based on the regional development agencies. Regional development agencies aiming to speed up the regional economic activities incentives regional investments and encourages public participation on regional development.<br />
<br />
Due to lack of the fund coming from the EU, development agencies in Turkey has limited potential to remedy regional development differences. Therefore, central government has to keep continuity of its investment and incentive program to eliminate regional differences.<br />
<br />
Key words: EU, regional development, regional development agency<br />
<br />
146<br />
<br />
1. Giriş<br />
<br />
Türkiye, planlı dönemle birlikte uygulamaya başladığı bölgesel gelişme ve bölgeler arasıdaki dengesizlikleri giderici yöndeki politikalarını günümüzde yeniden gözden geçirme zorunluluğu ile karşı karşıyadır. Bu zorunluluğun esas nedeni Avrupa Birliği&#8217;ne katılım sürecinde bölgesel gelişme politikalarının entegre edilmesidir. Türkiye, yaklaşık 40 yılıdır uygulamakta olduğu bölgesel gelişme model, politika ve araçlarını bir yana bırakarak yeniden bir yapılanma içine girmiştir. Bu yeni yapının ana kütlesini Bölgesel Kalkınma Ajansları (bundan sonra BKA) olarak adlandırılan birimler oluşturmaktadır.<br />
<br />
Türkiye, BKA ile ciddi anlamda ilk kez aday üyeliğinin tescil edildiği 1999 Helsinki Zirvesi sonunda tanışmıştır. AB Komisyonu&#8217;nun hazırlamış olduğu Katılım Ortaklığı Belgesi&#8217;nde orta vadede yapılması gereken düzenlemeler arasında yer alan BKA&#8217;ları oluşturmak amacıyla yasal düzenlemeler süreci başlatılmıştır. Bu doğrultuda öncelikle Topluluk kurallarına uygun olarak kısa vadede istatistiksel bölge olarak bilinen AB (NUTS) sistemi 22 Eylül 2002 tarih ve 4720 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile kabul edilmiştir. Daha sonra da 2003 yılı Katılım Ortaklığı Belgesinde, katılım öncesi mali yardım programından yararlanabilmek için BKA&#8217;ların kurulması öngörülmüştür. Takip eden süreçte de, 31 esas ve 5 geçici maddeden oluşan Kalkınma Ajanslarının Kuruluşu, Koordinasyonu ve Görevleri Hakkındaki Kanun Tasarısı gündeme<br />
<br />
getirilmiştir.<br />
<br />
2. Genel Tanıtım<br />
<br />
2.1 Bölgesel Kalkınma Ajansı Nedir?<br />
<br />
Kuruluş gerekçeleri ve yerine getirdiği hizmetler paralelinde BKA&#8217;larla ilgili birçok tanımlama söz konusudur. Bir yaklaşıma göre; BKA&#8217;lar merkezi hükümetten bağımsız bir idari yapıda, sınırları çizilmiş bir bölgenin sosyo-ekonomik koşullarını geliştirme amacıyla kurulmuş ajanslardır (DPT, 2000, s. 193&#8211;194). Önemli bir bölümü Avrupa'da olmak üzere pek çok BKA mevcuttur. Farklı ülkelerde kurulmuş olan BKA&#8217;ların esas varlık nedenleri; bölgesel stratejilerin uygulanması, yerel ve bölgesel girişimciliği destekleme, alt yapı hizmetlerinin sunulmasına yardımcı olma, özel sektörün yakın geleceği için yerel-bölgesel çözümler araştırma ve bölgesel talepleri karşılayacak yeni ürün ve hizmet üretimi için finansal garantiler ve çözümler arama şeklinde özetlenmektedir. Diğer taraftan Avrupa Bölgesel Kalkınma Ajansları Birliği (EURADA) BKA&#8217;yı şöyle tanımlamıştır: bir BKA sektörel ve genel kalkınma problemlerini belirler, bunların çözümüne yönelik olanakları ve çözümleri saptar bu çözümleri geliştiren projeleri destekler. Ancak operasyon alanları bunlar olduğu halde, tam olarak bu tanımlara uymayan BKA&#8217;larda vardır. Buna göre BKA&#8217;ların tek ortak özelliği, bazılarının ana veya ek uğraşları yabancı yatırım çekmek olsa da, tümünün bir coğrafi alanda bulunan içsel potansiyeli<br />
<br />
geliştirmekle ilgili olmasıdır.<br />
<br />
2.2 Bölgesel Kalkınma Ajanslarının Genel Özellikleri<br />
<br />
BKA&#8217;lar birçok Avrupa ülkesinde 1950&#8217;li ve 1960&#8217;lı yıllardan bu yana bölgesel<br />
<br />
ölçekte ekonomiyi canlandırmak, örgütlemek ve geliştirmek üzere kurulmuşlardır. BKA kurma deneyimleri ülkeden ülkeye farklılıklar sergilemekte ve ayrıca da her kurum kendine özgü bir şekilde faaliyet göstermektedir. Günümüzde BKA&#8217;lar çoğunlukla tabandan tavana<br />
<br />
doğru örgütlenme modelini benimser. Tabandan tavana yaklaşım bir takım avantajlar getirir. Halkier Danson ve Damborg&#8217;a göre;<br />
<br />
&#8226; Bölgesel politikalara tabandan tavana yaklaşımda personel firmalarla birebir ilişki içerisinde olacağı için, daha etkili ve bürokrasiden uzak ilişkiler kurulabilecektir.<br />
<br />
&#8226; Yarı-özerk bir konum bir yandan siyasi müdahaleleri önlerken, diğer taraftan<br />
<br />
ekonomideki yapısal sorunlara uzun vadeli bir açıdan bakılmasını sağlar.<br />
<br />
&#8226; Bölgeye siyasi desteğin dolaysız ve etkili olarak girebilmesine yol açar.<br />
<br />
Merkezi hükümetlerin ayırım gözetmeyen yeniden dağıtım programlarının tersine, BKA&#8217;ların politikaları bölgesel hedefli olduğu için daha seçici olmak durumundadır. Bu durumda BKA politikaları gelişme sağlayıcı özelliği nedeniyle önem taşır. BKA&#8217;ların nerede kurulabileceğine dair bir prensip olmamakla birlikte, işlevsel olabilmeleri için belli değişkenlerin varlığı gereklidir. Bu değişkenler; nüfusun yeterli olması, girişim ve<br />
<br />
girişimcilik altyapısı, işgücünün becerikli olması, bölgesel gelişme stratejileri üzerinde fikir birliği sağlanması, gelişmeye elverişli sektörlerin belli bir bölgede varlığı, rekabete dayanan bir iş çevresinin olması, devlet desteğinin sağlanması ve altyapının geliştirilmesi şeklinde sıralanabilir.<br />
<br />
Tablo 1. Geleneksel tavandan tabana yaklaşıma karşı yeni tabandan tavana yaklaşım<br />
<br />
Yenilikler Geleneksel Tavandan Tabana Yeni Tabandan Tavana<br />
<br />
Örgütlenme Ulusal merkezi yönetime bağlı yapı<br />
<br />
Bürokratik genel yaklaşımlar<br />
<br />
Bölgesel yarı özerk yapı<br />
<br />
Esnek ihtisaslaşmış yaklaşımlar<br />
<br />
Ekonomik Araçlar Bölgeler arası eşitlik<br />
<br />
Ulusal ekonominin büyümesi<br />
<br />
Bölgeler arası rekabet<br />
<br />
Bölgesel ekonominin büyümesi<br />
<br />
İşlevsel Yöntem Otomatik/ ihtiyari<br />
<br />
Sorunlara tepki veren (reactive)<br />
<br />
İhtiyari Sorunları öngörerek önlem<br />
<br />
geliştiren (Proactive)<br />
<br />
Politika araçları Bürokratik düzenlemeler<br />
<br />
Mali yaptırımlar<br />
<br />
Danışmanlık servisleri<br />
<br />
Kamu hizmetleri<br />
<br />
Finansal yaptırımlar<br />
<br />
Danışmanlık servisleri<br />
<br />
Kamu hizmetleri<br />
<br />
Kaynak: Halkier, Danson ve Damburg&#8217;tan aktaran Demircioğlu, s.181]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İklim Değişikliği: Türkiye - İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi]]></title>
			<link>https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-%C4%B0klim-De%C4%9Fi%C5%9Fikli%C4%9Fi-T%C3%BCrkiye-%C4%B0klim-De%C4%9Fi%C5%9Fikli%C4%9Fi-%C3%87er%C3%A7eve-S%C3%B6zle%C5%9Fmesi-9954</link>
			<pubDate>Thu, 01 May 2008 09:54:27 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.hepimizbiriz.com/forum/member.php?action=profile&uid=22">civanpercemi</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-%C4%B0klim-De%C4%9Fi%C5%9Fikli%C4%9Fi-T%C3%BCrkiye-%C4%B0klim-De%C4%9Fi%C5%9Fikli%C4%9Fi-%C3%87er%C3%A7eve-S%C3%B6zle%C5%9Fmesi-9954</guid>
			<description><![CDATA[Vizyon 2023: Bilim ve Teknoloji Stratejileri Teknoloji Öngörü Projesi, Çevre ve Sürdürülebilir Kalkınma Paneli Vizyon ve Öngörü Raporu için<br />
<br />
hazırlanmıştır (Ekim, 2002)<br />
<br />
İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ: TÜRKİYE - İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ ÇERÇEVE SÖZLEŞMESİ<br />
<br />
İLİŞKİLERİ VE İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ POLİTİKALARI<br />
<br />
Doç. Dr. Murat Türkeş<br />
<br />
İklimbilimci<br />
<br />
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü, PK 401, Ankara<br />
<br />
Yerküre iklimi, fosil yakıtların yanması, arazi kullanımı değişikliği ve ormansızlaştırma,<br />
<br />
çimento üretimi, sanayi süreçleri gibi insan etkinlikleriyle atmosfere salınan sera gazlarının doğal<br />
<br />
sera etkisini kuvvetlendirmesi sonucunda ısınmaktadır. Farklı sera gazı emisyon (salım)<br />
<br />
senaryolarına dayanan iklim modelleri, gelecek yüzyıl için önemli iklim değişikliklerinin<br />
<br />
olacağını öngörmektedir. Örneğin, Birleşmiş Milletler&#8217;in küresel iklim değişikliği konusundaki<br />
<br />
uzman kuruluşu Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli&#8217;nin (IPCC) 2001 yılında yayımlanan 3.<br />
<br />
Değerlendirme Raporu&#8217;na göre (IPCC, 2001a ve 2001b), küresel ortalama yüzey sıcaklığı, 20.<br />
<br />
yüzyılda 0.4-0.8 °C arasında (yaklaşık 0.6 °C) artmıştır. IPCC&#8217;nin son raporundaki gelişmiş iklim<br />
<br />
modellerinin sonuçları, küresel ortalama yüzey sıcaklığının 1990-2100 döneminde 1.4-5.8 °C<br />
<br />
arasında yükseleceğini öngörmektedir.<br />
<br />
Bu yüzden, uluslararası toplum, sera gazı salımlarındaki artışla bağlantılı iklim riskini<br />
<br />
önlemeye yönelik önemli bir görevle karşı karşıya bulunmaktadır. Öngörülen iklim<br />
<br />
değişikliklerini ve bu değişikliklerin, sosyoekonomik sektörler, doğal ekosistemler ve insan<br />
<br />
sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmanın en önemli yolu ise, insan kaynaklı sera gazı<br />
<br />
salımlarını azaltmak ve ormanlar gibi karbon tutucu ortamları (yutakları) çoğaltmaktır.<br />
<br />
1. TÜRKİYE&#8217;DEKİ DURUM<br />
<br />
Türkiye ve İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi<br />
<br />
Bugün için, sera gazlarının atmosferik birikimlerini insanın iklim sistemi üzerindeki<br />
<br />
olumsuz etkilerini en aza indirecek bir düzeyde durdurmayı sağlayabilecek en önemli ve tek<br />
<br />
hükümetlerarası çaba Birleşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi&#8217;dir (İDÇS).<br />
<br />
İDÇS&#8217;nin nihai amacı, &#8220;Atmosferdeki sera gazı birikimlerini, insanın iklim sistemi üzerindeki<br />
<br />
tehlikeli etkilerini önleyecek bir düzeyde durdurmaktır&#8221; (UNEP/WMO, 1995). Haziran 1992&#8217;de<br />
<br />
Rio&#8217;da düzenlenen BM Çevre ve Kalkınma Zirvesi&#8217;nde imzaya açılan İDÇS, 21 Mart 1994<br />
<br />
tarihinde yürürlüğe girmiştir. İDÇS&#8217;ye, bu güne kadar, Türkiye, Afganistan, Andora, Bruney<br />
<br />
Sultanlığı, Vatikan, Irak, Liberya, Filistin ve Somali hariç, 186 ülke ve Avrupa Birliği (AB) taraf<br />
<br />
olmuştur.<br />
<br />
İDÇS, küresel iklimi korumaya ve sera gazı salımlarını azaltmaya yönelik genel ilkeleri,<br />
<br />
eylem stratejilerini ve yükümlülükleri düzenlemektedir. Gelişmiş ülkelerin İDÇS altındaki<br />
<br />
yükümlülüğü, insan kaynaklı sera gazı salımlarını 2000 yılına kadar 1990 düzeylerinde tutmaktır<br />
<br />
(Türkeş, 1995).<br />
<br />
Vizyon 2023: Bilim ve Teknoloji Stratejileri Teknoloji Öngörü Projesi, Çevre ve Sürdürülebilir Kalkınma Paneli Vizyon ve Öngörü Raporu için<br />
<br />
hazırlanmıştır (Ekim, 2002)<br />
<br />
Türkiye, İDÇS&#8217;nin eklerinde gelişmiş ülkeler arasında değerlendirildiği için ve bu<br />
<br />
koşullar altında özellikle enerji ilişkili CO2 ve öteki sera gazı salımlarını 2000 yılına kadar 1990<br />
<br />
düzeyine indirme, gelişme yolundaki ülkelere mali ve teknolojik yardım vb. konulardaki<br />
<br />
yükümlülüklerini yerine getiremeyeceği gerçeğiyle, İDÇS&#8217;yi Rio&#8217;da imzalamamış ve sonrasında<br />
<br />
da taraf olmamıştır (Anonim, 2000).<br />
<br />
Türkiye, 1992-1995 döneminde katıldığı hemen tüm İDÇS Hükümetlerarası Görüşme<br />
<br />
Komitesi toplantılarında, özellikle enerji ilişkili CO2 ve öteki sera gazı emisyonlarını 2000 yılına<br />
<br />
kadar 1990 düzeyinde tutmasının olanaksız olduğunu ve İDÇS&#8217;nin iki Ekinden de çıkarak, ya da<br />
<br />
özel koşulları dikkate alınarak kendisine bazı kolaylıklar sağlanması koşuluyla Eklerde kalarak,<br />
<br />
Sözleşme&#8217;ye taraf olabileceğini resmi olarak bildirmiştir (Türkeş, 2001a). Aralık 1997&#8217;de<br />
<br />
Kyoto&#8217;da yapılan 3. Taraflar Konferansı&#8217;nda (TK), Türkiye isminin İDÇS&#8217;nin eklerinden<br />
<br />
silinmesi için Pakistan ve Azerbaycan tarafından verilen değişiklik önergeleri, esas olarak ABD<br />
<br />
ve AB&#8217;nin etkisiyle kabul edilmemiştir. O aşamada Türkiye&#8217;den, sera gazı salımlarına ilişkin<br />
<br />
gönüllü bir yükümlülüğü kabul etmesi beklenmiştir. Türkiye&#8217;nin tüm çabalarına ve beklentilerine<br />
<br />
karşın, İDÇS&#8217;nin 1998 yılında Buenos Aires&#8217;de yapılan TK-4 ve 1999&#8217;da Bonn&#8217;da yapılan TK-5<br />
<br />
toplantılarında, Türkiye&#8217;nin Sözleşme&#8217;nin Eklerinden çıkma istemi esas olarak yine ABD ve<br />
<br />
AB&#8217;nin karşı çıkması sonucunda kabul edilmemiş ve Kasım 2000&#8217;de yapılan TK-6&#8217;ya (Lahey<br />
<br />
Konferansı&#8217;na) ertelenmiştir (Türkeş, 2001a). Türkiye, Lahey Konferansı&#8217;na, Ek-II&#8217;den çıkmayı<br />
<br />
ve İDÇS&#8217;ye özel koşullarının dikkate alınması koşuluyla, bir Ek-I Tarafı olarak kabul edilmek<br />
<br />
istediğini içeren yeni bir öneriyle katılmıştır. Ancak, Türkiye&#8217;nin bu değişiklik istemi, Pakistan<br />
<br />
ve Kazakistan tarafından desteklenmesine karşın bir kez daha kabul görmedi (Türkeş, 2001a) ve<br />
<br />
bir sonraki TK&#8217;ye ertelendi.<br />
<br />
Lahey Konferansı&#8217;nda alınan karar gereğince, Türkiye&#8217;nin Ek II&#8217;den çıkarak İDÇS&#8217;ye bir<br />
<br />
Ek I ülkesi olarak taraf olma isteği, 29 Ekim-6 Kasım 2001 tarihlerinde Fas&#8217;ın Marakeş kentinde<br />
<br />
yapılan 7. Taraflar Konferansı&#8217;nda kabul edilmiştir. Türkiye&#8217;ye ilişkin kararda, özetle<br />
<br />
(FCCC/SBI/2001/L.8):<br />
<br />
&#8226; Tarafların, eşitlik temelinde ve ortak ama farklılaştırılmış sorumlulukları ve bunu<br />
<br />
karşılayan olanaklarına uygun olarak, insanoğlunun bugünkü ve gelecek kuşaklarının yararı için<br />
<br />
iklim sistemini korumak zorunda olduklarının altı çizilerek; ve<br />
<br />
&#8226; Türkiye&#8217;nin isteği, özellikle TK-6/1. Bölümde (Lahey&#8217;de) isminin Ek II&#8217;den silinmesi<br />
<br />
amacıyla sunduğu yeni önergesi gözetilerek:<br />
<br />
TK&#8217;nın, Türkiye&#8217;nin isminin Ek II&#8217;den silinmesini kararlaştırdığı ve Tarafları, Türkiye<br />
<br />
Sözleşme&#8217;ye taraf olduktan sonra, onu Ek I&#8217;deki öteki Taraflardan farklı yapan özel koşullarını<br />
<br />
kabul etmeye davet ettiği, açıklanmıştır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Vizyon 2023: Bilim ve Teknoloji Stratejileri Teknoloji Öngörü Projesi, Çevre ve Sürdürülebilir Kalkınma Paneli Vizyon ve Öngörü Raporu için<br />
<br />
hazırlanmıştır (Ekim, 2002)<br />
<br />
İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ: TÜRKİYE - İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ ÇERÇEVE SÖZLEŞMESİ<br />
<br />
İLİŞKİLERİ VE İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ POLİTİKALARI<br />
<br />
Doç. Dr. Murat Türkeş<br />
<br />
İklimbilimci<br />
<br />
Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü, PK 401, Ankara<br />
<br />
Yerküre iklimi, fosil yakıtların yanması, arazi kullanımı değişikliği ve ormansızlaştırma,<br />
<br />
çimento üretimi, sanayi süreçleri gibi insan etkinlikleriyle atmosfere salınan sera gazlarının doğal<br />
<br />
sera etkisini kuvvetlendirmesi sonucunda ısınmaktadır. Farklı sera gazı emisyon (salım)<br />
<br />
senaryolarına dayanan iklim modelleri, gelecek yüzyıl için önemli iklim değişikliklerinin<br />
<br />
olacağını öngörmektedir. Örneğin, Birleşmiş Milletler&#8217;in küresel iklim değişikliği konusundaki<br />
<br />
uzman kuruluşu Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli&#8217;nin (IPCC) 2001 yılında yayımlanan 3.<br />
<br />
Değerlendirme Raporu&#8217;na göre (IPCC, 2001a ve 2001b), küresel ortalama yüzey sıcaklığı, 20.<br />
<br />
yüzyılda 0.4-0.8 °C arasında (yaklaşık 0.6 °C) artmıştır. IPCC&#8217;nin son raporundaki gelişmiş iklim<br />
<br />
modellerinin sonuçları, küresel ortalama yüzey sıcaklığının 1990-2100 döneminde 1.4-5.8 °C<br />
<br />
arasında yükseleceğini öngörmektedir.<br />
<br />
Bu yüzden, uluslararası toplum, sera gazı salımlarındaki artışla bağlantılı iklim riskini<br />
<br />
önlemeye yönelik önemli bir görevle karşı karşıya bulunmaktadır. Öngörülen iklim<br />
<br />
değişikliklerini ve bu değişikliklerin, sosyoekonomik sektörler, doğal ekosistemler ve insan<br />
<br />
sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmanın en önemli yolu ise, insan kaynaklı sera gazı<br />
<br />
salımlarını azaltmak ve ormanlar gibi karbon tutucu ortamları (yutakları) çoğaltmaktır.<br />
<br />
1. TÜRKİYE&#8217;DEKİ DURUM<br />
<br />
Türkiye ve İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi<br />
<br />
Bugün için, sera gazlarının atmosferik birikimlerini insanın iklim sistemi üzerindeki<br />
<br />
olumsuz etkilerini en aza indirecek bir düzeyde durdurmayı sağlayabilecek en önemli ve tek<br />
<br />
hükümetlerarası çaba Birleşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi&#8217;dir (İDÇS).<br />
<br />
İDÇS&#8217;nin nihai amacı, &#8220;Atmosferdeki sera gazı birikimlerini, insanın iklim sistemi üzerindeki<br />
<br />
tehlikeli etkilerini önleyecek bir düzeyde durdurmaktır&#8221; (UNEP/WMO, 1995). Haziran 1992&#8217;de<br />
<br />
Rio&#8217;da düzenlenen BM Çevre ve Kalkınma Zirvesi&#8217;nde imzaya açılan İDÇS, 21 Mart 1994<br />
<br />
tarihinde yürürlüğe girmiştir. İDÇS&#8217;ye, bu güne kadar, Türkiye, Afganistan, Andora, Bruney<br />
<br />
Sultanlığı, Vatikan, Irak, Liberya, Filistin ve Somali hariç, 186 ülke ve Avrupa Birliği (AB) taraf<br />
<br />
olmuştur.<br />
<br />
İDÇS, küresel iklimi korumaya ve sera gazı salımlarını azaltmaya yönelik genel ilkeleri,<br />
<br />
eylem stratejilerini ve yükümlülükleri düzenlemektedir. Gelişmiş ülkelerin İDÇS altındaki<br />
<br />
yükümlülüğü, insan kaynaklı sera gazı salımlarını 2000 yılına kadar 1990 düzeylerinde tutmaktır<br />
<br />
(Türkeş, 1995).<br />
<br />
Vizyon 2023: Bilim ve Teknoloji Stratejileri Teknoloji Öngörü Projesi, Çevre ve Sürdürülebilir Kalkınma Paneli Vizyon ve Öngörü Raporu için<br />
<br />
hazırlanmıştır (Ekim, 2002)<br />
<br />
Türkiye, İDÇS&#8217;nin eklerinde gelişmiş ülkeler arasında değerlendirildiği için ve bu<br />
<br />
koşullar altında özellikle enerji ilişkili CO2 ve öteki sera gazı salımlarını 2000 yılına kadar 1990<br />
<br />
düzeyine indirme, gelişme yolundaki ülkelere mali ve teknolojik yardım vb. konulardaki<br />
<br />
yükümlülüklerini yerine getiremeyeceği gerçeğiyle, İDÇS&#8217;yi Rio&#8217;da imzalamamış ve sonrasında<br />
<br />
da taraf olmamıştır (Anonim, 2000).<br />
<br />
Türkiye, 1992-1995 döneminde katıldığı hemen tüm İDÇS Hükümetlerarası Görüşme<br />
<br />
Komitesi toplantılarında, özellikle enerji ilişkili CO2 ve öteki sera gazı emisyonlarını 2000 yılına<br />
<br />
kadar 1990 düzeyinde tutmasının olanaksız olduğunu ve İDÇS&#8217;nin iki Ekinden de çıkarak, ya da<br />
<br />
özel koşulları dikkate alınarak kendisine bazı kolaylıklar sağlanması koşuluyla Eklerde kalarak,<br />
<br />
Sözleşme&#8217;ye taraf olabileceğini resmi olarak bildirmiştir (Türkeş, 2001a). Aralık 1997&#8217;de<br />
<br />
Kyoto&#8217;da yapılan 3. Taraflar Konferansı&#8217;nda (TK), Türkiye isminin İDÇS&#8217;nin eklerinden<br />
<br />
silinmesi için Pakistan ve Azerbaycan tarafından verilen değişiklik önergeleri, esas olarak ABD<br />
<br />
ve AB&#8217;nin etkisiyle kabul edilmemiştir. O aşamada Türkiye&#8217;den, sera gazı salımlarına ilişkin<br />
<br />
gönüllü bir yükümlülüğü kabul etmesi beklenmiştir. Türkiye&#8217;nin tüm çabalarına ve beklentilerine<br />
<br />
karşın, İDÇS&#8217;nin 1998 yılında Buenos Aires&#8217;de yapılan TK-4 ve 1999&#8217;da Bonn&#8217;da yapılan TK-5<br />
<br />
toplantılarında, Türkiye&#8217;nin Sözleşme&#8217;nin Eklerinden çıkma istemi esas olarak yine ABD ve<br />
<br />
AB&#8217;nin karşı çıkması sonucunda kabul edilmemiş ve Kasım 2000&#8217;de yapılan TK-6&#8217;ya (Lahey<br />
<br />
Konferansı&#8217;na) ertelenmiştir (Türkeş, 2001a). Türkiye, Lahey Konferansı&#8217;na, Ek-II&#8217;den çıkmayı<br />
<br />
ve İDÇS&#8217;ye özel koşullarının dikkate alınması koşuluyla, bir Ek-I Tarafı olarak kabul edilmek<br />
<br />
istediğini içeren yeni bir öneriyle katılmıştır. Ancak, Türkiye&#8217;nin bu değişiklik istemi, Pakistan<br />
<br />
ve Kazakistan tarafından desteklenmesine karşın bir kez daha kabul görmedi (Türkeş, 2001a) ve<br />
<br />
bir sonraki TK&#8217;ye ertelendi.<br />
<br />
Lahey Konferansı&#8217;nda alınan karar gereğince, Türkiye&#8217;nin Ek II&#8217;den çıkarak İDÇS&#8217;ye bir<br />
<br />
Ek I ülkesi olarak taraf olma isteği, 29 Ekim-6 Kasım 2001 tarihlerinde Fas&#8217;ın Marakeş kentinde<br />
<br />
yapılan 7. Taraflar Konferansı&#8217;nda kabul edilmiştir. Türkiye&#8217;ye ilişkin kararda, özetle<br />
<br />
(FCCC/SBI/2001/L.8):<br />
<br />
&#8226; Tarafların, eşitlik temelinde ve ortak ama farklılaştırılmış sorumlulukları ve bunu<br />
<br />
karşılayan olanaklarına uygun olarak, insanoğlunun bugünkü ve gelecek kuşaklarının yararı için<br />
<br />
iklim sistemini korumak zorunda olduklarının altı çizilerek; ve<br />
<br />
&#8226; Türkiye&#8217;nin isteği, özellikle TK-6/1. Bölümde (Lahey&#8217;de) isminin Ek II&#8217;den silinmesi<br />
<br />
amacıyla sunduğu yeni önergesi gözetilerek:<br />
<br />
TK&#8217;nın, Türkiye&#8217;nin isminin Ek II&#8217;den silinmesini kararlaştırdığı ve Tarafları, Türkiye<br />
<br />
Sözleşme&#8217;ye taraf olduktan sonra, onu Ek I&#8217;deki öteki Taraflardan farklı yapan özel koşullarını<br />
<br />
kabul etmeye davet ettiği, açıklanmıştır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye]]></title>
			<link>https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-B%C3%BCy%C3%BCk-Ortado%C4%9Fu-Projesi-ve-T%C3%BCrkiye-9953</link>
			<pubDate>Thu, 01 May 2008 09:06:23 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.hepimizbiriz.com/forum/member.php?action=profile&uid=22">civanpercemi</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-B%C3%BCy%C3%BCk-Ortado%C4%9Fu-Projesi-ve-T%C3%BCrkiye-9953</guid>
			<description><![CDATA[BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ VE TÜRKİYE<br />
<br />
Araş. Gör. Altuğ GÜNAL<br />
<br />
Ege Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü<br />
<br />
altug.gunal@ege.edu.tr<br />
<br />
ÖZET<br />
<br />
Son dönemlerde tüm dünya şaşkınlık ve korku uyandıran terör olaylarına tanıklık ederken;bununla eş zamanlı olarak &#8220;Büyük Ortadoğu Projesi&#8221; (BOP) olarak bilinen &#8220;Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Bölgesi ile Müşterek bir Gelecek ve İlerleme için Ortaklık&#8221; projesi de tekrar gündeme taşındı. ABD yönetiminin bugüne değin resmi belgelere dayandırmadığı bu projenin ne olduğuna dair zihinlerde oluşan soru işaretlerinin çözümlenmesi, günden güne gelişen olayların yardımıyla çok da zor olmamakta. Yine de konuyu çok yönlü<br />
<br />
perspektiften bakarak derinlemesine inceleme ve anlatma ihtiyacı ile yazılan bu makalede ABD ile<br />
<br />
birlikte, birçok ülkeyi de ilgilendiren BOP&#8217;un ne olduğu, geçirdiği süreçler ve Türkiye&#8217;ye yansımaları ele alınacak ve bazı öngörülerde bulunulacaktır.<br />
<br />
ABSTRACT<br />
<br />
Recently, while whole huminity witnesses the terrorism, the frigtenning and confusing, simultaneously,the project &#8220; The Partnership for Improvement and a Comman Future with Northern Africa Region and Expanded Middle East&#8221; which is known as &#8220; Great Middle East Project&#8221;, came to order . It&#8217;s not so difficult to get rid of the question Marks in minds,about what the project was, which was no basis on formal documents, by the progressive events day by day.However, in that article which was written by the need to investigate and explain<br />
<br />
the issue deeply from versatileperspectives, it will be discussed what GMEP is, which not only concerns USA and also several other countries, processes and reflections on Turkey and some previsions will be made.<br />
<br />
GİRİŞ<br />
<br />
Avrupa Birliği ve Kıbrıs&#8217;ın ardından son aylarda Türkiye gündeminde baş köşeye oturan dış politika konularından biri, &#8220;Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Bölgesi ile Müşterek bir Gelecek ve İlerleme için Ortaklık (Partnership for Progress and a Common Future with the Region of the Broader Middle East and North Africa) projesidir. Basında genellikle &#8220;Büyük Ortadoğu<br />
<br />
Projesi (BOP)&#8221;(1) olarak adlandırılan bu proje, ABD başkanlık seçimi sürecinde -ABD yöneticileri<br />
<br />
iç politikaya yoğunlaştıklarından- geçici olarak gündemden düşmüşse de, George W. Bush&#8217;un<br />
<br />
ikinci kez başkan seçilmesi ile birlikte yeniden gündemi işgal etmeye başlamıştır.<br />
<br />
George W. Bush&#8217;un tahta çıkma törenine benzetilen ikinci yemin töreninde yaptığı &#8216;özgürlük&#8217; temalı<br />
<br />
konuşma, özellikle muhafazakar Arap ülkelerinde hayal kırıklığı yaratmıştır. Arap dünyası Amerikan<br />
<br />
başkanından daha ılımlı, uzlaşma yanlısı bir konuşma beklerken; Ortadoğu&#8217;yu yeniden<br />
<br />
düzenleme projesinden vazgeçildiğinin işaretlerini görmeyi ummaktaydı. Fakat görüldü ki, İslam<br />
<br />
ülkelerine yönelik Amerikan meydan okuması devam etmektedir. Bu yazı, yakın gelecekte yeniden dünya ve Türkiye gündemini işgal etmeye devam edecek ve 21. yüzyıl politikalarına damgasını vuracak olan BOP&#8217;u<br />
<br />
bir kez daha analiz etmek ve Türk kamuoyunu doğru bilgilendirmek amacıyla kaleme alınmıştır.<br />
<br />
KONUYLA İLGİLİ TARİHİ SAPTAMALAR<br />
<br />
BOP&#8217;un hazırlanış gerekçelerini anlayabilmek ve uygulamanın nasıl olabileceğini dair öngörülerde bulunabilmek için, konuya ışık tutabilecek bazı<br />
<br />
tarihi saptamalar yapılması uygun olacaktır. Aslında daha eskilere dayanmakla birlikte BOP&#8217;un diriliş noktası, 11 Eylül 2001&#8217;deki uçaklı intihar<br />
<br />
saldırılarıyla ABD&#8217;yi çok ciddi şekilde sarsan ve bütün dünyaya korku veren &#8220;küresel terörizm&#8221;dir. Ünlü Amerikalı gazeteci-yazar Robert Fisk&#8217;in<br />
<br />
&#8220;ezilmiş ve aşağılanmış insanların şeytani ve korkunç zalimliği&#8221; (Chomsky, 2002: 198) olarak nitelediği küresel terörizmin temel nedeni ve kaynağı ise, köktendinci İslami değer yargılarının yanı sıra, günümüz dünyasının zengin ve yoksul<br />
<br />
ülkeleri arasında var olan uçurum boyutlarındaki gelir dengesizliğidir. Nedeni Batı sömürgeciliği olan bu dengesizlik farklı bir şekilde olmakla birlikte günümüzde de sürmekte ve özellikle İslam coğrafyasını vurmaya devam etmektedir. ABD,<br />
<br />
sömürü düzeninin bu acımasızlıkta sürdüğü sürece, küresel terörizmi bitirmenin imkansız olduğu gerçeğini anlamıştır. Zira bu sömürü düzenine<br />
<br />
başkaldıran insanların, sömürgecilerin modern silahlarına karşı verilecek bir mücadelede kendi göğüslerinden başka silahları yoktur.(2)<br />
<br />
Köktendinci İslam&#8217;ın böylesine yaygınlaşmasında ve bu denli ürkütücü eylem gücüne ulaşmasında, ABD&#8217;nin 1970&#8217;li yıllarda Başkan Carter döneminde<br />
<br />
yürürlüğe koyduğu &#8220;Yeşil Kuşak Projesi&#8221;nin katkısı büyük olmuştur. Komünizmin dinsizlik (ateizm) yaklaşımı ve bu yaklaşıma karşı İslam&#8217;ın takındığı sert tutum nedeniyle "İslam'ın komünizme karşı bir kalkan olabileceği" görüşüne dayanan ve<br />
<br />
İkinci Dünya Savaşı&#8217;nın hemen ertesinde ABD Başkanı Truman tarafından yürürlüğe konan &#8220;Komünizmi Çevreleme Stratejisi&#8221;nin bir parçası /<br />
<br />
uzantısı olan bu proje, Sovyetlerin Afganistan&#8217;ı işgaliyle birlikte yeniden yürürlüğe konulmuştur. Sovyetlere karşı direnen farklı kabilelere mensup<br />
<br />
Afganların ortak kimliği &#8220;İslam&#8221; olduğu için, silah yardımları yanı sıra, İslam kimliğini güçlendirecek ilahi doküman yardımları (binlerce Kuran-ı<br />
<br />
Kerim&#8217;in bastırılıp dağıtılmış) yapılmış ve Pakistan&#8217;daki mülteci kamplarına sığınmış yüz binlerce Afgan&#8217;a dini ve askeri eğitim verilmiştir.<br />
<br />
Aynı zamanda Orta Asya'daki &#8220;İslamcı Uyanış Hareketi&#8221;ni de tetiklemeyi amaçlayan bu proje, başta El Kaide terör örgütü olmak üzere,<br />
<br />
günümüzün köktendinci İslami terör gruplarının tohumlarını atmış ve yeşermesini sağlamıştır. Kendi yarattığı canavarın öldürücü saldırılarına maruz<br />
<br />
kalan ünlü Dr. Frankeştayn gibi, Amerika da kendi yarattığı köktendinci bir terör örgütü tarafından yıllar sonra ağır yaralanmış; Ussame Bin Laden,<br />
<br />
Amerikan halkına, 2. Dünya Savaşı&#8217;ndaki Pearl Harbour baskınından sonraki en büyük felaketi ve acıyı yaşatmıştır. "Kızıl tehlikeye karşı yeşil panzehir" yıllar sonra ters tepmiştir. BOP fikrinin ortaya çıkmasında ve uygulama<br />
<br />
esaslarının belirlenmesinde ABD&#8217;ye esin kaynağı olan tarihi bir deneyim vardır: Avrupa&#8217;yı Kalkındırma Planı. Marshall Yardımı olarak da adlandırılan bu planın amacı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bir süper güç olarak ortaya çıkan<br />
<br />
Sovyetler Birliği&#8217;nin ve onun temsil ettiği komünizm ideolojisinin Avrupa&#8217;ya yayılmasını önlemekti. Bunun için, savaş esnasında yıkılan<br />
<br />
Avrupa&#8217;yı yeniden canlandırarak Sovyetler Birliği&#8217;nin karşısına dikmek gerekiyordu. ABD, önce, Sovyet işgali dışında kalan Avrupa ülkelerinin birbirleriyle yardımlaşmasını, bu amaçla bir araya gelerek &#8220;Avrupa İktisadi İşbirliği<br />
<br />
Teşkilatı&#8221;nı kurmalarını istedi. Bu teşkilat kurulup çalışmaya başlayınca da, hibe ve kredi yoluyla yaptığı milyarlarca doları bulan yardımlarla bu<br />
<br />
ülkelerin çoğunun kalkınmasını sağladı. Özellikle siyasal, ekonomik ve toplumsal alt yapıları hazır olan ülkeler, ABD yardımlarını çok iyi kullanarak<br />
<br />
yeniden güçlü birer devlet haline geldiler.(3) (Oran, 2001: 485-489) ABD&#8217;nin girişimi ve öncülüğüyle 1949 yılında da NATO kurularak bu plan başarı ile<br />
<br />
sonuçlandırılmış oldu. Bunlarla beraber, projenin daha iyi anlaşılabilmesi<br />
<br />
için Amerika&#8217;dan on binlerce kilometre uzaklıktaki denizaşırı ülkelere karşı yürütülen Kore, Vietnam, Körfez, Afganistan ve son Irak savaşlarını da ana<br />
<br />
hatlarıyla hatırlamakta yarar vardır. Esas itibariyle üretilmiş jeopolitik gerekçelere dayalı proje ve planları uygulamada ABD&#8217;nin kararlılığını gösteren<br />
<br />
bu savaşları hatırlamak, ABD&#8217;nin BOP için neleri göze alabileceğinin anlaşılmasına yardımcı olacaktır.(4)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ VE TÜRKİYE<br />
<br />
Araş. Gör. Altuğ GÜNAL<br />
<br />
Ege Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü<br />
<br />
altug.gunal@ege.edu.tr<br />
<br />
ÖZET<br />
<br />
Son dönemlerde tüm dünya şaşkınlık ve korku uyandıran terör olaylarına tanıklık ederken;bununla eş zamanlı olarak &#8220;Büyük Ortadoğu Projesi&#8221; (BOP) olarak bilinen &#8220;Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Bölgesi ile Müşterek bir Gelecek ve İlerleme için Ortaklık&#8221; projesi de tekrar gündeme taşındı. ABD yönetiminin bugüne değin resmi belgelere dayandırmadığı bu projenin ne olduğuna dair zihinlerde oluşan soru işaretlerinin çözümlenmesi, günden güne gelişen olayların yardımıyla çok da zor olmamakta. Yine de konuyu çok yönlü<br />
<br />
perspektiften bakarak derinlemesine inceleme ve anlatma ihtiyacı ile yazılan bu makalede ABD ile<br />
<br />
birlikte, birçok ülkeyi de ilgilendiren BOP&#8217;un ne olduğu, geçirdiği süreçler ve Türkiye&#8217;ye yansımaları ele alınacak ve bazı öngörülerde bulunulacaktır.<br />
<br />
ABSTRACT<br />
<br />
Recently, while whole huminity witnesses the terrorism, the frigtenning and confusing, simultaneously,the project &#8220; The Partnership for Improvement and a Comman Future with Northern Africa Region and Expanded Middle East&#8221; which is known as &#8220; Great Middle East Project&#8221;, came to order . It&#8217;s not so difficult to get rid of the question Marks in minds,about what the project was, which was no basis on formal documents, by the progressive events day by day.However, in that article which was written by the need to investigate and explain<br />
<br />
the issue deeply from versatileperspectives, it will be discussed what GMEP is, which not only concerns USA and also several other countries, processes and reflections on Turkey and some previsions will be made.<br />
<br />
GİRİŞ<br />
<br />
Avrupa Birliği ve Kıbrıs&#8217;ın ardından son aylarda Türkiye gündeminde baş köşeye oturan dış politika konularından biri, &#8220;Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Bölgesi ile Müşterek bir Gelecek ve İlerleme için Ortaklık (Partnership for Progress and a Common Future with the Region of the Broader Middle East and North Africa) projesidir. Basında genellikle &#8220;Büyük Ortadoğu<br />
<br />
Projesi (BOP)&#8221;(1) olarak adlandırılan bu proje, ABD başkanlık seçimi sürecinde -ABD yöneticileri<br />
<br />
iç politikaya yoğunlaştıklarından- geçici olarak gündemden düşmüşse de, George W. Bush&#8217;un<br />
<br />
ikinci kez başkan seçilmesi ile birlikte yeniden gündemi işgal etmeye başlamıştır.<br />
<br />
George W. Bush&#8217;un tahta çıkma törenine benzetilen ikinci yemin töreninde yaptığı &#8216;özgürlük&#8217; temalı<br />
<br />
konuşma, özellikle muhafazakar Arap ülkelerinde hayal kırıklığı yaratmıştır. Arap dünyası Amerikan<br />
<br />
başkanından daha ılımlı, uzlaşma yanlısı bir konuşma beklerken; Ortadoğu&#8217;yu yeniden<br />
<br />
düzenleme projesinden vazgeçildiğinin işaretlerini görmeyi ummaktaydı. Fakat görüldü ki, İslam<br />
<br />
ülkelerine yönelik Amerikan meydan okuması devam etmektedir. Bu yazı, yakın gelecekte yeniden dünya ve Türkiye gündemini işgal etmeye devam edecek ve 21. yüzyıl politikalarına damgasını vuracak olan BOP&#8217;u<br />
<br />
bir kez daha analiz etmek ve Türk kamuoyunu doğru bilgilendirmek amacıyla kaleme alınmıştır.<br />
<br />
KONUYLA İLGİLİ TARİHİ SAPTAMALAR<br />
<br />
BOP&#8217;un hazırlanış gerekçelerini anlayabilmek ve uygulamanın nasıl olabileceğini dair öngörülerde bulunabilmek için, konuya ışık tutabilecek bazı<br />
<br />
tarihi saptamalar yapılması uygun olacaktır. Aslında daha eskilere dayanmakla birlikte BOP&#8217;un diriliş noktası, 11 Eylül 2001&#8217;deki uçaklı intihar<br />
<br />
saldırılarıyla ABD&#8217;yi çok ciddi şekilde sarsan ve bütün dünyaya korku veren &#8220;küresel terörizm&#8221;dir. Ünlü Amerikalı gazeteci-yazar Robert Fisk&#8217;in<br />
<br />
&#8220;ezilmiş ve aşağılanmış insanların şeytani ve korkunç zalimliği&#8221; (Chomsky, 2002: 198) olarak nitelediği küresel terörizmin temel nedeni ve kaynağı ise, köktendinci İslami değer yargılarının yanı sıra, günümüz dünyasının zengin ve yoksul<br />
<br />
ülkeleri arasında var olan uçurum boyutlarındaki gelir dengesizliğidir. Nedeni Batı sömürgeciliği olan bu dengesizlik farklı bir şekilde olmakla birlikte günümüzde de sürmekte ve özellikle İslam coğrafyasını vurmaya devam etmektedir. ABD,<br />
<br />
sömürü düzeninin bu acımasızlıkta sürdüğü sürece, küresel terörizmi bitirmenin imkansız olduğu gerçeğini anlamıştır. Zira bu sömürü düzenine<br />
<br />
başkaldıran insanların, sömürgecilerin modern silahlarına karşı verilecek bir mücadelede kendi göğüslerinden başka silahları yoktur.(2)<br />
<br />
Köktendinci İslam&#8217;ın böylesine yaygınlaşmasında ve bu denli ürkütücü eylem gücüne ulaşmasında, ABD&#8217;nin 1970&#8217;li yıllarda Başkan Carter döneminde<br />
<br />
yürürlüğe koyduğu &#8220;Yeşil Kuşak Projesi&#8221;nin katkısı büyük olmuştur. Komünizmin dinsizlik (ateizm) yaklaşımı ve bu yaklaşıma karşı İslam&#8217;ın takındığı sert tutum nedeniyle "İslam'ın komünizme karşı bir kalkan olabileceği" görüşüne dayanan ve<br />
<br />
İkinci Dünya Savaşı&#8217;nın hemen ertesinde ABD Başkanı Truman tarafından yürürlüğe konan &#8220;Komünizmi Çevreleme Stratejisi&#8221;nin bir parçası /<br />
<br />
uzantısı olan bu proje, Sovyetlerin Afganistan&#8217;ı işgaliyle birlikte yeniden yürürlüğe konulmuştur. Sovyetlere karşı direnen farklı kabilelere mensup<br />
<br />
Afganların ortak kimliği &#8220;İslam&#8221; olduğu için, silah yardımları yanı sıra, İslam kimliğini güçlendirecek ilahi doküman yardımları (binlerce Kuran-ı<br />
<br />
Kerim&#8217;in bastırılıp dağıtılmış) yapılmış ve Pakistan&#8217;daki mülteci kamplarına sığınmış yüz binlerce Afgan&#8217;a dini ve askeri eğitim verilmiştir.<br />
<br />
Aynı zamanda Orta Asya'daki &#8220;İslamcı Uyanış Hareketi&#8221;ni de tetiklemeyi amaçlayan bu proje, başta El Kaide terör örgütü olmak üzere,<br />
<br />
günümüzün köktendinci İslami terör gruplarının tohumlarını atmış ve yeşermesini sağlamıştır. Kendi yarattığı canavarın öldürücü saldırılarına maruz<br />
<br />
kalan ünlü Dr. Frankeştayn gibi, Amerika da kendi yarattığı köktendinci bir terör örgütü tarafından yıllar sonra ağır yaralanmış; Ussame Bin Laden,<br />
<br />
Amerikan halkına, 2. Dünya Savaşı&#8217;ndaki Pearl Harbour baskınından sonraki en büyük felaketi ve acıyı yaşatmıştır. "Kızıl tehlikeye karşı yeşil panzehir" yıllar sonra ters tepmiştir. BOP fikrinin ortaya çıkmasında ve uygulama<br />
<br />
esaslarının belirlenmesinde ABD&#8217;ye esin kaynağı olan tarihi bir deneyim vardır: Avrupa&#8217;yı Kalkındırma Planı. Marshall Yardımı olarak da adlandırılan bu planın amacı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bir süper güç olarak ortaya çıkan<br />
<br />
Sovyetler Birliği&#8217;nin ve onun temsil ettiği komünizm ideolojisinin Avrupa&#8217;ya yayılmasını önlemekti. Bunun için, savaş esnasında yıkılan<br />
<br />
Avrupa&#8217;yı yeniden canlandırarak Sovyetler Birliği&#8217;nin karşısına dikmek gerekiyordu. ABD, önce, Sovyet işgali dışında kalan Avrupa ülkelerinin birbirleriyle yardımlaşmasını, bu amaçla bir araya gelerek &#8220;Avrupa İktisadi İşbirliği<br />
<br />
Teşkilatı&#8221;nı kurmalarını istedi. Bu teşkilat kurulup çalışmaya başlayınca da, hibe ve kredi yoluyla yaptığı milyarlarca doları bulan yardımlarla bu<br />
<br />
ülkelerin çoğunun kalkınmasını sağladı. Özellikle siyasal, ekonomik ve toplumsal alt yapıları hazır olan ülkeler, ABD yardımlarını çok iyi kullanarak<br />
<br />
yeniden güçlü birer devlet haline geldiler.(3) (Oran, 2001: 485-489) ABD&#8217;nin girişimi ve öncülüğüyle 1949 yılında da NATO kurularak bu plan başarı ile<br />
<br />
sonuçlandırılmış oldu. Bunlarla beraber, projenin daha iyi anlaşılabilmesi<br />
<br />
için Amerika&#8217;dan on binlerce kilometre uzaklıktaki denizaşırı ülkelere karşı yürütülen Kore, Vietnam, Körfez, Afganistan ve son Irak savaşlarını da ana<br />
<br />
hatlarıyla hatırlamakta yarar vardır. Esas itibariyle üretilmiş jeopolitik gerekçelere dayalı proje ve planları uygulamada ABD&#8217;nin kararlılığını gösteren<br />
<br />
bu savaşları hatırlamak, ABD&#8217;nin BOP için neleri göze alabileceğinin anlaşılmasına yardımcı olacaktır.(4)]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[2023 Türkiye Vizyonu]]></title>
			<link>https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-2023-T%C3%BCrkiye-Vizyonu-9948</link>
			<pubDate>Thu, 01 May 2008 08:35:52 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.hepimizbiriz.com/forum/member.php?action=profile&uid=22">civanpercemi</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-2023-T%C3%BCrkiye-Vizyonu-9948</guid>
			<description><![CDATA[2023 TURKIYE VIZYONU<br />
<br />
Gelecek, Aslinda Simdi Basliyor<br />
<br />
Mehmet Ögütçü<br />
<br />
OECD Disi Ulkelerle Isbirligi Programi ve<br />
<br />
Uluslararasi Yatirim Kuresel Forumu Baskani<br />
<br />
OECD, Paris<br />
<br />
mehmet.ogutcu@oecd.org<br />
<br />
Dışarıdan bakıldığında, Türkiye hala yerli yerine oturmamış, uzun yıllardır kronik şekilde &#8220;kritik&#8221; ve &#8220;gecis &#8221; dönemleri yaşayan, Avrupa Birliği&#8217;ne katılım süreci belirsiz, nereye ait olduğuna dair<br />
<br />
ulusal kimlik tanımını henüz netleştirememiş, kendisiyle ve çevresindeki ülkelerle barışık olmayan, genç nüfusuna gelecek umudu ve istikamet duygusu aşılayamamış, kaynaklarını rasyonel<br />
<br />
olarak kullanamayan, iç (90 milyar dolar) ve dış (110 milyar dolar) borç sarmalına düğümlenmiş, yenilenip dünyaya ayak uydurmak yerine ayak diremeyi esas almış bir ülke görüntüsü veriyor. Dünya<br />
<br />
değişirken, hem de süratle değişirken, gereken tempoda ve çapta değişememenin sancılarını yaşıyor. Bunun ağır maliyetini de on yıllardır tünelin ucunda ışık beklerken gitgide yoksullaşan<br />
<br />
insanlarına adil olmayan şekilde ödetiyor. Ekonomik bunalım, zamanında her vesileyle &#8220;dinamik&#8221; ve &#8220;lokomotif&#8221; güç olarak övdüğümüz özel sektörümüzün makyajını sildi. 2001&#8217;de dünya rekabet liginde yerimiz, 49 ülkeyi kapsayan uluslararası rekabet gücü sınıflandırmasına göre, 46 ıncı sırada idi. Rüşvet ve yolsuzluk sıralamalarında ise üst sıraları yıllardır kimseye kaptırmıyoruz. Sanayi, tarım ve işgücü verimliliği uluslararası ortalamanın epey altında. Turizmde &#8220;parasız&#8221; turistlere ve yabancı tur operatörlerine çalışıyoruz. Doğal çevrenin dengesini bozmakta üstümüze yok. Üretimden, bilgi cağını yakalamaktan çok rant dağıtmaya göre şekillenmiş olan ekonomik yapımızın IMF disiplini altında değişeceği söylemi hala inandırıcı olmaktan uzak. Halkın iradesini yansıtmayan, kaliteyi vitrinine bir türlü çekemeyen, ne idüğü belirsiz &#8220;yönetemeyen&#8221; bir demokrasi altında akıntıya karşı kürek çekiyoruz. Sivil yönetim, askerlere söz geçirecek ve politikalara yön verecek meşruiyet ve kapasiteye sahip gözükmüyor.<br />
<br />
Devletin adaleti işlemediği için özelleştirilmiş &#8220;hukuklar&#8221; kök salıyor. Neredeyse övündüğümüz her<br />
<br />
şey ithal. Her ne kadar iddialı ve ihtiraslı insandan geçilmiyorsa da dünya ölçeğinde kıyaslanabilir<br />
<br />
politikacı, işadamı, sanatçı ve bilim adamı eksikliği güçlü şekilde hissediliyor. Öyle bir tarihi dönemeçteyiz ki ve de öylesine kıymetli bir gayrimenkulun üzerinde yaşıyoruz ki, istesek de istemesek de değişeceğiz. AB bütünleşmesi ve IMF disiplini çerçevesindeki ekonomik dönüşümler siyaset dünyasına da yansıyarak yöneten, kendisini sürekli yenileyen dinamik bir sistemi tetiklemelidir. Şayet iç dinamikler harekete gecip bu değişimi sürükleyemezlerse dış dinamiklerin<br />
<br />
dayatması ile sistem yenilenmesi er ya da geç (muhtemelen de daha yüksek maliyetle) gerçekleşecek. Ne yazık ki, küreselleşme rüzgarı ve dünya güçler dengesi hesaplarının zorlayacağı böylesi bir kabuk<br />
<br />
değişimi kontrolümüzden çıkabilir. Başlama düdüğünü bizim çalmadığımız değişimin kendi ulusal<br />
<br />
menfaatlerimizi ve önceliklerimizi yansıtmasını da kimse beklememeli.<br />
<br />
2023 Türkiye Vizyonu<br />
<br />
Madem değişim kaçınılmaz o halde &#8220;değişimin ana unsurları, dünya koşullarında yeniden<br />
<br />
tanımlanacak yerimiz, reformların hangi sırayla gündeme getirileceği, atılacak adımların zamanlaması,<br />
<br />
yönetimi, toplumun geniş kesimleri ile ortak anlayış noktalarının çıkartılması ve uygulamanın izlenmesi nasıl olmalı?&#8221; gibi sorulara vakit geçirmeksizin yanıt aramak zorundayız. Sonbahar rüzgarında bir o yana bir bu yana savrulan yaprak misali kendimize kimlik, rol ve konum aramamak için ayakları yere basan berrak bir stratejik vizyon geliştirmeliyiz. Geleceği tevekkülle beklemek yerine onu tercihlerimiz doğrultusunda şimdiden biçimlendirmeye başlamalıyız. Çok uzaklarda görünüyorsa da stratejik &#8220;Türkiye Vizyonu&#8221; için hedef olarak Cumhuriyetimizin yüzüncü kuruluş yıldönümüne denk düşen 2023 seçilmesi kitlelere istikamet göstermek, motivasyon sağlamak bakımından elzemdir. Böylesi bir vizyon çalışması tarımdan eğitime, yabancı yatırımlardan bilgi<br />
<br />
ekonomisine, dış politikadan su sorununa, sürdürülebilir kalkınmaya, güvenlik mimarisinden kent<br />
<br />
planlamasına, AB üyeliğinden alternatif enerji kaynaklarına, kültürel yenilenmeye kadar uzanan geniş bir menzilde değişen dünyanın ve değişemeyen Türkiye&#8217;nin fotoğrafını çekmeye, geleceğe dönük görüş ve önerileri, kestirimleri paylaşmaya çalışmalıdır.<br />
<br />
Kapsamlı &#8220;Türkiye 2023 Vizyonu&#8221;nu elbette ki tek bir kişinin, araştırmacılar ekibinin ya da siyasi<br />
<br />
grubun tasarlaması, savunması ve geniş kesimlere benimsetmesi mümkün değil.<br />
<br />
Basında birkaç gün yer işgal ettikten sonra ömrü dolan cicili bicili raporlara ihtiyacımız yok.<br />
<br />
Böyle bir vizyonun kendi başına ülkenin sorunlarına çözüm getireceğini iddia etmek de naiflik olur.<br />
<br />
Birçok ülkede bu amaçla genellikle Cumhurbaşkanı&#8217;nın öncülüğünde kılı kırk yararak her kesimden<br />
<br />
seçilmiş bilge kişiler ekibi oluşturuluyor. Tüm ilgili aktörlerin görüşleri ve önerileri dikkate alındıktan<br />
<br />
sonra aylar süren beyin fırtınaları neticesinde katılımcı ve partiler-üstü bir yaklaşımla önce stratejik<br />
<br />
çerçeve çıkartılıyor. Ardından, hükümet, parlamento, basın-yayın organları ve kamuoyu bu stratejik<br />
<br />
çerçeveyi tüm yönleriyle tartışıyor, gözden geçiriyor. Uygun görülen konularda eylem planları<br />
<br />
hazırlanıyor. Bunların uygulanması, vizyon sahiplerince ve kamuoyunca titizlikle takip ediliyor, gerektikçe gözden geçiriliyor. Siyasi partilerin seçim başarısı bu hedeflere varmak için yaptıkları çalışmalar ile ölçülüyor. Hem her geçen gün karmaşıklaşan ülkenin günbegün yönetimi hem de stratejik gelecek yönetimi, her ne kadar zor olsa da, paralel yürütülmesi gereken bir süreç.<br />
<br />
Helva&#8217;yi kim, nasil yapacak?<br />
<br />
Aslında geleceğe umut ve heyecanla bakılması, büyük iddia ve hayallerin gerçekleştirebilmesi için<br />
<br />
yeterli irade, kaynak ve potansiyel ülkemizde mevcut. İş, büyük ölçüde yağ, un ve şekerin uygun kıvamda &#8220;helva&#8221;ya dönüştürülmesinde düğümleniyor. Kişi başına gelirimiz son ekonomik bunalımdan sonra hayli geriledi; ancak yine de satın alma gücü paritesine göre GSMH toplamı sıralamasında ilk yirmi ülke arasındayız dünyada. Üstelik kayıt dışı ekonomi bu hesaba dahil değil. Ekilebilir arazi büyüklüğü bakımından, dünyanın 10&#8217;uncu ülkesiyiz. Toplam nüfus açısından ise dünya 17incisi. Şimdilik Batı&#8217;yı telaşlandıran &#8220;yaşlanan nüfus&#8221; korkusu henüz bize sirayet etmedi. 1990 ile 2030 arası dönemde OECD nüfusu içinde yaşlıların oranı neredeyse iki kat artarak yüzde 13&#8217;den yüzde 22,5&#8217;a yükselecek; Avrupa&#8217;nın iyi yetişmiş genç emek ve beyin gücü Türkiye kaynaklı olabilir.<br />
<br />
Kağıt üzerinde etkileyici gözüken bu verilere bir de Türkiye&#8217;nin jeostratejik önemi, imparatorluk<br />
<br />
mirasını, yüzyıllara dayanan kurumlarını, muhteşem doğasını, turizm varlıklarını, imbikten süzülmüş<br />
<br />
geleneklerini, birbirine geçmiş onca değişik kültürlerini, Balkanlar&#8217;ı, Ortadoğu&#8217;yu, Akdeniz&#8217;i ve<br />
<br />
Kafkasya&#8217;yı birleştiren anahtar ülke konumunu, NATO&#8217;nun ikinci büyük ordusunu, elindeki su<br />
<br />
rezervlerini, dinamik müteşebbislerini, Doğu-Batı Avrasya enerji koridoru özelliğini ekleyin. Görünen<br />
<br />
manzara, yine kağıt üzerinde, tüm temel unsurları sağlam görünen, &#8220;geleceği parlak&#8221; bir Türkiye.<br />
<br />
Masabaşı ekonometrik modellerinden hareketle ülkemizin GSMH&#8217; sinin 2023&#8217;e kadar altıya<br />
<br />
katlanarak 1.2 trilyon dolara çıkacağı hesaplanıyor. Bunu o zaman ulaşacağımız varsayılan 92 milyonluk nüfusa böldüğümüzde kişi basına gelirimiz 13,000 dolar civarında olacak. Yani, &#8220;herşey bugünkü gibi&#8221; senaryosu geçer akçe olursa, korkarız, Yunanistan&#8217;ın 1999&#8217;da sahip olduğu kişi basına geliri biz ancak çeyrek yüzyıl sonra tutturabileceğiz. Tabii ki arada meydana gelebilecek olumsuz değişim ya da savaş ve deprem gibi felaket senaryolarını dikkate almazsak. Dolayısıyla, ülkemizdeki mevcut iyimser havanın, atılması gereken adımların sanal başarı sarhoşluğu ortamında geriye itilmesi ihtimalini hiç yabana atmadan, kendimize biraz daha ihtiraslı, iddialı &#8220;yüksek büyüme&#8221;, &#8220;insana yatırım&#8221; ve &#8220;teknolojide üst kümeye sıçrama&#8221; senaryosunu hedef alarak, çıtayı yükseltmek zorundayız. Toz dumandan ortalığın net şekilde seçilemediği kriz dönemleri, bazen ülkelerin yeniden dirilişi, geride kalan yılların &#8220;adamsendeciliği&#8221;ni telafi edecek büyük atılımları başlatmaları için kamçı vazifesi görebiliyor. Tarihte bunun çarpıcı örnekleri Japonya, Almanya ve Kore&#8217;de yasandı. Doğu Asya ekonomilerinin Temmuz 1997&#8217;den bu yana mali krizden bünyelerini daha da sağlamlaştırarak çıkmaları da yakın tarihten başka bir derstir. Rusya, en karamsar döneminde genç bir liderin peşinde önündeki çetin dönüşümleri gerçekleştirme sürecini başlattı ve şimdilik başarıyla sürdürüyor.<br />
<br />
Başlangıçta kökten değişim rüzgarının tepeden inme getirilmesi zorunluluk arz edebilir. Zira, her<br />
<br />
konuda bıçakla kesilmiş karpuz gibi taraf olmaya hazır insanların dünyasında değişimden yana icraat<br />
<br />
yapabilmek hem cesur olmayı, hem risk almayı gerektiriyor. Hem de ülkenin toplumsal dokusunu, özlem ve saplantılarını iyi okumayı. Ne kadar iyi niyetli olursa olsunlar hem mevcut sorunların üstesinden gelinmesi, hem de yeni yüzyılın sunduğu fırsatların yakalanması 65-75 yaş kuşağındaki (artık köşelerine çekilmeleri beklenilen) mevcut liderlerimizin harcı değil. Çoğunun menfaati daha ziyade statükonun korunmasında yatıyor. İsteseler dahi değişim rüzgarlarını &#8211; çoğu, yeni yüzyılın gerektirdiği donanıma sahip olmadıklarından &#8211; yakalamaları mümkün görünmüyor. Siyasetçilerimiz genellikle devlet rantını paylaşmayı, öfkeyi örgütlemeyi, tepki sergilemeyi ya da güncel sorunları dillendirmeyi tercih ediyorlar. Oysa, ortak temel ve değerlerimizden hareketle, yeni gelecek tasarımları kitleleri sisteme daha sıkı bağlayacak, uzun zamandır kimsenin ağzına<br />
<br />
almadığı umutları yeniden yeşertecektir. Kurumların henüz yerli yerine oturup belli bir düzeni idame ettiremediği bizimki gibi toplumlarda lokomotif rol üstlenecek liderler kritik öneme sahiptirler. Onlar, şayet iyi teçhiz edilmişlerse, çevrelerinde kendini ideallere adamış ehil kadrolar oluşturabilirlerse, demokratik mekanizmaları sonuna kadar kullanıp toplumlarını şevklendirip belli hedefler istikametinde daha yukarılara doğru sürükleyebilirler. Öte yandan, çapsız, muhlis, otoriter ve vizyonsuz liderlerin elinde de aşağıya doğru iniş kaçınılmazdır.<br />
<br />
Vizyon hareketinin tetiğinin çekilmesi, gerçekleri kamuoyuna çekinmeden söyleyebilecek, verilen<br />
<br />
sözleri yerine getirebilecek, karizma tik, bilgili, dürüst ve etkin çekirdek bir lider kadrosunun<br />
<br />
mevcudiyetine bağlıdır. Başarılı liderlik erkek ya da kadına, yumuşak ya da sert olmaya, saldırgan ya da hassas davranmaya göre farklılık göstermiyor. Liderler, herşeyden önce güçlü bir şekilde tanımlanmış amaç duygusuna sahip olmalıdırlar. Halihazırda tepedeki insanlar, zorlayıcı, tepeden bakan bir vizyon yaratmak yerine daha çok politika, uygulama ve usul kuralları yapmada iyiler. Daha fazla verimlilik sağlama, sistemlerini ve yapılarını daha etkin şekilde denetleme uğrası içindeler. Oysa bizim bir rüyası, misyonu, stratejik amacı olan, vizyonunu kamuoyuna, uygulayıcılara ve dış dünyaya en iyi şekilde aktarma, kitleleri hedefler doğrultusunda motive etme kapasitesine sahip liderlere ihtiyacımız var. Bunları özel laboratuarlarda yetiştiremeyeceğimize ya da dışarıdan ithal edemeyeceğimize göre siyasi sürece erken aşamada katmanın, sorumluluklar yükleyerek pişmelerinin önünü açmak zorundayız.<br />
<br />
Gerçekçi Bir Yol Haritası ve Öncelikler Listesi<br />
<br />
Herşeyin içice girdiği ve karşılıklı bağımlılığın inanılmaz süratte arttığı bir dünyada artık ülkelerin<br />
<br />
başarı ya da başarısızlığı geleneksel ulusal gelir toplamından farklı şekilde hesap edilen &#8220;etkin büyüme&#8221;ye bağlı hale geldi. Büyüyerek zenginleşmek sadece yaşam standartlarını iyileştirme &#8211;yani, daha fazla dayanıklı tüketim malları satın alma ya da sağlığa daha fazla para ayırma --meselesi olmaktan çıktı. Büyüme, uluslararası siyasi sisteme yansıdığından beraberinde &#8220;güç&#8221; getiriyor. Bu itibarla, önümüzdeki yüzyılda sadece sanayileri daha etkin hale getirmenin yetmeyeceği, sonuçta toplumu her alanda topyekün etkinleştirme başarısı gösteren ülkelerin öne fırlayacağı bilinmelidir.<br />
<br />
Bu değişimin doğrudan sonucu, zengin ekonomiler imalat sanayiinden çok artan ölçüde hem teknoloji<br />
<br />
hem de insan sermayesi içeren bilginin yaratımı, dağıtımı ve kullanımının motor gücü oluyorlar. Bilgi<br />
<br />
yoğun sanayiler daha hızlı büyüyor, daha fazla istihdam ve gelir yaratıyorlar. Gelecekte en iyi performansı gösterecek ekonomiler belli kıstaslara göre seçilmiş ya da kayırılan &#8220;stratejik&#8221; sanayilere destek verenler değil bilgi varlıklarını en etkin şekilde ekonominin her sahasına tatbik edebilenler oluyor. Bilgi ve bilgili insan artık ekonominin en önemli girdisi. Klasik iktisat teorileri dünya ve ulusal ekonomilerde yaşanmakta olan alışılmadık bu değişim ve gelişmeleri izahta yetersiz kalıyor.<br />
<br />
Bugüne kadar olduğu gibi rüzgara kapılıp amaçsızca bir o yana bir bu yana savrulmak istemiyorsak,<br />
<br />
iktidara gelince çözüm bekleyen büyüklü-küçüklü sorunlar batağında boğulmamak, çevreyi kuşatacak<br />
<br />
menfaat grupları/danışmanlar çemberinin bizi sürekli &#8220;önemli&#8221; konulara çekme gayretlerinden sakınmak için tüm enerji/yetenek/kaynakların kilitleneceği (gerektikçe de gözden geçirilecek) öncelikler listesini çıkartarak işe başlamalıyız.<br />
<br />
Adım adım bu öncelikleri nasıl gerçekleştirilebileceği de somut önlem, proje ve icraat takvimine<br />
<br />
bağlamalıyız. Amaç, stratejik hedeflerimizi, önceliklerimizi gerçekleştirmek için kurumsal, hukuksal,<br />
<br />
teknolojik ve insan gücü altyapısını şimdiden hazırlamaktır. Bu tür egzersizlerde yalnızca bilimsel olma kaygısını ön planda tutarsanız sürecin önünü tıkarsınız. Köklü değişimleri ancak belli kalıpların esiri olmayan, aykırı, yaratıcı, cesur beyinler ortaya koyabilir. Düşünce özgürlüğü sadece siyasi sistemin demokratik vasfının olmazsa olmaz koşulu değil aynı zamanda ülkedeki yaratıcılığın ve yenilenmenin de önde gelen gereklerinden birisidir. Her soruna aynı anda saldırarak, mevcut kurulu yapıları hallaç pamuğu gibi attırarak sonuç almak mümkün değil. Bize göre, önümüzdeki dönemde Türkiye öncelikli ve birbiri ile de bağlantılı şu dört temel hedefin yılmaz takipçisi olmalıdır:]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[2023 TURKIYE VIZYONU<br />
<br />
Gelecek, Aslinda Simdi Basliyor<br />
<br />
Mehmet Ögütçü<br />
<br />
OECD Disi Ulkelerle Isbirligi Programi ve<br />
<br />
Uluslararasi Yatirim Kuresel Forumu Baskani<br />
<br />
OECD, Paris<br />
<br />
mehmet.ogutcu@oecd.org<br />
<br />
Dışarıdan bakıldığında, Türkiye hala yerli yerine oturmamış, uzun yıllardır kronik şekilde &#8220;kritik&#8221; ve &#8220;gecis &#8221; dönemleri yaşayan, Avrupa Birliği&#8217;ne katılım süreci belirsiz, nereye ait olduğuna dair<br />
<br />
ulusal kimlik tanımını henüz netleştirememiş, kendisiyle ve çevresindeki ülkelerle barışık olmayan, genç nüfusuna gelecek umudu ve istikamet duygusu aşılayamamış, kaynaklarını rasyonel<br />
<br />
olarak kullanamayan, iç (90 milyar dolar) ve dış (110 milyar dolar) borç sarmalına düğümlenmiş, yenilenip dünyaya ayak uydurmak yerine ayak diremeyi esas almış bir ülke görüntüsü veriyor. Dünya<br />
<br />
değişirken, hem de süratle değişirken, gereken tempoda ve çapta değişememenin sancılarını yaşıyor. Bunun ağır maliyetini de on yıllardır tünelin ucunda ışık beklerken gitgide yoksullaşan<br />
<br />
insanlarına adil olmayan şekilde ödetiyor. Ekonomik bunalım, zamanında her vesileyle &#8220;dinamik&#8221; ve &#8220;lokomotif&#8221; güç olarak övdüğümüz özel sektörümüzün makyajını sildi. 2001&#8217;de dünya rekabet liginde yerimiz, 49 ülkeyi kapsayan uluslararası rekabet gücü sınıflandırmasına göre, 46 ıncı sırada idi. Rüşvet ve yolsuzluk sıralamalarında ise üst sıraları yıllardır kimseye kaptırmıyoruz. Sanayi, tarım ve işgücü verimliliği uluslararası ortalamanın epey altında. Turizmde &#8220;parasız&#8221; turistlere ve yabancı tur operatörlerine çalışıyoruz. Doğal çevrenin dengesini bozmakta üstümüze yok. Üretimden, bilgi cağını yakalamaktan çok rant dağıtmaya göre şekillenmiş olan ekonomik yapımızın IMF disiplini altında değişeceği söylemi hala inandırıcı olmaktan uzak. Halkın iradesini yansıtmayan, kaliteyi vitrinine bir türlü çekemeyen, ne idüğü belirsiz &#8220;yönetemeyen&#8221; bir demokrasi altında akıntıya karşı kürek çekiyoruz. Sivil yönetim, askerlere söz geçirecek ve politikalara yön verecek meşruiyet ve kapasiteye sahip gözükmüyor.<br />
<br />
Devletin adaleti işlemediği için özelleştirilmiş &#8220;hukuklar&#8221; kök salıyor. Neredeyse övündüğümüz her<br />
<br />
şey ithal. Her ne kadar iddialı ve ihtiraslı insandan geçilmiyorsa da dünya ölçeğinde kıyaslanabilir<br />
<br />
politikacı, işadamı, sanatçı ve bilim adamı eksikliği güçlü şekilde hissediliyor. Öyle bir tarihi dönemeçteyiz ki ve de öylesine kıymetli bir gayrimenkulun üzerinde yaşıyoruz ki, istesek de istemesek de değişeceğiz. AB bütünleşmesi ve IMF disiplini çerçevesindeki ekonomik dönüşümler siyaset dünyasına da yansıyarak yöneten, kendisini sürekli yenileyen dinamik bir sistemi tetiklemelidir. Şayet iç dinamikler harekete gecip bu değişimi sürükleyemezlerse dış dinamiklerin<br />
<br />
dayatması ile sistem yenilenmesi er ya da geç (muhtemelen de daha yüksek maliyetle) gerçekleşecek. Ne yazık ki, küreselleşme rüzgarı ve dünya güçler dengesi hesaplarının zorlayacağı böylesi bir kabuk<br />
<br />
değişimi kontrolümüzden çıkabilir. Başlama düdüğünü bizim çalmadığımız değişimin kendi ulusal<br />
<br />
menfaatlerimizi ve önceliklerimizi yansıtmasını da kimse beklememeli.<br />
<br />
2023 Türkiye Vizyonu<br />
<br />
Madem değişim kaçınılmaz o halde &#8220;değişimin ana unsurları, dünya koşullarında yeniden<br />
<br />
tanımlanacak yerimiz, reformların hangi sırayla gündeme getirileceği, atılacak adımların zamanlaması,<br />
<br />
yönetimi, toplumun geniş kesimleri ile ortak anlayış noktalarının çıkartılması ve uygulamanın izlenmesi nasıl olmalı?&#8221; gibi sorulara vakit geçirmeksizin yanıt aramak zorundayız. Sonbahar rüzgarında bir o yana bir bu yana savrulan yaprak misali kendimize kimlik, rol ve konum aramamak için ayakları yere basan berrak bir stratejik vizyon geliştirmeliyiz. Geleceği tevekkülle beklemek yerine onu tercihlerimiz doğrultusunda şimdiden biçimlendirmeye başlamalıyız. Çok uzaklarda görünüyorsa da stratejik &#8220;Türkiye Vizyonu&#8221; için hedef olarak Cumhuriyetimizin yüzüncü kuruluş yıldönümüne denk düşen 2023 seçilmesi kitlelere istikamet göstermek, motivasyon sağlamak bakımından elzemdir. Böylesi bir vizyon çalışması tarımdan eğitime, yabancı yatırımlardan bilgi<br />
<br />
ekonomisine, dış politikadan su sorununa, sürdürülebilir kalkınmaya, güvenlik mimarisinden kent<br />
<br />
planlamasına, AB üyeliğinden alternatif enerji kaynaklarına, kültürel yenilenmeye kadar uzanan geniş bir menzilde değişen dünyanın ve değişemeyen Türkiye&#8217;nin fotoğrafını çekmeye, geleceğe dönük görüş ve önerileri, kestirimleri paylaşmaya çalışmalıdır.<br />
<br />
Kapsamlı &#8220;Türkiye 2023 Vizyonu&#8221;nu elbette ki tek bir kişinin, araştırmacılar ekibinin ya da siyasi<br />
<br />
grubun tasarlaması, savunması ve geniş kesimlere benimsetmesi mümkün değil.<br />
<br />
Basında birkaç gün yer işgal ettikten sonra ömrü dolan cicili bicili raporlara ihtiyacımız yok.<br />
<br />
Böyle bir vizyonun kendi başına ülkenin sorunlarına çözüm getireceğini iddia etmek de naiflik olur.<br />
<br />
Birçok ülkede bu amaçla genellikle Cumhurbaşkanı&#8217;nın öncülüğünde kılı kırk yararak her kesimden<br />
<br />
seçilmiş bilge kişiler ekibi oluşturuluyor. Tüm ilgili aktörlerin görüşleri ve önerileri dikkate alındıktan<br />
<br />
sonra aylar süren beyin fırtınaları neticesinde katılımcı ve partiler-üstü bir yaklaşımla önce stratejik<br />
<br />
çerçeve çıkartılıyor. Ardından, hükümet, parlamento, basın-yayın organları ve kamuoyu bu stratejik<br />
<br />
çerçeveyi tüm yönleriyle tartışıyor, gözden geçiriyor. Uygun görülen konularda eylem planları<br />
<br />
hazırlanıyor. Bunların uygulanması, vizyon sahiplerince ve kamuoyunca titizlikle takip ediliyor, gerektikçe gözden geçiriliyor. Siyasi partilerin seçim başarısı bu hedeflere varmak için yaptıkları çalışmalar ile ölçülüyor. Hem her geçen gün karmaşıklaşan ülkenin günbegün yönetimi hem de stratejik gelecek yönetimi, her ne kadar zor olsa da, paralel yürütülmesi gereken bir süreç.<br />
<br />
Helva&#8217;yi kim, nasil yapacak?<br />
<br />
Aslında geleceğe umut ve heyecanla bakılması, büyük iddia ve hayallerin gerçekleştirebilmesi için<br />
<br />
yeterli irade, kaynak ve potansiyel ülkemizde mevcut. İş, büyük ölçüde yağ, un ve şekerin uygun kıvamda &#8220;helva&#8221;ya dönüştürülmesinde düğümleniyor. Kişi başına gelirimiz son ekonomik bunalımdan sonra hayli geriledi; ancak yine de satın alma gücü paritesine göre GSMH toplamı sıralamasında ilk yirmi ülke arasındayız dünyada. Üstelik kayıt dışı ekonomi bu hesaba dahil değil. Ekilebilir arazi büyüklüğü bakımından, dünyanın 10&#8217;uncu ülkesiyiz. Toplam nüfus açısından ise dünya 17incisi. Şimdilik Batı&#8217;yı telaşlandıran &#8220;yaşlanan nüfus&#8221; korkusu henüz bize sirayet etmedi. 1990 ile 2030 arası dönemde OECD nüfusu içinde yaşlıların oranı neredeyse iki kat artarak yüzde 13&#8217;den yüzde 22,5&#8217;a yükselecek; Avrupa&#8217;nın iyi yetişmiş genç emek ve beyin gücü Türkiye kaynaklı olabilir.<br />
<br />
Kağıt üzerinde etkileyici gözüken bu verilere bir de Türkiye&#8217;nin jeostratejik önemi, imparatorluk<br />
<br />
mirasını, yüzyıllara dayanan kurumlarını, muhteşem doğasını, turizm varlıklarını, imbikten süzülmüş<br />
<br />
geleneklerini, birbirine geçmiş onca değişik kültürlerini, Balkanlar&#8217;ı, Ortadoğu&#8217;yu, Akdeniz&#8217;i ve<br />
<br />
Kafkasya&#8217;yı birleştiren anahtar ülke konumunu, NATO&#8217;nun ikinci büyük ordusunu, elindeki su<br />
<br />
rezervlerini, dinamik müteşebbislerini, Doğu-Batı Avrasya enerji koridoru özelliğini ekleyin. Görünen<br />
<br />
manzara, yine kağıt üzerinde, tüm temel unsurları sağlam görünen, &#8220;geleceği parlak&#8221; bir Türkiye.<br />
<br />
Masabaşı ekonometrik modellerinden hareketle ülkemizin GSMH&#8217; sinin 2023&#8217;e kadar altıya<br />
<br />
katlanarak 1.2 trilyon dolara çıkacağı hesaplanıyor. Bunu o zaman ulaşacağımız varsayılan 92 milyonluk nüfusa böldüğümüzde kişi basına gelirimiz 13,000 dolar civarında olacak. Yani, &#8220;herşey bugünkü gibi&#8221; senaryosu geçer akçe olursa, korkarız, Yunanistan&#8217;ın 1999&#8217;da sahip olduğu kişi basına geliri biz ancak çeyrek yüzyıl sonra tutturabileceğiz. Tabii ki arada meydana gelebilecek olumsuz değişim ya da savaş ve deprem gibi felaket senaryolarını dikkate almazsak. Dolayısıyla, ülkemizdeki mevcut iyimser havanın, atılması gereken adımların sanal başarı sarhoşluğu ortamında geriye itilmesi ihtimalini hiç yabana atmadan, kendimize biraz daha ihtiraslı, iddialı &#8220;yüksek büyüme&#8221;, &#8220;insana yatırım&#8221; ve &#8220;teknolojide üst kümeye sıçrama&#8221; senaryosunu hedef alarak, çıtayı yükseltmek zorundayız. Toz dumandan ortalığın net şekilde seçilemediği kriz dönemleri, bazen ülkelerin yeniden dirilişi, geride kalan yılların &#8220;adamsendeciliği&#8221;ni telafi edecek büyük atılımları başlatmaları için kamçı vazifesi görebiliyor. Tarihte bunun çarpıcı örnekleri Japonya, Almanya ve Kore&#8217;de yasandı. Doğu Asya ekonomilerinin Temmuz 1997&#8217;den bu yana mali krizden bünyelerini daha da sağlamlaştırarak çıkmaları da yakın tarihten başka bir derstir. Rusya, en karamsar döneminde genç bir liderin peşinde önündeki çetin dönüşümleri gerçekleştirme sürecini başlattı ve şimdilik başarıyla sürdürüyor.<br />
<br />
Başlangıçta kökten değişim rüzgarının tepeden inme getirilmesi zorunluluk arz edebilir. Zira, her<br />
<br />
konuda bıçakla kesilmiş karpuz gibi taraf olmaya hazır insanların dünyasında değişimden yana icraat<br />
<br />
yapabilmek hem cesur olmayı, hem risk almayı gerektiriyor. Hem de ülkenin toplumsal dokusunu, özlem ve saplantılarını iyi okumayı. Ne kadar iyi niyetli olursa olsunlar hem mevcut sorunların üstesinden gelinmesi, hem de yeni yüzyılın sunduğu fırsatların yakalanması 65-75 yaş kuşağındaki (artık köşelerine çekilmeleri beklenilen) mevcut liderlerimizin harcı değil. Çoğunun menfaati daha ziyade statükonun korunmasında yatıyor. İsteseler dahi değişim rüzgarlarını &#8211; çoğu, yeni yüzyılın gerektirdiği donanıma sahip olmadıklarından &#8211; yakalamaları mümkün görünmüyor. Siyasetçilerimiz genellikle devlet rantını paylaşmayı, öfkeyi örgütlemeyi, tepki sergilemeyi ya da güncel sorunları dillendirmeyi tercih ediyorlar. Oysa, ortak temel ve değerlerimizden hareketle, yeni gelecek tasarımları kitleleri sisteme daha sıkı bağlayacak, uzun zamandır kimsenin ağzına<br />
<br />
almadığı umutları yeniden yeşertecektir. Kurumların henüz yerli yerine oturup belli bir düzeni idame ettiremediği bizimki gibi toplumlarda lokomotif rol üstlenecek liderler kritik öneme sahiptirler. Onlar, şayet iyi teçhiz edilmişlerse, çevrelerinde kendini ideallere adamış ehil kadrolar oluşturabilirlerse, demokratik mekanizmaları sonuna kadar kullanıp toplumlarını şevklendirip belli hedefler istikametinde daha yukarılara doğru sürükleyebilirler. Öte yandan, çapsız, muhlis, otoriter ve vizyonsuz liderlerin elinde de aşağıya doğru iniş kaçınılmazdır.<br />
<br />
Vizyon hareketinin tetiğinin çekilmesi, gerçekleri kamuoyuna çekinmeden söyleyebilecek, verilen<br />
<br />
sözleri yerine getirebilecek, karizma tik, bilgili, dürüst ve etkin çekirdek bir lider kadrosunun<br />
<br />
mevcudiyetine bağlıdır. Başarılı liderlik erkek ya da kadına, yumuşak ya da sert olmaya, saldırgan ya da hassas davranmaya göre farklılık göstermiyor. Liderler, herşeyden önce güçlü bir şekilde tanımlanmış amaç duygusuna sahip olmalıdırlar. Halihazırda tepedeki insanlar, zorlayıcı, tepeden bakan bir vizyon yaratmak yerine daha çok politika, uygulama ve usul kuralları yapmada iyiler. Daha fazla verimlilik sağlama, sistemlerini ve yapılarını daha etkin şekilde denetleme uğrası içindeler. Oysa bizim bir rüyası, misyonu, stratejik amacı olan, vizyonunu kamuoyuna, uygulayıcılara ve dış dünyaya en iyi şekilde aktarma, kitleleri hedefler doğrultusunda motive etme kapasitesine sahip liderlere ihtiyacımız var. Bunları özel laboratuarlarda yetiştiremeyeceğimize ya da dışarıdan ithal edemeyeceğimize göre siyasi sürece erken aşamada katmanın, sorumluluklar yükleyerek pişmelerinin önünü açmak zorundayız.<br />
<br />
Gerçekçi Bir Yol Haritası ve Öncelikler Listesi<br />
<br />
Herşeyin içice girdiği ve karşılıklı bağımlılığın inanılmaz süratte arttığı bir dünyada artık ülkelerin<br />
<br />
başarı ya da başarısızlığı geleneksel ulusal gelir toplamından farklı şekilde hesap edilen &#8220;etkin büyüme&#8221;ye bağlı hale geldi. Büyüyerek zenginleşmek sadece yaşam standartlarını iyileştirme &#8211;yani, daha fazla dayanıklı tüketim malları satın alma ya da sağlığa daha fazla para ayırma --meselesi olmaktan çıktı. Büyüme, uluslararası siyasi sisteme yansıdığından beraberinde &#8220;güç&#8221; getiriyor. Bu itibarla, önümüzdeki yüzyılda sadece sanayileri daha etkin hale getirmenin yetmeyeceği, sonuçta toplumu her alanda topyekün etkinleştirme başarısı gösteren ülkelerin öne fırlayacağı bilinmelidir.<br />
<br />
Bu değişimin doğrudan sonucu, zengin ekonomiler imalat sanayiinden çok artan ölçüde hem teknoloji<br />
<br />
hem de insan sermayesi içeren bilginin yaratımı, dağıtımı ve kullanımının motor gücü oluyorlar. Bilgi<br />
<br />
yoğun sanayiler daha hızlı büyüyor, daha fazla istihdam ve gelir yaratıyorlar. Gelecekte en iyi performansı gösterecek ekonomiler belli kıstaslara göre seçilmiş ya da kayırılan &#8220;stratejik&#8221; sanayilere destek verenler değil bilgi varlıklarını en etkin şekilde ekonominin her sahasına tatbik edebilenler oluyor. Bilgi ve bilgili insan artık ekonominin en önemli girdisi. Klasik iktisat teorileri dünya ve ulusal ekonomilerde yaşanmakta olan alışılmadık bu değişim ve gelişmeleri izahta yetersiz kalıyor.<br />
<br />
Bugüne kadar olduğu gibi rüzgara kapılıp amaçsızca bir o yana bir bu yana savrulmak istemiyorsak,<br />
<br />
iktidara gelince çözüm bekleyen büyüklü-küçüklü sorunlar batağında boğulmamak, çevreyi kuşatacak<br />
<br />
menfaat grupları/danışmanlar çemberinin bizi sürekli &#8220;önemli&#8221; konulara çekme gayretlerinden sakınmak için tüm enerji/yetenek/kaynakların kilitleneceği (gerektikçe de gözden geçirilecek) öncelikler listesini çıkartarak işe başlamalıyız.<br />
<br />
Adım adım bu öncelikleri nasıl gerçekleştirilebileceği de somut önlem, proje ve icraat takvimine<br />
<br />
bağlamalıyız. Amaç, stratejik hedeflerimizi, önceliklerimizi gerçekleştirmek için kurumsal, hukuksal,<br />
<br />
teknolojik ve insan gücü altyapısını şimdiden hazırlamaktır. Bu tür egzersizlerde yalnızca bilimsel olma kaygısını ön planda tutarsanız sürecin önünü tıkarsınız. Köklü değişimleri ancak belli kalıpların esiri olmayan, aykırı, yaratıcı, cesur beyinler ortaya koyabilir. Düşünce özgürlüğü sadece siyasi sistemin demokratik vasfının olmazsa olmaz koşulu değil aynı zamanda ülkedeki yaratıcılığın ve yenilenmenin de önde gelen gereklerinden birisidir. Her soruna aynı anda saldırarak, mevcut kurulu yapıları hallaç pamuğu gibi attırarak sonuç almak mümkün değil. Bize göre, önümüzdeki dönemde Türkiye öncelikli ve birbiri ile de bağlantılı şu dört temel hedefin yılmaz takipçisi olmalıdır:]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Osmanlı'dan Cumhuriyete Türkiye'de Merkeziyetçilik]]></title>
			<link>https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-Osmanl%C4%B1-dan-Cumhuriyete-T%C3%BCrkiye-de-Merkeziyet%C3%A7ilik-9945</link>
			<pubDate>Thu, 01 May 2008 08:31:40 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.hepimizbiriz.com/forum/member.php?action=profile&uid=22">civanpercemi</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-Osmanl%C4%B1-dan-Cumhuriyete-T%C3%BCrkiye-de-Merkeziyet%C3%A7ilik-9945</guid>
			<description><![CDATA[OSMANLI'DAN CUMHURİYET'E TÜRKİYE'DE<br />
<br />
MERKEZİYETÇİLİK- ADEM-İ MERKEZİYETÇİLİK PRATİĞİ ÜZERİNE NOTLAR<br />
<br />
Mustafa ÖKMEN* <br />
<br />
GİRİŞ<br />
<br />
Toplumların, bugünkü devlet, siyaset ve yönetim anlayışlarının, yapılanmalarının, geçmişin mirasından etkilenmediğini söylemek oldukça zordur ve bu anlamda toplumlar, önceki nesillerden miras olarak aldıkları kurumların, değerlerin ve davranış biçimlerinin yükünü taşırlar. Diğer bir deyişle, ekonomik, sosyal, siyasal, idarî ve kültürel anlayış ve yapılanmalar, insanlık ve toplumların tarihi içinde, kümülatif nitelikli olarak ve tarihi süreklilik seyrini izleyerek var olagelirler. Devletler, milletler ya da başka parametreleri esas alarak yapılan toplum ayrımlarının hepsi için geçerli olan bu nitelikler, aynı zamanda belirli bir değişimi ve dönüşümü de içerir ya da içermesi gerekir.<br />
<br />
Bu çalışmada, işte bu süreklilik, değişim, dönüşüm ya da tam tersi anlayış ve yapılanmaların belirli çizgiler itibariyle Osmanlı'dan Cumhuriyet'e aktarılan temel nitelikleri, özellikle merkeziyetçilik-adem-i merkeziyetçilik ilişkileri bağlamında ele alınacaktır. <br />
<br />
I- KLASİK DÖNEMDEN TANZİMAT'A SİYASİ-İDARİ SİSTEM VE YÖNETİM YAPISINDA SORUNLAR<br />
<br />
Gerek coğrafî alan ve siyasî otorite, gerekse ekonomik zenginlikler bakımından, Kanuni Sultan Süleyman döneminde gücünün zirvesine ulaşan Osmanlı Devleti, aynı dönemde, duraklama ve gerileme tohumlarının yeşermesine elverişli bir sürecin içine de girmiş bulunuyordu. Fatih döneminde ulaşılan ekonomik, sosyal ve idarî boyutlu olgunlaşma, Kanunî döneminde zirveye ulaşmakla birlikte, belki de gelişmenin ortaya koyduğu imkanlar nedeniyle, bir gevşeme ve bozulmayı da beraberinde getirmiştir. Ekonomik, sosyal, askerî, siyasal, idarî ve iç-dış olmak üzere birçok nedeni bulunan bu sürecin ayrıntılarına girmemekle birlikte, Tanzimat'ı getiren yolda, konumuzla ilgili bazı temel noktalara değinmek gerekir.<br />
<br />
Klasik dönemden Tanzimat'a uzanan çizgide Osmanlı devleti bir gevşemeyle birlikte gerileme ve bozulmayı da içeren yaşama sürecine girmiştir. &#8220;İçte ve dışta hayranlık uyandıran Klasik Osmanlı Sistemi, XVI. Yüzyılın sonlarından itibaren değişen iç ve dış dinamiklere ayak uydurmakta yetersiz kalmış ve bu durum buhran döneminin başlangıcının habercisi olmuştur. Dönemin önde gelen kişilerinin durumun ıslahına ilişkin görüşlerine rağmen, bürokratik kadroların henüz böyle bir kanaati kabullenmeye hazır olmadıkları görülmüştür. Bu kadrolara göre ülkenin çeşitli bölgelerinde meydana gelen sathî problemler, köklü temellere dayalı sistem bozukluğunun bir sonucu değildi. Bunlar geçici arızalardı ve Müslümanların Franklardan öğrenebilecekleri hiçbir şey olamazdı. Buna karşılık yer yer ortaya çıkan huzursuzluklar ve sıkıntılar Osmanlı aydın ve bürokratının bu konular üzerinde düşünmelerine sebep oldu.&#8221; Bu bağlamda, gelişmeler eski klasik sistemin terk edilmesi, rüşvet ve kayırmacılığın yaygınlaşması gibi nedenlere bağlanırken diğer yandan da dönemin bazı aydın ve bürokratlarınca yöneticilere sunulmak üzere ortaya konan çözüm önerilerini içeren siyasetnamelerin hazırlanılması yoluna gidildi. Bunların farklı ve çeşitli içerikleri bulunmakla birlikte özellikle tımar sisteminin işleyişine ilişkin değerlendirmeler dikkat çekicidir. Halil İnalcık'a göre, &#8220;XVII. Asır başlarında İmparatorluğun çöküşünü haber veren Osmanlı siyaset-nüvislerinin, bilhassa tımar sistemi üzerinde durmaları da sebepsiz değildir. Çıkışından itibaren tımar sisteminin tarihî tekamülü gösterilmekle, Osmanlı İmparatorluğunun asıl çatısı ve tarihinin esas amillerinden biri meydana çıkarılmış olacaktır.&#8221;[ii] Kemal Karpat da geleneksel Osmanlı toplumundaki toprak sistemini, elitlerin doğuşunu etkileyen ve bu sınıfların hem geniş halk kitleleri, hem de resmî devlet kurumlarıyla ilişkilerinde onlara bazı güçler sağlayan temel ekonomik kurum olarak[iii] ele almaktadır. Toprak sistemi, Osmanlı Devleti&#8217;nde ekonomik, siyasî ve idarî yapılanmanın odak noktasını oluşturmaktadır denilebilir.<br />
<br />
Osmanlı Devleti&#8217;nin Tanzimat'la sonuçlanan yozlaşma ve gerileme sürecinin birçok nedeni bulunmakladır ve bunların hepsi birbiri ile yakından ilgilidir. &#8220;XVII. yüzyıla gelindiğinde, hem merkezi idarenin hem de eyalet ve sancak yönetimini klasik şeklinden tamamen ayrılmış olduğu görülmektedir. Bunun temel nedeni ise tımar sisteminin niteliğindeki değişme ile ilgilidir. Harp güçlerinin oluşturulmasında artık eyalet askerleri içinde tımarlı sipahilerin yerini, valilerin kapılarında besledikleri ve çeşitli adlarla anılan askerler almışlardır.<br />
<br />
Bu yüzyıldan itibaren ülke yönetiminin temel birimi sayılan sancaklarda da önemli değişiklikler görülmeye başlanmıştır. Tımar sisteminin bozulup yerini iltizamla yönetime bırakması yanı sıra vezir rütbesini almış kimselerin çoğalması, bunlar için unvanlarına uygun görevlerin bulunmamasına yol açmıştı. Daha önceleri ulema sınıfı için başvurulan uygulamaya yönetimde de yer verilmiştir. Vali olması gerekirken boş eyalet bulunmadığı için atanması yapılamayanlara duruma göre bir veya birkaç sancağın geliri arpalık olarak verilmiştir. XVIII. yüzyılda bu sistem iyice yer etmiş, birçok sancak arpalık olarak vekillerce yönetilir olmuştur. Bunun yanında XVII. Yüzyıldan itibaren Osmanlılarda toprak, devletin denetiminden çıkarak fiilen beylerin yerli güçlü ailelerin malîkaneleri durumuna gelmeye başlamıştı. XVIII. Yüzyılın bitiminde Doğu Anadolu'nun yanı sıra batıda da derebeyleşme eğilimleri artmıştı. XIX. Yüzyılın başlarından itibaren İmparatorluk gün geçtikçe her bakımdan kötü duruma düşmekteydi."[iv] Bu süreç beraberinde çözüm arayışlarını ve bir takım önlemlerin alınması zorunluluğunu da getirmekteydi. III. Selim ve II. Mahmut&#8217;un çabalarını bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Ancak, bu dönemde ortaya konan bütün reform ve ıslah çalışmaları bu gidişi durdurmaya yetmemiştir.<br />
<br />
Osmanlı Devleti&#8217;nin ve toplumunun 1600'lü yıllardaki sarsıntılardan sonra belirginleşen değişimi, XVIII. Yüzyıla varıldığında, çok daha değişik bir yapı ve yeni anlayışlar ortaya çıkardı. &#8220;Artık ne ülke içinde padişahın mutlak gücünden söz etmek mümkündü, ne de dışa dönük genişleme siyasetinden. XVIII. Yüzyıldan sonra Osmanlı Devleti bambaşka bir değişim içine girdi; bir zamandır baş edemediği Avrupa'nın karşısında tutunabilmek için gittikçe Avrupalılardan daha çok şey öğrenmeye, Avrupa kurumlarını kendine mal etmeye, kısacası Avrupalılaşmaya, Batılılaşmaya başladı. Burada vurgulamamız gereken, batılılaşma sürecine giren Osmanlı devletinin XVI. Yüzyıldaki devlet yapısından çok uzak olduğu, hatta bir bakıma eski güçlülüğünün arayışı içinde batılılaşma yoluna girdiğidir. Yine, Osmanlı kurumlarının iç düzende ve dış genişlemedeki etkinliği birbiriyle ilişkili olduğu gibi bu kurumların değişiminde de iç ve dış etkenler karşılıklı rol oynamıştır.&#8221;[v] Bu etkenlerin gösterdiği ya da zorladığı ortak hedef ise, birtakım reform ve ıslahat çalışmalarının yapılması yönündeydi.<br />
<br />
Bu yönde ortaya konan reform çalışmalarının ortak amacını, imparatorluğu yeniden canlandırmak ve Avrupa'nın gücü ile uygarlığının giderek artan biçimde egemen olduğu bir dünyada kendini korumak düşüncesi oluşturuyordu. Bir tür meydan okuma niteliğinde ortaya çıkan bu değişim süreci askerî ve ekonomik bir altyapıyı ve aynı zamanda bu yönde ortaya konacak birtakım çabaları gerekli kılıyordu. İlber Ortaylı&#8217;ya göre, Osmanlı İmparatorluğu, Batı Avrupa karşısındaki geri kalmışlığını XVIII. yüzyıldan beri askerî-teknik reformlarla kapatmağa çalışmıştır. Ancak modernleşme ile idarî, hukukî, malî reformların kaçınılmazlığı da anlaşılmıştır.[vi] Aynı konuda Davison da, eğitim sisteminde, adaletin sağlanmasında, hukukun modern yaşamın ihtiyaçlarını karşılayacak biçimde yenileştirilmesinde ve kamu yönetiminin örgütlenmesiyle etkinliğinin sağlanmasında da ilerleme kaydedilmesinin önemine dikkat çekmektedir. O&#8217;na göre Reform hareketlerinin arkasındaki temel dürtü, Avrupa'nın gözünü boyamak değil, tersine, çeşitli alanlarda bazı Batılı fikir ve kurumların benimsenmesini ya da uyarlanmasını içeren iç reorganizasyon tedbirleriyle imparatorluğu yeniden canlandırmaktı.<br />
<br />
Osmanlı yaşamının çeşitli alanlarındaki reformlar birbirine bağlı bulunmasına ve herhangi bir alanda kaydedilecek ilerleme mutlaka diğer alanlara da yansıyacak olmasına rağmen, yönetimin reform sürecinin merkezinde yer aldığı ve bu yüzden yönetim yapısıyla idarî sistemin etkinliğinde yapılacak reformların diğer alanlarda başarılabilecek reformları büyük ölçüde etkilediği gerçeği değişmez. Her değişikliğin diğer değişikliklere bağlı olduğu bu dönüşlü süreçte, bütün alanlardaki reformların planlayıcısı ve yürütme aracı daima hükümettir. Otokratik Osmanlı geleneği ile Osmanlı toplumunun XIX.yüzyıldaki yapısı göz önüne alındığında başka türlüsü de olamazdı. Eski idare sisteminin XVI. yüzyılın sonlarından itibaren çürümesi ve o tarihten sonra imparatorluğun iç bünyesindeki baskılar karşısında yetersiz kalması, Osmanlıların zayıflığını başlıca nedenlerinden birini oluşturur. Bu bağlamda reformlar da yukardan gelmek zorundaydı. Yukarıdan aşağıya reform Tanzimat döneminin ayırt edici özelliğiydi; kaldı ki bu özelliğe o dönemden önce de daha sonra da sıkça rastlanmaktadır. İnisiyatif merkezî hükümetten gelmiştir, halktan değil. Reformu yapan kurum hükümetin kendisi olduğu için, yönetim yapısını ve idarî uygulamaları düzeltmekte atılan adımlar burada üzerinde durulmayı hak eden konulardır.&#8221;[vii] Bu anlamda, hem Tanzimat'ın kendisi yönetim merkezli bir reform girişimi olduğu için hem de çalışmamızın temel konusunu yönetim oluşturduğu için, burada ağırlıklı olarak Tanzimat'ın yönetim konusunda getirdiği değişikliklere ve özellikle de merkeziyetçi adem-i merkeziyetçi anlayış ve yapılanmalara değinilecektir. <br />
<br />
A) Sanayi Toplumuna Geçen Batı, Osmanlı-Türk Toplumu ve Modernleşme <br />
<br />
Geleneksellikten modernliğe geçiş anlamında en az dört yüzyıllık bir gelişme ve değişme sürecinin sonunda Batı, XVIII. yüzyıla gelindiğinde yepyeni bir döneme girerken aynı zamanda kendi iç dinamiklerinin ortaya koyduğu bir modernleşmeyi de yaşamıştır. Batı Avrupa'da XVII. Yüzyıldan başlayarak bilim ve teknolojide meydana gelen gelişmelerin neden olduğu ekonomik büyüme, toplumları, adına modernleşme denilen yeni bir yaşam tarzına, kültürel ve kurumsal değişim sürecine sokarak, etkileri dünya çapında hissedilen bir sosyal ve siyasal örgütlenme biçimi yarattı. Bu süreçle insanlık, modernite denilen yeni bir yaşam biçimine ve modernizm denilen ve düne ait olmayan bir dünyada yeniden şekillenmeye başladı.<br />
<br />
Kökeninde Batının tarihsel ve toplumsal gelişim ve değişim sürecinin bulunduğu bu yeni durumu konumuz açısından tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş olarak nitelendirebiliriz. Teknolojik, ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasî-idarî bütün yönleriyle bu noktada Batı, dinamiklerini ve kontrolünü kendisinin belirlediği bir çerçeve içerisinde, Batı-dışı toplumlara fark atmış, bu farklılaşma ve öncülük pozisyonu nedeniyle de modernleşme ya da Batılılaşma gibi bir kavramı Batı-dışı toplumların gündemine yerleştirmiştir. Bu yeni durumu ve gelişmeyi gelişmiş ve azgelişmiş ülkeler-toplumlar ayrımı şeklinde de ifadelendirmek mümkündür. Artık, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçen Batı, yönlendiren ve kendisine benzenilmeye çalışılan, Batı-dışı toplumlar da bu yeni durum karşısında kendine bir yer ve yön belirlemeye çalışan bir başka deyişle yeni durumu intibak etmeye çalışan konumundadır.<br />
<br />
Bu çerçevede ve yukarda ele alınan durumu ile Osmanlı-Türk devletine baktığımızda, modernleşme, batılılaşma çabalarını anlamak mümkün olabilir. Ancak burada, Osmanlı devleti ve toplumunun kendi iç dinamikleri ve zaman içinde bu bağlamda ortaya çıkan değişmeleri de göz ardı etmemek gerekir. Hem, Avrupa karşısında güçlü olmak, eski halini tekrar istirdat etmek gibi savunma ve kurtarma çabalarını hem de, güçlü hale gelen Avrupa'ya benzeyerek kurtulma gibi farklı saiklerle ortaya konan ve daha çok Tanzimat'la belirginleşen ıslahat hareketlerine tekabül eden bu çabalar, iç ve dış dinamikleriyle birlikte, bu dönem Osmanlı-Türk toplumunun ve ağırlıklı olarak siyasî-idarî sisteminin tepkilerini dile getirmektedir. Sonuç ve yaşanmakta olan, ekonomiden sosyal ve kültürel yapıya ve oradan da siyasî-idarî yapıya kadar bir modernleşme, batılılaşma sürecidir. <br />
<br />
Bu süreçte, konumuz açısından ortaya çıkan iki noktayı açmakta yarar vardır. Bunlardan birincisi, bu dönemin hem Avrupa hem de Osmanlının kendi dinamikleri açısından bir merkeziyet çağı olmasına rağmen uygulamada ortaya konan ve bir zorunluluğu içeren adem-i merkeziyet anlayışıdır. Diğeri ise, resmi Batılılaşma sürecine dönüşen Tanzimat ve sonrasında ortaya çıkan tepkiler ve bu tepkilerin Osmanlıdan Cumhuriyete uzanan bir çizgi oluşturur nitelikteki pozisyonu ile ilgilidir. Bu anlayışların özellikle siyasî-idarî sistem içindeki ağırlıklı konumu bağlamında Tanzimat'tan Cumhuriyete ve günümüze kadar oluşan yerel yönetim ve merkeziyetçi-adem-i merkeziyetçi anlayışlar ile yapılanmalar üzerindeki etkisi yadsınamaz.<br />
<br />
B) Yönetimde Modernleşme Çabaları ve Merkeziyetçilik Çağında Adem-i Merkeziyetçilik <br />
<br />
Klasik Osmanlı idaresinin zaaf ve çöküşünün her alanda iyice belirgin hale gelmesi ve reform ihtiyacını tartışmasız öncelikli sorun niteliğini kazanmasıyla birlikte, XIX. yüzyıl, Osmanlı toplumu için tam bir dönüşüm ve reform çağı olarak tarihte yerini almıştır. Bu anlamda XVIII. yüzyılda başlayan askerî alandaki yenilik girişimleri, XIX. yüzyıla gelindiğinde, malî, idarî, sosyal ve kültürel yeni içerikler kazanmıştır. III. Selimle giderek belirginleşen yenileştirme hareketleri II. Mahmut&#8217;la kendini ağırlıklı olarak belli etmeye başlamıştır. &#8220;III.Selim&#8217;in ferormları pek başarılı olmamışsa da, halefleri için gedikler açmış yol göstermişti. Lale döneminde eski demir perdeyi yıkma süreci devam etmiş, Osmanlılarda bir batı düşüncesi yerleşmeye başlamıştı.&#8221;[viii]<br />
<br />
Bu dönemde özellikle yönetim alanında atılan adımlar Osmanlı kamu yönetiminin modern anlamda kurumlaşmasını beraberinde getirmiştir. Bu anlamda adem-i merkeziyetçiliğin temel kurumları olan yerel yönetimlerin ayrı ve önemli bir yeri vardır. III. Selimden sonra iktidarı devralan II. Mahmut'un diğer bir çok önemli konularda olduğu gibi yerel yönetimin meydana getirilmesi sürecinin de başlatıcısı olduğu söylenebilir. &#8220;Bu çağda yeni bir dönemi başlatan Tanzimat Fermanı ile padişah, halka kanun önünde eşitlik; mal, can ve namus güvencesi; malî, idarî, askerî ve sosyal alanlarda da yeniliklerin yapılmasını, yeni kurumların tesisi ve yeni kanunların yapılmasını vaad ediyordu.<br />
<br />
İdarenin yeniden düzenlenmesi ve modernleştirilmesi için öncelikle malî kaynaklara olan ihtiyaç reform zorunluluğunu daha da arttırıyordu. Zaten Osmanlı devletinin çöküşünün en önemli sebeplerinden biri malî sistemdeki bozukluktu. Vergilerin toplanması, tespiti ve yönetiminde ciddî sıkıntılar yaşanmaktaydı. İltizam usulü bir çözüm olmamış tam tersine yeni sıkıntılara sebep olmuştu. Bunun içindir ki Tanzimat Fermanı özellikle iltizam sisteminin yerini alacak muntazam bir vergilendirme sistemi sözü vermekteydi. Bu amaçla Bab-ı ali taşraya vali derecesinde yetkili muhassıllar gönderdi. Malî yenilikler ve iltizam usulünün kaldırılması meyanında vilayetlere gönderilen muhassıllara burada yardımcı olacak Muhassıllık Meclisleri adında kurullar tesis edildi. Daha önce II. Mahmut döneminde valilere yardımcı olması amacıyla oluşturulan Meşveret Divanı örnek alınmıştı.&#8221;[ix] Muhassıllık meclislerinde meclis başkanlığını muhassıl yerine getirirken, eyaletlerde bu görev valiye verilmiştir. Ancak beklenen sonuca ulaşılamadığı için kısa bir süre sonra muhassıllık kaldırılmış, ülke yönetimi yeniden ele alınırken meclisler de bir değişime uğramıştır. &#8220;Muhassllık meclislerinin adları Memleket Meclisine dönüştürülürken ,yapısında ve işleyişinde önemli bir değişiklik olmamakla birlikte, sancak merkezlerinde kaymakamlar, eyaletlerde ise valiler meclislerin doğal başkanları oldular. Bu yapılanma ile, 1842- 1849 yılları arasında Tanzimat'ın taşrada uygulanmasında memleket meclislerinin önemli etkinlikleri oldu.&#8221;[x] <br />
<br />
Muhassıllık meclisleri ve iltizam sistemi ile ilgili gelişmeleri Halil İnalcık ise, Sened-i İttifak-Gülhane Hattı ikiliği çerçevesinde ele almaktadır. Ona göre, siyasî tarih bakımından Sened-i İttifak, büyük ayanın devlet iktidarını kontrol altına alma teşebbüsünü ifade etmektedir; Gülhane Hattı ise ona karşı Padişahın mutlak otoritesini savunarak merkeziyetçi devlet idaresinin, başka deyimle bürokrasinin işlere mutlak bir şekilde el koymasını ifade eder. Bir başka açıdan bakılırsa, birincisi gelenekçi, diğeri moderndir. Biri o zaman eyaletlerde hakim kuvvetlerin menfaatlerinin ve hayat görüşünün ifadesi ise, diğeri merkezi devleti ve onun o zamanki iç ve dış şartlar karşısında menfaatlerini en iyi temsil ettiğine hükm edilen batıcı idarecilerin idealini ifade eder. Tarihî oluş içerisinde bu iki hareket birbirine sıkı bir şekilde bağlıdır. Sened-i İttifak ve Gülhane Hattı siyasî bir mücadelenin birbirini kovalayan iki safhasından başka bir şey değildir. Bu itibarla ölü bir vesika olarak kalmış olmakla beraber, sened-i ittifakın büyük bir tarihî manası vardır.[xi] İlber Ortaylı ise, Sened-i İttifakı çok gecikmiş Magna Carta olarak nitelendirmekte ve modern devlet yapısı ve ideolojisi ile uyuşmaz bir belge olduğunu belirtmektedir. Sened-i İttifak, Osmanlı devletinde hürriyetlerin ve parlamentarizmin gelişmesini sağlayamayacağı gibi güçlü bir merkezî devletin varlığını da tehdit etmiş, padişahın ve merkezi devlet bürokrasisinin tepkisine neden olmuştur.[xii] Bu belgenin Magna Carta niteliğine İdris Küçükömer de dikkat çekmektedir; Ona göre, Osmanlı toplumunda büyük toprak mülkiyetine bağlı yeni bir sınıf olarak beliren ayan gerçeği karşısında eğer, İngilizlerde olduğu gibi bir Magna Carta aranacaksa, bu olsa olsa Sened-i İttifakta bulunabilir."[xiii] <br />
<br />
Vergilerin tespiti ve cezalandırmada hukuk devleti arayışı noktasındaki benzerliklere rağmen bu konuda, karşı görüşte olan Niyazi Berkes'e göre ise, bu iki belge arasında benzerlik aramak doğru değildir. Başlangıçta lordlara da hak tanıyan Magna Carta zaman geçtikçe burjuvaları da bir heyet, bir sınıf veya etat anlamında kapsamına alan bir anlayış ve uygulamaya vardırılabilmişti. Osmanlı devletinde ise, böyle bir feodalizmden bahsetmek söz konusu olmadığı gibi, Sened-i İttifak da, feodal hakları olan beyler sınıfı ile beylerin en üstünde yer alan hükümdar arasında yapılmış bir sözleşme niteliğinde ortaya çıkmamıştır. Ne İslam, ne de Osmanlı hukukunda ulema, umera ve reaya hukuk karşısında bir heyet, bir sınıf olarak görülmüşlerdir. Haklar ancak bireyler için söz konusudur. Bu temel farklar nedeniyledir ki, İngiltere'de Magna Carta demokratik bir gelişmenin kapılarını aralarken, Osmanlı devletinde Sened-i İttifakın böyle bir işlevi olmamıştır.[xiv] Bu işlevsel farklılık, Batı-Batı-dışı ayrımı bağlamında, Avrupa ve Osmanlı-Türk toplumunun merkeziyetçilik-adem-i merkeziyetçilik ilişkileri ile yerel yönetim-kent yapılanmalarının ortaya çıkıp, gelişmesinde önemli bir noktayı oluşturmaktadır. Ahmet Davutoğlu ise böyle bir karşılaştırmayı anlamsız bulmaktadır. Buna göre, iki farklı sosyal, siyasî ve ekonomik birikime sahip iki toplumda yaşanan iki tarihî olgu arasında asırları aşan bir mukayese zemini oluşturmaya çalışmak ancak ve ancak böylesi bir zemini anlamlı kılacak büyük ölçekli bir teorik çerçeve ile mümkündür. Halbuki bu tür mukayeseler genellikle evrenselliğine inanılan bazı olguların büyük genellemelerle her toplumda farklı dönemlerde tezahür ettiği varsayımından kaynaklanmaktadır.[xv] Bu ise önyargılı ve yanlış sonuçlara yol açmaktadır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[OSMANLI'DAN CUMHURİYET'E TÜRKİYE'DE<br />
<br />
MERKEZİYETÇİLİK- ADEM-İ MERKEZİYETÇİLİK PRATİĞİ ÜZERİNE NOTLAR<br />
<br />
Mustafa ÖKMEN* <br />
<br />
GİRİŞ<br />
<br />
Toplumların, bugünkü devlet, siyaset ve yönetim anlayışlarının, yapılanmalarının, geçmişin mirasından etkilenmediğini söylemek oldukça zordur ve bu anlamda toplumlar, önceki nesillerden miras olarak aldıkları kurumların, değerlerin ve davranış biçimlerinin yükünü taşırlar. Diğer bir deyişle, ekonomik, sosyal, siyasal, idarî ve kültürel anlayış ve yapılanmalar, insanlık ve toplumların tarihi içinde, kümülatif nitelikli olarak ve tarihi süreklilik seyrini izleyerek var olagelirler. Devletler, milletler ya da başka parametreleri esas alarak yapılan toplum ayrımlarının hepsi için geçerli olan bu nitelikler, aynı zamanda belirli bir değişimi ve dönüşümü de içerir ya da içermesi gerekir.<br />
<br />
Bu çalışmada, işte bu süreklilik, değişim, dönüşüm ya da tam tersi anlayış ve yapılanmaların belirli çizgiler itibariyle Osmanlı'dan Cumhuriyet'e aktarılan temel nitelikleri, özellikle merkeziyetçilik-adem-i merkeziyetçilik ilişkileri bağlamında ele alınacaktır. <br />
<br />
I- KLASİK DÖNEMDEN TANZİMAT'A SİYASİ-İDARİ SİSTEM VE YÖNETİM YAPISINDA SORUNLAR<br />
<br />
Gerek coğrafî alan ve siyasî otorite, gerekse ekonomik zenginlikler bakımından, Kanuni Sultan Süleyman döneminde gücünün zirvesine ulaşan Osmanlı Devleti, aynı dönemde, duraklama ve gerileme tohumlarının yeşermesine elverişli bir sürecin içine de girmiş bulunuyordu. Fatih döneminde ulaşılan ekonomik, sosyal ve idarî boyutlu olgunlaşma, Kanunî döneminde zirveye ulaşmakla birlikte, belki de gelişmenin ortaya koyduğu imkanlar nedeniyle, bir gevşeme ve bozulmayı da beraberinde getirmiştir. Ekonomik, sosyal, askerî, siyasal, idarî ve iç-dış olmak üzere birçok nedeni bulunan bu sürecin ayrıntılarına girmemekle birlikte, Tanzimat'ı getiren yolda, konumuzla ilgili bazı temel noktalara değinmek gerekir.<br />
<br />
Klasik dönemden Tanzimat'a uzanan çizgide Osmanlı devleti bir gevşemeyle birlikte gerileme ve bozulmayı da içeren yaşama sürecine girmiştir. &#8220;İçte ve dışta hayranlık uyandıran Klasik Osmanlı Sistemi, XVI. Yüzyılın sonlarından itibaren değişen iç ve dış dinamiklere ayak uydurmakta yetersiz kalmış ve bu durum buhran döneminin başlangıcının habercisi olmuştur. Dönemin önde gelen kişilerinin durumun ıslahına ilişkin görüşlerine rağmen, bürokratik kadroların henüz böyle bir kanaati kabullenmeye hazır olmadıkları görülmüştür. Bu kadrolara göre ülkenin çeşitli bölgelerinde meydana gelen sathî problemler, köklü temellere dayalı sistem bozukluğunun bir sonucu değildi. Bunlar geçici arızalardı ve Müslümanların Franklardan öğrenebilecekleri hiçbir şey olamazdı. Buna karşılık yer yer ortaya çıkan huzursuzluklar ve sıkıntılar Osmanlı aydın ve bürokratının bu konular üzerinde düşünmelerine sebep oldu.&#8221; Bu bağlamda, gelişmeler eski klasik sistemin terk edilmesi, rüşvet ve kayırmacılığın yaygınlaşması gibi nedenlere bağlanırken diğer yandan da dönemin bazı aydın ve bürokratlarınca yöneticilere sunulmak üzere ortaya konan çözüm önerilerini içeren siyasetnamelerin hazırlanılması yoluna gidildi. Bunların farklı ve çeşitli içerikleri bulunmakla birlikte özellikle tımar sisteminin işleyişine ilişkin değerlendirmeler dikkat çekicidir. Halil İnalcık'a göre, &#8220;XVII. Asır başlarında İmparatorluğun çöküşünü haber veren Osmanlı siyaset-nüvislerinin, bilhassa tımar sistemi üzerinde durmaları da sebepsiz değildir. Çıkışından itibaren tımar sisteminin tarihî tekamülü gösterilmekle, Osmanlı İmparatorluğunun asıl çatısı ve tarihinin esas amillerinden biri meydana çıkarılmış olacaktır.&#8221;[ii] Kemal Karpat da geleneksel Osmanlı toplumundaki toprak sistemini, elitlerin doğuşunu etkileyen ve bu sınıfların hem geniş halk kitleleri, hem de resmî devlet kurumlarıyla ilişkilerinde onlara bazı güçler sağlayan temel ekonomik kurum olarak[iii] ele almaktadır. Toprak sistemi, Osmanlı Devleti&#8217;nde ekonomik, siyasî ve idarî yapılanmanın odak noktasını oluşturmaktadır denilebilir.<br />
<br />
Osmanlı Devleti&#8217;nin Tanzimat'la sonuçlanan yozlaşma ve gerileme sürecinin birçok nedeni bulunmakladır ve bunların hepsi birbiri ile yakından ilgilidir. &#8220;XVII. yüzyıla gelindiğinde, hem merkezi idarenin hem de eyalet ve sancak yönetimini klasik şeklinden tamamen ayrılmış olduğu görülmektedir. Bunun temel nedeni ise tımar sisteminin niteliğindeki değişme ile ilgilidir. Harp güçlerinin oluşturulmasında artık eyalet askerleri içinde tımarlı sipahilerin yerini, valilerin kapılarında besledikleri ve çeşitli adlarla anılan askerler almışlardır.<br />
<br />
Bu yüzyıldan itibaren ülke yönetiminin temel birimi sayılan sancaklarda da önemli değişiklikler görülmeye başlanmıştır. Tımar sisteminin bozulup yerini iltizamla yönetime bırakması yanı sıra vezir rütbesini almış kimselerin çoğalması, bunlar için unvanlarına uygun görevlerin bulunmamasına yol açmıştı. Daha önceleri ulema sınıfı için başvurulan uygulamaya yönetimde de yer verilmiştir. Vali olması gerekirken boş eyalet bulunmadığı için atanması yapılamayanlara duruma göre bir veya birkaç sancağın geliri arpalık olarak verilmiştir. XVIII. yüzyılda bu sistem iyice yer etmiş, birçok sancak arpalık olarak vekillerce yönetilir olmuştur. Bunun yanında XVII. Yüzyıldan itibaren Osmanlılarda toprak, devletin denetiminden çıkarak fiilen beylerin yerli güçlü ailelerin malîkaneleri durumuna gelmeye başlamıştı. XVIII. Yüzyılın bitiminde Doğu Anadolu'nun yanı sıra batıda da derebeyleşme eğilimleri artmıştı. XIX. Yüzyılın başlarından itibaren İmparatorluk gün geçtikçe her bakımdan kötü duruma düşmekteydi."[iv] Bu süreç beraberinde çözüm arayışlarını ve bir takım önlemlerin alınması zorunluluğunu da getirmekteydi. III. Selim ve II. Mahmut&#8217;un çabalarını bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Ancak, bu dönemde ortaya konan bütün reform ve ıslah çalışmaları bu gidişi durdurmaya yetmemiştir.<br />
<br />
Osmanlı Devleti&#8217;nin ve toplumunun 1600'lü yıllardaki sarsıntılardan sonra belirginleşen değişimi, XVIII. Yüzyıla varıldığında, çok daha değişik bir yapı ve yeni anlayışlar ortaya çıkardı. &#8220;Artık ne ülke içinde padişahın mutlak gücünden söz etmek mümkündü, ne de dışa dönük genişleme siyasetinden. XVIII. Yüzyıldan sonra Osmanlı Devleti bambaşka bir değişim içine girdi; bir zamandır baş edemediği Avrupa'nın karşısında tutunabilmek için gittikçe Avrupalılardan daha çok şey öğrenmeye, Avrupa kurumlarını kendine mal etmeye, kısacası Avrupalılaşmaya, Batılılaşmaya başladı. Burada vurgulamamız gereken, batılılaşma sürecine giren Osmanlı devletinin XVI. Yüzyıldaki devlet yapısından çok uzak olduğu, hatta bir bakıma eski güçlülüğünün arayışı içinde batılılaşma yoluna girdiğidir. Yine, Osmanlı kurumlarının iç düzende ve dış genişlemedeki etkinliği birbiriyle ilişkili olduğu gibi bu kurumların değişiminde de iç ve dış etkenler karşılıklı rol oynamıştır.&#8221;[v] Bu etkenlerin gösterdiği ya da zorladığı ortak hedef ise, birtakım reform ve ıslahat çalışmalarının yapılması yönündeydi.<br />
<br />
Bu yönde ortaya konan reform çalışmalarının ortak amacını, imparatorluğu yeniden canlandırmak ve Avrupa'nın gücü ile uygarlığının giderek artan biçimde egemen olduğu bir dünyada kendini korumak düşüncesi oluşturuyordu. Bir tür meydan okuma niteliğinde ortaya çıkan bu değişim süreci askerî ve ekonomik bir altyapıyı ve aynı zamanda bu yönde ortaya konacak birtakım çabaları gerekli kılıyordu. İlber Ortaylı&#8217;ya göre, Osmanlı İmparatorluğu, Batı Avrupa karşısındaki geri kalmışlığını XVIII. yüzyıldan beri askerî-teknik reformlarla kapatmağa çalışmıştır. Ancak modernleşme ile idarî, hukukî, malî reformların kaçınılmazlığı da anlaşılmıştır.[vi] Aynı konuda Davison da, eğitim sisteminde, adaletin sağlanmasında, hukukun modern yaşamın ihtiyaçlarını karşılayacak biçimde yenileştirilmesinde ve kamu yönetiminin örgütlenmesiyle etkinliğinin sağlanmasında da ilerleme kaydedilmesinin önemine dikkat çekmektedir. O&#8217;na göre Reform hareketlerinin arkasındaki temel dürtü, Avrupa'nın gözünü boyamak değil, tersine, çeşitli alanlarda bazı Batılı fikir ve kurumların benimsenmesini ya da uyarlanmasını içeren iç reorganizasyon tedbirleriyle imparatorluğu yeniden canlandırmaktı.<br />
<br />
Osmanlı yaşamının çeşitli alanlarındaki reformlar birbirine bağlı bulunmasına ve herhangi bir alanda kaydedilecek ilerleme mutlaka diğer alanlara da yansıyacak olmasına rağmen, yönetimin reform sürecinin merkezinde yer aldığı ve bu yüzden yönetim yapısıyla idarî sistemin etkinliğinde yapılacak reformların diğer alanlarda başarılabilecek reformları büyük ölçüde etkilediği gerçeği değişmez. Her değişikliğin diğer değişikliklere bağlı olduğu bu dönüşlü süreçte, bütün alanlardaki reformların planlayıcısı ve yürütme aracı daima hükümettir. Otokratik Osmanlı geleneği ile Osmanlı toplumunun XIX.yüzyıldaki yapısı göz önüne alındığında başka türlüsü de olamazdı. Eski idare sisteminin XVI. yüzyılın sonlarından itibaren çürümesi ve o tarihten sonra imparatorluğun iç bünyesindeki baskılar karşısında yetersiz kalması, Osmanlıların zayıflığını başlıca nedenlerinden birini oluşturur. Bu bağlamda reformlar da yukardan gelmek zorundaydı. Yukarıdan aşağıya reform Tanzimat döneminin ayırt edici özelliğiydi; kaldı ki bu özelliğe o dönemden önce de daha sonra da sıkça rastlanmaktadır. İnisiyatif merkezî hükümetten gelmiştir, halktan değil. Reformu yapan kurum hükümetin kendisi olduğu için, yönetim yapısını ve idarî uygulamaları düzeltmekte atılan adımlar burada üzerinde durulmayı hak eden konulardır.&#8221;[vii] Bu anlamda, hem Tanzimat'ın kendisi yönetim merkezli bir reform girişimi olduğu için hem de çalışmamızın temel konusunu yönetim oluşturduğu için, burada ağırlıklı olarak Tanzimat'ın yönetim konusunda getirdiği değişikliklere ve özellikle de merkeziyetçi adem-i merkeziyetçi anlayış ve yapılanmalara değinilecektir. <br />
<br />
A) Sanayi Toplumuna Geçen Batı, Osmanlı-Türk Toplumu ve Modernleşme <br />
<br />
Geleneksellikten modernliğe geçiş anlamında en az dört yüzyıllık bir gelişme ve değişme sürecinin sonunda Batı, XVIII. yüzyıla gelindiğinde yepyeni bir döneme girerken aynı zamanda kendi iç dinamiklerinin ortaya koyduğu bir modernleşmeyi de yaşamıştır. Batı Avrupa'da XVII. Yüzyıldan başlayarak bilim ve teknolojide meydana gelen gelişmelerin neden olduğu ekonomik büyüme, toplumları, adına modernleşme denilen yeni bir yaşam tarzına, kültürel ve kurumsal değişim sürecine sokarak, etkileri dünya çapında hissedilen bir sosyal ve siyasal örgütlenme biçimi yarattı. Bu süreçle insanlık, modernite denilen yeni bir yaşam biçimine ve modernizm denilen ve düne ait olmayan bir dünyada yeniden şekillenmeye başladı.<br />
<br />
Kökeninde Batının tarihsel ve toplumsal gelişim ve değişim sürecinin bulunduğu bu yeni durumu konumuz açısından tarım toplumundan sanayi toplumuna geçiş olarak nitelendirebiliriz. Teknolojik, ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasî-idarî bütün yönleriyle bu noktada Batı, dinamiklerini ve kontrolünü kendisinin belirlediği bir çerçeve içerisinde, Batı-dışı toplumlara fark atmış, bu farklılaşma ve öncülük pozisyonu nedeniyle de modernleşme ya da Batılılaşma gibi bir kavramı Batı-dışı toplumların gündemine yerleştirmiştir. Bu yeni durumu ve gelişmeyi gelişmiş ve azgelişmiş ülkeler-toplumlar ayrımı şeklinde de ifadelendirmek mümkündür. Artık, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçen Batı, yönlendiren ve kendisine benzenilmeye çalışılan, Batı-dışı toplumlar da bu yeni durum karşısında kendine bir yer ve yön belirlemeye çalışan bir başka deyişle yeni durumu intibak etmeye çalışan konumundadır.<br />
<br />
Bu çerçevede ve yukarda ele alınan durumu ile Osmanlı-Türk devletine baktığımızda, modernleşme, batılılaşma çabalarını anlamak mümkün olabilir. Ancak burada, Osmanlı devleti ve toplumunun kendi iç dinamikleri ve zaman içinde bu bağlamda ortaya çıkan değişmeleri de göz ardı etmemek gerekir. Hem, Avrupa karşısında güçlü olmak, eski halini tekrar istirdat etmek gibi savunma ve kurtarma çabalarını hem de, güçlü hale gelen Avrupa'ya benzeyerek kurtulma gibi farklı saiklerle ortaya konan ve daha çok Tanzimat'la belirginleşen ıslahat hareketlerine tekabül eden bu çabalar, iç ve dış dinamikleriyle birlikte, bu dönem Osmanlı-Türk toplumunun ve ağırlıklı olarak siyasî-idarî sisteminin tepkilerini dile getirmektedir. Sonuç ve yaşanmakta olan, ekonomiden sosyal ve kültürel yapıya ve oradan da siyasî-idarî yapıya kadar bir modernleşme, batılılaşma sürecidir. <br />
<br />
Bu süreçte, konumuz açısından ortaya çıkan iki noktayı açmakta yarar vardır. Bunlardan birincisi, bu dönemin hem Avrupa hem de Osmanlının kendi dinamikleri açısından bir merkeziyet çağı olmasına rağmen uygulamada ortaya konan ve bir zorunluluğu içeren adem-i merkeziyet anlayışıdır. Diğeri ise, resmi Batılılaşma sürecine dönüşen Tanzimat ve sonrasında ortaya çıkan tepkiler ve bu tepkilerin Osmanlıdan Cumhuriyete uzanan bir çizgi oluşturur nitelikteki pozisyonu ile ilgilidir. Bu anlayışların özellikle siyasî-idarî sistem içindeki ağırlıklı konumu bağlamında Tanzimat'tan Cumhuriyete ve günümüze kadar oluşan yerel yönetim ve merkeziyetçi-adem-i merkeziyetçi anlayışlar ile yapılanmalar üzerindeki etkisi yadsınamaz.<br />
<br />
B) Yönetimde Modernleşme Çabaları ve Merkeziyetçilik Çağında Adem-i Merkeziyetçilik <br />
<br />
Klasik Osmanlı idaresinin zaaf ve çöküşünün her alanda iyice belirgin hale gelmesi ve reform ihtiyacını tartışmasız öncelikli sorun niteliğini kazanmasıyla birlikte, XIX. yüzyıl, Osmanlı toplumu için tam bir dönüşüm ve reform çağı olarak tarihte yerini almıştır. Bu anlamda XVIII. yüzyılda başlayan askerî alandaki yenilik girişimleri, XIX. yüzyıla gelindiğinde, malî, idarî, sosyal ve kültürel yeni içerikler kazanmıştır. III. Selimle giderek belirginleşen yenileştirme hareketleri II. Mahmut&#8217;la kendini ağırlıklı olarak belli etmeye başlamıştır. &#8220;III.Selim&#8217;in ferormları pek başarılı olmamışsa da, halefleri için gedikler açmış yol göstermişti. Lale döneminde eski demir perdeyi yıkma süreci devam etmiş, Osmanlılarda bir batı düşüncesi yerleşmeye başlamıştı.&#8221;[viii]<br />
<br />
Bu dönemde özellikle yönetim alanında atılan adımlar Osmanlı kamu yönetiminin modern anlamda kurumlaşmasını beraberinde getirmiştir. Bu anlamda adem-i merkeziyetçiliğin temel kurumları olan yerel yönetimlerin ayrı ve önemli bir yeri vardır. III. Selimden sonra iktidarı devralan II. Mahmut'un diğer bir çok önemli konularda olduğu gibi yerel yönetimin meydana getirilmesi sürecinin de başlatıcısı olduğu söylenebilir. &#8220;Bu çağda yeni bir dönemi başlatan Tanzimat Fermanı ile padişah, halka kanun önünde eşitlik; mal, can ve namus güvencesi; malî, idarî, askerî ve sosyal alanlarda da yeniliklerin yapılmasını, yeni kurumların tesisi ve yeni kanunların yapılmasını vaad ediyordu.<br />
<br />
İdarenin yeniden düzenlenmesi ve modernleştirilmesi için öncelikle malî kaynaklara olan ihtiyaç reform zorunluluğunu daha da arttırıyordu. Zaten Osmanlı devletinin çöküşünün en önemli sebeplerinden biri malî sistemdeki bozukluktu. Vergilerin toplanması, tespiti ve yönetiminde ciddî sıkıntılar yaşanmaktaydı. İltizam usulü bir çözüm olmamış tam tersine yeni sıkıntılara sebep olmuştu. Bunun içindir ki Tanzimat Fermanı özellikle iltizam sisteminin yerini alacak muntazam bir vergilendirme sistemi sözü vermekteydi. Bu amaçla Bab-ı ali taşraya vali derecesinde yetkili muhassıllar gönderdi. Malî yenilikler ve iltizam usulünün kaldırılması meyanında vilayetlere gönderilen muhassıllara burada yardımcı olacak Muhassıllık Meclisleri adında kurullar tesis edildi. Daha önce II. Mahmut döneminde valilere yardımcı olması amacıyla oluşturulan Meşveret Divanı örnek alınmıştı.&#8221;[ix] Muhassıllık meclislerinde meclis başkanlığını muhassıl yerine getirirken, eyaletlerde bu görev valiye verilmiştir. Ancak beklenen sonuca ulaşılamadığı için kısa bir süre sonra muhassıllık kaldırılmış, ülke yönetimi yeniden ele alınırken meclisler de bir değişime uğramıştır. &#8220;Muhassllık meclislerinin adları Memleket Meclisine dönüştürülürken ,yapısında ve işleyişinde önemli bir değişiklik olmamakla birlikte, sancak merkezlerinde kaymakamlar, eyaletlerde ise valiler meclislerin doğal başkanları oldular. Bu yapılanma ile, 1842- 1849 yılları arasında Tanzimat'ın taşrada uygulanmasında memleket meclislerinin önemli etkinlikleri oldu.&#8221;[x] <br />
<br />
Muhassıllık meclisleri ve iltizam sistemi ile ilgili gelişmeleri Halil İnalcık ise, Sened-i İttifak-Gülhane Hattı ikiliği çerçevesinde ele almaktadır. Ona göre, siyasî tarih bakımından Sened-i İttifak, büyük ayanın devlet iktidarını kontrol altına alma teşebbüsünü ifade etmektedir; Gülhane Hattı ise ona karşı Padişahın mutlak otoritesini savunarak merkeziyetçi devlet idaresinin, başka deyimle bürokrasinin işlere mutlak bir şekilde el koymasını ifade eder. Bir başka açıdan bakılırsa, birincisi gelenekçi, diğeri moderndir. Biri o zaman eyaletlerde hakim kuvvetlerin menfaatlerinin ve hayat görüşünün ifadesi ise, diğeri merkezi devleti ve onun o zamanki iç ve dış şartlar karşısında menfaatlerini en iyi temsil ettiğine hükm edilen batıcı idarecilerin idealini ifade eder. Tarihî oluş içerisinde bu iki hareket birbirine sıkı bir şekilde bağlıdır. Sened-i İttifak ve Gülhane Hattı siyasî bir mücadelenin birbirini kovalayan iki safhasından başka bir şey değildir. Bu itibarla ölü bir vesika olarak kalmış olmakla beraber, sened-i ittifakın büyük bir tarihî manası vardır.[xi] İlber Ortaylı ise, Sened-i İttifakı çok gecikmiş Magna Carta olarak nitelendirmekte ve modern devlet yapısı ve ideolojisi ile uyuşmaz bir belge olduğunu belirtmektedir. Sened-i İttifak, Osmanlı devletinde hürriyetlerin ve parlamentarizmin gelişmesini sağlayamayacağı gibi güçlü bir merkezî devletin varlığını da tehdit etmiş, padişahın ve merkezi devlet bürokrasisinin tepkisine neden olmuştur.[xii] Bu belgenin Magna Carta niteliğine İdris Küçükömer de dikkat çekmektedir; Ona göre, Osmanlı toplumunda büyük toprak mülkiyetine bağlı yeni bir sınıf olarak beliren ayan gerçeği karşısında eğer, İngilizlerde olduğu gibi bir Magna Carta aranacaksa, bu olsa olsa Sened-i İttifakta bulunabilir."[xiii] <br />
<br />
Vergilerin tespiti ve cezalandırmada hukuk devleti arayışı noktasındaki benzerliklere rağmen bu konuda, karşı görüşte olan Niyazi Berkes'e göre ise, bu iki belge arasında benzerlik aramak doğru değildir. Başlangıçta lordlara da hak tanıyan Magna Carta zaman geçtikçe burjuvaları da bir heyet, bir sınıf veya etat anlamında kapsamına alan bir anlayış ve uygulamaya vardırılabilmişti. Osmanlı devletinde ise, böyle bir feodalizmden bahsetmek söz konusu olmadığı gibi, Sened-i İttifak da, feodal hakları olan beyler sınıfı ile beylerin en üstünde yer alan hükümdar arasında yapılmış bir sözleşme niteliğinde ortaya çıkmamıştır. Ne İslam, ne de Osmanlı hukukunda ulema, umera ve reaya hukuk karşısında bir heyet, bir sınıf olarak görülmüşlerdir. Haklar ancak bireyler için söz konusudur. Bu temel farklar nedeniyledir ki, İngiltere'de Magna Carta demokratik bir gelişmenin kapılarını aralarken, Osmanlı devletinde Sened-i İttifakın böyle bir işlevi olmamıştır.[xiv] Bu işlevsel farklılık, Batı-Batı-dışı ayrımı bağlamında, Avrupa ve Osmanlı-Türk toplumunun merkeziyetçilik-adem-i merkeziyetçilik ilişkileri ile yerel yönetim-kent yapılanmalarının ortaya çıkıp, gelişmesinde önemli bir noktayı oluşturmaktadır. Ahmet Davutoğlu ise böyle bir karşılaştırmayı anlamsız bulmaktadır. Buna göre, iki farklı sosyal, siyasî ve ekonomik birikime sahip iki toplumda yaşanan iki tarihî olgu arasında asırları aşan bir mukayese zemini oluşturmaya çalışmak ancak ve ancak böylesi bir zemini anlamlı kılacak büyük ölçekli bir teorik çerçeve ile mümkündür. Halbuki bu tür mukayeseler genellikle evrenselliğine inanılan bazı olguların büyük genellemelerle her toplumda farklı dönemlerde tezahür ettiği varsayımından kaynaklanmaktadır.[xv] Bu ise önyargılı ve yanlış sonuçlara yol açmaktadır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Türkiye'nin Geleceği]]></title>
			<link>https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-T%C3%BCrkiye-nin-Gelece%C4%9Fi-9942</link>
			<pubDate>Thu, 01 May 2008 08:25:40 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.hepimizbiriz.com/forum/member.php?action=profile&uid=22">civanpercemi</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-T%C3%BCrkiye-nin-Gelece%C4%9Fi-9942</guid>
			<description><![CDATA[TÜRKİYE&#8217;NİN GELECEĞİ &#8211; İzzet Uslu Beykent Üniversitesi<br />
<br />
Danışman: Yrd.Doç.Dr. Mustafa ÖZEL<br />
<br />
İstanbul, Haziran 2003<br />
<br />
<br />
<br />
Türkiye, coğrafi konum itibariyle iki kıtayı birbirine bağlayan bir köprü durumundadır. Tarih boyunca Asya ve Avrupa kıtaları arasındaki bu önemli bağlantı noktası her dönem stratejik konumunu korumaya devam etmiştir. Bu makalede, Türkiye&#8217;nin uluslararası konumu ekonomik ve politik açıdan değerlendirilmeye çalışılacaktır.<br />
<br />
Bulunduğu konumla birlikte stratejik önemini koruyan Türkiye&#8217;nin gelecek yüzyıldaki uluslararası konumunu sadece coğrafi açıdan değil, tarih, kültür, siyaset, ekonomi ve güvenlik parametreleri de gözönüne alınarak geniş bir perspektiften ele alınmalıdır. [1] Bu açılardan incelenecek olan Türkiye, dışarıdan bakıldığında hala yerli yerine oturmuş bir ülke görüntüsü çizmemektedir. Nereye ait olduğuna dair ulusal bir kimlik geliştirememiş olan Türkiye, uzun yıllardır kronik şekilde &#8220;kritik&#8221; ve &#8220;geçiş süreci&#8221; dönemleri yaşayan bir ülkedir. Avrupa Birliği&#8217;ne katılım süreci belirsiz olan Türkiye, genç nüfusuna gelecek umudu aşılayamamanın yanında, kaynaklarını da rasyonel olarak kullanmamaktadır. 90 milyar dolar iç, 110 milyar dolar dış borç olmak üzere toplam 200 milyar dolarlık bir borç sarmalına düğümlenmiş, yenilenemeyip dünyaya ayak uyduramayan bir ülke görüntüsü vermektedir. Bunun ağır maliyetini de on yıllardır tünelin ucunda ışık beklerken gitgide yoksullaşan insanlarına adil olmayan şekilde ödetiyor. [2] <br />
<br />
Üretimden, bilgi çağını yakalamaktan çok rant dağıtmaya göre şekillenmiş olan ekonomik yapımızın Uluslararası Para Fonu (IMF)&#8217;nun disiplini altında değişeceği söylemi hala inandırıcı olmaktan çok uzaktır. [3] Kendi bünyesinde ekonomik olarak çözüm üretemeyen ve her geçen gün borç batağına sürüklenen ülkemizin IMF ile kurtulacağına da şüpheyle yaklaşmak gerekir. Esas amacı geçici ödemeler dengesi problemleri ile karşılaşan üyelere mali yardımda bulunmak olan IMF programlarında uygulanan reçeteler genellikle standart bir özellik taşır. Programların oluşturulmasında, bütçe açıklarını parasallaştırarak, ülkesel farklılıkların dikkate alınmaması sebebiyle de başarısızlıkla sonuçlanmaktadır. IMF&#8217;in tarihinde hiçbir başarılı operasyonunun olmaması da çok anlamlıdır. Şu anda Türkiye, 1999 yılında imzaladığı anlaşma öncesinden çok daha zayıf duruma düşmüştür. IMF, istemiş olduğu kanun değişiklikleri ve reformlarla Türkiye&#8217;nin stratejik öneme sahip her şeyin yabancıların kontrolüne geçmesine olanak sağlamaktadır. Görünen haliyle IMF paketi Türkiye&#8217;nin ekonomik sorunlarına çözüm getirmemektedir. Prof. Dr. Osman Altuğ&#8217;a göre yeni IMF programı bir Konkordato programıdır. [4] Ekonomik anlamdaki son durumumuzu da özetleyecek en uygun cümle de budur. Ekonomik durumda pek çok uzmanın da belirttiği gibi, Türkiye kendi kaynaklarıyla bu krizden kurtulabilir, yeter ki istikrarlı ve inandırıcı bir yönetimle yönetilsin.<br />
<br />
Ekonomik anlamdaki başarı siyasal bir istikrar ile mümkündür. Türkiye, uzun zamandır var olan Pazar Ekonomisi ve nispeten özgür ve özerk sivil toplumuyla komünizm sonrası ülkelere karşı nisbi bir üstünlüğe sahiptir. Türkiye ikinci dalga bir demokrasiye sahipken, sadece yeni Güney Avrupa demokrasilerinin (İspanya, Portekiz ve Yunanistan) değil, aynı zamanda bazı üçüncü dalga Orta Avrupa demokrasilerinin de arkasında kalmıştır. [5] <br />
<br />
Ekonomik ve siyasal durumuna kısaca değinilen Türkiye&#8217;nin uluslararası arenadaki durumunu da gözden geçirmek faydalı olacaktır. Türkiye&#8217;nin uluslarası üye olduğu veya üye olmak istediği kurumlardaki gelişmeler ve özellikle Soğuk Savaş&#8217;ın sona ermesi ve özellikle 11 Eylülde Amerika Birleşik Devletleri (ABD) &#8216;ne yapılan terorist saldırılardan sonra değişen yeni dünya düzenini anlamak gerekmektedir.<br />
<br />
Soğuk Savaş sonrasında Türkiye için iki uç tanımlama yapılmıştır: Bir tarafta, iki dünyanın arasında parçalanmış, yerini bulamayan, kimlik sıkıntısı çeken bir ülke; diğer tarafta da stratejisyenler tarafından özellikle Amerika stratejisi açısından önemli bir eksen olarak görülen pivot ülke tanımlamasıdır. [6] Bu iki tanımlama da Türkiye&#8217;nin dışarıdan nasıl görüldüğünü ifade etmede önemli örneklerdir.<br />
<br />
Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), 50. kuruluş yıldönümünde gerçekleştirilen Washington Zirvesi&#8217;nde, yeni ülkelerin katılmasıyla yeni bir stratejik misyon tanımlaması ve derinlemesine bir sorumluluk alanı kazanmıştır. Uluslararası sistem içinde hegomonik bir güç olarak yükselmesini bu kurumlara ve ittifak yapılanmalarına borçlu olan ABD, aynı araçlarını Soğuk Savaş sonrası dönemin şartlarına uygun hale getirmeye çalışmıştır. NATO üyesi olan Türkiye, ittifakla ilgili değişken tavırların çıktığı bu dinamik dönemden, istikrarlı döneme geçiş sürecinde NATO ile ilgili olarak kendi stratejik çıkarlarını önceleyen daha kalıcı bir politikanın teorik ve pratik altyapısını oluşturmak zorundadır. [7] <br />
<br />
Türkiye&#8217;nin uluslararası alanda gücünü arttırmak için önemli üç bölge vardır. Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu. Uluslararası siyasetini yürütebilmesi için bu üç önemli bölgeye dikkat etmelidir. Bunun haricinde müslüman ülke olmasının avantajını kullanıp, İslam Konferansı Teşkilatı ve ikili ilişkiler aracılığıyla ekonomik ve politik anlamda gücünü pekiştirmelidir. Türkiye, akılcı bir dış politika yürütmek zorundadır. Bir bölgede çıkarlarının uyuştuğu ülkeyle, diğer bir bölgede karşı karşıya gelmektedir. Bu da dengeli ve çok akılcı bir dış politika yürütme zorunluluğu getirmektedir.<br />
<br />
Tarihi Germen ve Slav jeokültürel etki alanını dengelemek üzere Boşnak ve Arnavut unsurların geleceği ile ilgilenme gereği hisseden ve bunu NATO&#8217;nun bölge politikalarına yansıtan ABD ile bölgeye doğrudan müdahil olma olanağı olmayan Türkiye&#8217;nin çıkar alanları arasında bir tür yakınlaşma doğmaktadır. Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerin Balkanlara yönelik politikalarındaki tutarsızlıklar bölgedeki bunalımların tırmanışında ABD-Türkiye ilişkilerinin öne çıkması sonucunu doğurabilir. Türkiye-AB ilişkilerinin NATO çerçevesinde özel öneme sahip olduğu bir başka alan ise, AB&#8217;nin ve NATO&#8217;nun Doğu Avrupa ve Balkanlara yönelik genişleme planları ile ilgilidir. NATO üyesi olmakla birlikte AB üyesi olmayan tek ülkenin Türkiye olacak olması Türkiye&#8217;yi ABD-Rusya-AB dengelerinin etkileşimine sokacaktır. Bu durum NATO üyesi olan fakat AB üyesi olmayan Türkiye ve ABD&#8217;yi ittifak ile ilgili benzer tavırlar almaya sevkedebilir. [8] Diğer yandan ABD&#8217;nin; Fransa ve Almanya ile başta Avrupa üzerinde oluşan &#8220;ticaret gerginlikleri&#8221;, ortaya çıkmaktadır. [9] Ticaret gerginliklerinde Türkiye çok dikkatli olmalıdır, çünkü dış ticaretinin %60&#8217;ı AB ülkeleri iledir. Türkiye döviz kazançlarının %60&#8217;ını yine Avrupa&#8217;da çalışan Türk işçilerin her yıl gönderdikleri 5-6 milyar euro civarındaki dövizlerle sağlamaktadır. Ayrıca Avrupa&#8217;dan Türkiye&#8217;ye sermaye yatırımları toplamın %75&#8217;ini sağlarken, dışarıdan gelen turistlerin %75-85&#8217;i de Avrupalıdır. [10] Burada Türkiye&#8217;nin dikkat etmesi gereken bu hassas dengeyi bozmamasıdır.<br />
<br />
Türkiye Balkanlar&#8217;da uygulamak zorunda olduğu dengeli politikayı Kafkaslarda da uygulamak zorundadır. Bu sefer işbirliği yaptığı ve karşı karşıya geldiği aktörler değişmektedir. Soğuk Savaş sonrası Kafkasya&#8217;nın değişen uluslararası konumu üç ayrı düzlemde ele alınabilir: <br />
<br />
1. Uluslararası küresel dengelerdeki değişim ve bu değişimin bölge üzerindeki etkileri.<br />
<br />
2. Bölgeye doğrudan müdahil olan Rusya, Türkiye, İran gibi ülkelerle Hazar Denizi&#8217;ne komşulukları dolayısıyla bölge dengeleri içinde önemli konuma sahip Özbekistan, Kazakistan ve Türkmenistan&#8217;ı da kapsayan düzlem.<br />
<br />
3. Bölgenin etnik ve dini farklılaşmasını da içinde barındıran bölge-içi dengeler ve çelişkiler.<br />
<br />
Birinci düzlemdeki kritik alanı temelde jeoekonomik bir önem arzetmektedir. Özellikle küresel ekonomi-politik rekabetin yönlendirdiği konjonktür çokuluslu şirketlerin de devreye girdiği stratejik nitelikli doğal kaynakların aktarım meselesine odaklanmış durumdadır.<br />
<br />
İkinci düzlemdeki rekabet ise bu küresel nitelikli rekabetin yansımalarını barındırmaktadır. Hem de bölgeye doğrudan müdahil büyük ve orta ölçekli bölgesel güçlerin jeopolitik ve diplomatik manevralarını kapsamaktadır. <br />
<br />
Üçüncü düzlemde yer alan bölge-içi çelişkiler sıcak nokta çatışmalarını tırmandırmakta ve ikinci düzlemdeki aktörleri içine çekebilecek boyutta risk oluşturmaktadır.<br />
<br />
Türkiye genel özellikleri itibariyle Balkanlara benzeyen Kafkaslarda da Soğuk Savaş sonrası döneme gerek psikolojik, gerekse diplomatik açıdan yeterince hazırlıklı girememiştir. Kafkasya, Karadeniz ve Tuna su yolu çerçevesinde hem Balkanlar, hem Boğazlar hem de genel Avrasya stratejisinin en önemli sütunlarından birini oluşturmaktadır. [11] NATO&#8217;ya girme isteğinde olan Rusya&#8217;ya karşı Türkiye NATO kozunu dengeli şekilde kullanıp, Rusya&#8217;ya karşı Kafkasya için dengeli bir siyaset yürütmek zorundadır.<br />
<br />
Ortadoğu Türkiye&#8217;nin etkileşim içinde olduğu önemli bölgelerden biridir. Ortadoğu Barış Süreci&#8217;nden sonra gittikçe ağırlık gösteren Türkiye-İsrail İlişkileri Soğuk Savaş süresince dikkatli bir denge politikası izleyen Türkiye&#8217;nin bölgeye bakışında ciddi bir değişim olduğu kanaati yaygınlaşmıştır. Türkiye Ortadoğu politikasını tekrar gözden geçirip, revize edilmesi gerekmektedir. AB ile üyelik sürecinin gittikçe zorlaştığını, hatta imkansızlaştığı da gözönüne alınacak olursa, aynı anda hem Avrupa&#8217;dan hem de Ortadoğu&#8217;dan kopan bir Türkiye&#8217;nin bölge ve kıta ölçekli politikalarda başarılı olabilmesi mümkün değildir. [12] <br />
<br />
Sonuç olarak, ABD&#8217;nin Irak için istemiş olduğu tezkerenin geçmemesi sonucu Türkiye-ABD ilişkileri açısından büyük sorunlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Ekonomik ilişkimizin yoğun olduğu AB ile askeri ilişkilerimizin yoğun olduğu ABD&#8217;nin küresel düzeyde çekişmesi Türkiye-ABD ve Türkiye-AB ilişkileri olumsuz yönde etkilemektedir. Wolfowitz ve Grossman&#8217;ın açıklamaları ABD&#8217;nin Türkiye&#8217;ye ne kadar içerlediğini de ortaya koymuştur. [13] <br />
<br />
Oxford Üniversitesi'nin itibarlı St.Anthony's College'inde Avrupa bölümünün başında bulunan ve özellikle Soğuk Savaş bitiminde Orta ve Doğu Avrupa uzmanlığı, bu konudaki çeşitli kitaplarıyla tanınan Timothy Garton Ash, 27 Nisan 2003 tarihli The New York Times Magazine'de 'How the West Can be One?' (Batı Nasıl Tek Hale Getirilebilir?) başlıklı yazısına şöyle girmişti:<br />
<br />
"Sevgili Amerikalı Dostlar: Batı'yı tekrar bir araya getirmeliyiz. Kısaca, 'Batı' diye adlandırılan 60 yıllık Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri topluluğumuz, grotesk biçimde Irak konusunda bölündü. Son aylarda, Fransa, Almanya ve Rusya'dan oluşan yeni bir Avrasya ekseni, Amerika, İngiltere ve İspanya karşısındaki Euratlantik (Avratlantik) ekseni karşısında şekillendi. Şimdi, Irak'taki zaferden sonra, Batı'nın geleceği Ortadoğu'da kararlaştırılacak. Eğer Batı umurumuzdaysa, Ortadoğu'da ne yapılması gerektiğinde müştereken çalışmalıyız. Çünkü, bir zamanlar Sovyetler Birliği bizi nasıl birleştirdiyse, Ortadoğu bizi bölüyor..."<br />
<br />
Böyle bir 'optik'ten bakıldığında, Türkiye'nin durumu ve konumu daha da ilginç bir hale geliyor. Türkiye, 'Batı' ile Ortadoğu'nun 'fay hattı'nda. Bir yandan, yine özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri- Avrasya'ya pek meraklı ama İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ve özellikle son 10 yılda, uluslararası politikadaki tüm ağırlığını 'Transatlantik bağları' sayesinde elde etti. [14] Bu bağları koparmadan, çok dengeli bir politika yürütebilen Türkiye, ekonomik dinamiklerini de harekete geçirebilen bir ülke konumuna gelecektir. <br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
[1] Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik Türkiye&#8217;nin Uluslararası Konumu, Küre Yayınları, İstanbul, 2001, s.65.<br />
<br />
[2] Mehmet Öğütçü, &#8220;Gelecek, Aslında Şimdi Başlıyor 2023 Türkiye Vizyonu&#8221;, Stadigma.Com, S:4, Ankara, 2003, Web page adresi : <a href="http://www.stradigma.com/turkce/mayis2003/ekler/vizyon.html" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.stradigma.com/turkce/mayis200...izyon.html</a>, Son Ziyaret : 20 Mayıs 2003.<br />
<br />
[3] Öğütçü, a.g.m.<br />
<br />
[4] Mehmet Arslan, &#8220;IMF Krizler ve Türkiye&#8221;, Stratejik Analiz, C:2, S:14, Ankara, s.5,21.<br />
<br />
[5] Ergun Özbudun, Çağdaş Türk Politikası Demokratik Pekişmenin Önündeki Engeller, Çev: Ali Resul Usul, Doğan Kitap, İstanbul, 2003, s.133.<br />
<br />
[6] Ahmet Davutoğlu, Küresel Bunalım 11 Eylül Konuşmaları, Küre Yayınları, İstanbul, 2002, s.136.<br />
<br />
[7] Davutoğlu, Stratejik ..., s.225.<br />
<br />
[8] Aynı, s. 235.<br />
<br />
[9] Tolga Yarman, Cüneyt Akalın, &#8220;Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği, Avrupa Birliği ve NATO İlişkilerinin Geleceği, Türkiye&#8217;ye Etkileri&#8221;, Stadigma.Com, S:1, Ankara, 2003, Web page adresi : <a href="http://www.stradigma.com/turkce/subat2003/makale1.html" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.stradigma.com/turkce/subat2003/makale1.html</a>, Son Ziyaret : 20 Mayıs 2003.<br />
<br />
[10] Hakan Anlı, &#8220;AB Kopenhag &amp; Maastrıcht Kriterleri Çerçevesinde : Türkiye &#8211; AB İlişkileri&#8221;, Haberanaliz, Ankara, 2003, Web adresi : <a href="http://www.haberanaliz.com/detay.php?detayid=486" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.haberanaliz.com/detay.php?detayid=486</a>, Son Ziyaret : <br />
<br />
[11] Davutoğlu, Stratejik ..., s.125-126,128-129.<br />
<br />
[12] Aynı, s.142.<br />
<br />
[13] Hasan Ünal, &#8220;Wolfowitz&#8217;den Grossman&#8217;a Türkiye ve ABD&#8221;, Zaman Gazetesi, 12 Mayıs 2003.<br />
<br />
[14] Cengiz Çandar, &#8220;Avrasya mı, Avratlantik mi?&#8221;, Dünden Bugüne Tercüman Gazetesi, 29 Nisan 2003.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[TÜRKİYE&#8217;NİN GELECEĞİ &#8211; İzzet Uslu Beykent Üniversitesi<br />
<br />
Danışman: Yrd.Doç.Dr. Mustafa ÖZEL<br />
<br />
İstanbul, Haziran 2003<br />
<br />
<br />
<br />
Türkiye, coğrafi konum itibariyle iki kıtayı birbirine bağlayan bir köprü durumundadır. Tarih boyunca Asya ve Avrupa kıtaları arasındaki bu önemli bağlantı noktası her dönem stratejik konumunu korumaya devam etmiştir. Bu makalede, Türkiye&#8217;nin uluslararası konumu ekonomik ve politik açıdan değerlendirilmeye çalışılacaktır.<br />
<br />
Bulunduğu konumla birlikte stratejik önemini koruyan Türkiye&#8217;nin gelecek yüzyıldaki uluslararası konumunu sadece coğrafi açıdan değil, tarih, kültür, siyaset, ekonomi ve güvenlik parametreleri de gözönüne alınarak geniş bir perspektiften ele alınmalıdır. [1] Bu açılardan incelenecek olan Türkiye, dışarıdan bakıldığında hala yerli yerine oturmuş bir ülke görüntüsü çizmemektedir. Nereye ait olduğuna dair ulusal bir kimlik geliştirememiş olan Türkiye, uzun yıllardır kronik şekilde &#8220;kritik&#8221; ve &#8220;geçiş süreci&#8221; dönemleri yaşayan bir ülkedir. Avrupa Birliği&#8217;ne katılım süreci belirsiz olan Türkiye, genç nüfusuna gelecek umudu aşılayamamanın yanında, kaynaklarını da rasyonel olarak kullanmamaktadır. 90 milyar dolar iç, 110 milyar dolar dış borç olmak üzere toplam 200 milyar dolarlık bir borç sarmalına düğümlenmiş, yenilenemeyip dünyaya ayak uyduramayan bir ülke görüntüsü vermektedir. Bunun ağır maliyetini de on yıllardır tünelin ucunda ışık beklerken gitgide yoksullaşan insanlarına adil olmayan şekilde ödetiyor. [2] <br />
<br />
Üretimden, bilgi çağını yakalamaktan çok rant dağıtmaya göre şekillenmiş olan ekonomik yapımızın Uluslararası Para Fonu (IMF)&#8217;nun disiplini altında değişeceği söylemi hala inandırıcı olmaktan çok uzaktır. [3] Kendi bünyesinde ekonomik olarak çözüm üretemeyen ve her geçen gün borç batağına sürüklenen ülkemizin IMF ile kurtulacağına da şüpheyle yaklaşmak gerekir. Esas amacı geçici ödemeler dengesi problemleri ile karşılaşan üyelere mali yardımda bulunmak olan IMF programlarında uygulanan reçeteler genellikle standart bir özellik taşır. Programların oluşturulmasında, bütçe açıklarını parasallaştırarak, ülkesel farklılıkların dikkate alınmaması sebebiyle de başarısızlıkla sonuçlanmaktadır. IMF&#8217;in tarihinde hiçbir başarılı operasyonunun olmaması da çok anlamlıdır. Şu anda Türkiye, 1999 yılında imzaladığı anlaşma öncesinden çok daha zayıf duruma düşmüştür. IMF, istemiş olduğu kanun değişiklikleri ve reformlarla Türkiye&#8217;nin stratejik öneme sahip her şeyin yabancıların kontrolüne geçmesine olanak sağlamaktadır. Görünen haliyle IMF paketi Türkiye&#8217;nin ekonomik sorunlarına çözüm getirmemektedir. Prof. Dr. Osman Altuğ&#8217;a göre yeni IMF programı bir Konkordato programıdır. [4] Ekonomik anlamdaki son durumumuzu da özetleyecek en uygun cümle de budur. Ekonomik durumda pek çok uzmanın da belirttiği gibi, Türkiye kendi kaynaklarıyla bu krizden kurtulabilir, yeter ki istikrarlı ve inandırıcı bir yönetimle yönetilsin.<br />
<br />
Ekonomik anlamdaki başarı siyasal bir istikrar ile mümkündür. Türkiye, uzun zamandır var olan Pazar Ekonomisi ve nispeten özgür ve özerk sivil toplumuyla komünizm sonrası ülkelere karşı nisbi bir üstünlüğe sahiptir. Türkiye ikinci dalga bir demokrasiye sahipken, sadece yeni Güney Avrupa demokrasilerinin (İspanya, Portekiz ve Yunanistan) değil, aynı zamanda bazı üçüncü dalga Orta Avrupa demokrasilerinin de arkasında kalmıştır. [5] <br />
<br />
Ekonomik ve siyasal durumuna kısaca değinilen Türkiye&#8217;nin uluslararası arenadaki durumunu da gözden geçirmek faydalı olacaktır. Türkiye&#8217;nin uluslarası üye olduğu veya üye olmak istediği kurumlardaki gelişmeler ve özellikle Soğuk Savaş&#8217;ın sona ermesi ve özellikle 11 Eylülde Amerika Birleşik Devletleri (ABD) &#8216;ne yapılan terorist saldırılardan sonra değişen yeni dünya düzenini anlamak gerekmektedir.<br />
<br />
Soğuk Savaş sonrasında Türkiye için iki uç tanımlama yapılmıştır: Bir tarafta, iki dünyanın arasında parçalanmış, yerini bulamayan, kimlik sıkıntısı çeken bir ülke; diğer tarafta da stratejisyenler tarafından özellikle Amerika stratejisi açısından önemli bir eksen olarak görülen pivot ülke tanımlamasıdır. [6] Bu iki tanımlama da Türkiye&#8217;nin dışarıdan nasıl görüldüğünü ifade etmede önemli örneklerdir.<br />
<br />
Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), 50. kuruluş yıldönümünde gerçekleştirilen Washington Zirvesi&#8217;nde, yeni ülkelerin katılmasıyla yeni bir stratejik misyon tanımlaması ve derinlemesine bir sorumluluk alanı kazanmıştır. Uluslararası sistem içinde hegomonik bir güç olarak yükselmesini bu kurumlara ve ittifak yapılanmalarına borçlu olan ABD, aynı araçlarını Soğuk Savaş sonrası dönemin şartlarına uygun hale getirmeye çalışmıştır. NATO üyesi olan Türkiye, ittifakla ilgili değişken tavırların çıktığı bu dinamik dönemden, istikrarlı döneme geçiş sürecinde NATO ile ilgili olarak kendi stratejik çıkarlarını önceleyen daha kalıcı bir politikanın teorik ve pratik altyapısını oluşturmak zorundadır. [7] <br />
<br />
Türkiye&#8217;nin uluslararası alanda gücünü arttırmak için önemli üç bölge vardır. Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu. Uluslararası siyasetini yürütebilmesi için bu üç önemli bölgeye dikkat etmelidir. Bunun haricinde müslüman ülke olmasının avantajını kullanıp, İslam Konferansı Teşkilatı ve ikili ilişkiler aracılığıyla ekonomik ve politik anlamda gücünü pekiştirmelidir. Türkiye, akılcı bir dış politika yürütmek zorundadır. Bir bölgede çıkarlarının uyuştuğu ülkeyle, diğer bir bölgede karşı karşıya gelmektedir. Bu da dengeli ve çok akılcı bir dış politika yürütme zorunluluğu getirmektedir.<br />
<br />
Tarihi Germen ve Slav jeokültürel etki alanını dengelemek üzere Boşnak ve Arnavut unsurların geleceği ile ilgilenme gereği hisseden ve bunu NATO&#8217;nun bölge politikalarına yansıtan ABD ile bölgeye doğrudan müdahil olma olanağı olmayan Türkiye&#8217;nin çıkar alanları arasında bir tür yakınlaşma doğmaktadır. Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerin Balkanlara yönelik politikalarındaki tutarsızlıklar bölgedeki bunalımların tırmanışında ABD-Türkiye ilişkilerinin öne çıkması sonucunu doğurabilir. Türkiye-AB ilişkilerinin NATO çerçevesinde özel öneme sahip olduğu bir başka alan ise, AB&#8217;nin ve NATO&#8217;nun Doğu Avrupa ve Balkanlara yönelik genişleme planları ile ilgilidir. NATO üyesi olmakla birlikte AB üyesi olmayan tek ülkenin Türkiye olacak olması Türkiye&#8217;yi ABD-Rusya-AB dengelerinin etkileşimine sokacaktır. Bu durum NATO üyesi olan fakat AB üyesi olmayan Türkiye ve ABD&#8217;yi ittifak ile ilgili benzer tavırlar almaya sevkedebilir. [8] Diğer yandan ABD&#8217;nin; Fransa ve Almanya ile başta Avrupa üzerinde oluşan &#8220;ticaret gerginlikleri&#8221;, ortaya çıkmaktadır. [9] Ticaret gerginliklerinde Türkiye çok dikkatli olmalıdır, çünkü dış ticaretinin %60&#8217;ı AB ülkeleri iledir. Türkiye döviz kazançlarının %60&#8217;ını yine Avrupa&#8217;da çalışan Türk işçilerin her yıl gönderdikleri 5-6 milyar euro civarındaki dövizlerle sağlamaktadır. Ayrıca Avrupa&#8217;dan Türkiye&#8217;ye sermaye yatırımları toplamın %75&#8217;ini sağlarken, dışarıdan gelen turistlerin %75-85&#8217;i de Avrupalıdır. [10] Burada Türkiye&#8217;nin dikkat etmesi gereken bu hassas dengeyi bozmamasıdır.<br />
<br />
Türkiye Balkanlar&#8217;da uygulamak zorunda olduğu dengeli politikayı Kafkaslarda da uygulamak zorundadır. Bu sefer işbirliği yaptığı ve karşı karşıya geldiği aktörler değişmektedir. Soğuk Savaş sonrası Kafkasya&#8217;nın değişen uluslararası konumu üç ayrı düzlemde ele alınabilir: <br />
<br />
1. Uluslararası küresel dengelerdeki değişim ve bu değişimin bölge üzerindeki etkileri.<br />
<br />
2. Bölgeye doğrudan müdahil olan Rusya, Türkiye, İran gibi ülkelerle Hazar Denizi&#8217;ne komşulukları dolayısıyla bölge dengeleri içinde önemli konuma sahip Özbekistan, Kazakistan ve Türkmenistan&#8217;ı da kapsayan düzlem.<br />
<br />
3. Bölgenin etnik ve dini farklılaşmasını da içinde barındıran bölge-içi dengeler ve çelişkiler.<br />
<br />
Birinci düzlemdeki kritik alanı temelde jeoekonomik bir önem arzetmektedir. Özellikle küresel ekonomi-politik rekabetin yönlendirdiği konjonktür çokuluslu şirketlerin de devreye girdiği stratejik nitelikli doğal kaynakların aktarım meselesine odaklanmış durumdadır.<br />
<br />
İkinci düzlemdeki rekabet ise bu küresel nitelikli rekabetin yansımalarını barındırmaktadır. Hem de bölgeye doğrudan müdahil büyük ve orta ölçekli bölgesel güçlerin jeopolitik ve diplomatik manevralarını kapsamaktadır. <br />
<br />
Üçüncü düzlemde yer alan bölge-içi çelişkiler sıcak nokta çatışmalarını tırmandırmakta ve ikinci düzlemdeki aktörleri içine çekebilecek boyutta risk oluşturmaktadır.<br />
<br />
Türkiye genel özellikleri itibariyle Balkanlara benzeyen Kafkaslarda da Soğuk Savaş sonrası döneme gerek psikolojik, gerekse diplomatik açıdan yeterince hazırlıklı girememiştir. Kafkasya, Karadeniz ve Tuna su yolu çerçevesinde hem Balkanlar, hem Boğazlar hem de genel Avrasya stratejisinin en önemli sütunlarından birini oluşturmaktadır. [11] NATO&#8217;ya girme isteğinde olan Rusya&#8217;ya karşı Türkiye NATO kozunu dengeli şekilde kullanıp, Rusya&#8217;ya karşı Kafkasya için dengeli bir siyaset yürütmek zorundadır.<br />
<br />
Ortadoğu Türkiye&#8217;nin etkileşim içinde olduğu önemli bölgelerden biridir. Ortadoğu Barış Süreci&#8217;nden sonra gittikçe ağırlık gösteren Türkiye-İsrail İlişkileri Soğuk Savaş süresince dikkatli bir denge politikası izleyen Türkiye&#8217;nin bölgeye bakışında ciddi bir değişim olduğu kanaati yaygınlaşmıştır. Türkiye Ortadoğu politikasını tekrar gözden geçirip, revize edilmesi gerekmektedir. AB ile üyelik sürecinin gittikçe zorlaştığını, hatta imkansızlaştığı da gözönüne alınacak olursa, aynı anda hem Avrupa&#8217;dan hem de Ortadoğu&#8217;dan kopan bir Türkiye&#8217;nin bölge ve kıta ölçekli politikalarda başarılı olabilmesi mümkün değildir. [12] <br />
<br />
Sonuç olarak, ABD&#8217;nin Irak için istemiş olduğu tezkerenin geçmemesi sonucu Türkiye-ABD ilişkileri açısından büyük sorunlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Ekonomik ilişkimizin yoğun olduğu AB ile askeri ilişkilerimizin yoğun olduğu ABD&#8217;nin küresel düzeyde çekişmesi Türkiye-ABD ve Türkiye-AB ilişkileri olumsuz yönde etkilemektedir. Wolfowitz ve Grossman&#8217;ın açıklamaları ABD&#8217;nin Türkiye&#8217;ye ne kadar içerlediğini de ortaya koymuştur. [13] <br />
<br />
Oxford Üniversitesi'nin itibarlı St.Anthony's College'inde Avrupa bölümünün başında bulunan ve özellikle Soğuk Savaş bitiminde Orta ve Doğu Avrupa uzmanlığı, bu konudaki çeşitli kitaplarıyla tanınan Timothy Garton Ash, 27 Nisan 2003 tarihli The New York Times Magazine'de 'How the West Can be One?' (Batı Nasıl Tek Hale Getirilebilir?) başlıklı yazısına şöyle girmişti:<br />
<br />
"Sevgili Amerikalı Dostlar: Batı'yı tekrar bir araya getirmeliyiz. Kısaca, 'Batı' diye adlandırılan 60 yıllık Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri topluluğumuz, grotesk biçimde Irak konusunda bölündü. Son aylarda, Fransa, Almanya ve Rusya'dan oluşan yeni bir Avrasya ekseni, Amerika, İngiltere ve İspanya karşısındaki Euratlantik (Avratlantik) ekseni karşısında şekillendi. Şimdi, Irak'taki zaferden sonra, Batı'nın geleceği Ortadoğu'da kararlaştırılacak. Eğer Batı umurumuzdaysa, Ortadoğu'da ne yapılması gerektiğinde müştereken çalışmalıyız. Çünkü, bir zamanlar Sovyetler Birliği bizi nasıl birleştirdiyse, Ortadoğu bizi bölüyor..."<br />
<br />
Böyle bir 'optik'ten bakıldığında, Türkiye'nin durumu ve konumu daha da ilginç bir hale geliyor. Türkiye, 'Batı' ile Ortadoğu'nun 'fay hattı'nda. Bir yandan, yine özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri- Avrasya'ya pek meraklı ama İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ve özellikle son 10 yılda, uluslararası politikadaki tüm ağırlığını 'Transatlantik bağları' sayesinde elde etti. [14] Bu bağları koparmadan, çok dengeli bir politika yürütebilen Türkiye, ekonomik dinamiklerini de harekete geçirebilen bir ülke konumuna gelecektir. <br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
[1] Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik Türkiye&#8217;nin Uluslararası Konumu, Küre Yayınları, İstanbul, 2001, s.65.<br />
<br />
[2] Mehmet Öğütçü, &#8220;Gelecek, Aslında Şimdi Başlıyor 2023 Türkiye Vizyonu&#8221;, Stadigma.Com, S:4, Ankara, 2003, Web page adresi : <a href="http://www.stradigma.com/turkce/mayis2003/ekler/vizyon.html" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.stradigma.com/turkce/mayis200...izyon.html</a>, Son Ziyaret : 20 Mayıs 2003.<br />
<br />
[3] Öğütçü, a.g.m.<br />
<br />
[4] Mehmet Arslan, &#8220;IMF Krizler ve Türkiye&#8221;, Stratejik Analiz, C:2, S:14, Ankara, s.5,21.<br />
<br />
[5] Ergun Özbudun, Çağdaş Türk Politikası Demokratik Pekişmenin Önündeki Engeller, Çev: Ali Resul Usul, Doğan Kitap, İstanbul, 2003, s.133.<br />
<br />
[6] Ahmet Davutoğlu, Küresel Bunalım 11 Eylül Konuşmaları, Küre Yayınları, İstanbul, 2002, s.136.<br />
<br />
[7] Davutoğlu, Stratejik ..., s.225.<br />
<br />
[8] Aynı, s. 235.<br />
<br />
[9] Tolga Yarman, Cüneyt Akalın, &#8220;Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği, Avrupa Birliği ve NATO İlişkilerinin Geleceği, Türkiye&#8217;ye Etkileri&#8221;, Stadigma.Com, S:1, Ankara, 2003, Web page adresi : <a href="http://www.stradigma.com/turkce/subat2003/makale1.html" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.stradigma.com/turkce/subat2003/makale1.html</a>, Son Ziyaret : 20 Mayıs 2003.<br />
<br />
[10] Hakan Anlı, &#8220;AB Kopenhag &amp; Maastrıcht Kriterleri Çerçevesinde : Türkiye &#8211; AB İlişkileri&#8221;, Haberanaliz, Ankara, 2003, Web adresi : <a href="http://www.haberanaliz.com/detay.php?detayid=486" target="_blank" rel="noopener" class="mycode_url">http://www.haberanaliz.com/detay.php?detayid=486</a>, Son Ziyaret : <br />
<br />
[11] Davutoğlu, Stratejik ..., s.125-126,128-129.<br />
<br />
[12] Aynı, s.142.<br />
<br />
[13] Hasan Ünal, &#8220;Wolfowitz&#8217;den Grossman&#8217;a Türkiye ve ABD&#8221;, Zaman Gazetesi, 12 Mayıs 2003.<br />
<br />
[14] Cengiz Çandar, &#8220;Avrasya mı, Avratlantik mi?&#8221;, Dünden Bugüne Tercüman Gazetesi, 29 Nisan 2003.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Gelişmekte Olan Ülkeler ve Türkiye Açısından Kadının Eğitiminin...]]></title>
			<link>https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-Geli%C5%9Fmekte-Olan-%C3%9Clkeler-ve-T%C3%BCrkiye-A%C3%A7%C4%B1s%C4%B1ndan-Kad%C4%B1n%C4%B1n-E%C4%9Fitiminin-9940</link>
			<pubDate>Thu, 01 May 2008 08:14:52 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.hepimizbiriz.com/forum/member.php?action=profile&uid=22">civanpercemi</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-Geli%C5%9Fmekte-Olan-%C3%9Clkeler-ve-T%C3%BCrkiye-A%C3%A7%C4%B1s%C4%B1ndan-Kad%C4%B1n%C4%B1n-E%C4%9Fitiminin-9940</guid>
			<description><![CDATA[GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELER VE TÜRKİYE AÇISINDAN <br />
<br />
KADIN EĞİTİMİNİN EKONOMİK VE SOSYAL BOYUTU ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME[1]<br />
<br />
Yrd.Doç.Dr. İbrahim Güran YUMUŞAK Kocaeli Üniversitesi- KOCAELİ<br />
<br />
ÖZET<br />
<br />
Kadın eğitimiyle ilgili bir çok çalışmada, bir kadını eğitmenin, bir aileyi eğitmekle eşdeğer olduğu ve bir erkeği eğitmeye göre daha önemli olduğu vurgulanmaktadır. Kadın eğitiminin ekonomiye ve topluma olumlu katkıları bilinmesine rağmen özellikle gelişmekte olan ülkelerde kadınların eğitimine daha fazla önem verilmesi gerektiği çok dikkate alınmamaktadır. Bildiri, kadın eğitiminin ekonomik ve sosyal boyutunu, gelişmekte olan ülkeler ve Türkiye açışından incelemektedir. Çalışmada, kadın eğitiminin mevcut durumu ve gelişme trendi analiz edilmiş, ulaşılan bulgular Türkiye açısından yorumlanmıştır. Elde edilen bulgulara göre, eğitimde cinsiyet eşitliğinin sağlanarak kadınların eğitim seviyesinin yükseltilmesi, kişisel ve sosyal getirilerin artırılmasının yanı sıra, gelişmekte olan ülkelerin ve Türkiye&#8217;nin kalkınmasına hız katabilecek ekonomik bir öneme sahiptir.<br />
<br />
ANAHTAR SÖZCÜKLER: <br />
<br />
EĞİTİM, KADIN EĞİTİMİ, EĞİTİMDE CİNSİYET EŞİTLİĞİ, GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELER<br />
<br />
GİRİŞ<br />
<br />
Eğitim, toplumların ekonomik ve sosyal gelişimlerinde etkili olan en önemli itici faktörlerden biridir. Eğitim düzeyinin yükseltilmesi; kaynakların etkin kullanımını sağlayarak verimliliğin artırılmasını, orta ve uzun dönemde gelirin daha adil dağıtılmasını, bölgesel kalkınmayı gerçekleştirecek kalıcı çözümlere ulaşılmasını, istihdamın artırılmasını ve tarım, sanayi, hizmetler sektörlerinin gelişmesini sağlayacak dolaysız ve dolaylı etkiler yaratır. Kaynakları daha kıt olan ve ekonomik gelişme yarışında bir veya birkaç adım geride kalan gelişmekte olan ülkelerin, bu açığı kapatmak veya azalmak için eğitim konusuna, özellikle de kadın eğitimine daha fazla önem ve öncelik vermeleri gerekmektedir. Zira, bu ülkelerde eğitimde cinsiyet eşitliği sağlanamamıştır. Gelişmekte olan ülkelerde eğitimin yaygınlaştırılmasında kadınlara öncelik verilmesi, cinsiyet eşitliğinin sağlanmasına, beraberinde de ekonomik ve sosyal dışsallıklar elde edilmesine neden olacaktır.<br />
<br />
Bildiride, başta Türkiye olmak üzere gelişmekte olan ülkelerde, kadın eğitimine önem verilmesinin ekonomik ve sosyal gerekçeleri saptanacak ve analiz edilecektir. Çalışmanın ilk bölümünde gelişmekte olan ülkelerde, ikinci bölümünde ise Türkiye&#8217;de kadın eğitiminin gelişim trendi, elde edilen ikincil verilerle incelenecek ve tablo analizleri yapılacaktır. Çalışmanın son bölümünde ise, ilk iki bölümde elde edilen bulguların ışığında, kadın eğitiminin geliştirilmesinin toplumsal ve bireysel olarak hangi ekonomik ve sosyal kazançlar sağlayacağına ilişkin değerlendirme yapılacaktır.<br />
<br />
I. GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE KADIN EĞİTİMİ<br />
<br />
Gelişmekte olan ülkelerde kadın eğitimini iki temel göstergeyle ölçmek ve bu sayede gelişmiş ülkelerle karşılaştırmak mümkündür. Bu göstergelerden birincisi, kadın ve erkeklerin ortalama eğitim süresidir. İkincisi ise okur-yazarlık ve okullaşma oranıdır. Ortalama eğitim süresi, ülke nüfusunun tamamına ait genel bir düzeyi göstermekle birlikte, okur-yazarlık ve okullaşma oranı daha detaylı ölçüm yapmaktadır. Zira, okul çağındaki nüfus okullaşma oranı ile yetişkin nüfus ise okur-yazarlık oranı ile ölçülmektedir.<br />
<br />
2000 yılı itibarıyla, 15 yaş ve üzeri nüfusun ülke gruplarına göre ortalama eğitim yılı dikkate alındığında, gelişmiş ülkelerin kadınlar ve erkekler için sırasıyla 9.53 ve 10.01 yıl ortalamasıyla en yüksek düzeye sahip oldukları görülmektedir. Gelişmekte olan ülkeler için ise aynı rakamların 4.33 ve 5.92 yıl olduğu dikkate alındığında yaklaşık iki kat bir farkın olduğu göze çarpmaktadır. Vurgulanması gereken diğer bir konu ise, gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasındaki cinsiyet eşitliği farkıdır. Gelişmiş ülkelerde cinsiyet oranı (Kadın / Erkek) % 95.20 iken, gelişmekte olan ülkelerde bu oran % 73.14&#8217;dür. Geçiş ekonomilerinde ise cinsiyet eşitsizliği erkekler aleyhinedir; % 104.7 (Barro-Lee 2001, 548-549).<br />
<br />
Gelişmekte olan ülkeleri, okur-yazarlık oranı ve okullaşma oranı açısından değerlendirmek için gerekli veriler Tablo 1&#8217;de yer almaktadır. Tabloya göre, gelişmekte olan ülkelerde yetişkinlerin 2000 yılına göre okur-yazarlık oranları, kadın ve erkek için sırasıyla % 67 ve % 81&#8217;dir. Bu oranların 1990 yılında % 59 ve % 81 olduğu dikkate alındığında cinsiyet oranının % 72.83&#8217;ten % 82.71&#8217;e ilerlediği ve kadınlar lehine bir gelişmenin olduğu görülmektedir. <br />
<br />
Tablo 1: Seçilmiş bazı ülkelerde okuryazarlık ve okullaşma oranları <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Ülke<br />
<br />
Yetişkin Okuryazarlık Oranı<br />
<br />
İlköğretimde Okullaşma Oranı <br />
<br />
Ortaöğretimde Okullaşma Oranı<br />
<br />
1990<br />
<br />
2000<br />
<br />
1992-2002 (Net)<br />
<br />
1997-2000 (Brüt)<br />
<br />
Erkek<br />
<br />
Kadın<br />
<br />
Erkek<br />
<br />
Kadın<br />
<br />
Erkek<br />
<br />
Kadın<br />
<br />
Erkek<br />
<br />
Kadın<br />
<br />
Portekiz<br />
<br />
91<br />
<br />
84<br />
<br />
95<br />
<br />
90<br />
<br />
100<br />
<br />
100<br />
<br />
111<br />
<br />
117<br />
<br />
Arjantin<br />
<br />
96<br />
<br />
96<br />
<br />
97<br />
<br />
97<br />
<br />
100<br />
<br />
100<br />
<br />
94<br />
<br />
100<br />
<br />
Bulgaristan<br />
<br />
98<br />
<br />
96<br />
<br />
99<br />
<br />
98<br />
<br />
95<br />
<br />
93<br />
<br />
95<br />
<br />
93<br />
<br />
Yunanistan<br />
<br />
98<br />
<br />
92<br />
<br />
99<br />
<br />
96<br />
<br />
97<br />
<br />
97<br />
<br />
98<br />
<br />
99<br />
<br />
Mısır<br />
<br />
60<br />
<br />
34<br />
<br />
67<br />
<br />
44<br />
<br />
95<br />
<br />
90<br />
<br />
88<br />
<br />
83<br />
<br />
İran<br />
<br />
72<br />
<br />
54<br />
<br />
83<br />
<br />
69<br />
<br />
74<br />
<br />
73<br />
<br />
81<br />
<br />
75<br />
<br />
Malezya<br />
<br />
87<br />
<br />
74<br />
<br />
91<br />
<br />
83<br />
<br />
98<br />
<br />
99<br />
<br />
67<br />
<br />
74<br />
<br />
Azerbaycan<br />
<br />
99<br />
<br />
96<br />
<br />
99<br />
<br />
96<br />
<br />
90<br />
<br />
93<br />
<br />
80<br />
<br />
80<br />
<br />
Türkiye<br />
<br />
89<br />
<br />
66<br />
<br />
93<br />
<br />
77<br />
<br />
93<br />
<br />
82<br />
<br />
67<br />
<br />
48<br />
<br />
Az Gelişmiş Ülkeler<br />
<br />
54<br />
<br />
32<br />
<br />
62<br />
<br />
42<br />
<br />
67<br />
<br />
61<br />
<br />
30<br />
<br />
25<br />
<br />
Gelişmekte Olan Ülkeler<br />
<br />
76<br />
<br />
59<br />
<br />
81<br />
<br />
67<br />
<br />
84<br />
<br />
77<br />
<br />
59<br />
<br />
52<br />
<br />
DÜNYA<br />
<br />
81<br />
<br />
69<br />
<br />
84<br />
<br />
74<br />
<br />
85<br />
<br />
79<br />
<br />
65<br />
<br />
59<br />
<br />
<br />
Kaynak: (Unicef 2003, 118-121)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELER VE TÜRKİYE AÇISINDAN <br />
<br />
KADIN EĞİTİMİNİN EKONOMİK VE SOSYAL BOYUTU ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME[1]<br />
<br />
Yrd.Doç.Dr. İbrahim Güran YUMUŞAK Kocaeli Üniversitesi- KOCAELİ<br />
<br />
ÖZET<br />
<br />
Kadın eğitimiyle ilgili bir çok çalışmada, bir kadını eğitmenin, bir aileyi eğitmekle eşdeğer olduğu ve bir erkeği eğitmeye göre daha önemli olduğu vurgulanmaktadır. Kadın eğitiminin ekonomiye ve topluma olumlu katkıları bilinmesine rağmen özellikle gelişmekte olan ülkelerde kadınların eğitimine daha fazla önem verilmesi gerektiği çok dikkate alınmamaktadır. Bildiri, kadın eğitiminin ekonomik ve sosyal boyutunu, gelişmekte olan ülkeler ve Türkiye açışından incelemektedir. Çalışmada, kadın eğitiminin mevcut durumu ve gelişme trendi analiz edilmiş, ulaşılan bulgular Türkiye açısından yorumlanmıştır. Elde edilen bulgulara göre, eğitimde cinsiyet eşitliğinin sağlanarak kadınların eğitim seviyesinin yükseltilmesi, kişisel ve sosyal getirilerin artırılmasının yanı sıra, gelişmekte olan ülkelerin ve Türkiye&#8217;nin kalkınmasına hız katabilecek ekonomik bir öneme sahiptir.<br />
<br />
ANAHTAR SÖZCÜKLER: <br />
<br />
EĞİTİM, KADIN EĞİTİMİ, EĞİTİMDE CİNSİYET EŞİTLİĞİ, GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELER<br />
<br />
GİRİŞ<br />
<br />
Eğitim, toplumların ekonomik ve sosyal gelişimlerinde etkili olan en önemli itici faktörlerden biridir. Eğitim düzeyinin yükseltilmesi; kaynakların etkin kullanımını sağlayarak verimliliğin artırılmasını, orta ve uzun dönemde gelirin daha adil dağıtılmasını, bölgesel kalkınmayı gerçekleştirecek kalıcı çözümlere ulaşılmasını, istihdamın artırılmasını ve tarım, sanayi, hizmetler sektörlerinin gelişmesini sağlayacak dolaysız ve dolaylı etkiler yaratır. Kaynakları daha kıt olan ve ekonomik gelişme yarışında bir veya birkaç adım geride kalan gelişmekte olan ülkelerin, bu açığı kapatmak veya azalmak için eğitim konusuna, özellikle de kadın eğitimine daha fazla önem ve öncelik vermeleri gerekmektedir. Zira, bu ülkelerde eğitimde cinsiyet eşitliği sağlanamamıştır. Gelişmekte olan ülkelerde eğitimin yaygınlaştırılmasında kadınlara öncelik verilmesi, cinsiyet eşitliğinin sağlanmasına, beraberinde de ekonomik ve sosyal dışsallıklar elde edilmesine neden olacaktır.<br />
<br />
Bildiride, başta Türkiye olmak üzere gelişmekte olan ülkelerde, kadın eğitimine önem verilmesinin ekonomik ve sosyal gerekçeleri saptanacak ve analiz edilecektir. Çalışmanın ilk bölümünde gelişmekte olan ülkelerde, ikinci bölümünde ise Türkiye&#8217;de kadın eğitiminin gelişim trendi, elde edilen ikincil verilerle incelenecek ve tablo analizleri yapılacaktır. Çalışmanın son bölümünde ise, ilk iki bölümde elde edilen bulguların ışığında, kadın eğitiminin geliştirilmesinin toplumsal ve bireysel olarak hangi ekonomik ve sosyal kazançlar sağlayacağına ilişkin değerlendirme yapılacaktır.<br />
<br />
I. GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE KADIN EĞİTİMİ<br />
<br />
Gelişmekte olan ülkelerde kadın eğitimini iki temel göstergeyle ölçmek ve bu sayede gelişmiş ülkelerle karşılaştırmak mümkündür. Bu göstergelerden birincisi, kadın ve erkeklerin ortalama eğitim süresidir. İkincisi ise okur-yazarlık ve okullaşma oranıdır. Ortalama eğitim süresi, ülke nüfusunun tamamına ait genel bir düzeyi göstermekle birlikte, okur-yazarlık ve okullaşma oranı daha detaylı ölçüm yapmaktadır. Zira, okul çağındaki nüfus okullaşma oranı ile yetişkin nüfus ise okur-yazarlık oranı ile ölçülmektedir.<br />
<br />
2000 yılı itibarıyla, 15 yaş ve üzeri nüfusun ülke gruplarına göre ortalama eğitim yılı dikkate alındığında, gelişmiş ülkelerin kadınlar ve erkekler için sırasıyla 9.53 ve 10.01 yıl ortalamasıyla en yüksek düzeye sahip oldukları görülmektedir. Gelişmekte olan ülkeler için ise aynı rakamların 4.33 ve 5.92 yıl olduğu dikkate alındığında yaklaşık iki kat bir farkın olduğu göze çarpmaktadır. Vurgulanması gereken diğer bir konu ise, gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasındaki cinsiyet eşitliği farkıdır. Gelişmiş ülkelerde cinsiyet oranı (Kadın / Erkek) % 95.20 iken, gelişmekte olan ülkelerde bu oran % 73.14&#8217;dür. Geçiş ekonomilerinde ise cinsiyet eşitsizliği erkekler aleyhinedir; % 104.7 (Barro-Lee 2001, 548-549).<br />
<br />
Gelişmekte olan ülkeleri, okur-yazarlık oranı ve okullaşma oranı açısından değerlendirmek için gerekli veriler Tablo 1&#8217;de yer almaktadır. Tabloya göre, gelişmekte olan ülkelerde yetişkinlerin 2000 yılına göre okur-yazarlık oranları, kadın ve erkek için sırasıyla % 67 ve % 81&#8217;dir. Bu oranların 1990 yılında % 59 ve % 81 olduğu dikkate alındığında cinsiyet oranının % 72.83&#8217;ten % 82.71&#8217;e ilerlediği ve kadınlar lehine bir gelişmenin olduğu görülmektedir. <br />
<br />
Tablo 1: Seçilmiş bazı ülkelerde okuryazarlık ve okullaşma oranları <br />
<br />
<br />
<br />
<br />
Ülke<br />
<br />
Yetişkin Okuryazarlık Oranı<br />
<br />
İlköğretimde Okullaşma Oranı <br />
<br />
Ortaöğretimde Okullaşma Oranı<br />
<br />
1990<br />
<br />
2000<br />
<br />
1992-2002 (Net)<br />
<br />
1997-2000 (Brüt)<br />
<br />
Erkek<br />
<br />
Kadın<br />
<br />
Erkek<br />
<br />
Kadın<br />
<br />
Erkek<br />
<br />
Kadın<br />
<br />
Erkek<br />
<br />
Kadın<br />
<br />
Portekiz<br />
<br />
91<br />
<br />
84<br />
<br />
95<br />
<br />
90<br />
<br />
100<br />
<br />
100<br />
<br />
111<br />
<br />
117<br />
<br />
Arjantin<br />
<br />
96<br />
<br />
96<br />
<br />
97<br />
<br />
97<br />
<br />
100<br />
<br />
100<br />
<br />
94<br />
<br />
100<br />
<br />
Bulgaristan<br />
<br />
98<br />
<br />
96<br />
<br />
99<br />
<br />
98<br />
<br />
95<br />
<br />
93<br />
<br />
95<br />
<br />
93<br />
<br />
Yunanistan<br />
<br />
98<br />
<br />
92<br />
<br />
99<br />
<br />
96<br />
<br />
97<br />
<br />
97<br />
<br />
98<br />
<br />
99<br />
<br />
Mısır<br />
<br />
60<br />
<br />
34<br />
<br />
67<br />
<br />
44<br />
<br />
95<br />
<br />
90<br />
<br />
88<br />
<br />
83<br />
<br />
İran<br />
<br />
72<br />
<br />
54<br />
<br />
83<br />
<br />
69<br />
<br />
74<br />
<br />
73<br />
<br />
81<br />
<br />
75<br />
<br />
Malezya<br />
<br />
87<br />
<br />
74<br />
<br />
91<br />
<br />
83<br />
<br />
98<br />
<br />
99<br />
<br />
67<br />
<br />
74<br />
<br />
Azerbaycan<br />
<br />
99<br />
<br />
96<br />
<br />
99<br />
<br />
96<br />
<br />
90<br />
<br />
93<br />
<br />
80<br />
<br />
80<br />
<br />
Türkiye<br />
<br />
89<br />
<br />
66<br />
<br />
93<br />
<br />
77<br />
<br />
93<br />
<br />
82<br />
<br />
67<br />
<br />
48<br />
<br />
Az Gelişmiş Ülkeler<br />
<br />
54<br />
<br />
32<br />
<br />
62<br />
<br />
42<br />
<br />
67<br />
<br />
61<br />
<br />
30<br />
<br />
25<br />
<br />
Gelişmekte Olan Ülkeler<br />
<br />
76<br />
<br />
59<br />
<br />
81<br />
<br />
67<br />
<br />
84<br />
<br />
77<br />
<br />
59<br />
<br />
52<br />
<br />
DÜNYA<br />
<br />
81<br />
<br />
69<br />
<br />
84<br />
<br />
74<br />
<br />
85<br />
<br />
79<br />
<br />
65<br />
<br />
59<br />
<br />
<br />
Kaynak: (Unicef 2003, 118-121)]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Cumhuriyetimizin 80.Yılında Atatürk İlkeleri - AB ve Temel Sorunlar]]></title>
			<link>https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-Cumhuriyetimizin-80-Y%C4%B1l%C4%B1nda-Atat%C3%BCrk-%C4%B0lkeleri-AB-ve-Temel-Sorunlar-9936</link>
			<pubDate>Thu, 01 May 2008 08:07:18 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.hepimizbiriz.com/forum/member.php?action=profile&uid=22">civanpercemi</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-Cumhuriyetimizin-80-Y%C4%B1l%C4%B1nda-Atat%C3%BCrk-%C4%B0lkeleri-AB-ve-Temel-Sorunlar-9936</guid>
			<description><![CDATA[CUMHURİYETİMİZİN 80. YILINDA<br />
ATATÜRK İLKELERİ - AB VE TEMEL SORUNLAR<br />
<br />
Ahmet ÖZER<br />
<br />
E. Vali<br />
<br />
GİRİŞ<br />
<br />
2003 yılında Cumhuriyetimiz 80 yaşında. 2023 yılında yaşayanlar yüzüncü yılı kutlayacaklar. Acaba önümüzdeki 20 yıl içinde ülkemiz nasıl bir konumda, hangi olaylarla karşılaşacak? İyi bir yönetimle sorunlarını çözerek yüzüncü yılında bölgesinde güçlü, gelişmiş, dostluğu aranan bir ülke olarak yoluna devam edecek mi? Yoksa beceriksiz kötü yönetimlerle sorunlarına yeni sorunlar eklenen, mutsuz, umutsuz insanların yaşadığı bir diyar mı olacak?<br />
<br />
İşke sekseninci yılda birinci olasılık için tüm gücümüzü birleştirip, çok dikkatli ve kararlı olarak ülkemizi çağdaş uygarlığın nimetlerine kavuşturmak için çok çalışmaya mecbur değil, mahkum olduğumuzu unutmamalıyız.<br />
<br />
Çok zor bir coğrafyada, 80 yılda azımsanamayacak güçlüklerle boğuşa boğuşa bugünlere geldik. İçten ve dıştan bu güzel ülkenin insanlarına huzuru ve mutluluğu çok gören yıkıcı güçler hiç eksik olmadı.<br />
<br />
Eşsiz kahraman, büyük devlet adamı, Ulu Önder Atatürk&#8217;ümüzün engin dehası ile kurulan genç Cumhuriyetimiz demokratik, laik bir hukuk devleti olarak yapılandırılmış, çağdaş uygarlık yolunda ilerlemeye devam etmiştir.<br />
<br />
Bu 80 yıla damgasını vuran en çarpıcı olaylar özetle, Atatürk ilke ve devrimleri ile başarılan hukuksal ve toplumsal değişim ve gelişmeler yanında yıkıcı ve bölücü terörün 15-20 yılı bulan ve yüz milyarlarca dolar maddi zarar yanında 30-40 bini bulan masum vatan evlatlarının yitirilmesine yol açan büyük acıların yaşanması olmuştur.<br />
<br />
Son yıllarda gözü dönmüş çıkarcıların yasalardaki boşluklardan yarar-lanarak ülke kaynaklarını yağmalamadaki cüret ve hünerleri ülkemizde kit-lelerin yoksullaşmasına, ekonominin daha da dışa bağımlı hale gelmesine, aşırı borçlanmaya neden olmuştur. Maliye Bakanı 2004 yılı bütçesi verilerini açık-lamıştır. 2004 yılında giderler 160,9 katrilyon, gelirler 114,5 katrilyon, bütçe açığı 46,4 katrilyondur. Borç faizlerine ödenecek para ise 66,2 katrilyondur. Bu ağır ekonomik yük altında yığınlar ezilmiştir.<br />
<br />
Yönetilenlerde yönetenlere karşı güven duygusunun hayli zayıflamasıyla mutsuz, huzursuz insanların sayısı artmıştır. Yaygınlaşan karamsarlığın yok edilmesi, ışıklı, aydınlık dolu günlerin yeniden yaşanması için artık kay-bedilecek bir tek saatimiz kalmamıştır. Zaman kendini toparlama ve hamle zamanıdır, peki çözüm nedir?<br />
<br />
Bu soruya yanıt vermek için bir durum değerlendirmesi yapmak istiyoruz. Bu nedenle önce Atatürk ilkeleri, Avrupa Birliği ve temel hedefler ve stratejiler üzerinde kısaca bir hatırlatmada bulunmak yerinde olacaktır.<br />
<br />
BİRİNCİ BÖLÜM<br />
<br />
ATATÜRK İLKELERİ<br />
<br />
1) Laiklik<br />
<br />
Laiklik ilkesi, Atatürk ilkelerinin kilit taşıdır ve çağdaş Cumhuriyetin vazgeçilmez, geri dönülmez ilkesidir.<br />
<br />
Laik devletin koruduğu ve gözettiği vicdan ve din hürriyeti çağdaş de-mokrasilerde temel insan haklarından biridir ve demokratik anayasalarda gü-vence altına alınmıştır. Laiklik asılında bir batı kurumu olup, batıda uzun yıllar süren şiddetli, hatta kanla mücadeleler sonucu ortaya çıkmıştır.<br />
<br />
Türklerde din ve vicdan hürriyeti batılı düşünürlerin ve bilim adamlarının da doğruladığı gibi Türkler ve Osmanlı Türkleri egemenlikleri altına aldıkları ülkelerdeki halkların dinlerine, dillerine, örf ve adetlerine kavuşmasıyla, kiliselere herhangi bir müdahalede bulunmamışlar ve yabancı kökten ve dinden gelen insanlara geniş bir din ve vicdan hürriyeti tanımışlardır. Osmanlı Türklerinin İspanya&#8217;da engizisyon zulmüne uğrayan Yahudileri 15. ve 16. asırlarda gemiler göndererek Türkiye&#8217;ye getirdikleri, bunlara Türkiye&#8217;de yer ve iş verdikleri herkes tarafından bilinmektedir.<br />
<br />
Fakat ne gariptir ki, Hıristiyan ve Yahudiler hakkında bu kadar hoşgörülü olan Müslüman ülkelerinde ve Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda, uygulamada Müs-lümanlar, Hıristiyan ve Yahudiler kadar geniş bir din ve vicdan hürriyetine sahip olamamışlardır. Şöyle ki ilk dört halife döneminden başlayarak, daha sonra Emeviler ve Abbasiler zamanında ve 16. yüzyılda Osmanlı İmpa-ratorluğu&#8217;nda devlet bazı dini akımlara, inanış ve tarikatlara karşı amansız bir mücadele sürdürmüştür.<br />
<br />
Atatürk İlkeleri ve Din Hürriyeti:<br />
<br />
Atatürk devrimi ile birlikte Türkiye&#8217;de din ve vicdan hürriyeti konusunda yeni bir yaklaşım gelmiştir. Bugün günümüzde Atatürk ilkelerinin ve laiklik hareketinin dini ortadan kaldırmak, din ve vicdan hürriyetini yok etmek için yapıldığını ileri sürenler vardır. Türkiye&#8217;de ulusal egemenliğin amacı iktidarın kaynağını halkta görmek ve bu iktidarı bir kişi hakimiyetinden kurtarıp topluma mal edildiği demokratik bir cumhuriyet kurmaktır. Günümüzde çoğulcu, katılımcı bir demokraside din, laiklik ve din hürriyeti elbette yeni koşulların ışığında yeniden değerlendirilecektir. Ancak bu yeniden değerlendirme Atatürk ilkelerinin, Atatürk devrimlerinin özünü teşkil eden bir düşünceyi korumak ve halk egemenliğini pekiştirmek, millet iradesinin üstünlüğünü savunmak amacından uzaklaşmayacaktır. Ayrıca dine değil, cehalete ve din adına ileri sürülen safsatalara, dinle hiç bir ilgisi olmayan hurafelere ve dini siyasal amaçlara alet ederek egemenlik sürdürmek isteyenlere karşı yapılmış olan devrimlerin bir amacının da her yönden geri kalmış Türk toplumuna taassuptan uzak gelişme yollarını açmak olduğunu hiç unutmayalım.<br />
<br />
2) Atatürk ve Demokrasi<br />
<br />
Atatürkçü düşünce sistemi, temel amaç olarak Türkiye&#8217;de milli, laik, güçlü ve çağdaş devleti aynı zamanda demokratik bir devlet olarak düşündüğünde kuşku yoktur. Demokrasi ilkesi, Atatürkçü düşünce sisteminin, Cumhuri-yetçilik, milli egemenlik ve halkçılık gibi diğer temel ilkeleriyle de çok yakın ilişki içindedir.<br />
<br />
Gerçekten halkçılık ilkesi, çoğu zaman siyasal demokrasi ile anlamdaş olarak kullanılmıştır. Gerçi halkçılığın kanun önünde eşitlik, hiç bir kişi veya zümreye ayrıcalık tanınmaması, sınıf mücadelelerinin reddi ve devletin sosyo ekonomik hayata müdahaleleriyle sosyal gruplar arasındaki denge ve daya-nışmanın korunması (dayanışmacılık, solidarisme) gibi ek anlamlarla da kul-lanıldığı görülmektedir.<br />
<br />
Denilebilir ki halkçılık, Atatürkçü düşünce sisteminin, milliyetçilik, mille egemenlik ve tam bağımsızlık ilkeleriyle birlikte, daha Milli Mücadelenin ilk günlerinden beri en çok vurgulanan unsurlarından biridir. Halkçılık, Atatürk&#8217;ün Milli Mücadele yıllarında yeni rejimin temel yönlendirici ilkelerinden biri olarak yer almıştır. Mesela, &#8220;Bugünkü mevcudiyetimizin asli mahiyeti, milletin genel eğilimlerini ispat etmiştir. O da halkçılıktır ve halk hükümetidir. Hü-kümetlerin halkın eline geçmesidir. İradeyi halka teslim etmek için çalışalım. O zaman bütün güçlüklerin ortadan kalkacağına kaniim.&#8221;<br />
<br />
İç siyasetimizde şiarımız olan halkçılık, yani milleti bizzat kendi mukad-deratına hakim kılmak esası Teşkilat-ı Esasiye Kanunumuzla tespit edilmiştir. &#8220;Bizim sıdıtai nazarımız- ki halkçılıktır- kuvvetin, kudretin, hakimiyetin, idare-nin, doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın elinde bulunmasıdır. Kısaca Türkiye halk devletidir, halkın devletidir.&#8221;<br />
<br />
&#8220;Halkçılık&#8221; (veya Demokrasi) ilkesi ile &#8220;Milli Egemenlik&#8221; arasında çok yakın bir ilişki olduğunda şüphe yoktur. Daha doğrusu halkçılık, milli egemen-lik ilkesinin tabii ve zorunlu sonucudur.<br />
<br />
Atatürkçü düşünce sistemi içinde demokrasi ile eşanlamlı olarak kullanılan halkçılık, milli mücadele yıllarının ve özellikle TBMM&#8217;nin demokratik atmos-feri içinde gelişmiştir. Milli Mücadelenin en dikkate değer yönlerinden birisi, bu ölüm kalım savaşının, hukuk açısından herşeye yetkili, uygulamada da devletin yetkilerinin titizlik ve kıskançlıkla kullanan demokratik bir meclis eliyle yürütülmüş olmasıdır. Prof. Feyzioğlu&#8217;nun belirttiği gibi, &#8220;Bağımsızlık savaşı, milli egemenlik ilkesinden güç alınarak, bu konuda hesap soran, kıya-sıya eleştiren, milletin haklarına titizlikle sahip çıkan bir Meclisle kazanıl-mıştır.&#8221; Büyük bir savaşın, millet adına, bir parlamento tarafından yöneltilip yürütülmesi, dünya tarihi açısından da üzerinde durulmaya değer bir olaydır.<br />
<br />
İsmet İnönü de bu konuda şunları söylemiştir. &#8220;Milli mücadelenin askeri safhada idaresi kadar, siyasi idaresi de nazikti. Hatta daha nazikti denilebilir. Atatürk, siyasi safhanın idaresinde de aynı derecede maharetli, daha maharetli olmuştur. Mesela benim kanaatimce Milli Mücadelenin bir Millet Meclis&#8217;i tarafından kurularak onunla beraber yürütülmesi son derece güç, fakat harikulade isabetli bir karar olmuştur. Askeri sahada, idari sahada, iç ve dış siyaset sahasında bu harikulade bir buluştur. Emsali de hemen hemen yok gibidir.<br />
<br />
Atatürk tek parti sisteminin Türkiye için sürekli bir ideal değil, Türkiye&#8217;nin sosyal, ekonomik ve siyasal gelişmelerinin belli bir aşamasında, zorunlulukların ortaya çıkardığı geçici bir dönem olarak görmüştür.<br />
<br />
Serbest Fırka denemesinin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra da demokrasi yolunda bazı girişimlerde bulunulmuştur. Türkiye, bir tek parti sisteminin savaş, işgal, ihtilal, darbe olmaksızın, kendi evrim kanunları uyarınca bir çoğulcu demokrasiye dönüştüğü pek az örnekten biridir.(2)<br />
<br />
3) Atatürk ve Milliyetçilik<br />
<br />
&#8220;Milliyetçilik&#8221; Atatürkçü düşünce sisteminin başlıca ilkelerinden biridir.<br />
<br />
Milli Mücadele, Türk milliyetçiliğine ve Türk milletinin bağımsız yaşama azmine dayanılarak kazanılmıştır.<br />
<br />
Tam anlamıyla inançlı bir milliyetçi olan Atatürk, fikir ve devlet adamı olarak, acı günler yaşayan Türk Milletini yeniden güven duygusuna kavuş-turmuş; Osmanlı Devletinin çöküş dönemlerinde bir kısım yazı aydınların yüreğini kaplayan aşağılık duygusunu yok edip bütün millete Türk olmanın mutluluğunu ve gururunu duyurmuş; Türk milliyetçiliğini şahlandırmış ve doğru bir çizgiye yerleştirmiş olan önderdir.<br />
<br />
Atatürk&#8217;ün birleştirici, toplayıcı, yüceltici ve çağdaş ve medeni milliyet-çilik anlayışı, bugün de milli beraberlik ve bütünlüğümüzü her türlü saldırıya karşı korumak, Atatürkçülüğe aykırı çeşitli totaliter ideolojiler karşısında ve başka milletlerle ilişkilerimizde doğru yolu bulmak için sağlam bir rehberdir.<br />
<br />
Hemen belirtelim ki, bazı yabancı dillerden farklı olarak, Türkçemizde &#8220;Milliyetçilik&#8221; sözcüğü daima olumlu bir anlam taşır. Milletini canından aziz bilmek yüce bir duygu, asil bir davranıştır. Milliyetçi olmak, değerler hiye-rarşisinde, millet gerçeğine ve milleti oluşturan unsurlara gereken yeri ver-mektir. Çağımızın en büyük gerçeklerinden biri olan &#8220;millet&#8221; gerçeğini red-detmeğe kalkışan, milli bilinci ve beraberliği yok edip onun yerine sadece sınıf bilincini, sınıf kavgasını geçirmek isteyen, onun anlamını çarpıtarak ona aşırı ve ters anlamlar vermek isteyenler vardır.<br />
<br />
Atatürk&#8217;ün temel ilkelerinden olan &#8220;milliyetçilik&#8221; Türk dilinde taşıdığı olumlu ve güzel anlamıyla; &#8220;bütün başka milletleri hor görmek, millet bağı dışındaki bütün manevi, ahlaki ve insani değerleri hiçe saymak, aşırı şovenliğe kapılmak, saldırgan olmak&#8221; gibi çarpık yorumlara elverişli değildir.<br />
<br />
Milletini sevmek, ailesini sevmek kadar tabii ve asil bir duygudur. Mensup olduğu milletin her alanda yücelmesine, ilerlemesine, güçlenmesine hizmet etmek, hem yurttaşlık hem de insanlık görevidir. Yakın aile mensuplarına karşı sevgi duygusu beslemeyi bilmeyen bir kişinin başkalarına karşı böyle bir duygu besleyebilmesi, kendi milletini sevmeyenin insanlığı sevmesi kolay değildir.<br />
<br />
Milli birlik ve beraberlik duygusu, aralarındaki bütün ayrılıklara rağmen millet fertlerini sımsıkı birbirine bağlar. Milleti teşkil eden birimlerin doğum yerleri, büyüdükleri yurt köşeleri, eğitim düzeyleri, meslekleri, mezhepleri, siyasi parti rozetleri ayrı olabilir. Fakat, doğum yerleri ayrı da olsa, vatan birdir. Parti kaynakları ayrı da olsa, ayyıldızlı bayrak birdir. Meslekler, mezhepler ayrı da olsa millet birdir.<br />
<br />
Bir milletin mensuplarının aynı gemide yolculuk eden insanlar oldukları; gemi su alırsa, mürettabatıyla, yolculuklarıyla, herkesin tehlikeye düşeceği unutulmamalıdır.<br />
<br />
İlk bakışta ayrı gibi duran parmaklar nasıl aynı ele, aynı kola bağlı iseler, doğum yerleri, geçim kaynakları, meslekleri, siyasi tercihleri ayrı olan yurttaşlar da aynı millete bağlıdırlar. Nasıl ayrı duran parmaklar kazmayı, küreği, kalemi beraberce tutuyor ve gerektiğinde birleşip tek bir yumruk oluyorsa, bir milletin fertleri de milletin kalkınması veya savunulması uğrunda el ele vermeyi bilmelidir. Gerektiğinde tek bir yumruk gibi birleşebilmek için, parmakların arasına düşmanlık dikenleri yerleştirilmesine fırsat verilmemelidir.<br />
<br />
Yüzyıllar boyunca aynı bayrak altında aynı inançları paylaşarak yaşamış, ortak vatanlarını omuz omuza savunmuş, &#8220;kaderde, kıvançta ve tasada ortak olmuş&#8221; aynı büyük milletin şerefli evlatları olarak yaşamaya kararlı insanların arasına ayrılık tohumları ekilmeye çalışılması, Atatürk&#8217;ün toplayıcı, birleştirici Türk milliyetçiliği anlayışıyla bağdaşmaz.<br />
<br />
Irkçı olmayan, laiklik esasından ayrılmayan sınıf kavgası değil, sosyal dayanışmayı hedef tutan Atatürkçü milliyetçilik anlayışı, büyük Türk milletini ırk, mezhep kavgalarıyla bölmeye kalkışacak olanlara karşı en sağlam savunma aracıdır. Türkiye Cumuhuriyeti&#8217;nin devlete sadakatlı, millete sevgi ile bağlı bütün yurttaşları, rahatlıkla ve içtenlikle &#8220;ben Türk&#8217;üm&#8221; diyebilmelidir.<br />
<br />
Van&#8217;dan, Diyarbakır&#8217;dan Edirne&#8217;ye, Karadeniz&#8217;den Akdeniz&#8217;e kadar yur-dumuzun her köşesindeki memleket evlatlarını &#8220;hep aynı cevherin damarları&#8221; olarak vasıflandıran Atatürk, ırk, mezhep, sınıf ayrılıklarını körükleyenlere karşı çıkmış, milli birlik ve bütünlüğü sarsmaya çalışanların &#8220;düşmana alet olmuş beyinsizler&#8221; dışında kimseyi etkileri altına alamayacaklarını söylemiştir. Tarih potasında kaynaşmış, birlikte sevinip, birlikte ağlamış insanları ırk veya mezhep kavgalarını körükleyerek birbirine düşürmek ihanettir. Türkiye&#8217;de &#8220;Türk halkları&#8221; değil bir millet vardır.(3)<br />
<br />
4) Atatürk ve Türkiye&#8217;nin Modernleşmesi<br />
<br />
1922&#8217;de Lozan Konferansına delegelerimiz eşsiz bir zaferle gittiler. Fakat orada müzakereler açıldığı zaman batılı devletler Türkiye&#8217;ye eşitlik hakkı tanımak istemiyorlar, bilhassa Türkiye&#8217;nin geri bir memleket olduğu noktası üzerinde duruyorlardı. Kapitülasyonların ıpkası için Ryan &#8220;Medeni Kanun İslam mevzuatından alınmadır&#8221;, Galli ise &#8220;Kanuni Esasi, kanunların daima fıkıh mevzuatına uygun olmasını ister. Muhtelif mahkemelerde bile Mecelle ihticac olunur&#8221; diyordu. Başdelegemiz İsmet Paşa Türk adliyesini övdüğü zaman da Gurzan, &#8220;Yazık ki, bütün alemin bildiği üzere mesele böyle değildir&#8221; diye bunu istihza ile karşılıyordu. İşte o zaman Rıza Nur ve Münir Beyler Türkiye&#8217;nin umumi ve asri bir kanun neşredeceğini Barış Konferansı&#8217;na bildirdiler.<br />
<br />
Aynı tarihte Mustafa Kemal Türk milletine şu sözlerle hitap ediyordu. &#8220;Memleket behemahal asri, medeni, müteceddit olacaktır. Bizim için bu bir hayat davasıdır. O günden beri, modernleşme, Türkiye için bir hayat davası, mücadelemizin ana meselesi olmuştur.<br />
<br />
Türkiye&#8217;de modernleşme hareketi asırlarca gerilere uzanır. Türkler tarihleri boyunca ileri medeniyetleri benimsemekte daima büyük kabiliyet göster-mişlerdir.<br />
<br />
Modernleşmede Atatürk ihtilali topyekun bir ihtilaldir. O Batıyı hayat felsefesi ve onun bütün sembolleri ve değer hükümleriyle benimsiyor ve şöyle diyordu: &#8220; Dünyada her şey için maddiyat için, maneviyat için, maneviyat için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde bir mürşit aramak gaflettir, cehalettir, delalettir.&#8221;<br />
<br />
&#8220;Memleketler muhteliftir, fakat medeniyet birdir ve bir milletin terakkisi içinde bu yegane medeniyete iştirak etmek lazımdır.&#8221;<br />
<br />
1923 İzmir İktisat Kongresi&#8217;nde söylenmiş şu sözler onundur:<br />
<br />
&#8220;Bence halk devri, iktisat devri mefhumu ile ifade olunur. Öyle bir iktisat devri ki, onda memleketimiz mamur olsun, milletimiz müreffeh olsun ve zengin olsun. Fakrı fazilet bilmek felsefesine de iktisat devri hitam versin.&#8221;<br />
<br />
1937&#8217;de daha açık olarak &#8220;büyük davamız en medeni, en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu teşebbüste başarı ancak töreli bir planla ve rasyonel tarzda çalışmakla olur.&#8221;<br />
<br />
&#8220;Milletimizi en geniş refah vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız&#8221;. (1933)<br />
<br />
Türkiye hala gelişmemiş memleketler arasındadır. Modernleşme gerçek-leşmemiştir. Bugün bir dönüm noktasına gelmiş bulunuyoruz. Durum şudur:<br />
<br />
İktisadi problem, modernleşme buhranının esas konusu olmakta devam ediyor. Türkiye gelişmemiş memleketleri tehdit eden kısır döngü içindedir. Rekor seviyede bir nüfus artışına karşılık gelir yeter derecede bir kalkınmayı sağlayacak miktarda artmamakta, daima bir fakirleşme ve bundan doğacak içtimai ve siyasi tehlikeler memleketi tehdit etmektedir. Son kalkınma pla-nımıza göre Türkiye&#8217;de nüfus başına gelir modern cemiyetlerden on defa düşüktür. Okuma yazma bilmeyenlerin oranı %61&#8217;dir. Şehirlerde meskenlerin % 30&#8217;u oturulamayacak seviyededir. Bunun sebebi nedir?<br />
<br />
Modernleşme, Batıda uzun bir tekamül neticesinde aşağıdan, kitlenin geleneksel cemiyeti değiştirmesi şeklinde olmuş; Türkiye&#8217;de ise devletin ve aydın bir zümrenin devrim hareketi olarak yukarıdan gelmiştir. Eğitim nimetlerinden mahrum, mistik zihniyete sahip, gelenekçiliğin hakim olduğu kitlede, modernleşmeye karşı bir direnme kendini göstermiş ve kitlenin oy sahibi olduğu siyasi iktidar mücadelesi devrinde ise, siyesetçiler bu cereyandan istifade etmeyi denemişlerdir. Gelenekçilik teşvik olunmuş, kitlenin muhafa-zakar hisleri aydınlara karşı bir düşmanlık haline getirilmeğe çalışılmıştır.<br />
<br />
Son Anayasamız ve iktisadi kalkınma hamlemiz, Atatürk&#8217;ün milli demokratik refah devleti yolunda bir atılımdır. Bu hamlenin başarıya ulaşması, hiç şüphesiz bu devletin kudret kaynağı olan milli dava heyecanını beraber duymakla ve bütün milletin bu hedefe doğru birlik halinde yürümesi ile mümkün olacaktır.(4)]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[CUMHURİYETİMİZİN 80. YILINDA<br />
ATATÜRK İLKELERİ - AB VE TEMEL SORUNLAR<br />
<br />
Ahmet ÖZER<br />
<br />
E. Vali<br />
<br />
GİRİŞ<br />
<br />
2003 yılında Cumhuriyetimiz 80 yaşında. 2023 yılında yaşayanlar yüzüncü yılı kutlayacaklar. Acaba önümüzdeki 20 yıl içinde ülkemiz nasıl bir konumda, hangi olaylarla karşılaşacak? İyi bir yönetimle sorunlarını çözerek yüzüncü yılında bölgesinde güçlü, gelişmiş, dostluğu aranan bir ülke olarak yoluna devam edecek mi? Yoksa beceriksiz kötü yönetimlerle sorunlarına yeni sorunlar eklenen, mutsuz, umutsuz insanların yaşadığı bir diyar mı olacak?<br />
<br />
İşke sekseninci yılda birinci olasılık için tüm gücümüzü birleştirip, çok dikkatli ve kararlı olarak ülkemizi çağdaş uygarlığın nimetlerine kavuşturmak için çok çalışmaya mecbur değil, mahkum olduğumuzu unutmamalıyız.<br />
<br />
Çok zor bir coğrafyada, 80 yılda azımsanamayacak güçlüklerle boğuşa boğuşa bugünlere geldik. İçten ve dıştan bu güzel ülkenin insanlarına huzuru ve mutluluğu çok gören yıkıcı güçler hiç eksik olmadı.<br />
<br />
Eşsiz kahraman, büyük devlet adamı, Ulu Önder Atatürk&#8217;ümüzün engin dehası ile kurulan genç Cumhuriyetimiz demokratik, laik bir hukuk devleti olarak yapılandırılmış, çağdaş uygarlık yolunda ilerlemeye devam etmiştir.<br />
<br />
Bu 80 yıla damgasını vuran en çarpıcı olaylar özetle, Atatürk ilke ve devrimleri ile başarılan hukuksal ve toplumsal değişim ve gelişmeler yanında yıkıcı ve bölücü terörün 15-20 yılı bulan ve yüz milyarlarca dolar maddi zarar yanında 30-40 bini bulan masum vatan evlatlarının yitirilmesine yol açan büyük acıların yaşanması olmuştur.<br />
<br />
Son yıllarda gözü dönmüş çıkarcıların yasalardaki boşluklardan yarar-lanarak ülke kaynaklarını yağmalamadaki cüret ve hünerleri ülkemizde kit-lelerin yoksullaşmasına, ekonominin daha da dışa bağımlı hale gelmesine, aşırı borçlanmaya neden olmuştur. Maliye Bakanı 2004 yılı bütçesi verilerini açık-lamıştır. 2004 yılında giderler 160,9 katrilyon, gelirler 114,5 katrilyon, bütçe açığı 46,4 katrilyondur. Borç faizlerine ödenecek para ise 66,2 katrilyondur. Bu ağır ekonomik yük altında yığınlar ezilmiştir.<br />
<br />
Yönetilenlerde yönetenlere karşı güven duygusunun hayli zayıflamasıyla mutsuz, huzursuz insanların sayısı artmıştır. Yaygınlaşan karamsarlığın yok edilmesi, ışıklı, aydınlık dolu günlerin yeniden yaşanması için artık kay-bedilecek bir tek saatimiz kalmamıştır. Zaman kendini toparlama ve hamle zamanıdır, peki çözüm nedir?<br />
<br />
Bu soruya yanıt vermek için bir durum değerlendirmesi yapmak istiyoruz. Bu nedenle önce Atatürk ilkeleri, Avrupa Birliği ve temel hedefler ve stratejiler üzerinde kısaca bir hatırlatmada bulunmak yerinde olacaktır.<br />
<br />
BİRİNCİ BÖLÜM<br />
<br />
ATATÜRK İLKELERİ<br />
<br />
1) Laiklik<br />
<br />
Laiklik ilkesi, Atatürk ilkelerinin kilit taşıdır ve çağdaş Cumhuriyetin vazgeçilmez, geri dönülmez ilkesidir.<br />
<br />
Laik devletin koruduğu ve gözettiği vicdan ve din hürriyeti çağdaş de-mokrasilerde temel insan haklarından biridir ve demokratik anayasalarda gü-vence altına alınmıştır. Laiklik asılında bir batı kurumu olup, batıda uzun yıllar süren şiddetli, hatta kanla mücadeleler sonucu ortaya çıkmıştır.<br />
<br />
Türklerde din ve vicdan hürriyeti batılı düşünürlerin ve bilim adamlarının da doğruladığı gibi Türkler ve Osmanlı Türkleri egemenlikleri altına aldıkları ülkelerdeki halkların dinlerine, dillerine, örf ve adetlerine kavuşmasıyla, kiliselere herhangi bir müdahalede bulunmamışlar ve yabancı kökten ve dinden gelen insanlara geniş bir din ve vicdan hürriyeti tanımışlardır. Osmanlı Türklerinin İspanya&#8217;da engizisyon zulmüne uğrayan Yahudileri 15. ve 16. asırlarda gemiler göndererek Türkiye&#8217;ye getirdikleri, bunlara Türkiye&#8217;de yer ve iş verdikleri herkes tarafından bilinmektedir.<br />
<br />
Fakat ne gariptir ki, Hıristiyan ve Yahudiler hakkında bu kadar hoşgörülü olan Müslüman ülkelerinde ve Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda, uygulamada Müs-lümanlar, Hıristiyan ve Yahudiler kadar geniş bir din ve vicdan hürriyetine sahip olamamışlardır. Şöyle ki ilk dört halife döneminden başlayarak, daha sonra Emeviler ve Abbasiler zamanında ve 16. yüzyılda Osmanlı İmpa-ratorluğu&#8217;nda devlet bazı dini akımlara, inanış ve tarikatlara karşı amansız bir mücadele sürdürmüştür.<br />
<br />
Atatürk İlkeleri ve Din Hürriyeti:<br />
<br />
Atatürk devrimi ile birlikte Türkiye&#8217;de din ve vicdan hürriyeti konusunda yeni bir yaklaşım gelmiştir. Bugün günümüzde Atatürk ilkelerinin ve laiklik hareketinin dini ortadan kaldırmak, din ve vicdan hürriyetini yok etmek için yapıldığını ileri sürenler vardır. Türkiye&#8217;de ulusal egemenliğin amacı iktidarın kaynağını halkta görmek ve bu iktidarı bir kişi hakimiyetinden kurtarıp topluma mal edildiği demokratik bir cumhuriyet kurmaktır. Günümüzde çoğulcu, katılımcı bir demokraside din, laiklik ve din hürriyeti elbette yeni koşulların ışığında yeniden değerlendirilecektir. Ancak bu yeniden değerlendirme Atatürk ilkelerinin, Atatürk devrimlerinin özünü teşkil eden bir düşünceyi korumak ve halk egemenliğini pekiştirmek, millet iradesinin üstünlüğünü savunmak amacından uzaklaşmayacaktır. Ayrıca dine değil, cehalete ve din adına ileri sürülen safsatalara, dinle hiç bir ilgisi olmayan hurafelere ve dini siyasal amaçlara alet ederek egemenlik sürdürmek isteyenlere karşı yapılmış olan devrimlerin bir amacının da her yönden geri kalmış Türk toplumuna taassuptan uzak gelişme yollarını açmak olduğunu hiç unutmayalım.<br />
<br />
2) Atatürk ve Demokrasi<br />
<br />
Atatürkçü düşünce sistemi, temel amaç olarak Türkiye&#8217;de milli, laik, güçlü ve çağdaş devleti aynı zamanda demokratik bir devlet olarak düşündüğünde kuşku yoktur. Demokrasi ilkesi, Atatürkçü düşünce sisteminin, Cumhuri-yetçilik, milli egemenlik ve halkçılık gibi diğer temel ilkeleriyle de çok yakın ilişki içindedir.<br />
<br />
Gerçekten halkçılık ilkesi, çoğu zaman siyasal demokrasi ile anlamdaş olarak kullanılmıştır. Gerçi halkçılığın kanun önünde eşitlik, hiç bir kişi veya zümreye ayrıcalık tanınmaması, sınıf mücadelelerinin reddi ve devletin sosyo ekonomik hayata müdahaleleriyle sosyal gruplar arasındaki denge ve daya-nışmanın korunması (dayanışmacılık, solidarisme) gibi ek anlamlarla da kul-lanıldığı görülmektedir.<br />
<br />
Denilebilir ki halkçılık, Atatürkçü düşünce sisteminin, milliyetçilik, mille egemenlik ve tam bağımsızlık ilkeleriyle birlikte, daha Milli Mücadelenin ilk günlerinden beri en çok vurgulanan unsurlarından biridir. Halkçılık, Atatürk&#8217;ün Milli Mücadele yıllarında yeni rejimin temel yönlendirici ilkelerinden biri olarak yer almıştır. Mesela, &#8220;Bugünkü mevcudiyetimizin asli mahiyeti, milletin genel eğilimlerini ispat etmiştir. O da halkçılıktır ve halk hükümetidir. Hü-kümetlerin halkın eline geçmesidir. İradeyi halka teslim etmek için çalışalım. O zaman bütün güçlüklerin ortadan kalkacağına kaniim.&#8221;<br />
<br />
İç siyasetimizde şiarımız olan halkçılık, yani milleti bizzat kendi mukad-deratına hakim kılmak esası Teşkilat-ı Esasiye Kanunumuzla tespit edilmiştir. &#8220;Bizim sıdıtai nazarımız- ki halkçılıktır- kuvvetin, kudretin, hakimiyetin, idare-nin, doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın elinde bulunmasıdır. Kısaca Türkiye halk devletidir, halkın devletidir.&#8221;<br />
<br />
&#8220;Halkçılık&#8221; (veya Demokrasi) ilkesi ile &#8220;Milli Egemenlik&#8221; arasında çok yakın bir ilişki olduğunda şüphe yoktur. Daha doğrusu halkçılık, milli egemen-lik ilkesinin tabii ve zorunlu sonucudur.<br />
<br />
Atatürkçü düşünce sistemi içinde demokrasi ile eşanlamlı olarak kullanılan halkçılık, milli mücadele yıllarının ve özellikle TBMM&#8217;nin demokratik atmos-feri içinde gelişmiştir. Milli Mücadelenin en dikkate değer yönlerinden birisi, bu ölüm kalım savaşının, hukuk açısından herşeye yetkili, uygulamada da devletin yetkilerinin titizlik ve kıskançlıkla kullanan demokratik bir meclis eliyle yürütülmüş olmasıdır. Prof. Feyzioğlu&#8217;nun belirttiği gibi, &#8220;Bağımsızlık savaşı, milli egemenlik ilkesinden güç alınarak, bu konuda hesap soran, kıya-sıya eleştiren, milletin haklarına titizlikle sahip çıkan bir Meclisle kazanıl-mıştır.&#8221; Büyük bir savaşın, millet adına, bir parlamento tarafından yöneltilip yürütülmesi, dünya tarihi açısından da üzerinde durulmaya değer bir olaydır.<br />
<br />
İsmet İnönü de bu konuda şunları söylemiştir. &#8220;Milli mücadelenin askeri safhada idaresi kadar, siyasi idaresi de nazikti. Hatta daha nazikti denilebilir. Atatürk, siyasi safhanın idaresinde de aynı derecede maharetli, daha maharetli olmuştur. Mesela benim kanaatimce Milli Mücadelenin bir Millet Meclis&#8217;i tarafından kurularak onunla beraber yürütülmesi son derece güç, fakat harikulade isabetli bir karar olmuştur. Askeri sahada, idari sahada, iç ve dış siyaset sahasında bu harikulade bir buluştur. Emsali de hemen hemen yok gibidir.<br />
<br />
Atatürk tek parti sisteminin Türkiye için sürekli bir ideal değil, Türkiye&#8217;nin sosyal, ekonomik ve siyasal gelişmelerinin belli bir aşamasında, zorunlulukların ortaya çıkardığı geçici bir dönem olarak görmüştür.<br />
<br />
Serbest Fırka denemesinin başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra da demokrasi yolunda bazı girişimlerde bulunulmuştur. Türkiye, bir tek parti sisteminin savaş, işgal, ihtilal, darbe olmaksızın, kendi evrim kanunları uyarınca bir çoğulcu demokrasiye dönüştüğü pek az örnekten biridir.(2)<br />
<br />
3) Atatürk ve Milliyetçilik<br />
<br />
&#8220;Milliyetçilik&#8221; Atatürkçü düşünce sisteminin başlıca ilkelerinden biridir.<br />
<br />
Milli Mücadele, Türk milliyetçiliğine ve Türk milletinin bağımsız yaşama azmine dayanılarak kazanılmıştır.<br />
<br />
Tam anlamıyla inançlı bir milliyetçi olan Atatürk, fikir ve devlet adamı olarak, acı günler yaşayan Türk Milletini yeniden güven duygusuna kavuş-turmuş; Osmanlı Devletinin çöküş dönemlerinde bir kısım yazı aydınların yüreğini kaplayan aşağılık duygusunu yok edip bütün millete Türk olmanın mutluluğunu ve gururunu duyurmuş; Türk milliyetçiliğini şahlandırmış ve doğru bir çizgiye yerleştirmiş olan önderdir.<br />
<br />
Atatürk&#8217;ün birleştirici, toplayıcı, yüceltici ve çağdaş ve medeni milliyet-çilik anlayışı, bugün de milli beraberlik ve bütünlüğümüzü her türlü saldırıya karşı korumak, Atatürkçülüğe aykırı çeşitli totaliter ideolojiler karşısında ve başka milletlerle ilişkilerimizde doğru yolu bulmak için sağlam bir rehberdir.<br />
<br />
Hemen belirtelim ki, bazı yabancı dillerden farklı olarak, Türkçemizde &#8220;Milliyetçilik&#8221; sözcüğü daima olumlu bir anlam taşır. Milletini canından aziz bilmek yüce bir duygu, asil bir davranıştır. Milliyetçi olmak, değerler hiye-rarşisinde, millet gerçeğine ve milleti oluşturan unsurlara gereken yeri ver-mektir. Çağımızın en büyük gerçeklerinden biri olan &#8220;millet&#8221; gerçeğini red-detmeğe kalkışan, milli bilinci ve beraberliği yok edip onun yerine sadece sınıf bilincini, sınıf kavgasını geçirmek isteyen, onun anlamını çarpıtarak ona aşırı ve ters anlamlar vermek isteyenler vardır.<br />
<br />
Atatürk&#8217;ün temel ilkelerinden olan &#8220;milliyetçilik&#8221; Türk dilinde taşıdığı olumlu ve güzel anlamıyla; &#8220;bütün başka milletleri hor görmek, millet bağı dışındaki bütün manevi, ahlaki ve insani değerleri hiçe saymak, aşırı şovenliğe kapılmak, saldırgan olmak&#8221; gibi çarpık yorumlara elverişli değildir.<br />
<br />
Milletini sevmek, ailesini sevmek kadar tabii ve asil bir duygudur. Mensup olduğu milletin her alanda yücelmesine, ilerlemesine, güçlenmesine hizmet etmek, hem yurttaşlık hem de insanlık görevidir. Yakın aile mensuplarına karşı sevgi duygusu beslemeyi bilmeyen bir kişinin başkalarına karşı böyle bir duygu besleyebilmesi, kendi milletini sevmeyenin insanlığı sevmesi kolay değildir.<br />
<br />
Milli birlik ve beraberlik duygusu, aralarındaki bütün ayrılıklara rağmen millet fertlerini sımsıkı birbirine bağlar. Milleti teşkil eden birimlerin doğum yerleri, büyüdükleri yurt köşeleri, eğitim düzeyleri, meslekleri, mezhepleri, siyasi parti rozetleri ayrı olabilir. Fakat, doğum yerleri ayrı da olsa, vatan birdir. Parti kaynakları ayrı da olsa, ayyıldızlı bayrak birdir. Meslekler, mezhepler ayrı da olsa millet birdir.<br />
<br />
Bir milletin mensuplarının aynı gemide yolculuk eden insanlar oldukları; gemi su alırsa, mürettabatıyla, yolculuklarıyla, herkesin tehlikeye düşeceği unutulmamalıdır.<br />
<br />
İlk bakışta ayrı gibi duran parmaklar nasıl aynı ele, aynı kola bağlı iseler, doğum yerleri, geçim kaynakları, meslekleri, siyasi tercihleri ayrı olan yurttaşlar da aynı millete bağlıdırlar. Nasıl ayrı duran parmaklar kazmayı, küreği, kalemi beraberce tutuyor ve gerektiğinde birleşip tek bir yumruk oluyorsa, bir milletin fertleri de milletin kalkınması veya savunulması uğrunda el ele vermeyi bilmelidir. Gerektiğinde tek bir yumruk gibi birleşebilmek için, parmakların arasına düşmanlık dikenleri yerleştirilmesine fırsat verilmemelidir.<br />
<br />
Yüzyıllar boyunca aynı bayrak altında aynı inançları paylaşarak yaşamış, ortak vatanlarını omuz omuza savunmuş, &#8220;kaderde, kıvançta ve tasada ortak olmuş&#8221; aynı büyük milletin şerefli evlatları olarak yaşamaya kararlı insanların arasına ayrılık tohumları ekilmeye çalışılması, Atatürk&#8217;ün toplayıcı, birleştirici Türk milliyetçiliği anlayışıyla bağdaşmaz.<br />
<br />
Irkçı olmayan, laiklik esasından ayrılmayan sınıf kavgası değil, sosyal dayanışmayı hedef tutan Atatürkçü milliyetçilik anlayışı, büyük Türk milletini ırk, mezhep kavgalarıyla bölmeye kalkışacak olanlara karşı en sağlam savunma aracıdır. Türkiye Cumuhuriyeti&#8217;nin devlete sadakatlı, millete sevgi ile bağlı bütün yurttaşları, rahatlıkla ve içtenlikle &#8220;ben Türk&#8217;üm&#8221; diyebilmelidir.<br />
<br />
Van&#8217;dan, Diyarbakır&#8217;dan Edirne&#8217;ye, Karadeniz&#8217;den Akdeniz&#8217;e kadar yur-dumuzun her köşesindeki memleket evlatlarını &#8220;hep aynı cevherin damarları&#8221; olarak vasıflandıran Atatürk, ırk, mezhep, sınıf ayrılıklarını körükleyenlere karşı çıkmış, milli birlik ve bütünlüğü sarsmaya çalışanların &#8220;düşmana alet olmuş beyinsizler&#8221; dışında kimseyi etkileri altına alamayacaklarını söylemiştir. Tarih potasında kaynaşmış, birlikte sevinip, birlikte ağlamış insanları ırk veya mezhep kavgalarını körükleyerek birbirine düşürmek ihanettir. Türkiye&#8217;de &#8220;Türk halkları&#8221; değil bir millet vardır.(3)<br />
<br />
4) Atatürk ve Türkiye&#8217;nin Modernleşmesi<br />
<br />
1922&#8217;de Lozan Konferansına delegelerimiz eşsiz bir zaferle gittiler. Fakat orada müzakereler açıldığı zaman batılı devletler Türkiye&#8217;ye eşitlik hakkı tanımak istemiyorlar, bilhassa Türkiye&#8217;nin geri bir memleket olduğu noktası üzerinde duruyorlardı. Kapitülasyonların ıpkası için Ryan &#8220;Medeni Kanun İslam mevzuatından alınmadır&#8221;, Galli ise &#8220;Kanuni Esasi, kanunların daima fıkıh mevzuatına uygun olmasını ister. Muhtelif mahkemelerde bile Mecelle ihticac olunur&#8221; diyordu. Başdelegemiz İsmet Paşa Türk adliyesini övdüğü zaman da Gurzan, &#8220;Yazık ki, bütün alemin bildiği üzere mesele böyle değildir&#8221; diye bunu istihza ile karşılıyordu. İşte o zaman Rıza Nur ve Münir Beyler Türkiye&#8217;nin umumi ve asri bir kanun neşredeceğini Barış Konferansı&#8217;na bildirdiler.<br />
<br />
Aynı tarihte Mustafa Kemal Türk milletine şu sözlerle hitap ediyordu. &#8220;Memleket behemahal asri, medeni, müteceddit olacaktır. Bizim için bu bir hayat davasıdır. O günden beri, modernleşme, Türkiye için bir hayat davası, mücadelemizin ana meselesi olmuştur.<br />
<br />
Türkiye&#8217;de modernleşme hareketi asırlarca gerilere uzanır. Türkler tarihleri boyunca ileri medeniyetleri benimsemekte daima büyük kabiliyet göster-mişlerdir.<br />
<br />
Modernleşmede Atatürk ihtilali topyekun bir ihtilaldir. O Batıyı hayat felsefesi ve onun bütün sembolleri ve değer hükümleriyle benimsiyor ve şöyle diyordu: &#8220; Dünyada her şey için maddiyat için, maneviyat için, maneviyat için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde bir mürşit aramak gaflettir, cehalettir, delalettir.&#8221;<br />
<br />
&#8220;Memleketler muhteliftir, fakat medeniyet birdir ve bir milletin terakkisi içinde bu yegane medeniyete iştirak etmek lazımdır.&#8221;<br />
<br />
1923 İzmir İktisat Kongresi&#8217;nde söylenmiş şu sözler onundur:<br />
<br />
&#8220;Bence halk devri, iktisat devri mefhumu ile ifade olunur. Öyle bir iktisat devri ki, onda memleketimiz mamur olsun, milletimiz müreffeh olsun ve zengin olsun. Fakrı fazilet bilmek felsefesine de iktisat devri hitam versin.&#8221;<br />
<br />
1937&#8217;de daha açık olarak &#8220;büyük davamız en medeni, en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu teşebbüste başarı ancak töreli bir planla ve rasyonel tarzda çalışmakla olur.&#8221;<br />
<br />
&#8220;Milletimizi en geniş refah vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız&#8221;. (1933)<br />
<br />
Türkiye hala gelişmemiş memleketler arasındadır. Modernleşme gerçek-leşmemiştir. Bugün bir dönüm noktasına gelmiş bulunuyoruz. Durum şudur:<br />
<br />
İktisadi problem, modernleşme buhranının esas konusu olmakta devam ediyor. Türkiye gelişmemiş memleketleri tehdit eden kısır döngü içindedir. Rekor seviyede bir nüfus artışına karşılık gelir yeter derecede bir kalkınmayı sağlayacak miktarda artmamakta, daima bir fakirleşme ve bundan doğacak içtimai ve siyasi tehlikeler memleketi tehdit etmektedir. Son kalkınma pla-nımıza göre Türkiye&#8217;de nüfus başına gelir modern cemiyetlerden on defa düşüktür. Okuma yazma bilmeyenlerin oranı %61&#8217;dir. Şehirlerde meskenlerin % 30&#8217;u oturulamayacak seviyededir. Bunun sebebi nedir?<br />
<br />
Modernleşme, Batıda uzun bir tekamül neticesinde aşağıdan, kitlenin geleneksel cemiyeti değiştirmesi şeklinde olmuş; Türkiye&#8217;de ise devletin ve aydın bir zümrenin devrim hareketi olarak yukarıdan gelmiştir. Eğitim nimetlerinden mahrum, mistik zihniyete sahip, gelenekçiliğin hakim olduğu kitlede, modernleşmeye karşı bir direnme kendini göstermiş ve kitlenin oy sahibi olduğu siyasi iktidar mücadelesi devrinde ise, siyesetçiler bu cereyandan istifade etmeyi denemişlerdir. Gelenekçilik teşvik olunmuş, kitlenin muhafa-zakar hisleri aydınlara karşı bir düşmanlık haline getirilmeğe çalışılmıştır.<br />
<br />
Son Anayasamız ve iktisadi kalkınma hamlemiz, Atatürk&#8217;ün milli demokratik refah devleti yolunda bir atılımdır. Bu hamlenin başarıya ulaşması, hiç şüphesiz bu devletin kudret kaynağı olan milli dava heyecanını beraber duymakla ve bütün milletin bu hedefe doğru birlik halinde yürümesi ile mümkün olacaktır.(4)]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Atatürk'ün Ekonomi Anlayışı ve Planlı Kalkınma]]></title>
			<link>https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-Atat%C3%BCrk-%C3%BCn-Ekonomi-Anlay%C4%B1%C5%9F%C4%B1-ve-Planl%C4%B1-Kalk%C4%B1nma-9935</link>
			<pubDate>Thu, 01 May 2008 08:01:07 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.hepimizbiriz.com/forum/member.php?action=profile&uid=22">civanpercemi</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-Atat%C3%BCrk-%C3%BCn-Ekonomi-Anlay%C4%B1%C5%9F%C4%B1-ve-Planl%C4%B1-Kalk%C4%B1nma-9935</guid>
			<description><![CDATA[ATATÜRK&#8217;ÜN EKONOMİ ANLAYIŞI VE<br />
<br />
PLANLI KALKINMA<br />
<br />
Haluk BİLGESAY*<br />
<br />
&#8220;Şimdi arkadaşlar ekonomi hayatımızı gözden geçire-ceğim. Derhal bildirmeliyim ki ben ekonomik hayat denince ziraat, ticaret, sanayi faaliyetlerini ve bütün bayındırlık işle-rini birbirinden ayrı düşünülmesi doğru olmayan bir bütün sayarım. Bu vesile ile şunu da hatırlatmalıyım ki bir millete bağımsız hüviyet ve kıymet veren siyasi varlık makinesinde devlet, fikir ve ekonomi hayat mekanizmaları birbirlerine bağlı ve birbirlerine tabidirler. O kadar ki bu cihazlar birbi-rine uyarak aynı ahenkte çalıştırılmazsa hükümet makinesi-nin önde gelen sürükleyici kuvveti israf edilmiş olur, ondan beklenen tam verim elde edilemez. Onun içindir ki bir mille-tin kültür seviyesi üç sahada; devlet, fikir ve ekonomi sahalarındaki faaliyet ve başarıları neticelerinin hasılasıyla ölçülür.&#8221;<br />
<br />
M. Kemal ATATÜRK<br />
<br />
Bir Ekonomik Model<br />
<br />
Büyük önderin görüşleri ile ilgili yapılan araştırmalar, O&#8217;nun ekonomi ala-nında da dehasının ışıklarını yansıtan bir ekonomik kalkınma modeli geliştirdiğini, uyguladığını ve büyük ekonomik sonuçlar aldığını göstermektedir. Dünyanın ezilen uluslarına bağımsızlık konusunda verdiği büyük örneklerle birlikte ekonomik ve toplumsal kalkınma modeli örneği de vermiştir. Bugünkü bilgilerimizle dahi bizlere ve dünyanın gelişmekte olan ülkelerine yol gösterici özellikler taşıyan bu model, toplum refahının bölgeler ve kişiler arasında dengeli dağılımı açısından türlü güç-lükleri olan gelişmiş ekonomileri yönetenlere de önemli yararlar sağlamaktadır. Bu özellikleri ile Atatürk&#8217;ün ekonomi politikası, uygulaması ve uygulamada aldığı sonuçlar, bütün ülkelerin yönetici ve uzmanlarınca önemle incelenmelidir. Görü-lecektir ki bu model, dünyanın kıt doğal kaynaklarının iyi kullanılmasını sağlamak açısından insanlık yararına büyük sonuçlar vermektedir. <br />
<br />
Atatürk&#8217;ün yönetim ve ekonomiye ilişkin düşünceleri, ülkemizin çağdaş kal-kınma politikasına yön veren, hatta gelişmekte olan ülkelere örnek olan bir model olarak değerlendirilmelidir. Ülkemizin gelişmesinde başka modeller aranmasına gerek yoktur. <br />
<br />
Model ortadadır. Özellikle 1929 büyük ekonomik bunalımı döneminde; yeni ulusal kurtuluş savaşından çıkmış, yeni bir devletin kurulduğu ve bu devletin her sektörde ve alanda yeniden inşa edildiği bir süreçte getirilen politikalar ve sanayileşme planları bu modelin en önemli uygulamalarıdır. Öyle bir model ki dünyada örneği olmayan bir kalkınma ve gelişme hızı bu dönemde gerçekleşmiştir. Atatürk, bu ekonomik model ile tamamen sıfırlanmış bir ekonomiden insan gücü, sermaye, bilgi, altyapı ve hiçbir dış destek olmadan ağır sanayisini kurmuş ve planlı kalkınma dönemini başlatmıştır. <br />
<br />
Planlı Kalkınma<br />
<br />
Atatürk, Onuncu Yıl Nutku&#8217;nda; &#8220;Yurdumuzu dünyanın en mamur ve medeni milletler seviyesine çıkaracağız&#8221; sözleriyle Türk Devrimi&#8217;nin çağdaşlaşmaya yöne-lik hedefini göstermiş ve bu hedefe çağdaş yönetim ve planlı kalkınma süreci ile ulaşılacağını belirtmiştir.<br />
<br />
Çağdaş yönetim bilimi, yönetimin planlama, örgütleme, eşgüdüm, yönlendir-me ve denetim gibi temel öğelerden oluşan bir süreç olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle yönetim olgusunun ortaya çıktığı her yerde yönetsel anlamda planlama yapmak, eşgüdüm sağlamak ve yapılan çalışmaları sistemli olarak izlemek gerek-mektedir. Çünkü, bir ülkede planlı kalkınma yöntemleri uygulansa da, uygulanmasa da bu tür görevlerin yerine getirilmesi, belirlenen amaç ve hedeflere ulaşmada başarı sağlamanın temel koşulu olmaktadır. <br />
<br />
Planlama, ister kamu, ister özel kesimde yer alsın, tüm kişi ve kuruluşlar için, saptadıkları amaç ve hedeflere, ellerindeki sınırlı kaynakları en iyi biçimde kullanarak erişme yol, yöntem ve araçlarını belirlemekte; eşgüdüm, bu araç ve kaynakları kullanacak kişi ve birimlerin etkinlikleri arasındaki uyumu sağlayarak amaç ve hedeflere ulaşılmasını kolaylaştırmakta; izleme ise, yapılan çalışmaların ne ölçüde amaç ve hedeflere ulaştığını göstermekte, denetim, yönlendirme ve yönetimi geliştirme işlevlerinin de yerine getirilmesine olanak vermektedir. <br />
<br />
Atatürk&#8217;ün ekonomi anlayışının temel ilkelerinden biridir planlama. Planlama, 1930'larda olduğu kadar günümüz ekonomi politikalarının da vazgeçilmezidir. Bi-lindiği gibi, Atatürk'ün ekonomik politikalarını belirleyen ilk dönem 1923-1930 yıllarını kapsar. Mevcut ekonomik durum Birinci İzmir İktisat Kongresinde belir-lenmiştir. <br />
<br />
Atatürk, ülkenin dış düşmanlardan kurtarılmasından sonra ekonomik durumu görüşmek ve alınabilecek önlemleri belirlemek amacıyla İzmir'de bir iktisat kongre-si toplamıştır. Kongre'de, önce ülkedeki ekonomik yapılanmanın, uygulanacak eko-nomi politikasının yönünü çizen bir &#8220;Misakı İktisadi&#8221; kabul edilmiştir. Kongre'nin üzerinde birleştiği politika; yurt sanayisini ve ticaretini geliştirmeyi amaçlayan, özel girişime öncelik veren, onu koruyan, mülkiyet haklarına saygılı bir ekonomik düze-ni, yasal çerçevesi ve kurumlarıyla oluşturmak ve kökleştirmektir. <br />
<br />
Kongrenin açılış konuşmasında Atatürk; &#8220;Tarih, milletimizin yükselme ve gerileme sebeplerini ararken birçok siyasi, askeri ve sosyal sebepler bulmakta ve saymaktadır. Bir milletin doğrudan doğruya hayatiyle alakadar olan, o milletin, iktisadiyatıdır. Hakikaten Türk tarihi tetkik olunursa yükselme ve gerileme sebeplerinin iktisadi meselelerden başka bir şey olmadığı derhal anlaşılır&#8230; Yeni Türkiyemizi layık olduğu yüksek mertebeye ulaştırabilmek için, derhal iktisadiya-tımıza birinci derecede ve en çok önem vermek mecburiyetindeyiz.&#8221; demiştir. <br />
<br />
1923 yılında devralınan, uzun süren savaşlar nedeniyle harap olmuş, kaynakları kurutulmuş, nüfuzu azalmış, yokluklar içindeki Türkiye ile 1933 ve sonrasındaki hukuk ve eğitim sistemini, teknolojisini, sanayisini, tarımını ve tica-retini değiştiren, geliştiren Türkiye arasında büyük fark vardır. Cumhuriyet&#8217;in ilanı ile başlayan ve birbiri arkasından getirilen yeniliklerin Türk devlet ve toplum düze-ninde on yıl sonunda bu önemli değişikliği yaratması, uygulayıcıların kararlılığının yanı sıra Türk toplumu tarafından benimsenip sahip çıkılmasıyla mümkün olabil-miştir. <br />
<br />
Özellikle 1929 büyük ekonomik bunalım dönemindeki politikalar ile planlı kalkınma süreci uygulamaları, dünyanın hiçbir ülkesinde ve ekonomisinde görül-memiş bir sosyal ve ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmiştir. Bu gelişmeler, Cum-huriyet ve devrimlerle getirilen yeni düzenin sürekli olacağı düşüncesine de güç ka-zandırmıştır. <br />
<br />
Atatürk, ekonominin çarklarını döndürmek için devlet girişimciliğinin önemini Keynes&#8217;den önce görmüş ve gereklerini hayata geçirmiştir. Bu nedenle Atatürk, kan ve ateşle örülü bir yokluk ortamında, Türkiye&#8217;nin bağımsızlığını ve varlığını ger-çekleştirme mücadelesini sürdürürken, gerekli gördüğü ilkeler arasına Devletçiliği de yerleştirmiştir. Aslında dünyadaki gelişmeler de o yıllarda devletçilik ilkesinin uygulanmasını zorunlu kılmaktaydı. &#8220;Laissez Faire&#8221;ci liberal ekonomi politikaları Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere gelişmiş batı ülkelerinde başarı-sızlığa uğrayarak büyük bir ekonomik bunalıma dönüşmüştü. Dünya Ekonomisi, tarihinin en ağır ekonomik krizini yaşarken, Türkiye, Atatürk'ün akılcı ekonomi politikaları sayesinde bu buhranı en hafif biçimde atlatmıştır. <br />
<br />
Atatürk'ün ekonomik politikasının temelleri ve esasları, 1930-1940 arasındaki ikinci dönemde ortaya çıkmış ve en üst düzeye ulaşmıştır. Bu dönemde; devletin öncülüğü, devlet yatırımcılığı, devlet işletmeciliği, ekonominin devletin belirlediği hedeflere yönlendirilmesi gibi hususlar ağırlık kazanmıştır. <br />
<br />
Atatürk, devletçilik konusunda &#8220;Bizim izlediğimiz devletçilik, bireysel emek ve faaliyeti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde ulusu gönence ve ülkeyi bayındırlığa eriştirmek için ulusun genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği işlerde -özellikle ekonomik alanda- devleti fiilen ilgilendirmektir.&#8221; demektedir.<br />
<br />
Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler adlı kitabında, Atatürk&#8217;ün Cumhurbaşkanı iken 1934 yılında hükümetin hazırladığı beş yıllık kalkınma planlarını incelerken elinde eski harflerle yayınlanmış bir broşürü gördüğünü ve bu broşürün &#8220;İktisat Esaslarımız&#8221; adını taşıdığını ve kapağında &#8220;Milletimiz mazisin-den değil artık istikbalinden mesuldür&#8221; cümlesinin yazılı olduğunu belirtmektedir. <br />
<br />
Atatürk, Birinci Kalkınma Planı'nı 1933-1938 yılları, İkinci Kalkınma Planı'nı ise 1938-1944 yılları için hazırlatmıştır. Bu planlar Atatürk'ün Türk Ulusu'na armağan ettiği önemli bir ekonomik devrim hareketidir. Bu kalkınma planları eldeki kıt kaynaklarla halkın ihtiyaçlarının en iyi biçimde karşılanmasına yönelik olarak hazırlanmıştır. Türk Devriminin ekonomik kalkınmayı plana bağlamasıyla; tam çalışmayı, hızlı ve dengeli sermaye birikimini, dış ödemeler dengesini, enflasyon-suz hızlı kalkınmayı, bölgeler arası dengeli kalkınmayı, özel girişimin gelişmesini, hızlı teknolojik gelişme için yabancı sermaye ile işbirliğini gerçekleştirmeyi amaçlamıştır. Her iki kalkınma planının da temel amacı, hammaddesi Türkiye'de olmasına karşın dışardan ithal edilmek zorunda kalınan ürünlerin ülkemizde üretilmesini sağlamaktı. Bu amaçla tekstil, iplik ve dokuma fabrikaları kurulmuş, devletin teşvikiyle özel girişim olarak bazı çiftçilerin de katılmasıyla Alpullu ve Eskişehir gibi bazı şeker fabrikalarının kurulmasına girişilmiş ve bunlar gerçekleş-tirilmiştir. 1925 yılında devlet sermayesiyle Sanayi ve Maadin Bankası kurulmuş-tur. Bankanın amacı fabrika kurup yönetmek olarak belirlenmiştir. Bu bankanın desteğiyle Kayseri-Bünyan İplik Fabrikası TAŞ, Isparta İplik Fabrikası TAŞ, Kütahya Çini İşleri TAŞ ve bunlar gibi bir çok özel kuruluş devletin de ortak olma-sıyla faaliyete geçmiştir.<br />
<br />
Atatürk'ün fiilen ekonomiyi yönlendirdiği dönemde gerçekleştirdiği somut ekonomik girişimler, on beş yıl gibi kısa bir zamanda nasıl olağanüstü bir kalkınma çabasına girişildiğini göstermeye yeterlidir. <br />
<br />
Bunlardan bazıları; Türkiye İş Bankası&#8217;nın açılması, Uşak&#8217;ta şeker fabrikası, Kayseri&#8217;de uçak fabrikası, Kayseri Bünyan&#8217;da dokuma fabrikası, Ereğli Bez Fabrikası, Nazilli Bez Fabrikası, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası, Gemlik Suni İpek Fabrikası, Bursa Merinos Fabrikası, İzmit Kağıt Fabrikası, Kayseri İplik ve Bez Fabrikası, Eskişehir Şeker Fabrikası, Ticaret ve Sanayi Odalarının kurul-ması, Türkiye Ticaret ve Sanayi Odaları Kongresi, İstatistik Umum Müdürlüğü, Hükümete iktisadi konularda fikir vermek amacıyla çeşitli meslek kuruluşlarının temsilcilerinden oluşan Ali İktisat Meclisi, Birinci ve İkinci Kalkınma Planları, 1927 yılında Teşviki Sanayi Kanunu, 1930 yılında Sanayi Kongresi, 1931 yılında Ziraat Kongresi, Aşar Vergisinin kaldırılması, demiryollarının satın alınarak ulusal-laştırılması, Ulusal Ekonomi ve Araştırma Kurumu kurulması. Ve daha başkaları&#8230;<br />
<br />
Atatürk&#8217;ün devletçilik anlayışındaki &#8220;planlı ekonomi siyaseti&#8221;, devlet merkezli değil tersine kaynak kullanımının hangi sektörlerde sanayileşmeyi sağlayıp sağlamadığını ortaya çıkaran demokratik plan anlayışıdır. Birinci (1932) ve İkinci (1936) Sanayi Planlarında programa alınan yatırımların tümü, o tarihe kadar hiçbir ülkede benzerine rastlanmayan bir anlayışla, verimlilik hesaplarına dayandırılmıştı. Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün ekonomi siyaseti, kaynakların nesnel üretime dönüş-mesini öngörüyordu ve şimdiki gibi reel (üretken, nesnel) ekonomi, parasal ekono-minin arkasından sürüklenir duruma gelmemişti.<br />
<br />
Atatürk&#8217;ün planlı ekonomi anlayışı, ulusal çıkar ve halkçılık temeline dayan-maktadır. Bu nedenle yeterince gelişmemiş bölgelerde, o bölgenin kaynaklarını kullanıcı, gerekirse yeni kaynaklar yaratıcı bir politika ve plan yatar. Bu anlayış sayesinde Türkiye'nin geri kalmış bölgelerinde, yüzyıllardır özel sektörce yapılma-mış yatırımlar, 1930&#8217;lar Türkiyesi&#8217;nin güç koşullarında yapılmıştır. Atatürk&#8217;ün bu modelinde kamusal girişim, kalkınma hamlesinin merkezine oturtulduğu için özel sektörün, kâr getirmeyeceği için yapmadığı yatırımları bile finanse etmeyi göze almıştır. Ancak, günümüzde de varlığını ve önemini koruyan ve halen çözüm-lenemeyen en önemli konulardan biridir bölge ve iller arası ekonomik gelişmişlik farkı. Bugün Türkiye üretiminin beşte biri İstanbul'da, yüzde 40&#8217;ı da Marmara Böl-gesi'nde yapılmaktadır. Bu durum, 1970&#8217;li yıllarda hızlanan bir biçimde iç göç ol-gusunu da getirmiş, plansız kalkınmanın başlıca sorunlarından biri haline gelmiştir. <br />
<br />
1930'larda bölgesel eşitliği sağlama amacıyla getirilen KİT modelinin etkisizleştirilmesi yönündeki çabalar da bunda etkili olmuş, zaten yeni yatırımlara ve üretime yönelik olmayan son yılların ekonomi politikalarıyla içinden çıkılmaz bir hal almıştır.<br />
<br />
Atatürk, özellikle yönetim, eğitim, ekonomi, kültür, sanat konularını içeren söylevlerinde sürekli olarak ileriyi düşünme, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma vurgusu yapmaktadır. 1 Kasım 1937&#8217;de Büyük Millet Meclisini açış söylevinde; &#8220;Büyük davamız, en medeni ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu, yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde temelli bir inkılap yapmış olan büyük Türk milletinin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa bir zamanda başarmak için fikir ve hareketi beraber yürütmek mecburiyetindeyiz. Bu teşebbüste başarı ancak, türeli bir planla ve en rasyonel tarzda çalışmakla mümkün olabilir&#8221; demektedir. <br />
<br />
Atatürk, sürdürülebilir bir kalkınma için ekonomik istikrara ne derecede önem verdiğini politika ve uygulamalarıyla göstermiştir. Atatürk döneminde dış ticaret açığı olmadan, enflasyona başvurulmadan, dengeli ve istikrarlı bir kalkınma sağlan-mıştır. Atatürk, para sıkıntısına bir çözüm yolu olarak emisyona başvurulması önerilerine her defasında karşı çıkmıştır. <br />
<br />
Atatürk&#8217;ün temel ekonomik hedefi bütün toplumun mümkün olduğu kadar kısa sürede kalkınmasını sağlamak yönündedir. Osmanlı&#8217;dan alınan kötü miras bu yolda önemli engeller oluşturmuş ancak yine de az zamanda çok büyük işler yapıl-mıştır.<br />
<br />
1933-1938 yılları arasındaki döneme, Türk sanayisinin ilk ve planlı kuruluş aşaması olarak bakılabilir. Yapılacak işler ciddi etütlere dayanan bir plana bağlan-mış, iç ve dış finansman sağlanarak çok başarılı uygulama sonuçları elde edilmiştir. Ham madde kaynakları ile enerji sorunları ciddiyetle ele alınmış, konunun bilimsel ve teknik yönü ile ciddi şekilde uğraşılmıştır.<br />
<br />
Bu dönemde yapılan yatırımlar, hep devletçilik ilkesi adı altında yapılmıştır. Programın finansmanı, geniş ölçüde vergiler, iç istikrar ve devlet bankalarının kredileri ile karşılanmıştır. Ayrıca, 1934 yılında Sovyetler Birliğinden 8 milyon dolar, 1938&#8217;de İngiltere&#8217;den 13 milyon sterlin dış borç sağlanmıştır.<br />
<br />
Yeni devletin kuruluşundan Atatürk&#8217;ün ölümüne kadar olan bu dönemin bir çok bakımdan özellikleri vardır:<br />
<br />
a) Dış ticaret açığı olmadan enflasyona başvurulmadan dengeli ve istikrarlı bir kalkınma sağlanmıştır.<br />
<br />
b) Hükümet, dış ticaret aktifinin sağladığı döviz geliriyle altın stokunu artır-maya çalışmıştır. 1931&#8217;de 6 ton olan altın rezervleri 1932&#8217;de 14 tona, 1933&#8217;de 17 tona, 1934&#8217;de 19 tona, 1937&#8217;de 26 tona çıkmıştır.<br />
<br />
c) Mali dengenin korunmasına büyük itina gösterilmiştir. Ancak karşılaşılan zorluklar hükümetin tedbir almasını gerekli kılmıştır. Hükümet başkanı olarak İsmet İnönü para sıkıntısına karşı bir çözüm yolu olarak emisyon yapılmasını istemiştir. Devlet başkanı olarak Atatürk&#8217;te her defasında karşı çıkmıştır. <br />
<br />
Atatürk'ün ekonomi politikasında makroekonomik istikrarın önemli bir yeri olmuştur. Öyle ki, enflasyonsuz para politikası Cumhuriyet tarihinde sadece Ata-türk zamanında uygulanabilmiştir. İsmet İnönü, bu konuda Atatürk&#8217;e götürdüğü öneriler için, &#8220;Hükümet olarak yılda iki kez ödeme yapamayacak duruma düştüğü-müz olurdu. Gider konuşurdum. Birkaç milyon liralık emisyonun bizi ferahlata-cağını anlatmaya çalışırdım. Bir defa bile evet dedirtemedim&#8221; demektedir. Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nde enflasyon sorunu Atatürk'ün ölümünden sonra başlamış ve bir daha da durdurulamamıştır. <br />
<br />
Atatürk&#8217;ün ekonomi politikası çağımızın gelişmiş ve gelişmemiş ülkelerine yön verebilecek özellikler taşımaktadır. Bu özellikler;<br />
<br />
a) İmtiyazsız ve sınıfsız biçimde bütün halkın refahını yükseltmektir.<br />
<br />
b) Bütün toplumun mümkün olduğu kadar kısa sürede kalkınabilmesi için ekonomik ve sosyal kalkınmaya bir bütün olarak yaklaşmak gerekir.<br />
<br />
c) Atatürk&#8217;ün ekonomi politikasının temelinde piyasa ekonomisinin kuralları vardır. Devlet doğrudan endüstri, ticaret işleri yaptığı zaman kendisi de pazarın koşul ve kurallarına uymalıdır.<br />
<br />
d) Atatürk pazarlardaki rekabet kurullarının işleyişini bir kalkınma planının disiplini içinde düşünmüştür. <br />
<br />
e) Ekonomiye, ekonomi dışından yapılacak müdahalelere karşı önlemler almıştır.<br />
<br />
f) Ülkede enflasyonun önlenmesi yurt içinde ve yurt dışında devlet hazinesi itibarının en yüksek düzeyde tutulması için bütçe denkliğine ithalat ve ihracat denk-liğine ve devlet yatırım harcamalarının devlet gelirleri toplamına denk olmasına dikkat edilmelidir.<br />
<br />
g) Atatürk&#8217;ün ekonomi politikasının önemli bir amacı da ülkede tam çalış-manın sağlanmasıdır. <br />
<br />
Atatürk&#8217;ün ekonomi politikasının temel amacı imtiyazsız ve sınıfsız biçimde bütün halkın refahının yükseltilmesidir. Bütün toplumun mümkün olduğu kadar kısa sürede kalkınabilmesi için ekonomik ve sosyal kalkınmaya bir bütün olarak yaklaşmak gereklidir. <br />
<br />
Diğer bir deyişle bütün devrimler ve ekonomik kalkınma amacıyla yapılan uygulamalar birbirini desteklemelidir. Ekonomik ve sosyal kalkınmayı bu biçimde ele alış, son yıllarda gelişmekte olan ülkeler için çağdaş ekonomik plancılar ve işlet-mecilerce öne sürülen sistem yaklaşımının bir uygulamasıdır. <br />
<br />
Atatürk&#8217;ün ekonomi politikasının temelinde piyasa ekonomisinin kuralları vardır. Devlet pazarların kurallarına uymak zorundadır. Hatta devlet doğrudan endüstri ticaret işleri yaptığı zaman kendisi de pazarın koşul ve kurallarına uymalıdır. Atatürk; &#8220;Kesin zaruret olmadıkça piyasalara karışılamaz, bununla beraber hiçbir piyasa da başıboş değildir. Sırası gelmişken Cumhuriyetin tüccar telakkisini de kısaca ifade edeyim; tüccar, milletin emeği ve üretimi kıymetlen-dirilmek için eline ve zekasına emniyet edilen ve bu bakımdan ihracatçılar hakkın-daki kanun, murakabe hakkındaki kanun, teşkilatlandırma hakkındaki hükümler müspet neticelerini vermektedir.&#8221; demiştir.<br />
<br />
Atatürk, pazarlardaki rekabet kurallarının işleyişini, bir kalkınma planının disiplini içinde düşünmüştür. Planlı kalkınma düşüncesi ekonomik ve toplumsal kalkınma sorunları ile ilk karşılaştığı anlarda başlamıştır. Planlı kalkınmayı düşü-nürken aynı zamanda ekonomiye, ekonomi dışından müdahaleler yapılabileceğini düşünerek buna karşı önlemleri de zamanında alabilmiştir. Ali İktisat Meclisini, Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyetini, Türkiye İş Bankasını kurdurmasının, bu bankanın azınlıktaki bir devlet hissesiyle halkın ortaklığında mümkün olduğu kadar özerk çalışmasını sağlamasının, T.C. Merkez Bankası hisselerine halkın katılma-sıyla özerkliğin korunmasına özen göstermesinin, ekonomik uygulamalardan önce yerli yabancı uzmanlarla uzun süre tartışma yapmasının temelinde ekonomik sorun-lara ekonomi dışı müdahaleleri önleme amacı yatmaktadır. <br />
<br />
Atatürk&#8217;ün ekonomi politikası üç temel dengeye dayanmaktadır.<br />
<br />
- Devlet bütçesi denk olmalıdır.<br />
<br />
- Devletin yatırım harcamaları bütçe fazlaları ile iç ve dış borçlanmadan elde edilen devlet gelirleri toplamına denk olmalıdır.<br />
<br />
- İthalat, ihracat denk olmalıdır.<br />
<br />
Bu üç denkliği korumanın amacı, ülkede enflasyonun önlenmesi ve yurt içinde ve yurt dışında devlet hazinesi itibarının en yüksek düzeyde tutulmasıdır. Atatürk, ödemeler dengesini korumanın tek yolunu dış ticaret dengesinin korunmasında bulmaktadır. Onun için ihracat yapmadan ithalatı artırmanın yolu yoktur. Hatta bu alanda belirli bir ülkeden ithalatın arttırılabilmesi için mutlaka o ülkeye ihracatı arttırmak gereklidir. Hızlı kalkınma ve devletleştirmeler devlet harcamalarını hızla arttıran uygulamalardır. Ancak O, yukarıdaki dengeleri bozmadan bunu yapabilme-nin yollarını sürekli olarak aramış, bulmuş ve uygulamıştır. <br />
<br />
Atatürk&#8217;ün ülkeyi yönettiği 16 yıllık dönem boyunca, ülkede sözü edilebilecek bir hızlı enflasyon dönemi yoktur. Bazı krizlere rağmen Türk lirasının dış değeri 1921&#8217;de ve 1938&#8217;de aynı düzeydedir. Bu dönem, Türk ekonomisindeki kalkınma hızının Cumhuriyet ekonomi tarihinin en yüksek olduğu dönemlerden biridir. Atatürk&#8217;ün ekonomi politikasının önemli bir diğer amacı da ülkede tam çalışmanın sağlanmasıdır. Bütün ekonomik önlemlerden söz ederken çiftçiye, işçiye ve bütün faal nüfusa iş sağlanması görüşünden hareket etmesinin ve uygulama yaptırmasının başka anlamı olamaz.<br />
<br />
Bu nedenlerle Atatürk devrimlerinin üst yapı devrimleri olduğu, bütün devrim-leri gibi ekonomi devrimi de Türk toplumunu temelden değiştirmek ve çağdaş-laştırmak amacına yönelmiştir. O&#8217;nun belki de bütün devrimleriyle eşdeğer bir ekonomi devrimi vardır. Her alanda olduğu gibi ekonomi alanında da daha uzun yıllar bizlere onun ışığı yol gösterecektir.<br />
<br />
Günümüzde Ne Yapılmalı?<br />
<br />
Dünya ekonomisinde ve kalkınma anlayışında meydana gelen değişmeler, AB ile uyum sürecimizde yaşanan gelişmeler ve planlama anlayışımızın öncelikleri birlikte düşünüldüğünde, ülkemizdeki idari bölümlemenin ve ülkesel yönetim sisteminin temeli olan &#8220;İl&#8221; ölçeğinde başlayan bir kalkınma anlayışının ve buna uy-gun bir planlama sisteminin geliştirilmesi gereği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bölgeler arasındaki gelişmişlik farklılıklarının kabul edilebilir düzeye indirilmesi ve görece geri kalmış yörelerin kalkındırılması için, doğal olarak il ve hatta ilçe kademelerinden başlayan bir kalkınma ve planlama sistemi oluşturulması gerekli olmaktadır.<br />
<br />
Anayasamızda da belirtildiği üzere, genel yönetimin taşradaki temel yönetim kademesi ve merkezi yönetimin taşradaki en üst yönetim birimi, &#8220;İl&#8221;dir. İl yönetim-lerinin genel yönetim içindeki özellikli ve öncelikli konumları dikkate alındığında, gerek yönetsel yeniden yapılanmada, gerekse kalkınma sürecinde, bu yönetim kademelerinin önemi daha iyi anlaşılmaktadır. Kalkınma açısından mekan boyutu-nun, yerel, bölgesel ve ülkesel düzeylerden oluştuğu göz önünde tutulduğunda, iller ve ilçeler, kalkınma ve strateji belirleme çalışmalarının yerel düzeydeki en önemli yönetim basamakları olmaktadır.<br />
<br />
Günümüzün kalkınma anlayışı ve araçları aşağıdan-yukarı bir gelişme modeli çerçevesinde yerel birimlere önemli işlevler yüklerken, kalkınma stratejilerinin hazırlanması ve uygulanması aşamalarında &#8220;katılımcılık&#8221; ilkesinin yaşama geçiril-mesi de önemlidir. <br />
<br />
Ülkemizin hızlı ve dengeli kalkınabilmesi; planlama ve uygulama süreçlerine kamu sektörünün yanı sıra, özel sektör, gönüllü sivil kuruluşlar, meslek odaları, üni-versiteler, vb. kesimlerin de katılımı ile olanaklıdır. Bu nedenle, il ve ilçe gelişme planlamasının hazırlık, uygulama ve izlenme aşamalarında geniş katılımlı kurum-sallaşma ve dayanışma gerekmektedir. <br />
<br />
İl düzeyi bölgesel gelişme stratejilerinin hareket noktası olma özelliğine sahip-tir. Kimi durumlarda, havza, ilçe ve belde gelişme stratejilerine de ihtiyaç olmakla birlikte, bölgesel gelişme stratejilerinin hazırlanmasına temel alınması açısından il gelişme planları ve stratejileri hem hızlı ve dengeli kalkınmanın hem de yerel ihtiyaçlara ve dinamiklere duyarlı, yerel girişimleri harekete geçiren bir düzey olması açısından gereklidir. Bu kapsamda, il ve ilçe ölçeklerindeki kalkınma çalış-maları ve gelişme planlarının sağlayacağı başlıca yararlar şunlar olacaktır:<br />
<br />
a) İl ve ilçelerdeki ilgili tüm kurum ve kuruluşların geniş ve aktif katılım-larıyla hazırlanacak olan gelişme planları yoluyla il ve ilçeler; kısa, orta ve uzun vadede gelişmelerine yön verecek, genel eğilimleri tespit edebilecek ve geleceğe yönelik projeksiyonlarını eşgüdümleyeceklerdir.<br />
<br />
b) İl ve ilçelerimizin üstünlüklere sahip oldukları alanlar belirlenebilecek, mevcut ve gelişmesi muhtemel sektörlerde uzmanlaşmaları sağlanabilecektir. Böylece, il ve ilçe gelişme stratejileri, yöresel kaynakları ve potansiyelleri harekete geçiren, geri kalmış yörelerimizin sosyo-ekonomik düzeyini yükselten, kırsal kalkınmayı sağlayan ve ulusal plan ve programların gerçekleşmesini besleyen bir işlevi yerine getirecektir.<br />
<br />
c) Bölgesel gelişme amaç, hedef ve stratejileriyle uyumlu biçimde hazırlana-cak alt ölçekli gelişme stratejileri, ülkemizin hızlı ve dengeli kalkınmasının önemli araçları olacaktır.<br />
<br />
d) İl ve ilçelerin temel yönetim birimleri olduğundan hareketle hazırlanacak il ve ilçe gelişme planları; yerel yönetimlerin güçlendirilmesine de katkı sağlaya-caktır. İl ve ilçe, ülke, bölge ve yerel yönetimlerin kurumsal stratejik planlama çalışmalarının bütünleştirilmesi açılarından gerekli basamaklardır. Kent, belde ve kırsal alan planlamalarının etkinleştirilmesi açısından da il ve ilçe gelişme planları önemlidir.<br />
<br />
e) Yerel ekonomiyi ve yerellik bilincini güçlendirecek ekonomik, sosyal, kültürel girişimler yönlendirilebilecek ve desteklenebilecektir. Böylece, toplumun istekleri, gereksinimleri, kapasiteleri ve tercihlerinin yeterince dikkate alındığı planlar yapılabilecektir. Yereldeki planlama çalışmaları yerel kurumlara ve yerel yönetimlere yansıdıkça yerelde topyekun planlı bir yapılanmayı tetikleyecektir.<br />
<br />
f) Yerel katılımı ve yerel demokrasiyi ön plana çıkaran, yetki ve kaynak açısından güçlendirilmiş bir taşra yönetim düzeni oluşmasına katkı sağlayacaktır. Böyle bir sistem içinde, il ve ilçe yönetimleri, kamusal hizmet ve yatırımları makro politika ve uygulamalarla uyumlaştırarak eşgüdümleyecektir. Yerel hizmetler üzerinde karar verme yetkisi yerel karar alıcılara devredileceğinden, idari sistem daha demokratik bir nitelik kazanacak; böylece, taşranın siyasal ve sosyal kültürü olumlu etkilenecektir.<br />
<br />
g) Kalkınmanın iller ve ilçeler ölçeğinden başlatılması, ülke kalkınması açısından kırsal yörelere götürülen hizmetlerin yüküne halkın daha kolay ve istekle katılımına fırsat verecektir. Hizmet istemleriyle bunun yükü arasında ilişki de böy-lece kurulmuş olacaktır.<br />
<br />
h) Yerel potansiyellerin harekete geçirilmesi kolaylaşacak, böylece atıl kapa-site kullanımı azaltılacak; küçük ve orta boy girişimlerin ve girişimcilerin ekono-miye etkin biçimde katılımı sağlanacaktır.<br />
<br />
İl gelişme stratejileri yoluyla; yöresel ve bölgesel ekonomik potansiyel ile kay-naklar harekete geçirilebilir, taşranın sosyo-ekonomik düzeyi adil ve dengeli bir tarzda yükseltilebilir, kırsal kalkınmaya katkı sağlanabilir, ulusal plan ve program-ların gerçekleşmesini destekleyen bir işlev yerine getirilebilir.<br />
<br />
Bu işlevin yerine getirilmesi ise, illerde etkili bir gelişme planlaması yapılması ve rasyonel stratejilerin belirlenip uygulanmasıyla yakından ilişkilidir. Bu nedenler-le, topyekün ülke kalkınmasının başarılmasında il gelişme planlarının önemi büyük-tür. Ancak planlı kalkınma döneminde; mülki idare amirlerine bu yönde görev ve sorumluluk verilmekle beraber, hızlı ve dengeli kalkınmayı sağlayacak yasal ve yö-netsel önlemler gerektiğince alınamamış, kalkınmanın yasal ortam ve koşulları ye-terince oluşturulamamıştır.<br />
<br />
SONUÇ<br />
<br />
Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, Onuncu Yıl Nut-kunda; &#8220;Yurdumuzu dünyanın en mamur ve medeni milletler seviyesine çıkaraca-ğız&#8221; diyerek ülkemizin çağdaşlaşmaya yönelik hedefini göstermiştir. <br />
<br />
2006 yılındayız. Atatürk&#8217;ün doğumunun 125. yılında. Bu düzeye ulaşmak zorundayız. Cumhuriyetin 100. Yılında yani 2023 yılında bütünüyle gelişmiş çağdaş bir Türkiye kurulmalıdır. Bunun için en gerçekçi yol, öncelikle, 2023 yılını hedefleyen 20 yıllık &#8220;sürdürülebilir kalkınma&#8221;yı ve &#8220;uygulanabilir plan&#8221;ı içeren &#8220;Ulusal Gelişme Planı&#8221;nın hazırlanmasıdır. Hazırlanacak böyle bir plana giden yol-da bölge ve il gelişme planlarının hazırlanması ve uygulanması, dengeli, topyekün ve sürdürülebilir kalkınma için önemli uygulamalar olacaktır.<br />
<br />
KAYNAKÇA<br />
<br />
Prof. Dr. Afet İNAN, Medeni Bilgi ve M. Kemal Atatürk'ün EI Yazıları.<br />
<br />
Prof. Dr. Afet İNAN, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler.<br />
<br />
Prof. Dr. Bilsay KURUÇ, Belgelerle Türkiye İktisat Politikası.<br />
<br />
Prof. Dr. Bilsay KURUÇ, Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi.<br />
<br />
Prof. Dr. Cihan DURA, Atatürk Devrimi Yarım Kaldı.<br />
<br />
Prof. Dr. Cihan DURA, Türkiye Ekonomisi.<br />
<br />
Hamza EROĞLU, Atatürk ve Devletçilik.<br />
<br />
Şevket Süreyya AYDEMİR, Tek Adam.<br />
<br />
Yalçın KÜÇÜK, Planlama, Kalkınma ve Türkiye.<br />
<br />
Seriye SEZEN, Devletçilikten Özelleştirmeye Türkiye&#8217;de Planlama.<br />
<br />
Suna KİLİ, Atatürk Devrimi Bir Çağdaşlaşma Modeli.<br />
<br />
Mustafa A. AYSAN, Atatürk'ün Ekonomik Politikası.<br />
<br />
Mutlu DEMİRKAN, Kemalist Ekonomi Politikası.<br />
<br />
İl Gelişme Stratejileri ve Politikaları Alt Komisyonu Raporu, DPT- Ankara, 2006.<br />
<br />
Haluk BİLGESAY, Atatürk&#8217;ün Yönetim ve Ekonomi Anlayışında Vizyon, Misyon Kavramlarının Karşılığı, Türk İdare Dergisi, Sayı 451, Mart 2006.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
* Bursa İl Özel İdaresi Daire Başkanı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ATATÜRK&#8217;ÜN EKONOMİ ANLAYIŞI VE<br />
<br />
PLANLI KALKINMA<br />
<br />
Haluk BİLGESAY*<br />
<br />
&#8220;Şimdi arkadaşlar ekonomi hayatımızı gözden geçire-ceğim. Derhal bildirmeliyim ki ben ekonomik hayat denince ziraat, ticaret, sanayi faaliyetlerini ve bütün bayındırlık işle-rini birbirinden ayrı düşünülmesi doğru olmayan bir bütün sayarım. Bu vesile ile şunu da hatırlatmalıyım ki bir millete bağımsız hüviyet ve kıymet veren siyasi varlık makinesinde devlet, fikir ve ekonomi hayat mekanizmaları birbirlerine bağlı ve birbirlerine tabidirler. O kadar ki bu cihazlar birbi-rine uyarak aynı ahenkte çalıştırılmazsa hükümet makinesi-nin önde gelen sürükleyici kuvveti israf edilmiş olur, ondan beklenen tam verim elde edilemez. Onun içindir ki bir mille-tin kültür seviyesi üç sahada; devlet, fikir ve ekonomi sahalarındaki faaliyet ve başarıları neticelerinin hasılasıyla ölçülür.&#8221;<br />
<br />
M. Kemal ATATÜRK<br />
<br />
Bir Ekonomik Model<br />
<br />
Büyük önderin görüşleri ile ilgili yapılan araştırmalar, O&#8217;nun ekonomi ala-nında da dehasının ışıklarını yansıtan bir ekonomik kalkınma modeli geliştirdiğini, uyguladığını ve büyük ekonomik sonuçlar aldığını göstermektedir. Dünyanın ezilen uluslarına bağımsızlık konusunda verdiği büyük örneklerle birlikte ekonomik ve toplumsal kalkınma modeli örneği de vermiştir. Bugünkü bilgilerimizle dahi bizlere ve dünyanın gelişmekte olan ülkelerine yol gösterici özellikler taşıyan bu model, toplum refahının bölgeler ve kişiler arasında dengeli dağılımı açısından türlü güç-lükleri olan gelişmiş ekonomileri yönetenlere de önemli yararlar sağlamaktadır. Bu özellikleri ile Atatürk&#8217;ün ekonomi politikası, uygulaması ve uygulamada aldığı sonuçlar, bütün ülkelerin yönetici ve uzmanlarınca önemle incelenmelidir. Görü-lecektir ki bu model, dünyanın kıt doğal kaynaklarının iyi kullanılmasını sağlamak açısından insanlık yararına büyük sonuçlar vermektedir. <br />
<br />
Atatürk&#8217;ün yönetim ve ekonomiye ilişkin düşünceleri, ülkemizin çağdaş kal-kınma politikasına yön veren, hatta gelişmekte olan ülkelere örnek olan bir model olarak değerlendirilmelidir. Ülkemizin gelişmesinde başka modeller aranmasına gerek yoktur. <br />
<br />
Model ortadadır. Özellikle 1929 büyük ekonomik bunalımı döneminde; yeni ulusal kurtuluş savaşından çıkmış, yeni bir devletin kurulduğu ve bu devletin her sektörde ve alanda yeniden inşa edildiği bir süreçte getirilen politikalar ve sanayileşme planları bu modelin en önemli uygulamalarıdır. Öyle bir model ki dünyada örneği olmayan bir kalkınma ve gelişme hızı bu dönemde gerçekleşmiştir. Atatürk, bu ekonomik model ile tamamen sıfırlanmış bir ekonomiden insan gücü, sermaye, bilgi, altyapı ve hiçbir dış destek olmadan ağır sanayisini kurmuş ve planlı kalkınma dönemini başlatmıştır. <br />
<br />
Planlı Kalkınma<br />
<br />
Atatürk, Onuncu Yıl Nutku&#8217;nda; &#8220;Yurdumuzu dünyanın en mamur ve medeni milletler seviyesine çıkaracağız&#8221; sözleriyle Türk Devrimi&#8217;nin çağdaşlaşmaya yöne-lik hedefini göstermiş ve bu hedefe çağdaş yönetim ve planlı kalkınma süreci ile ulaşılacağını belirtmiştir.<br />
<br />
Çağdaş yönetim bilimi, yönetimin planlama, örgütleme, eşgüdüm, yönlendir-me ve denetim gibi temel öğelerden oluşan bir süreç olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle yönetim olgusunun ortaya çıktığı her yerde yönetsel anlamda planlama yapmak, eşgüdüm sağlamak ve yapılan çalışmaları sistemli olarak izlemek gerek-mektedir. Çünkü, bir ülkede planlı kalkınma yöntemleri uygulansa da, uygulanmasa da bu tür görevlerin yerine getirilmesi, belirlenen amaç ve hedeflere ulaşmada başarı sağlamanın temel koşulu olmaktadır. <br />
<br />
Planlama, ister kamu, ister özel kesimde yer alsın, tüm kişi ve kuruluşlar için, saptadıkları amaç ve hedeflere, ellerindeki sınırlı kaynakları en iyi biçimde kullanarak erişme yol, yöntem ve araçlarını belirlemekte; eşgüdüm, bu araç ve kaynakları kullanacak kişi ve birimlerin etkinlikleri arasındaki uyumu sağlayarak amaç ve hedeflere ulaşılmasını kolaylaştırmakta; izleme ise, yapılan çalışmaların ne ölçüde amaç ve hedeflere ulaştığını göstermekte, denetim, yönlendirme ve yönetimi geliştirme işlevlerinin de yerine getirilmesine olanak vermektedir. <br />
<br />
Atatürk&#8217;ün ekonomi anlayışının temel ilkelerinden biridir planlama. Planlama, 1930'larda olduğu kadar günümüz ekonomi politikalarının da vazgeçilmezidir. Bi-lindiği gibi, Atatürk'ün ekonomik politikalarını belirleyen ilk dönem 1923-1930 yıllarını kapsar. Mevcut ekonomik durum Birinci İzmir İktisat Kongresinde belir-lenmiştir. <br />
<br />
Atatürk, ülkenin dış düşmanlardan kurtarılmasından sonra ekonomik durumu görüşmek ve alınabilecek önlemleri belirlemek amacıyla İzmir'de bir iktisat kongre-si toplamıştır. Kongre'de, önce ülkedeki ekonomik yapılanmanın, uygulanacak eko-nomi politikasının yönünü çizen bir &#8220;Misakı İktisadi&#8221; kabul edilmiştir. Kongre'nin üzerinde birleştiği politika; yurt sanayisini ve ticaretini geliştirmeyi amaçlayan, özel girişime öncelik veren, onu koruyan, mülkiyet haklarına saygılı bir ekonomik düze-ni, yasal çerçevesi ve kurumlarıyla oluşturmak ve kökleştirmektir. <br />
<br />
Kongrenin açılış konuşmasında Atatürk; &#8220;Tarih, milletimizin yükselme ve gerileme sebeplerini ararken birçok siyasi, askeri ve sosyal sebepler bulmakta ve saymaktadır. Bir milletin doğrudan doğruya hayatiyle alakadar olan, o milletin, iktisadiyatıdır. Hakikaten Türk tarihi tetkik olunursa yükselme ve gerileme sebeplerinin iktisadi meselelerden başka bir şey olmadığı derhal anlaşılır&#8230; Yeni Türkiyemizi layık olduğu yüksek mertebeye ulaştırabilmek için, derhal iktisadiya-tımıza birinci derecede ve en çok önem vermek mecburiyetindeyiz.&#8221; demiştir. <br />
<br />
1923 yılında devralınan, uzun süren savaşlar nedeniyle harap olmuş, kaynakları kurutulmuş, nüfuzu azalmış, yokluklar içindeki Türkiye ile 1933 ve sonrasındaki hukuk ve eğitim sistemini, teknolojisini, sanayisini, tarımını ve tica-retini değiştiren, geliştiren Türkiye arasında büyük fark vardır. Cumhuriyet&#8217;in ilanı ile başlayan ve birbiri arkasından getirilen yeniliklerin Türk devlet ve toplum düze-ninde on yıl sonunda bu önemli değişikliği yaratması, uygulayıcıların kararlılığının yanı sıra Türk toplumu tarafından benimsenip sahip çıkılmasıyla mümkün olabil-miştir. <br />
<br />
Özellikle 1929 büyük ekonomik bunalım dönemindeki politikalar ile planlı kalkınma süreci uygulamaları, dünyanın hiçbir ülkesinde ve ekonomisinde görül-memiş bir sosyal ve ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmiştir. Bu gelişmeler, Cum-huriyet ve devrimlerle getirilen yeni düzenin sürekli olacağı düşüncesine de güç ka-zandırmıştır. <br />
<br />
Atatürk, ekonominin çarklarını döndürmek için devlet girişimciliğinin önemini Keynes&#8217;den önce görmüş ve gereklerini hayata geçirmiştir. Bu nedenle Atatürk, kan ve ateşle örülü bir yokluk ortamında, Türkiye&#8217;nin bağımsızlığını ve varlığını ger-çekleştirme mücadelesini sürdürürken, gerekli gördüğü ilkeler arasına Devletçiliği de yerleştirmiştir. Aslında dünyadaki gelişmeler de o yıllarda devletçilik ilkesinin uygulanmasını zorunlu kılmaktaydı. &#8220;Laissez Faire&#8221;ci liberal ekonomi politikaları Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere gelişmiş batı ülkelerinde başarı-sızlığa uğrayarak büyük bir ekonomik bunalıma dönüşmüştü. Dünya Ekonomisi, tarihinin en ağır ekonomik krizini yaşarken, Türkiye, Atatürk'ün akılcı ekonomi politikaları sayesinde bu buhranı en hafif biçimde atlatmıştır. <br />
<br />
Atatürk'ün ekonomik politikasının temelleri ve esasları, 1930-1940 arasındaki ikinci dönemde ortaya çıkmış ve en üst düzeye ulaşmıştır. Bu dönemde; devletin öncülüğü, devlet yatırımcılığı, devlet işletmeciliği, ekonominin devletin belirlediği hedeflere yönlendirilmesi gibi hususlar ağırlık kazanmıştır. <br />
<br />
Atatürk, devletçilik konusunda &#8220;Bizim izlediğimiz devletçilik, bireysel emek ve faaliyeti esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde ulusu gönence ve ülkeyi bayındırlığa eriştirmek için ulusun genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği işlerde -özellikle ekonomik alanda- devleti fiilen ilgilendirmektir.&#8221; demektedir.<br />
<br />
Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler adlı kitabında, Atatürk&#8217;ün Cumhurbaşkanı iken 1934 yılında hükümetin hazırladığı beş yıllık kalkınma planlarını incelerken elinde eski harflerle yayınlanmış bir broşürü gördüğünü ve bu broşürün &#8220;İktisat Esaslarımız&#8221; adını taşıdığını ve kapağında &#8220;Milletimiz mazisin-den değil artık istikbalinden mesuldür&#8221; cümlesinin yazılı olduğunu belirtmektedir. <br />
<br />
Atatürk, Birinci Kalkınma Planı'nı 1933-1938 yılları, İkinci Kalkınma Planı'nı ise 1938-1944 yılları için hazırlatmıştır. Bu planlar Atatürk'ün Türk Ulusu'na armağan ettiği önemli bir ekonomik devrim hareketidir. Bu kalkınma planları eldeki kıt kaynaklarla halkın ihtiyaçlarının en iyi biçimde karşılanmasına yönelik olarak hazırlanmıştır. Türk Devriminin ekonomik kalkınmayı plana bağlamasıyla; tam çalışmayı, hızlı ve dengeli sermaye birikimini, dış ödemeler dengesini, enflasyon-suz hızlı kalkınmayı, bölgeler arası dengeli kalkınmayı, özel girişimin gelişmesini, hızlı teknolojik gelişme için yabancı sermaye ile işbirliğini gerçekleştirmeyi amaçlamıştır. Her iki kalkınma planının da temel amacı, hammaddesi Türkiye'de olmasına karşın dışardan ithal edilmek zorunda kalınan ürünlerin ülkemizde üretilmesini sağlamaktı. Bu amaçla tekstil, iplik ve dokuma fabrikaları kurulmuş, devletin teşvikiyle özel girişim olarak bazı çiftçilerin de katılmasıyla Alpullu ve Eskişehir gibi bazı şeker fabrikalarının kurulmasına girişilmiş ve bunlar gerçekleş-tirilmiştir. 1925 yılında devlet sermayesiyle Sanayi ve Maadin Bankası kurulmuş-tur. Bankanın amacı fabrika kurup yönetmek olarak belirlenmiştir. Bu bankanın desteğiyle Kayseri-Bünyan İplik Fabrikası TAŞ, Isparta İplik Fabrikası TAŞ, Kütahya Çini İşleri TAŞ ve bunlar gibi bir çok özel kuruluş devletin de ortak olma-sıyla faaliyete geçmiştir.<br />
<br />
Atatürk'ün fiilen ekonomiyi yönlendirdiği dönemde gerçekleştirdiği somut ekonomik girişimler, on beş yıl gibi kısa bir zamanda nasıl olağanüstü bir kalkınma çabasına girişildiğini göstermeye yeterlidir. <br />
<br />
Bunlardan bazıları; Türkiye İş Bankası&#8217;nın açılması, Uşak&#8217;ta şeker fabrikası, Kayseri&#8217;de uçak fabrikası, Kayseri Bünyan&#8217;da dokuma fabrikası, Ereğli Bez Fabrikası, Nazilli Bez Fabrikası, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası, Gemlik Suni İpek Fabrikası, Bursa Merinos Fabrikası, İzmit Kağıt Fabrikası, Kayseri İplik ve Bez Fabrikası, Eskişehir Şeker Fabrikası, Ticaret ve Sanayi Odalarının kurul-ması, Türkiye Ticaret ve Sanayi Odaları Kongresi, İstatistik Umum Müdürlüğü, Hükümete iktisadi konularda fikir vermek amacıyla çeşitli meslek kuruluşlarının temsilcilerinden oluşan Ali İktisat Meclisi, Birinci ve İkinci Kalkınma Planları, 1927 yılında Teşviki Sanayi Kanunu, 1930 yılında Sanayi Kongresi, 1931 yılında Ziraat Kongresi, Aşar Vergisinin kaldırılması, demiryollarının satın alınarak ulusal-laştırılması, Ulusal Ekonomi ve Araştırma Kurumu kurulması. Ve daha başkaları&#8230;<br />
<br />
Atatürk&#8217;ün devletçilik anlayışındaki &#8220;planlı ekonomi siyaseti&#8221;, devlet merkezli değil tersine kaynak kullanımının hangi sektörlerde sanayileşmeyi sağlayıp sağlamadığını ortaya çıkaran demokratik plan anlayışıdır. Birinci (1932) ve İkinci (1936) Sanayi Planlarında programa alınan yatırımların tümü, o tarihe kadar hiçbir ülkede benzerine rastlanmayan bir anlayışla, verimlilik hesaplarına dayandırılmıştı. Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün ekonomi siyaseti, kaynakların nesnel üretime dönüş-mesini öngörüyordu ve şimdiki gibi reel (üretken, nesnel) ekonomi, parasal ekono-minin arkasından sürüklenir duruma gelmemişti.<br />
<br />
Atatürk&#8217;ün planlı ekonomi anlayışı, ulusal çıkar ve halkçılık temeline dayan-maktadır. Bu nedenle yeterince gelişmemiş bölgelerde, o bölgenin kaynaklarını kullanıcı, gerekirse yeni kaynaklar yaratıcı bir politika ve plan yatar. Bu anlayış sayesinde Türkiye'nin geri kalmış bölgelerinde, yüzyıllardır özel sektörce yapılma-mış yatırımlar, 1930&#8217;lar Türkiyesi&#8217;nin güç koşullarında yapılmıştır. Atatürk&#8217;ün bu modelinde kamusal girişim, kalkınma hamlesinin merkezine oturtulduğu için özel sektörün, kâr getirmeyeceği için yapmadığı yatırımları bile finanse etmeyi göze almıştır. Ancak, günümüzde de varlığını ve önemini koruyan ve halen çözüm-lenemeyen en önemli konulardan biridir bölge ve iller arası ekonomik gelişmişlik farkı. Bugün Türkiye üretiminin beşte biri İstanbul'da, yüzde 40&#8217;ı da Marmara Böl-gesi'nde yapılmaktadır. Bu durum, 1970&#8217;li yıllarda hızlanan bir biçimde iç göç ol-gusunu da getirmiş, plansız kalkınmanın başlıca sorunlarından biri haline gelmiştir. <br />
<br />
1930'larda bölgesel eşitliği sağlama amacıyla getirilen KİT modelinin etkisizleştirilmesi yönündeki çabalar da bunda etkili olmuş, zaten yeni yatırımlara ve üretime yönelik olmayan son yılların ekonomi politikalarıyla içinden çıkılmaz bir hal almıştır.<br />
<br />
Atatürk, özellikle yönetim, eğitim, ekonomi, kültür, sanat konularını içeren söylevlerinde sürekli olarak ileriyi düşünme, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma vurgusu yapmaktadır. 1 Kasım 1937&#8217;de Büyük Millet Meclisini açış söylevinde; &#8220;Büyük davamız, en medeni ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu, yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde temelli bir inkılap yapmış olan büyük Türk milletinin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa bir zamanda başarmak için fikir ve hareketi beraber yürütmek mecburiyetindeyiz. Bu teşebbüste başarı ancak, türeli bir planla ve en rasyonel tarzda çalışmakla mümkün olabilir&#8221; demektedir. <br />
<br />
Atatürk, sürdürülebilir bir kalkınma için ekonomik istikrara ne derecede önem verdiğini politika ve uygulamalarıyla göstermiştir. Atatürk döneminde dış ticaret açığı olmadan, enflasyona başvurulmadan, dengeli ve istikrarlı bir kalkınma sağlan-mıştır. Atatürk, para sıkıntısına bir çözüm yolu olarak emisyona başvurulması önerilerine her defasında karşı çıkmıştır. <br />
<br />
Atatürk&#8217;ün temel ekonomik hedefi bütün toplumun mümkün olduğu kadar kısa sürede kalkınmasını sağlamak yönündedir. Osmanlı&#8217;dan alınan kötü miras bu yolda önemli engeller oluşturmuş ancak yine de az zamanda çok büyük işler yapıl-mıştır.<br />
<br />
1933-1938 yılları arasındaki döneme, Türk sanayisinin ilk ve planlı kuruluş aşaması olarak bakılabilir. Yapılacak işler ciddi etütlere dayanan bir plana bağlan-mış, iç ve dış finansman sağlanarak çok başarılı uygulama sonuçları elde edilmiştir. Ham madde kaynakları ile enerji sorunları ciddiyetle ele alınmış, konunun bilimsel ve teknik yönü ile ciddi şekilde uğraşılmıştır.<br />
<br />
Bu dönemde yapılan yatırımlar, hep devletçilik ilkesi adı altında yapılmıştır. Programın finansmanı, geniş ölçüde vergiler, iç istikrar ve devlet bankalarının kredileri ile karşılanmıştır. Ayrıca, 1934 yılında Sovyetler Birliğinden 8 milyon dolar, 1938&#8217;de İngiltere&#8217;den 13 milyon sterlin dış borç sağlanmıştır.<br />
<br />
Yeni devletin kuruluşundan Atatürk&#8217;ün ölümüne kadar olan bu dönemin bir çok bakımdan özellikleri vardır:<br />
<br />
a) Dış ticaret açığı olmadan enflasyona başvurulmadan dengeli ve istikrarlı bir kalkınma sağlanmıştır.<br />
<br />
b) Hükümet, dış ticaret aktifinin sağladığı döviz geliriyle altın stokunu artır-maya çalışmıştır. 1931&#8217;de 6 ton olan altın rezervleri 1932&#8217;de 14 tona, 1933&#8217;de 17 tona, 1934&#8217;de 19 tona, 1937&#8217;de 26 tona çıkmıştır.<br />
<br />
c) Mali dengenin korunmasına büyük itina gösterilmiştir. Ancak karşılaşılan zorluklar hükümetin tedbir almasını gerekli kılmıştır. Hükümet başkanı olarak İsmet İnönü para sıkıntısına karşı bir çözüm yolu olarak emisyon yapılmasını istemiştir. Devlet başkanı olarak Atatürk&#8217;te her defasında karşı çıkmıştır. <br />
<br />
Atatürk'ün ekonomi politikasında makroekonomik istikrarın önemli bir yeri olmuştur. Öyle ki, enflasyonsuz para politikası Cumhuriyet tarihinde sadece Ata-türk zamanında uygulanabilmiştir. İsmet İnönü, bu konuda Atatürk&#8217;e götürdüğü öneriler için, &#8220;Hükümet olarak yılda iki kez ödeme yapamayacak duruma düştüğü-müz olurdu. Gider konuşurdum. Birkaç milyon liralık emisyonun bizi ferahlata-cağını anlatmaya çalışırdım. Bir defa bile evet dedirtemedim&#8221; demektedir. Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nde enflasyon sorunu Atatürk'ün ölümünden sonra başlamış ve bir daha da durdurulamamıştır. <br />
<br />
Atatürk&#8217;ün ekonomi politikası çağımızın gelişmiş ve gelişmemiş ülkelerine yön verebilecek özellikler taşımaktadır. Bu özellikler;<br />
<br />
a) İmtiyazsız ve sınıfsız biçimde bütün halkın refahını yükseltmektir.<br />
<br />
b) Bütün toplumun mümkün olduğu kadar kısa sürede kalkınabilmesi için ekonomik ve sosyal kalkınmaya bir bütün olarak yaklaşmak gerekir.<br />
<br />
c) Atatürk&#8217;ün ekonomi politikasının temelinde piyasa ekonomisinin kuralları vardır. Devlet doğrudan endüstri, ticaret işleri yaptığı zaman kendisi de pazarın koşul ve kurallarına uymalıdır.<br />
<br />
d) Atatürk pazarlardaki rekabet kurullarının işleyişini bir kalkınma planının disiplini içinde düşünmüştür. <br />
<br />
e) Ekonomiye, ekonomi dışından yapılacak müdahalelere karşı önlemler almıştır.<br />
<br />
f) Ülkede enflasyonun önlenmesi yurt içinde ve yurt dışında devlet hazinesi itibarının en yüksek düzeyde tutulması için bütçe denkliğine ithalat ve ihracat denk-liğine ve devlet yatırım harcamalarının devlet gelirleri toplamına denk olmasına dikkat edilmelidir.<br />
<br />
g) Atatürk&#8217;ün ekonomi politikasının önemli bir amacı da ülkede tam çalış-manın sağlanmasıdır. <br />
<br />
Atatürk&#8217;ün ekonomi politikasının temel amacı imtiyazsız ve sınıfsız biçimde bütün halkın refahının yükseltilmesidir. Bütün toplumun mümkün olduğu kadar kısa sürede kalkınabilmesi için ekonomik ve sosyal kalkınmaya bir bütün olarak yaklaşmak gereklidir. <br />
<br />
Diğer bir deyişle bütün devrimler ve ekonomik kalkınma amacıyla yapılan uygulamalar birbirini desteklemelidir. Ekonomik ve sosyal kalkınmayı bu biçimde ele alış, son yıllarda gelişmekte olan ülkeler için çağdaş ekonomik plancılar ve işlet-mecilerce öne sürülen sistem yaklaşımının bir uygulamasıdır. <br />
<br />
Atatürk&#8217;ün ekonomi politikasının temelinde piyasa ekonomisinin kuralları vardır. Devlet pazarların kurallarına uymak zorundadır. Hatta devlet doğrudan endüstri ticaret işleri yaptığı zaman kendisi de pazarın koşul ve kurallarına uymalıdır. Atatürk; &#8220;Kesin zaruret olmadıkça piyasalara karışılamaz, bununla beraber hiçbir piyasa da başıboş değildir. Sırası gelmişken Cumhuriyetin tüccar telakkisini de kısaca ifade edeyim; tüccar, milletin emeği ve üretimi kıymetlen-dirilmek için eline ve zekasına emniyet edilen ve bu bakımdan ihracatçılar hakkın-daki kanun, murakabe hakkındaki kanun, teşkilatlandırma hakkındaki hükümler müspet neticelerini vermektedir.&#8221; demiştir.<br />
<br />
Atatürk, pazarlardaki rekabet kurallarının işleyişini, bir kalkınma planının disiplini içinde düşünmüştür. Planlı kalkınma düşüncesi ekonomik ve toplumsal kalkınma sorunları ile ilk karşılaştığı anlarda başlamıştır. Planlı kalkınmayı düşü-nürken aynı zamanda ekonomiye, ekonomi dışından müdahaleler yapılabileceğini düşünerek buna karşı önlemleri de zamanında alabilmiştir. Ali İktisat Meclisini, Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyetini, Türkiye İş Bankasını kurdurmasının, bu bankanın azınlıktaki bir devlet hissesiyle halkın ortaklığında mümkün olduğu kadar özerk çalışmasını sağlamasının, T.C. Merkez Bankası hisselerine halkın katılma-sıyla özerkliğin korunmasına özen göstermesinin, ekonomik uygulamalardan önce yerli yabancı uzmanlarla uzun süre tartışma yapmasının temelinde ekonomik sorun-lara ekonomi dışı müdahaleleri önleme amacı yatmaktadır. <br />
<br />
Atatürk&#8217;ün ekonomi politikası üç temel dengeye dayanmaktadır.<br />
<br />
- Devlet bütçesi denk olmalıdır.<br />
<br />
- Devletin yatırım harcamaları bütçe fazlaları ile iç ve dış borçlanmadan elde edilen devlet gelirleri toplamına denk olmalıdır.<br />
<br />
- İthalat, ihracat denk olmalıdır.<br />
<br />
Bu üç denkliği korumanın amacı, ülkede enflasyonun önlenmesi ve yurt içinde ve yurt dışında devlet hazinesi itibarının en yüksek düzeyde tutulmasıdır. Atatürk, ödemeler dengesini korumanın tek yolunu dış ticaret dengesinin korunmasında bulmaktadır. Onun için ihracat yapmadan ithalatı artırmanın yolu yoktur. Hatta bu alanda belirli bir ülkeden ithalatın arttırılabilmesi için mutlaka o ülkeye ihracatı arttırmak gereklidir. Hızlı kalkınma ve devletleştirmeler devlet harcamalarını hızla arttıran uygulamalardır. Ancak O, yukarıdaki dengeleri bozmadan bunu yapabilme-nin yollarını sürekli olarak aramış, bulmuş ve uygulamıştır. <br />
<br />
Atatürk&#8217;ün ülkeyi yönettiği 16 yıllık dönem boyunca, ülkede sözü edilebilecek bir hızlı enflasyon dönemi yoktur. Bazı krizlere rağmen Türk lirasının dış değeri 1921&#8217;de ve 1938&#8217;de aynı düzeydedir. Bu dönem, Türk ekonomisindeki kalkınma hızının Cumhuriyet ekonomi tarihinin en yüksek olduğu dönemlerden biridir. Atatürk&#8217;ün ekonomi politikasının önemli bir diğer amacı da ülkede tam çalışmanın sağlanmasıdır. Bütün ekonomik önlemlerden söz ederken çiftçiye, işçiye ve bütün faal nüfusa iş sağlanması görüşünden hareket etmesinin ve uygulama yaptırmasının başka anlamı olamaz.<br />
<br />
Bu nedenlerle Atatürk devrimlerinin üst yapı devrimleri olduğu, bütün devrim-leri gibi ekonomi devrimi de Türk toplumunu temelden değiştirmek ve çağdaş-laştırmak amacına yönelmiştir. O&#8217;nun belki de bütün devrimleriyle eşdeğer bir ekonomi devrimi vardır. Her alanda olduğu gibi ekonomi alanında da daha uzun yıllar bizlere onun ışığı yol gösterecektir.<br />
<br />
Günümüzde Ne Yapılmalı?<br />
<br />
Dünya ekonomisinde ve kalkınma anlayışında meydana gelen değişmeler, AB ile uyum sürecimizde yaşanan gelişmeler ve planlama anlayışımızın öncelikleri birlikte düşünüldüğünde, ülkemizdeki idari bölümlemenin ve ülkesel yönetim sisteminin temeli olan &#8220;İl&#8221; ölçeğinde başlayan bir kalkınma anlayışının ve buna uy-gun bir planlama sisteminin geliştirilmesi gereği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bölgeler arasındaki gelişmişlik farklılıklarının kabul edilebilir düzeye indirilmesi ve görece geri kalmış yörelerin kalkındırılması için, doğal olarak il ve hatta ilçe kademelerinden başlayan bir kalkınma ve planlama sistemi oluşturulması gerekli olmaktadır.<br />
<br />
Anayasamızda da belirtildiği üzere, genel yönetimin taşradaki temel yönetim kademesi ve merkezi yönetimin taşradaki en üst yönetim birimi, &#8220;İl&#8221;dir. İl yönetim-lerinin genel yönetim içindeki özellikli ve öncelikli konumları dikkate alındığında, gerek yönetsel yeniden yapılanmada, gerekse kalkınma sürecinde, bu yönetim kademelerinin önemi daha iyi anlaşılmaktadır. Kalkınma açısından mekan boyutu-nun, yerel, bölgesel ve ülkesel düzeylerden oluştuğu göz önünde tutulduğunda, iller ve ilçeler, kalkınma ve strateji belirleme çalışmalarının yerel düzeydeki en önemli yönetim basamakları olmaktadır.<br />
<br />
Günümüzün kalkınma anlayışı ve araçları aşağıdan-yukarı bir gelişme modeli çerçevesinde yerel birimlere önemli işlevler yüklerken, kalkınma stratejilerinin hazırlanması ve uygulanması aşamalarında &#8220;katılımcılık&#8221; ilkesinin yaşama geçiril-mesi de önemlidir. <br />
<br />
Ülkemizin hızlı ve dengeli kalkınabilmesi; planlama ve uygulama süreçlerine kamu sektörünün yanı sıra, özel sektör, gönüllü sivil kuruluşlar, meslek odaları, üni-versiteler, vb. kesimlerin de katılımı ile olanaklıdır. Bu nedenle, il ve ilçe gelişme planlamasının hazırlık, uygulama ve izlenme aşamalarında geniş katılımlı kurum-sallaşma ve dayanışma gerekmektedir. <br />
<br />
İl düzeyi bölgesel gelişme stratejilerinin hareket noktası olma özelliğine sahip-tir. Kimi durumlarda, havza, ilçe ve belde gelişme stratejilerine de ihtiyaç olmakla birlikte, bölgesel gelişme stratejilerinin hazırlanmasına temel alınması açısından il gelişme planları ve stratejileri hem hızlı ve dengeli kalkınmanın hem de yerel ihtiyaçlara ve dinamiklere duyarlı, yerel girişimleri harekete geçiren bir düzey olması açısından gereklidir. Bu kapsamda, il ve ilçe ölçeklerindeki kalkınma çalış-maları ve gelişme planlarının sağlayacağı başlıca yararlar şunlar olacaktır:<br />
<br />
a) İl ve ilçelerdeki ilgili tüm kurum ve kuruluşların geniş ve aktif katılım-larıyla hazırlanacak olan gelişme planları yoluyla il ve ilçeler; kısa, orta ve uzun vadede gelişmelerine yön verecek, genel eğilimleri tespit edebilecek ve geleceğe yönelik projeksiyonlarını eşgüdümleyeceklerdir.<br />
<br />
b) İl ve ilçelerimizin üstünlüklere sahip oldukları alanlar belirlenebilecek, mevcut ve gelişmesi muhtemel sektörlerde uzmanlaşmaları sağlanabilecektir. Böylece, il ve ilçe gelişme stratejileri, yöresel kaynakları ve potansiyelleri harekete geçiren, geri kalmış yörelerimizin sosyo-ekonomik düzeyini yükselten, kırsal kalkınmayı sağlayan ve ulusal plan ve programların gerçekleşmesini besleyen bir işlevi yerine getirecektir.<br />
<br />
c) Bölgesel gelişme amaç, hedef ve stratejileriyle uyumlu biçimde hazırlana-cak alt ölçekli gelişme stratejileri, ülkemizin hızlı ve dengeli kalkınmasının önemli araçları olacaktır.<br />
<br />
d) İl ve ilçelerin temel yönetim birimleri olduğundan hareketle hazırlanacak il ve ilçe gelişme planları; yerel yönetimlerin güçlendirilmesine de katkı sağlaya-caktır. İl ve ilçe, ülke, bölge ve yerel yönetimlerin kurumsal stratejik planlama çalışmalarının bütünleştirilmesi açılarından gerekli basamaklardır. Kent, belde ve kırsal alan planlamalarının etkinleştirilmesi açısından da il ve ilçe gelişme planları önemlidir.<br />
<br />
e) Yerel ekonomiyi ve yerellik bilincini güçlendirecek ekonomik, sosyal, kültürel girişimler yönlendirilebilecek ve desteklenebilecektir. Böylece, toplumun istekleri, gereksinimleri, kapasiteleri ve tercihlerinin yeterince dikkate alındığı planlar yapılabilecektir. Yereldeki planlama çalışmaları yerel kurumlara ve yerel yönetimlere yansıdıkça yerelde topyekun planlı bir yapılanmayı tetikleyecektir.<br />
<br />
f) Yerel katılımı ve yerel demokrasiyi ön plana çıkaran, yetki ve kaynak açısından güçlendirilmiş bir taşra yönetim düzeni oluşmasına katkı sağlayacaktır. Böyle bir sistem içinde, il ve ilçe yönetimleri, kamusal hizmet ve yatırımları makro politika ve uygulamalarla uyumlaştırarak eşgüdümleyecektir. Yerel hizmetler üzerinde karar verme yetkisi yerel karar alıcılara devredileceğinden, idari sistem daha demokratik bir nitelik kazanacak; böylece, taşranın siyasal ve sosyal kültürü olumlu etkilenecektir.<br />
<br />
g) Kalkınmanın iller ve ilçeler ölçeğinden başlatılması, ülke kalkınması açısından kırsal yörelere götürülen hizmetlerin yüküne halkın daha kolay ve istekle katılımına fırsat verecektir. Hizmet istemleriyle bunun yükü arasında ilişki de böy-lece kurulmuş olacaktır.<br />
<br />
h) Yerel potansiyellerin harekete geçirilmesi kolaylaşacak, böylece atıl kapa-site kullanımı azaltılacak; küçük ve orta boy girişimlerin ve girişimcilerin ekono-miye etkin biçimde katılımı sağlanacaktır.<br />
<br />
İl gelişme stratejileri yoluyla; yöresel ve bölgesel ekonomik potansiyel ile kay-naklar harekete geçirilebilir, taşranın sosyo-ekonomik düzeyi adil ve dengeli bir tarzda yükseltilebilir, kırsal kalkınmaya katkı sağlanabilir, ulusal plan ve program-ların gerçekleşmesini destekleyen bir işlev yerine getirilebilir.<br />
<br />
Bu işlevin yerine getirilmesi ise, illerde etkili bir gelişme planlaması yapılması ve rasyonel stratejilerin belirlenip uygulanmasıyla yakından ilişkilidir. Bu nedenler-le, topyekün ülke kalkınmasının başarılmasında il gelişme planlarının önemi büyük-tür. Ancak planlı kalkınma döneminde; mülki idare amirlerine bu yönde görev ve sorumluluk verilmekle beraber, hızlı ve dengeli kalkınmayı sağlayacak yasal ve yö-netsel önlemler gerektiğince alınamamış, kalkınmanın yasal ortam ve koşulları ye-terince oluşturulamamıştır.<br />
<br />
SONUÇ<br />
<br />
Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, Onuncu Yıl Nut-kunda; &#8220;Yurdumuzu dünyanın en mamur ve medeni milletler seviyesine çıkaraca-ğız&#8221; diyerek ülkemizin çağdaşlaşmaya yönelik hedefini göstermiştir. <br />
<br />
2006 yılındayız. Atatürk&#8217;ün doğumunun 125. yılında. Bu düzeye ulaşmak zorundayız. Cumhuriyetin 100. Yılında yani 2023 yılında bütünüyle gelişmiş çağdaş bir Türkiye kurulmalıdır. Bunun için en gerçekçi yol, öncelikle, 2023 yılını hedefleyen 20 yıllık &#8220;sürdürülebilir kalkınma&#8221;yı ve &#8220;uygulanabilir plan&#8221;ı içeren &#8220;Ulusal Gelişme Planı&#8221;nın hazırlanmasıdır. Hazırlanacak böyle bir plana giden yol-da bölge ve il gelişme planlarının hazırlanması ve uygulanması, dengeli, topyekün ve sürdürülebilir kalkınma için önemli uygulamalar olacaktır.<br />
<br />
KAYNAKÇA<br />
<br />
Prof. Dr. Afet İNAN, Medeni Bilgi ve M. Kemal Atatürk'ün EI Yazıları.<br />
<br />
Prof. Dr. Afet İNAN, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler.<br />
<br />
Prof. Dr. Bilsay KURUÇ, Belgelerle Türkiye İktisat Politikası.<br />
<br />
Prof. Dr. Bilsay KURUÇ, Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi.<br />
<br />
Prof. Dr. Cihan DURA, Atatürk Devrimi Yarım Kaldı.<br />
<br />
Prof. Dr. Cihan DURA, Türkiye Ekonomisi.<br />
<br />
Hamza EROĞLU, Atatürk ve Devletçilik.<br />
<br />
Şevket Süreyya AYDEMİR, Tek Adam.<br />
<br />
Yalçın KÜÇÜK, Planlama, Kalkınma ve Türkiye.<br />
<br />
Seriye SEZEN, Devletçilikten Özelleştirmeye Türkiye&#8217;de Planlama.<br />
<br />
Suna KİLİ, Atatürk Devrimi Bir Çağdaşlaşma Modeli.<br />
<br />
Mustafa A. AYSAN, Atatürk'ün Ekonomik Politikası.<br />
<br />
Mutlu DEMİRKAN, Kemalist Ekonomi Politikası.<br />
<br />
İl Gelişme Stratejileri ve Politikaları Alt Komisyonu Raporu, DPT- Ankara, 2006.<br />
<br />
Haluk BİLGESAY, Atatürk&#8217;ün Yönetim ve Ekonomi Anlayışında Vizyon, Misyon Kavramlarının Karşılığı, Türk İdare Dergisi, Sayı 451, Mart 2006.<br />
<br />
<br />
<br />
<br />
--------------------------------------------------------------------------------<br />
<br />
* Bursa İl Özel İdaresi Daire Başkanı.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[internetin gençler üzerindeki etkileri]]></title>
			<link>https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-internetin-gen%C3%A7ler-%C3%BCzerindeki-etkileri-6014</link>
			<pubDate>Sat, 22 Dec 2007 23:21:33 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.hepimizbiriz.com/forum/member.php?action=profile&uid=298">rapport</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-internetin-gen%C3%A7ler-%C3%BCzerindeki-etkileri-6014</guid>
			<description><![CDATA[Trajedi dedim çünkü gerçek anlamda bir trajedi sözkonusu.Türkiyenin gençleri ne durumda hiç düşündünüz mü?Sadece sokaklarda ve çarpık eğitim kurumlarında harcanan gençlerden sözetmeyeceğim.İnternetteki hayali dünyada çarpık kişilikler oluşturan çocuklar ve gençlerden söz ediyorum<br />
<br />
Sadece bir hafta boyunca internette araştırma yapmak gençlerin ne durumda olduğunu gözler önüne sermeye yeterlidir.Sohbet kanallarında ve arkadaşlık sitelerinde kaybolan çocuklarımızdan bahsedelim.Bu gibi yerlerde en ağır basan sorun gençlerin cinsel deneyime adım atma çabalarıdır.yaşları 12 ile 18 arasında değişen ergenlik çağındaki çocuklarımız en büyük sorunumuzdur.Bu gibi sitelerde çocuklarımız sahte isim ve sahte hayat görüşü ile karşı cinsleriyle iletişime geçme çabasındalar.gerçek hayatlarıyla çelişen kişilikler ön plana çıkar ve çocuğumuzun gerçek hayattaki kişiliği ile internet dünyasındaki çarpık kişiliği olarak iki kişiliği gelişir.Kızlarla konuşup sanal alemde cinsel güdülerini bastırmak için kendisini lezbiyen(cinsel tercihini kadınların oluşturdığı kadınlar)olarak tanıtan çocuklarımız bile var.Bu gibi sebepleri çoğaltmak mümkün.Bunların nedeni şüphesiz ki Türkiyedeki gençlerin eğitim sorunudur.Çocuklarımız yabancı yapımı filmler,diziler ve bu gibi siteler yüzünden yanlış ve zevkli olanları doğrular ile karıştırmaktadır.Kültürümüzün kötü olduğu sanıp çarpık avrupa ve amerika kültürüne özenmekteler<br />
Bu durumda biz yetişkinlere özellikle de eğitimcilere düşen görevler vardır.Bu sorunlar elbette yasaklar ile çözülemez.Önemli olan çocuklarımızı bilgilendirmek.Neticede internet doğru kullanıldığında hem eğitici hem de eğlendirici olabilir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Trajedi dedim çünkü gerçek anlamda bir trajedi sözkonusu.Türkiyenin gençleri ne durumda hiç düşündünüz mü?Sadece sokaklarda ve çarpık eğitim kurumlarında harcanan gençlerden sözetmeyeceğim.İnternetteki hayali dünyada çarpık kişilikler oluşturan çocuklar ve gençlerden söz ediyorum<br />
<br />
Sadece bir hafta boyunca internette araştırma yapmak gençlerin ne durumda olduğunu gözler önüne sermeye yeterlidir.Sohbet kanallarında ve arkadaşlık sitelerinde kaybolan çocuklarımızdan bahsedelim.Bu gibi yerlerde en ağır basan sorun gençlerin cinsel deneyime adım atma çabalarıdır.yaşları 12 ile 18 arasında değişen ergenlik çağındaki çocuklarımız en büyük sorunumuzdur.Bu gibi sitelerde çocuklarımız sahte isim ve sahte hayat görüşü ile karşı cinsleriyle iletişime geçme çabasındalar.gerçek hayatlarıyla çelişen kişilikler ön plana çıkar ve çocuğumuzun gerçek hayattaki kişiliği ile internet dünyasındaki çarpık kişiliği olarak iki kişiliği gelişir.Kızlarla konuşup sanal alemde cinsel güdülerini bastırmak için kendisini lezbiyen(cinsel tercihini kadınların oluşturdığı kadınlar)olarak tanıtan çocuklarımız bile var.Bu gibi sebepleri çoğaltmak mümkün.Bunların nedeni şüphesiz ki Türkiyedeki gençlerin eğitim sorunudur.Çocuklarımız yabancı yapımı filmler,diziler ve bu gibi siteler yüzünden yanlış ve zevkli olanları doğrular ile karıştırmaktadır.Kültürümüzün kötü olduğu sanıp çarpık avrupa ve amerika kültürüne özenmekteler<br />
Bu durumda biz yetişkinlere özellikle de eğitimcilere düşen görevler vardır.Bu sorunlar elbette yasaklar ile çözülemez.Önemli olan çocuklarımızı bilgilendirmek.Neticede internet doğru kullanıldığında hem eğitici hem de eğlendirici olabilir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[MAHALLE BASKISI PROF.DR. AHMET BERHAN YILMAZ]]></title>
			<link>https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-MAHALLE-BASKISI-PROF-DR-AHMET-BERHAN-YILMAZ-5121</link>
			<pubDate>Sun, 07 Oct 2007 09:48:34 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.hepimizbiriz.com/forum/member.php?action=profile&uid=1">arachnanthe</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-MAHALLE-BASKISI-PROF-DR-AHMET-BERHAN-YILMAZ-5121</guid>
			<description><![CDATA[MAHALLE BASKISI<br />
<br />
PROF.DR.<br />
AHMET BERHAN YILMAZ<br />
 <br />
“Eğer mahalle baskısından kastedilen her türlü yobazlık ve dayatma ise bu konuda mahallelilerden çok daha uzman olan, bu işin ehli insanlar var ve yıllardır bu ülkede işlerini yürütüyorlar.”<br />
Varlığıyla gurur duyduğumuz, topraklarında yaşadığımız için kendimizi şanslı addettiğimiz Türkiye’m, koca ülkem, güçlü devletim ve milletim.<br />
Ve ülkemin insanının yüzyıllara damgasını vuran komşulukları, sevgisi, saygısı, fedakârlıkları ve insanlıkları ile bilinen mahalleleri ve mahalle sakinleri.<br />
Kim derdi ki senin bu ilişkilerin üzerinden sana bir öcü sunulacak ve onunla millet tehdit edilecek, kim derdi ki sen baskıcı ve yobaz ilan edileceksin.<br />
Geldiğimiz nokta yine aynı; birilerinin çıkarları, hırsları öyle gerektirdiği için uydurulan yeni terminolojiler. Üstüne de ülkemizi ve insanımızı tanımayan, tanımak istemeyen düşüncesizce duyduğu ve bulduğu her şeye saldıran beyinler.<br />
Toplumu germeyi ve huzursuz etmeyi görev edinmiş olan birileri, çok emek sarf etti mi bilemiyorum ama yeni bir öcü buldu; mahalle baskısı. Tabii ki onların işbirlikçileri de mal bulmuş mağribi gibi saldırdılar meseleye.<br />
<br />
Bu güzel vatanı ve milleti ne PKK, ne Irak, ne Yunanistan ne İran, ne ABD, Ne Rusya ne de diğer bir sürü düşman tehdit etmiyor ama bu ülkenin sade vatandaşları ve onların yaşadıkları mahalleler nasıl bir iş ise günlerdir tehdit unsuru olarak gündemi meşgul ediyor.<br />
<br />
Gerçi birileri yine rahatladı yeni bir tehdit ve korku unsuru icat edilince diğerleri oh be! Diyerek her zamankinden daha rahat ve daha başıboş işlerini sürdürüyorlar.<br />
Öyle bu ülkenin ilerleyememesinin, modernleşememesinin ve bir türlü belini doğrultamamasının ana sebebi bulundu; mahalle baskısı.<br />
 <br />
Eğer mahalle baskısından kastedilen her türlü yobazlık ve dayatma ise bu konuda mahallelilerden çok daha uzman olan bu işin ehli insanlar var ve yıllardır bu ülkede işlerini yürütüyorlar. Hal böyle olunca da başka bir isim bulmak gerekiyor bu meseleye.<br />
 <br />
Kendi insanını bu kadar acımasızca, insafsızca küçültmeye çalışan ve baskıcı ilan eden bir güruh başka bir ülkede olsa tabiri caizse aforoz edilir. Biz de ise bu kişiler buldukları her mikrofona konuşuyor, konuşturuluyor, eline her kalemi alan da bu konuda yazıyor.<br />
 <br />
Efendiler! Kim olursanız olun, ne makamda oturuyorsanız oturun ve neye inanıyorsanız inanın bu milleti ve bu milletin değerlerini bu kadar küçültmeye, bu milleti üzmeye ve germeye hakkınız yok.<br />
<br />
Sizler hangi ülkede veya hangi gezegende yaşıyorsunuz bilemiyorum ama bu milletin böyle bir problemi yok. Birilerinin kafasından uydurduğu ve icat ettiği terminoloji ile insanları manevi abluka altına almaya çalışmayın.<br />
<br />
Birileri başını örtecekmiş, size ne veya birileri başını açacakmış size ne? Ben yıllardır ne üniversitemde ne de şehrimde ve ne de kaşınmadığı takdirde her hangi bir yerde kılık kıyafet sebebiyle meydana gelen bir problem görmedim. Ama sizler bu sorunun çözülmesine müsaade etmediğiniz takdirde provokatörler, vatan millet düşmanları bu sorunu kullanarak kendi kirli emellerine alet edebilirler.<br />
<br />
Şimdi gidip eski mahallemi gezerek kendisinden özür dilemem gerekiyor ama nerede eski mahallem ki 6–7 katlı bir sürü bloğun yapıldığı, insanların birbirini tanımadığı bir siteye dönüşmüş. Karnımız acıktığında en yakın eve girip yemek yediğimiz veya dürümümüzü aldığımız, herkesin ana baba, evlat, ağabeyi, abla olduğu o günlerden geriye kalan sadece bizim ev burada idi dediğim koskoca bir blok.<br />
<br />
Uzun lafın kısası, yapacak olsa bile baskı yapacak mahalle kalmadı, rahat olun ve bu milleti rahat bırakın.<br />
<br />
PROF.DR.<br />
AHMET BERHAN YILMAZ<br />
<br />
berhan@atauni.edu.tr]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[MAHALLE BASKISI<br />
<br />
PROF.DR.<br />
AHMET BERHAN YILMAZ<br />
 <br />
“Eğer mahalle baskısından kastedilen her türlü yobazlık ve dayatma ise bu konuda mahallelilerden çok daha uzman olan, bu işin ehli insanlar var ve yıllardır bu ülkede işlerini yürütüyorlar.”<br />
Varlığıyla gurur duyduğumuz, topraklarında yaşadığımız için kendimizi şanslı addettiğimiz Türkiye’m, koca ülkem, güçlü devletim ve milletim.<br />
Ve ülkemin insanının yüzyıllara damgasını vuran komşulukları, sevgisi, saygısı, fedakârlıkları ve insanlıkları ile bilinen mahalleleri ve mahalle sakinleri.<br />
Kim derdi ki senin bu ilişkilerin üzerinden sana bir öcü sunulacak ve onunla millet tehdit edilecek, kim derdi ki sen baskıcı ve yobaz ilan edileceksin.<br />
Geldiğimiz nokta yine aynı; birilerinin çıkarları, hırsları öyle gerektirdiği için uydurulan yeni terminolojiler. Üstüne de ülkemizi ve insanımızı tanımayan, tanımak istemeyen düşüncesizce duyduğu ve bulduğu her şeye saldıran beyinler.<br />
Toplumu germeyi ve huzursuz etmeyi görev edinmiş olan birileri, çok emek sarf etti mi bilemiyorum ama yeni bir öcü buldu; mahalle baskısı. Tabii ki onların işbirlikçileri de mal bulmuş mağribi gibi saldırdılar meseleye.<br />
<br />
Bu güzel vatanı ve milleti ne PKK, ne Irak, ne Yunanistan ne İran, ne ABD, Ne Rusya ne de diğer bir sürü düşman tehdit etmiyor ama bu ülkenin sade vatandaşları ve onların yaşadıkları mahalleler nasıl bir iş ise günlerdir tehdit unsuru olarak gündemi meşgul ediyor.<br />
<br />
Gerçi birileri yine rahatladı yeni bir tehdit ve korku unsuru icat edilince diğerleri oh be! Diyerek her zamankinden daha rahat ve daha başıboş işlerini sürdürüyorlar.<br />
Öyle bu ülkenin ilerleyememesinin, modernleşememesinin ve bir türlü belini doğrultamamasının ana sebebi bulundu; mahalle baskısı.<br />
 <br />
Eğer mahalle baskısından kastedilen her türlü yobazlık ve dayatma ise bu konuda mahallelilerden çok daha uzman olan bu işin ehli insanlar var ve yıllardır bu ülkede işlerini yürütüyorlar. Hal böyle olunca da başka bir isim bulmak gerekiyor bu meseleye.<br />
 <br />
Kendi insanını bu kadar acımasızca, insafsızca küçültmeye çalışan ve baskıcı ilan eden bir güruh başka bir ülkede olsa tabiri caizse aforoz edilir. Biz de ise bu kişiler buldukları her mikrofona konuşuyor, konuşturuluyor, eline her kalemi alan da bu konuda yazıyor.<br />
 <br />
Efendiler! Kim olursanız olun, ne makamda oturuyorsanız oturun ve neye inanıyorsanız inanın bu milleti ve bu milletin değerlerini bu kadar küçültmeye, bu milleti üzmeye ve germeye hakkınız yok.<br />
<br />
Sizler hangi ülkede veya hangi gezegende yaşıyorsunuz bilemiyorum ama bu milletin böyle bir problemi yok. Birilerinin kafasından uydurduğu ve icat ettiği terminoloji ile insanları manevi abluka altına almaya çalışmayın.<br />
<br />
Birileri başını örtecekmiş, size ne veya birileri başını açacakmış size ne? Ben yıllardır ne üniversitemde ne de şehrimde ve ne de kaşınmadığı takdirde her hangi bir yerde kılık kıyafet sebebiyle meydana gelen bir problem görmedim. Ama sizler bu sorunun çözülmesine müsaade etmediğiniz takdirde provokatörler, vatan millet düşmanları bu sorunu kullanarak kendi kirli emellerine alet edebilirler.<br />
<br />
Şimdi gidip eski mahallemi gezerek kendisinden özür dilemem gerekiyor ama nerede eski mahallem ki 6–7 katlı bir sürü bloğun yapıldığı, insanların birbirini tanımadığı bir siteye dönüşmüş. Karnımız acıktığında en yakın eve girip yemek yediğimiz veya dürümümüzü aldığımız, herkesin ana baba, evlat, ağabeyi, abla olduğu o günlerden geriye kalan sadece bizim ev burada idi dediğim koskoca bir blok.<br />
<br />
Uzun lafın kısası, yapacak olsa bile baskı yapacak mahalle kalmadı, rahat olun ve bu milleti rahat bırakın.<br />
<br />
PROF.DR.<br />
AHMET BERHAN YILMAZ<br />
<br />
berhan@atauni.edu.tr]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[EZOTERIZM]]></title>
			<link>https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-EZOTERIZM-2927</link>
			<pubDate>Tue, 29 May 2007 15:36:26 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.hepimizbiriz.com/forum/member.php?action=profile&uid=51">CezaEvi NotLaRi</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-EZOTERIZM-2927</guid>
			<description><![CDATA[Ezoterizmin Osmanlıca karşılığı Batinilik olup, Batın; içyüz-içteki anlamındadır. Bunun Türkçe karşılığı ise İçrek sözcüğüdür.<br />
<br />
Ezoterik bilgiler denildiği zaman, herkese açıklanmayan ancak belli eğitimlerden geçip o bilgileri almaya hak kazanmış kişilere verilen bilgiler kastedilmektedir.<br />
<br />
Ezoterik bilgilerin en önemli yönü yazılı olmaktan çok, bir yol gösterici(Mürşit) tarafından öğrenciye(Mürit) belli bir sistem dahilinde aktarılmasıdır. Bu yönteme inisiyasyon veya tekris denilmekte olup Türk-Şaman geleneklerinde de "El Vermek" deyimiyle yer almaktadır.<br />
<br />
Ezoterizmin tersi olan sisteme ise Egzoterizm denilmek olup bunun Osmanlıca karşılığı "harici", Türkçe karşılığı "dışrak" dır. Egzoterik bilgiler herkesçe bilinebilen, sıradan başlangıç bilgileri olmaktadır. Ezoterik bilgilere ulaşabilmek için öğrenci eğitimine egzoterik bilgiler ile başlar.<br />
<br />
Zaman içersinde gösterdiği çabalar ile yükselerek daha derin olan ezoterik bilgileri almaya hak kazanır. Ezoterik öğretinin verildiği hiçbir okul veya sistemde harici bilgileri eksik olan adaylara ezoterik bilgiler aktarılmaz. Bunun nedeni, insanın mükemmele ulaşabilmesi için iç ve dış aleminin tam bir bütünlük içinde olması gerekliliğidir.<br />
<br />
Şimdi niçin ezoterizm sorusuna yanıt aramaya çalışalım. "Niçin" ve "nasıl" lar meraklı insan doğasının bir gereğidir. İnsanlar normal öğreti sistemi içinde aktarılan bilgiler ile bazı soruların yanıtlarını bulamadıkları zaman arayışa girmektedir. Bunun sonucu materyalist düşünce sisteminden sıyrılmakta, yanıtları kimi zaman "din" kimi zaman ise "panteist" düşünce sisteminde aramaktadır. Felsefi anlamda "Panteizm", islami kültür içinde "tasavvuf" adını alan ezoterik sistemin amacı; varoluşun, ancak sevgi ile algılanabilecek ve akılcılıkla ortaya konulacak sebeplerini savunmak ve tek hedefi insanın tekamül ederek "kamil insan" haline dönüşmesini sağlamaktır.<br />
<br />
Eğer cennet varsa, oraya gitmek için camiye, kiliseye, sinagoga devam edip dua etmek yeterli değildir. Bütün dinlerin tek Allahın kulları, yani kardeş olduklarını kabul eden ve bütün kutsal kitaplarda geçen evrensel doğrularla yaşayan yani dürüst, müşfik, merhametli ve cömert olan bir kimse bunları yapmasa bile oraya gidecektir. İşte bu düşünceleri içinde barındıran ezoterik düşünceyi tanımaya calışalım inşaallah.<br />
Ezoterizm, asıl gerçeklerin yalnızca anlayabilecek yetenek ve bilgide olanlara bildirilebileceği görüşü üzerine temellenen bir öğreti sistemidir. Genel olarak, Arapça ve Eski Türkçe'de "Batıniyye", Fransızca'da "Esotérisme" ve İngilizce'de "Esoterism" ya da "Esotericism" kartılığıdır. <br />
<br />
Ezoterizm özünde, bilgi ve görgülerin kapalı bir topluluk içinde ve aşamalı olarak verildiği bir çalışma ve öğreti sistemi olarak tanımlanabilir. Bu tanımda dikkat edilmesi gereken en önemli unsur, ezoterizmde aktarılan bilgiler ve görgülerin ister bilimsel, isterse töresel-dinsel nitelikte olabilmesidir. Ezoterizm bir öğreti sistemidir ve bu sistemle aktarılan öğreti bilimsel ve çağdaş olabileceği gibi, töresel ya da dinsel de olabilir.Ezoterik sıfatının tanımı gereği, bir öğreti sistemi olarak Ezoterizmin üç temel özelliği vardı<br />
<br />
Öğretiyi alacak kişilerin özenle seçilmelerinden sonra, "inisiyasyon" yöntemiyle topluluğa kabul edilip yine aynı yöntemle ilerletilmeleri;<br />
<br />
Öğretilerin, inisiyasyon yöntemi uyarınca bir dereceler silsilesi içinde verilmesi;<br />
<br />
Öğretilerin kapsamında öncelikle simgelerin, allegorilerin ve özdeyişlerin kullanılmasıyla, bireye kendi gerçeklerini bulma yolunun açılması.<br />
Görüldüğü gibi, Ezoterizm bir sistem olarak aktarılan öğretinin özünden bağımsızdır ve temelde biçimsel bir itleyiti nitelendirmektedir.<br />
<br />
Ezoterik öğreti sisteminin doğuşu, İnsanoğlunun doğa yasaları üzerinde düşünmeye koyulması ve doğanın ve evrenin gerçeklerini arayıp bulmaya başlaması kadar eskidir. Ulaşılan gerçekleri, insanların büyük çoğunluğu ya anlayamamış, ya tepkiyle karşılamış, ya da bunları kendi çıkarları için kötüye kullanmaya kalkışmışlardır. Bu durum, gerçeklerin araştırılıp doğruların aktarılmasında, kapalılığın insanlar ve İnsanlık için daha yararlı sonuçlar sağlayacağı düşüncesini yaratmış ve böylece Ezoterizm ortaya çıkmıştır. Ezoterizmde, herkese duyurulması sakıncalı görülen bilgilerin, yalnızca belirli bir kültür düzeyine erişen kişilerce anlaşılabileceği gerekçesi kapalılığı zorunlu kılmıştır. Bu anlamda Aristoteles öğretisi de ezoterik sayılmalıdır; Aristoteles sabahları seçkin öğrencilerine ders verirken, akşamları halka ders verirmiş ve öğrettikleri de ayrı ayrı bilgilermiş.<br />
<br />
Ezoterizmuygulayan toplulukların büyük çoğunluğu, ulaştıkları gerçeklere ilişkin bilgi ve bulgulardan yalnızca kendi üyelerinin yararlanmalarını öngörmez; kendi dışlarındaki toplumu ve tüm İnsanlığı da gözetirler. Ne var ki, yeterince uyumlu bir ortam sağlanmadıkça, gerçeklerin gelişigüzel bir biçimde ortaya dökülmemesini ve saklı tutulmasını yararlı ve hatta gerekli bulurlar. Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak, gerçeklerin topluluk dışına yayılması, İnsanlığa maledilmesi gecikebilir.<br />
<br />
Ezoterizmin kapalılık gerekçesi Hermesçiliğin şu sözleri ile daha iyi anlaşılabilir:<br />
<br />
"Her us büyük gerçekleri kavrayamaz. Çoğunluk ya aptal, ya kötüdür. Aptalsalar, gerçek karşısında akıllarını büsbütün yitirirler. Kötüyseler, bu gerçeği kötüye kullanarak, büsbütün kötülük ederler. Gerçeği gizlemekten başka yol yoktur. Bulmak, bilmek, susmak gerek..."<br />
Benzer bir yaklaşımı Şeyh Bedreddin'de de bulmak olanaklıdır:<br />
<br />
"Her bilgi kendi mertebesinde haktır. Gerçekler halka daha işin başında söylenirse, ya yollarını saptırırlar, ya da gerçeği söyleyeni suçlarlar. Halk ve hak, orta bir yolla ve ayrı ayrı gözetilerek birbirine alıştırılabilir. Ama herhalde halk, hak ve hakikate alıştırılmalıdır..."Ezoterizmin temel kuralı gereği, bilgiler yalnızca yeterli düzeyde anlayış yeteneği olan ve bu yolda ilerleme özelliği gösterebilen kişilere aktarılmalıdır. Ezoterik sistemde çalışan bir topluluğa katılan kişiye bilgilerin tümü bir anda yüklenmez, kişi belli düzeylerde sınanarak daha ileriye gitme yeteneğinin olup olmadığı anlaşılmalıdır. Özellikle dinsel ve töresel nitelikte olan bilgiler açık ve belirgin bir kesinlikle verilmemeli, böylece öğretiyi alacak kişilerin kendilerine öğretilenleri putlaştırmaları önlenmelidir. Ezoterik sistem içinde bilgileri öğrenmeye başlayan kişi, yalnızca kendisi için öğrenmekle yetinmemeli, bilgilerini birleştirip olgunlaştırarak başkalarına da yararlı olmaya çalışmalıdır.<br />
<br />
Ezoterizmi benimseyip uygulayan kuruluşlar ve topluluklar, kendi öğretileri kapsamında çoğunlukla din, töre, bilim ve sanat gibi konuları bir bütün biçiminde işleyip, öğretilerine göre yorumlamışlardır.<br />
Bununla birlikte, salt "bilimsel", salt "dinsel-töresel" ya da salt "sanatsal" Ezoterizmden de söz edilebilir. Salt bilimsel Ezoterizm, yalnızca doğal ve evrensel gerçeklerin, bunların yasalarının ardına düşmüştür. Salt sanatsal Ezoterizm, bireyler arasındaki iletişimin gelişmesinde öznelliği öne alarak, duyumsal algılamayı geliştirmeyi öngörür. Salt dinsel-töresel Ezoterizm ise, dinlerin akıl ve mantığa uymayan öğelerini ayıkladıktan sonra, Tanrı buyruklarından içsel anlamlar çıkarmak yoluyla Gizemciliğe yaklaşır; eğer akıl ve deney yoluyla ulaşılan bilgilerin ötesinde, "sezgi" yöntemi ile sağlanabilen bilgilere öncelik verilirse Gizlicilik ile bağdaşır. Genel olarak dinsel Ezoterizmde, usaaykırı dinsel dogmaların, usauygun bir yoruma kavuşturulma çabası da bulunmaktadır. Ne var ki, kimi ezoterik yorumcular, bu yorumlarda büsbütün usaaykırılığa düşmekten kaçınamamışlardır.<br />
<br />
Ezoterizmi benimseyen topluluklar, kendilerine özgü bir çalışma yöntemi ve öğretisi olan, üyesi olmayan kişileri çalışmalarına almadığı gibi, öğretilerini kendi üyelerinden başkasına açmayan örgütlenmelerdir. Bir ezoterik topluluğun bu özelliği, onun bir "gizli örgüt" olmasını gerektirmez. Zira ezoterik bir topluluğun ya da kurumun varlığı, amaçları, ilkeleri, üyelerinin kimler olduğu, çalışmalarının nerede yapıldığı, nasıl çalıştığı herkesçe bilinebilir. Bir ezoterik topluluğun gizli olarak nitelendirilebilecek tek yönü, üyelerinin kendi aralarında yaptıkları toplantı ve çalışmaların içeriğidir.<br />
Evren ile Tanrı'yı bir ve aynı şey sayan öğretilerin ve inanç sistemlerinin genel adı Panteizm'dir. Kamutanrıcılık da denilen Panteizm'in temel ilkesine göre, evrende bulunan her şey tek bir Varlık'tan oluşmuştur. Gerçekte varolan bu tek Varlık'tır ve tüm nesne ve canlılar onun çeşitli görünümleridir. Eski gizemci ve ezoterik toplulukların çoğunda Panteist ilkeler benimsenmiştir. Felsefe olarak Stoacılık ve Neoplatonizm'de panteist anlayışlar vardır. Kabalacılık tümüyle panteisttir. Vahdet-i vücut anlayışı ile Tasavvuf 'ta da panteist olgu benimsenmittir.<br />
<br />
Tarihsel olarak değerlendirildiğinde, ezoterik örgütlerle dinlerin eski çağlarda hemen hemen tümüyle (örneğin Mısır'da Hermetizm, Yunan'da Eleusis, Dionysos Misterleri ve Orfizm, Yahudilerde Kabalacılık ve Essen'liler, Ortadoğu ve Akdeniz çevresinde Mithracılık, Manicilik, Hristiyanlık'ta Gnostikler, Katarlar, Şovalye Tarikatları, İslam'da Batıni Tarikatlar), yakın çağlara kadar da kısmen içiçe oluşup geliştiklerini görebiliriz. Bu gün bile, ezoterik örgütlerden bazısı belirli bir din çerçevesi içinde kendini sürdürme çabasındadır.<br />
<br />
İtalya'da Eflatun Akademisinin önderliğindeki akademisyenlerin Yunan klasiklerini gün yüzüne çıkarması tüm yaşamda ve özellikle de bilim ve sanatda yeni bir atılımı beraberinde getirdi. Önde gelen temsilcilerinden birisininin Dante olduğu Ezoterik öğreti, yepyeni bir dönemin başlamasını sağladı. Bu dönem adını dahi Ezoterik öğretiden aldı; Rönesans. "Yeniden Doğuş" anlamına gelen Rönesans düşünürlerinin en büyük hedefı, Yunan-Roma uygarlığı ile Hristiyanlık arasında bir iletişim, bir ilişki kurmak ve iki uygarlığı aynı potada eriterek yepyeni bir dünya kurmaktı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Ezoterizmin Osmanlıca karşılığı Batinilik olup, Batın; içyüz-içteki anlamındadır. Bunun Türkçe karşılığı ise İçrek sözcüğüdür.<br />
<br />
Ezoterik bilgiler denildiği zaman, herkese açıklanmayan ancak belli eğitimlerden geçip o bilgileri almaya hak kazanmış kişilere verilen bilgiler kastedilmektedir.<br />
<br />
Ezoterik bilgilerin en önemli yönü yazılı olmaktan çok, bir yol gösterici(Mürşit) tarafından öğrenciye(Mürit) belli bir sistem dahilinde aktarılmasıdır. Bu yönteme inisiyasyon veya tekris denilmekte olup Türk-Şaman geleneklerinde de "El Vermek" deyimiyle yer almaktadır.<br />
<br />
Ezoterizmin tersi olan sisteme ise Egzoterizm denilmek olup bunun Osmanlıca karşılığı "harici", Türkçe karşılığı "dışrak" dır. Egzoterik bilgiler herkesçe bilinebilen, sıradan başlangıç bilgileri olmaktadır. Ezoterik bilgilere ulaşabilmek için öğrenci eğitimine egzoterik bilgiler ile başlar.<br />
<br />
Zaman içersinde gösterdiği çabalar ile yükselerek daha derin olan ezoterik bilgileri almaya hak kazanır. Ezoterik öğretinin verildiği hiçbir okul veya sistemde harici bilgileri eksik olan adaylara ezoterik bilgiler aktarılmaz. Bunun nedeni, insanın mükemmele ulaşabilmesi için iç ve dış aleminin tam bir bütünlük içinde olması gerekliliğidir.<br />
<br />
Şimdi niçin ezoterizm sorusuna yanıt aramaya çalışalım. "Niçin" ve "nasıl" lar meraklı insan doğasının bir gereğidir. İnsanlar normal öğreti sistemi içinde aktarılan bilgiler ile bazı soruların yanıtlarını bulamadıkları zaman arayışa girmektedir. Bunun sonucu materyalist düşünce sisteminden sıyrılmakta, yanıtları kimi zaman "din" kimi zaman ise "panteist" düşünce sisteminde aramaktadır. Felsefi anlamda "Panteizm", islami kültür içinde "tasavvuf" adını alan ezoterik sistemin amacı; varoluşun, ancak sevgi ile algılanabilecek ve akılcılıkla ortaya konulacak sebeplerini savunmak ve tek hedefi insanın tekamül ederek "kamil insan" haline dönüşmesini sağlamaktır.<br />
<br />
Eğer cennet varsa, oraya gitmek için camiye, kiliseye, sinagoga devam edip dua etmek yeterli değildir. Bütün dinlerin tek Allahın kulları, yani kardeş olduklarını kabul eden ve bütün kutsal kitaplarda geçen evrensel doğrularla yaşayan yani dürüst, müşfik, merhametli ve cömert olan bir kimse bunları yapmasa bile oraya gidecektir. İşte bu düşünceleri içinde barındıran ezoterik düşünceyi tanımaya calışalım inşaallah.<br />
Ezoterizm, asıl gerçeklerin yalnızca anlayabilecek yetenek ve bilgide olanlara bildirilebileceği görüşü üzerine temellenen bir öğreti sistemidir. Genel olarak, Arapça ve Eski Türkçe'de "Batıniyye", Fransızca'da "Esotérisme" ve İngilizce'de "Esoterism" ya da "Esotericism" kartılığıdır. <br />
<br />
Ezoterizm özünde, bilgi ve görgülerin kapalı bir topluluk içinde ve aşamalı olarak verildiği bir çalışma ve öğreti sistemi olarak tanımlanabilir. Bu tanımda dikkat edilmesi gereken en önemli unsur, ezoterizmde aktarılan bilgiler ve görgülerin ister bilimsel, isterse töresel-dinsel nitelikte olabilmesidir. Ezoterizm bir öğreti sistemidir ve bu sistemle aktarılan öğreti bilimsel ve çağdaş olabileceği gibi, töresel ya da dinsel de olabilir.Ezoterik sıfatının tanımı gereği, bir öğreti sistemi olarak Ezoterizmin üç temel özelliği vardı<br />
<br />
Öğretiyi alacak kişilerin özenle seçilmelerinden sonra, "inisiyasyon" yöntemiyle topluluğa kabul edilip yine aynı yöntemle ilerletilmeleri;<br />
<br />
Öğretilerin, inisiyasyon yöntemi uyarınca bir dereceler silsilesi içinde verilmesi;<br />
<br />
Öğretilerin kapsamında öncelikle simgelerin, allegorilerin ve özdeyişlerin kullanılmasıyla, bireye kendi gerçeklerini bulma yolunun açılması.<br />
Görüldüğü gibi, Ezoterizm bir sistem olarak aktarılan öğretinin özünden bağımsızdır ve temelde biçimsel bir itleyiti nitelendirmektedir.<br />
<br />
Ezoterik öğreti sisteminin doğuşu, İnsanoğlunun doğa yasaları üzerinde düşünmeye koyulması ve doğanın ve evrenin gerçeklerini arayıp bulmaya başlaması kadar eskidir. Ulaşılan gerçekleri, insanların büyük çoğunluğu ya anlayamamış, ya tepkiyle karşılamış, ya da bunları kendi çıkarları için kötüye kullanmaya kalkışmışlardır. Bu durum, gerçeklerin araştırılıp doğruların aktarılmasında, kapalılığın insanlar ve İnsanlık için daha yararlı sonuçlar sağlayacağı düşüncesini yaratmış ve böylece Ezoterizm ortaya çıkmıştır. Ezoterizmde, herkese duyurulması sakıncalı görülen bilgilerin, yalnızca belirli bir kültür düzeyine erişen kişilerce anlaşılabileceği gerekçesi kapalılığı zorunlu kılmıştır. Bu anlamda Aristoteles öğretisi de ezoterik sayılmalıdır; Aristoteles sabahları seçkin öğrencilerine ders verirken, akşamları halka ders verirmiş ve öğrettikleri de ayrı ayrı bilgilermiş.<br />
<br />
Ezoterizmuygulayan toplulukların büyük çoğunluğu, ulaştıkları gerçeklere ilişkin bilgi ve bulgulardan yalnızca kendi üyelerinin yararlanmalarını öngörmez; kendi dışlarındaki toplumu ve tüm İnsanlığı da gözetirler. Ne var ki, yeterince uyumlu bir ortam sağlanmadıkça, gerçeklerin gelişigüzel bir biçimde ortaya dökülmemesini ve saklı tutulmasını yararlı ve hatta gerekli bulurlar. Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak, gerçeklerin topluluk dışına yayılması, İnsanlığa maledilmesi gecikebilir.<br />
<br />
Ezoterizmin kapalılık gerekçesi Hermesçiliğin şu sözleri ile daha iyi anlaşılabilir:<br />
<br />
"Her us büyük gerçekleri kavrayamaz. Çoğunluk ya aptal, ya kötüdür. Aptalsalar, gerçek karşısında akıllarını büsbütün yitirirler. Kötüyseler, bu gerçeği kötüye kullanarak, büsbütün kötülük ederler. Gerçeği gizlemekten başka yol yoktur. Bulmak, bilmek, susmak gerek..."<br />
Benzer bir yaklaşımı Şeyh Bedreddin'de de bulmak olanaklıdır:<br />
<br />
"Her bilgi kendi mertebesinde haktır. Gerçekler halka daha işin başında söylenirse, ya yollarını saptırırlar, ya da gerçeği söyleyeni suçlarlar. Halk ve hak, orta bir yolla ve ayrı ayrı gözetilerek birbirine alıştırılabilir. Ama herhalde halk, hak ve hakikate alıştırılmalıdır..."Ezoterizmin temel kuralı gereği, bilgiler yalnızca yeterli düzeyde anlayış yeteneği olan ve bu yolda ilerleme özelliği gösterebilen kişilere aktarılmalıdır. Ezoterik sistemde çalışan bir topluluğa katılan kişiye bilgilerin tümü bir anda yüklenmez, kişi belli düzeylerde sınanarak daha ileriye gitme yeteneğinin olup olmadığı anlaşılmalıdır. Özellikle dinsel ve töresel nitelikte olan bilgiler açık ve belirgin bir kesinlikle verilmemeli, böylece öğretiyi alacak kişilerin kendilerine öğretilenleri putlaştırmaları önlenmelidir. Ezoterik sistem içinde bilgileri öğrenmeye başlayan kişi, yalnızca kendisi için öğrenmekle yetinmemeli, bilgilerini birleştirip olgunlaştırarak başkalarına da yararlı olmaya çalışmalıdır.<br />
<br />
Ezoterizmi benimseyip uygulayan kuruluşlar ve topluluklar, kendi öğretileri kapsamında çoğunlukla din, töre, bilim ve sanat gibi konuları bir bütün biçiminde işleyip, öğretilerine göre yorumlamışlardır.<br />
Bununla birlikte, salt "bilimsel", salt "dinsel-töresel" ya da salt "sanatsal" Ezoterizmden de söz edilebilir. Salt bilimsel Ezoterizm, yalnızca doğal ve evrensel gerçeklerin, bunların yasalarının ardına düşmüştür. Salt sanatsal Ezoterizm, bireyler arasındaki iletişimin gelişmesinde öznelliği öne alarak, duyumsal algılamayı geliştirmeyi öngörür. Salt dinsel-töresel Ezoterizm ise, dinlerin akıl ve mantığa uymayan öğelerini ayıkladıktan sonra, Tanrı buyruklarından içsel anlamlar çıkarmak yoluyla Gizemciliğe yaklaşır; eğer akıl ve deney yoluyla ulaşılan bilgilerin ötesinde, "sezgi" yöntemi ile sağlanabilen bilgilere öncelik verilirse Gizlicilik ile bağdaşır. Genel olarak dinsel Ezoterizmde, usaaykırı dinsel dogmaların, usauygun bir yoruma kavuşturulma çabası da bulunmaktadır. Ne var ki, kimi ezoterik yorumcular, bu yorumlarda büsbütün usaaykırılığa düşmekten kaçınamamışlardır.<br />
<br />
Ezoterizmi benimseyen topluluklar, kendilerine özgü bir çalışma yöntemi ve öğretisi olan, üyesi olmayan kişileri çalışmalarına almadığı gibi, öğretilerini kendi üyelerinden başkasına açmayan örgütlenmelerdir. Bir ezoterik topluluğun bu özelliği, onun bir "gizli örgüt" olmasını gerektirmez. Zira ezoterik bir topluluğun ya da kurumun varlığı, amaçları, ilkeleri, üyelerinin kimler olduğu, çalışmalarının nerede yapıldığı, nasıl çalıştığı herkesçe bilinebilir. Bir ezoterik topluluğun gizli olarak nitelendirilebilecek tek yönü, üyelerinin kendi aralarında yaptıkları toplantı ve çalışmaların içeriğidir.<br />
Evren ile Tanrı'yı bir ve aynı şey sayan öğretilerin ve inanç sistemlerinin genel adı Panteizm'dir. Kamutanrıcılık da denilen Panteizm'in temel ilkesine göre, evrende bulunan her şey tek bir Varlık'tan oluşmuştur. Gerçekte varolan bu tek Varlık'tır ve tüm nesne ve canlılar onun çeşitli görünümleridir. Eski gizemci ve ezoterik toplulukların çoğunda Panteist ilkeler benimsenmiştir. Felsefe olarak Stoacılık ve Neoplatonizm'de panteist anlayışlar vardır. Kabalacılık tümüyle panteisttir. Vahdet-i vücut anlayışı ile Tasavvuf 'ta da panteist olgu benimsenmittir.<br />
<br />
Tarihsel olarak değerlendirildiğinde, ezoterik örgütlerle dinlerin eski çağlarda hemen hemen tümüyle (örneğin Mısır'da Hermetizm, Yunan'da Eleusis, Dionysos Misterleri ve Orfizm, Yahudilerde Kabalacılık ve Essen'liler, Ortadoğu ve Akdeniz çevresinde Mithracılık, Manicilik, Hristiyanlık'ta Gnostikler, Katarlar, Şovalye Tarikatları, İslam'da Batıni Tarikatlar), yakın çağlara kadar da kısmen içiçe oluşup geliştiklerini görebiliriz. Bu gün bile, ezoterik örgütlerden bazısı belirli bir din çerçevesi içinde kendini sürdürme çabasındadır.<br />
<br />
İtalya'da Eflatun Akademisinin önderliğindeki akademisyenlerin Yunan klasiklerini gün yüzüne çıkarması tüm yaşamda ve özellikle de bilim ve sanatda yeni bir atılımı beraberinde getirdi. Önde gelen temsilcilerinden birisininin Dante olduğu Ezoterik öğreti, yepyeni bir dönemin başlamasını sağladı. Bu dönem adını dahi Ezoterik öğretiden aldı; Rönesans. "Yeniden Doğuş" anlamına gelen Rönesans düşünürlerinin en büyük hedefı, Yunan-Roma uygarlığı ile Hristiyanlık arasında bir iletişim, bir ilişki kurmak ve iki uygarlığı aynı potada eriterek yepyeni bir dünya kurmaktı.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[ÖZEL EĞİTİME GEREKSİNİM DUYAN BİREYLERİN YARARLANDIĞI EĞİTİM ORTAMLARI]]></title>
			<link>https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-%C3%96ZEL-E%C4%9E%C4%B0T%C4%B0ME-GEREKS%C4%B0N%C4%B0M-DUYAN-B%C4%B0REYLER%C4%B0N-YARARLANDI%C4%9EI-E%C4%9E%C4%B0T%C4%B0M-ORTAMLARI-1971</link>
			<pubDate>Wed, 18 Apr 2007 09:46:01 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.hepimizbiriz.com/forum/member.php?action=profile&uid=135">atasever</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-%C3%96ZEL-E%C4%9E%C4%B0T%C4%B0ME-GEREKS%C4%B0N%C4%B0M-DUYAN-B%C4%B0REYLER%C4%B0N-YARARLANDI%C4%9EI-E%C4%9E%C4%B0T%C4%B0M-ORTAMLARI-1971</guid>
			<description><![CDATA[Her ülkenin özel eğitim anlayışı farklıdır. Bu anlayışı belirleyen ölçütler: ekonomi-toplumsal-kültürel-eğitim yapısı ve eğitim birikimidir (geçmişten günümüze eğitimdeki uygulamalardır).<br />
<br />
1951 yılında Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığına bağlı olan Sağır-Dilsiz (işitme engelli) ve Körler (görme engelliler) Okulunun Milli Eğitim Bakanlığına devredilmesini düzenleyen 5822 sayılı yasa çıkarılmıştır. Bu yasa özel eğitimin Türk Milli Eğitiminin örgün eğitim çalışmaları arasında yürütülmesinin başlangıcı olmuştur (Özsoy, 1983: 192).<br />
<br />
Engellilere ilişkin özel eğitim esaslarının düzenlenmesi, 03.12.1996 tarihli 4216 sayılı Kanunun verdiği yetkiye dayanılarak Bakanlar Kurulunca 30..05.1997 tarihli 573 sayılı Özel Eğitim Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile kararlaştırılmıştır. Bu Kanun Hükmünde Kararnamenin hükümlerine göre Milli Eğitim Bakanlığı Özel Eğitim Hizmetleri Yönetmeliği 18.01.2000 tarih ve 23937 sayı ile resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Günümüzde özel eğitim hizmetleri bu yönetmeliğe göre yürütülmektedir. <br />
<br />
Enç, Çağlar ve Özsoy (1987: 8) özel eğitimi, beden, zihin, duygusal ve sosyal gelişim özelliklerindeki olağan dışı ayrıcalıkları nedeni ile normal eğitim hizmetlerinden yeterince yararlanamayan çocukları özel eğitime muhtaç çocuklar olarak tanımlamıştır. <br />
<br />
Kırcaali-İftar (1998: 3) özel eğitimi, ortalama öğrenci özelliklerinden önemli ölçüde farklılaşan öğrencilere sağlanan, bireysel olarak planmış ve bireyin bağımsız yaşama olasılığını en üst düzeye çıkarmayı hedefleyen eğitim hizmetlerinin bütünü olarak tanımlamıştır.<br />
<br />
Milli Eğitim Bakanlığı (2000: Madde: 4) ise özel eğitimi, özel eğitim gerektiren bireylerin eğitim ve sosyal gereksinimlerini karşılamak için özel olarak yetiştirilmiş personel, geliştirilmiş eğitim programları ve yöntemleri ile özel eğitim gerektiren bireylerin bireysel yeterliliklerine dayalı, gelişim özelliklerine uygun ortamlarda sürdürülen eğitim olarak tanımlamıştır.<br />
<br />
Özel eğitim ilgili tanımları çoğaltabiliriz. Ancak bizim amacımız tanımları çoğaltmak değildir. Tarihsel süreç içinde &#8220;özel eğitim&#8221;deki değişim ve kapsamı vurgulamaktır.<br />
<br />
Tanımların ortak yanları, normal çocukların gelişim ve özelliklerinden ayrılan çocuklar, bireyin bağımsız yaşamanı sürdürebilmesi için bireye sunulan eğitim olarak değerlendirebilir.<br />
<br />
Özel Eğitimin Temel İlkeleri<br />
Milli Eğitim Bakanlığı (2000: M: 5) Türk Millî Eğitimini düzenleyen genel amaçlar doğrultusunda özel eğitimle ilgili temel ilkeler şunlardır:<br />
1. Özel eğitim gerektiren tüm bireyler; ilgi, istek, yeterlilik ve yetenekleri doğrultusunda ve ölçüsünde özel eğitim hizmetlerinden yararlandırılır.<br />
2. Özel eğitim gerektiren bireylerin eğitimine erken yaşta başlanır.<br />
3. Özel eğitim hizmetleri, özel eğitim gerektiren bireyleri sosyal ve fiziksel çevrelerinden mümkün olduğu kadar ayırmadan plânlanır ve yürütülür.<br />
4. Özel eğitim gerektiren bireylerin, eğitim performansları dikkate alınarak, amaç, içerik ve öğretim süreçlerinde uyarlamalar yapılarak, yetersizliği olmayan akranları ile birlikte eğitilmelerine öncelik verilir.<br />
5. Özel eğitim gerektiren bireylerin, her tür ve kademedeki eğitimlerinin kesintisiz sürdürülebilmesi için her türlü rehabilitasyonlarını sağlayacak kurum ve kuruluşlarla iş birliği yapılır.<br />
6. Özel eğitim gerektiren bireyler için, bireyselleştirilmiş eğitim plânı geliştirilir ve eğitim programları bireyselleştirilerek uygulanır.<br />
7. Ailelerin, özel eğitim sürecinin her boyutuna aktif olarak katılmaları ve eğitimleri sağlanır.<br />
8. Özel eğitim politikalarının geliştirilmesinde, özel eğitim gerektiren bireylere yönelik etkinlik gösteren sivil toplum örgütleri ile işbirliği içinde çalışılır.<br />
9. Özel eğitim hizmetleri, özel eğitim gerektiren bireylerin, toplumla etkileşim ve karşılıklı uyum sağlama sürecini kapsayacak şekilde plânlanır.<br />
<br />
Özel Eğitim Gerektiren Bireylerin Engellerine Göre Sınıflandırılması<br />
Özel eğitim gerektiren bireylerin engellerine göre sınıflandırılması Tablo-1 &#8216;de verilmiştir. Sürece bağlı olarak özel eğitimdeki gelişmeler dikkate alınarak bir sınıflandırılma oluşturulmuştur. Bir zamanlar özür sözcüğü kullanılırken daha sonra engel sözcüğü kullanılmıştır. En son olarak yetersizlik sözcüğü kullanılmaktadır. Ayrıca sınıflama biçiminin de değişime uğradığını söyleyebiliriz.<br />
Tablo-1: Özel Eğitim Gerektiren Bireylerin Engellerine Göre Sınıflandırılması<br />
Enç, Çağlar ve Özsoy &#8216;un (1987: 8) Yaptığı Sınıflama Kırcaali-İftar&#8217;ın (1998: 3) Yaptığı Sınıflama MEB&#8216;in (2000:3) Yaptığı Sınıflama*<br />
I.Beden Özellikleri Yönünden<br />
1.Görme Özürlü Olanlar<br />
A) Kör <br />
B) Az Gören<br />
2. İşitme Özürü Olanlar<br />
A) Sağır<br />
B) Ağır İşitenler<br />
3. Konuşma Özürü Olanlar<br />
4. Ortopedik Özürlü Olanlar<br />
5. Sürekli Hastalığı Olanlar<br />
II. Zihin Özelikleri Yönünden<br />
1. Üstün Olanlar<br />
A) Üstün Zekalılar<br />
B) Üstün Özel Yetenekliler<br />
2. Geri Olanlar<br />
A) Eğitilebilir Geri Zekalılar<br />
B) Ağır Derecede Geri Zekalılar<br />
III. Uyum Özellikleri Yönünden<br />
1. Duygusal Güçlüğü Olanlar<br />
2. Sosyal Uyumsuzluğu Olanlar<br />
A) Suça Yönelmiş Çocuklar<br />
B) Suçlu Çocuklar<br />
C) Korunmaya Muhtaç Çocuklar<br />
IV. Öğrenme Güçlüğü Olanlar<br />
1. Kültürel Yoksunluğu Olanlar<br />
2. Diğer Öğrenme Güçlüğü Olanlar 1. Zihinsel Engelli<br />
2. Öğrenme Güçlüğü Gözlenenler<br />
3. Duygu ve Davranış Bozukluğu<br />
4. Bedensel Yetersizliği Olanlar<br />
5. Konuşma ve Dil Sorunları<br />
6. İşitme Engelliler<br />
7. Görme Engelliler<br />
8. Üstün Zekalı ve Üstün Yeteneği Olanlar. 1. Zihinsel Öğrenme Yetersizliği <br />
a) Hafif Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği <br />
b) Orta Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği <br />
c) Ağır Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği <br />
d) Klinik Bakıma Gereksinim Nedeniyle Öğrenme Yetersizliği<br />
2. İşitme Yetersizliği <br />
3. Görme Yetersizliği <br />
4. Ortopedik Yetersizlik <br />
5. Sinir Sisteminin Zedelenmesi ile Ortaya Çıkan Yetersizlik <br />
6. Dil ve Konuşma Güçlüğü<br />
7. Özel Öğrenme Güçlüğü <br />
8. Birden Fazla Alanda Yetersizlik <br />
9. Duygusal Uyum Güçlüğü <br />
10. Otizm<br />
11. Sosyal Uyum Güçlüğü<br />
12. Üstün veya Özel Yetenek<br />
*MEB Özel Eğitim Hizmetleri Yönetmeliğinin 4. maddesindeki tanımlardan yararlanılarak sınıflama oluşturulmuştur.<br />
Özel Eğitim Hizmetlerinden Yararlanma Biçimi<br />
Özel eğitim gereksinimi olan birey, ailesi veya gönderen kaynak tarafından ;<br />
- Millî eğitim müdürlüğüne,<br />
- Rehberlik ve araştırma merkezi müdürlüğüne,<br />
- En yakın özel eğitim kurumuna,<br />
- En yakın okula doğrudan başvurabilmektir.<br />
<br />
Özel eğitim gereksinimi olan bireyin eğitsel tanılaması il ve ilçelerdeki rehberlik ve araştırma merkezlerinde oluşturulan eğitsel tanılama, izleme ve değerlendirme ekibi tarafından yapılır. Bu tanılamada bireyin;<br />
- Zihinsel, fiziksel, duygusal, sosyal gelişim öyküsü,<br />
- Tıbbî ve psiko-sosyal değerlendirme raporu,<br />
- Bireysel yeterliliklerine dayalı gelişim özellikleri,<br />
- Eğitim hizmetlerinden yararlanma süresi,<br />
- Eğitim performansı dikkate alınarak yöneltme raporu düzenlenir.<br />
<br />
İl Milli Eğitim Müdürlüğü bünyesinde oluşturulan &#8220;İl Özel Eğitim Hizmetleri Kurulu&#8221; yöneltme raporu çerçevesinde, kaynaştırma uygulamalarına, özel eğitim sınıflarına veya özel eğitim kurumlarına &#8220;yerleştirilmesi&#8221; kararı alınır. Bu karar doğrultusunda özel eğitim gerektiren birey özel eğitim hizmetlerinden yararlanmaya hak kazanır.<br />
<br />
Özel Eğitim Ortamlarına Göre Uygulama<br />
Özel eğitim ortamlarını, yaşıtlarla birarada bulunma düzeyine göre, en fazla kısıtlayıcıdan başlayıp en az kısıtlayıcıya doğru şöyle sıralanmaktadır (Kırcaali-İftar, 1998: 18):<br />
1. Yatılı Özel Eğitim Okulu: Ülkemizde görme, işitme, ortopedik engeliler için yatılı ilköğretim okulları ve işitme ve ortopedik engeliler için yatılı ortaöğretim okulları, hastane ilköğretim okulları hizmet vermektedir. <br />
2. Gündüzlü Özel Eğitim OkuluMerkezi: Ülkemizde ağır düzeyde zihinsel öğrenme yetersizliği olan bireyler için eğitim uygulama okulu ve iş eğitim merkezi, orta düzeyde zihinsel öğrenme yetersizliği olan bireyler için mesleki eğitim merkezleri, otistik çocuklar için otistik çocuklar eğitim merkezleri, üstün veya özel yetenekli çocuklar için bilim sanat merkezleri, işitme-görme-ortopedik engelliler için ilköğretim ve ortaöğretim okulları hizmet vermektedir.<br />
3. Normal Okul Bünyesinde Açılan Özel Eğitim Sınıfı: Ülkemizde daha çok orta düzeyde zihinsel engelli öğrenciler için açılan sınıflar bulunmaktadır. Ayrıca, buna otistik çocuklar için açılan bağımlı otistik çocuklar eğitim merkezini de örnek olarak verebiliriz.<br />
4. Normal Okul Bünyesinde Normal Sınıfta Kaynaştırma: Ülkemizde her tür de ve düzeyde engele sahip bireyler (öğrenciler) anaokulu/ilköğretim/ortaöğretim/ yaygın eğitim kurumlarından yararlanmaktadır.<br />
<br />
Özel Eğitim Okulları: Özel eğitim gerektiren bireylere hizmet veren, özel olarak yetiştirilmiş personelin bulunduğu, geliştirilmiş eğitim programları ve yöntemlerinin uygulandığı, Milli Eğitim Bakanlığına bağlı her derece ve türdeki yatılı ve gündüzlü resmî ve özel okullardır.<br />
<br />
1. Üstün veya Özel Yeteneği Olan Bireyler İçin Açılan Bilim-Sanat Merkezleri<br />
Üstün veya Özel yetenekli Çocuk: Zeka, yaratıcılık, sanat, liderlik kapasitesi veya akademik alanlarda yaşıtlarına göre yüksek düzeyde başarı gösterdiği alan ve konu uzmanları tarafından belirlenen çocuklardır.<br />
<br />
Bilim Sanat Merkezi: İlköğretim okullarına devam eden üstün veya özel yetenekli öğrencilerin örgün eğitim kurumlarındaki eğitimlerini aksatmayacak şekilde bireysel yeteneklerinin bilincinde olmalarını ve kapasitelerini geliştirerek en üst düzeyde kullanmalarını sağlamak amacıyla açılan bağımsız özel eğitim kurumlarıdır.<br />
&#8226; Üstün veya özel yetenekli öğrencileri belirlemek amacıyla her öğretim yılının ekim ayı içinde Milli Eğitim Bakanlığınca hazırlanan gözlem formu il ve ilçelerde bulunan okullara gönderilmektedir.<br />
&#8226; Bu gözlem formu 1-5. sınıf öğretmenleri; 6-8. sınıf için şube öğretmenlerince doldurulmaktadır.<br />
&#8226; Listeler ve formlar en geç mart ayının sonuna kadar ilgili Bilim Sanat Merkezine gönderilmektedir.<br />
&#8226; Aday gösterilen öğrenciler her yıl mayıs ayında Bilim Sanat Merkezi müdürlüklerince belirlenen tarihlerde bakanlıkça hazırlanan grup testine alınmaktadırlar.<br />
&#8226; Bireysel inceleme ve değerlendirme sonuçlarına göre sıralan öğrenci listeleri genel müdürlükçe yapılan değerlendirme sonunda uygun bulunan listeler, onaylandıktan sonra ilgili merkeze gönderilmektedir. <br />
&#8226; Onaylı listelerde yer alan öğrenciler en yüksek puan alandan başlanarak merkeze kaydedilmektedir.<br />
&#8226; Eğitim şekli, yılda üç dönem olarak düzenlenmiştir.<br />
<br />
2. Orta Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği Bulunan Bireyler İçin Açılan Özel Eğitim Sınıfları<br />
Orta Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği: Bireyin, gecikmeli bir konuşma ve dil gelişimi, sosyal, duygusal veya davranış problemleri ile temel okuma-yazma ve sayma becerilerini kazanmasında ortaya çıkan gecikme durumudur.<br />
a) Orta düzeyde zihinsel öğrenme yetersizliği bulunan bireyler için ilköğretim okulları bünyesinde özel eğitim sınıfları açılmaktadır.<br />
b) Birleştirilmiş sınıf programı uygulanmaktadır. 1-2-3-4 sınıf ve 5-6-7-8 sınıf biçiminde birleştirilmiş sınıf programı uygulanmaktadır.<br />
c) Eğitim süresi 8 yıldır.<br />
d) Sınıf mevcudu en fazla 12 öğrencidir.<br />
<br />
3. Orta Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği Olan Bireyler İçin Açılan iş eğitim okulu <br />
&#8226; İlköğretimlerini tamamlayan, 21 yaşından gün almamış, orta düzeyde zihinsel öğrenme yetersizliği olan bireyler için açılan özel eğitim kurumlarıdır.<br />
&#8226; Merkezde etkinlik süresi günde toplam altı ders saatidir. <br />
&#8226; Merkezin programı, birinci yılı hazırlık olmak üzere dört yıldır.<br />
&#8226; Hazırlık sınıflarında öğrencilere, kültür dersleri ve merkezdeki atölyelerde gerekli teorik bilgiler verilir, uygulamalı iş eğitimi yoluyla temel bilgi ve beceriler kazandırılır. Bu sınıfta öğrenciler bir iş yerine gönderilmezler.<br />
&#8226; Öğrenciler hazırlık sınıfında ilgileri, istekleri ve yeterlilikleri ölçüsünde iş veya meslek programlarına yöneltilirler.<br />
<br />
4. Ağır Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği Olan Bireyler İçin Açılan Eğitim ve Uygulama Okulları<br />
Ağır Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği: Bireyin, ciddi biçimde konuşma ve dil gelişimi güçlüğü, sosyal, duygusal veya davranış problemleri ile temel özbakım becerilerini öğrenmesinde ortaya çıkan gecikme durumudur.<br />
1. Genel eğitim programlarından yararlanamayan, okul öncesi ve zorunlu ilköğretim çağındaki, ağır düzeyde zihinsel öğrenme yetersizliği olan bireyler için açılan gündüzlü özel eğitim kurumlarıdır. <br />
2. Bu okullarda, öğrencilerin, özbakım ve temel yaşam becerileri ile işlevsel akademik becerilerini geliştirmek ve topluma uyumlarını sağlamak amacıyla gelişimsel eğitim programları uygulamaktadır.<br />
3. Sınıf mevcutları; okul öncesi eğitim sınıflarında en fazla altı, diğer sınıflarda ise en fazla sekiz öğrenciden oluşmaktadır. <br />
4. Okul öncesi eğitimi sınıfından altıncı sınıfa kadar sınıflarda iki özel eğitim öğretmeni; yedinci ve sekizinci sınıflarda ise, bir özel eğitim öğretmeni ile bir usta öğretici veya iki özel eğitim öğretmeni görevlendirilmektedir.<br />
5. İş eğitimi atölye öğretmenlerince okutulmaktadır.<br />
6. Okul programı bireysel yeterliliklerine dayalı gelişim özellikleri doğrultusunda bireyselleştirilmektedir.<br />
7. Öğretmenler, her çocuğun bireyselleştirilmiş eğitim programına göre hem grup eğitimi hem de birebir eğitim yapmaktadırlar.<br />
8. Öğrenci, bireysel yeterliliklerine dayalı gelişim özellikleri dikkate alınarak uygun sınıfa yerleştirilmektedir.<br />
9. Eğitim süresi 8 yıldır.<br />
<br />
5. Ağır Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği Olan Bireyler İçin Açılan İş Eğitim Merkezleri<br />
Eğitim uygulama okullarını bitiren veya zorunlu eğitim çağı dışında kalan zihinsel öğrenme yetersizliği olanlar ve/veya genel eğitim programlarından yararlanamayan özel eğitim gerektiren bireylerin; temel yaşam becerilerini geliştirmek, öğrenme gereksinimlerini karşılamak, topluma uyumlarını sağlamak, onları işe hazırlamak amacıyla; farklı konu ve sürelerde meslek kurslarının düzenlendiği, gündüzlü özel eğitim kurumlarıdır.<br />
&#8226; Sınıflarda bir özel eğitim öğretmeni ile bir atölye öğretmeni/usta öğretici veya iki özel eğitim öğretmeni görevlendirilmektedir.<br />
&#8226; Merkezde etkinlik süresi günde toplam altı ders saatidir. <br />
&#8226; Eğitim süresi 3 yıldır.<br />
&#8226; Bir kurs programını tamamlayan kursiyer, farklı bir kurs programından da yararlanabilmektedir. <br />
<br />
Otistik Bireyler İçin Açılan Otistik Çocuklar Eğitim Merkezi<br />
Otizm, yaşam boyu süren, sosyalleşme, dil ve etkileşim gibi birçok etkinlik alanını kapsayan yaygın gelişimsel bir bozukluktur. Sosyal etkileşim, sosyal iletişim kullanılan alıcı ve ifade edici dil becerileri, ilgililerinin kısıtlı olması gibi alanlardan en az birinde üç yaşından önce meydana gelen gecikme ya da gecikmelerle kendisini gösterir.<br />
<br />
Bağımsız Otistik Çocuklar Eğitim Merkezi: Otistik çocukların eğitildiği, Özel Eğitim Rehberlik ve Danışma Hizmetleri Genel Müdürlüğüne bağlı özel eğitim kurumudur. Eğitim programı, 3-6 yaş, 7-11 yaş, 12-15 yaş, gruplarının gelişimine ait özellikler dikkate alınarak düzenlenmektedir. Öğrenciye bitirme belgesi verilmektedir.<br />
1. Genel eğitim programlarından yeterince yararlanamayan, otizm tanısı konulmuş 3-18 yaş grubundaki çocuklar için açılan gündüzlü özel eğitim kurumlarıdır. <br />
2. Kurumlarda gelişimsel eğitim programları uygulanmaktadır.<br />
3. Bireyselleştirilmiş eğitim programlarının uygulanması esastır.<br />
4. Bu nedenle iki öğrenciye bir özel eğitim öğretmeni görevlendirilmektedir.<br />
Bağımlı Otistik Çocuklar Eğitim Merkezi: İlköğretim okulları bünyesindeki &#8220;Otistik Çocuklar Eğitim Merkezidir. Kaynaştırma esastır. Eğitim süresi 8 yıldır. İlköğretim diploması verilmektedir.<br />
<br />
7. Ortopedik Engelli Bireyler İçin Açılan Okullar<br />
Ortopedik Yetersizlik: İskelet, kas ve eklemlerdeki hastalık, bozukluk ve yetersizlikten dolayı, bireyin eğitim performansının ve sosyal uyumunun olumsuz yönde etkilenmesi durumudur.<br />
1. Ortopedik engelli bireyler için açılan özel eğitim kurumlarıdır.<br />
2. İlköğretim okulu programı uygulamakta olup eğitim süresi 8 yıldır.<br />
3. Yatılılık kısmı bulunmaktır.<br />
4. Sınıf mevcutları okul öncesi, ilköğretim en fazla 10, orta öğretimde en fazla 20 öğrencidir.<br />
5. Ortaöğretim programı uygulanmaktadır.<br />
<br />
8. İşitme Engelli Bireyler İçin Açılan Okullar<br />
İşitme Yetersizliği: İşitme duyarlılığının kısmen veya tamamen yetersizliğinden dolayı konuşmayı edinmede, dili kullanmada ve iletişimde güçlük nedeniyle bireyin eğitim performansının ve sosyal uyumunun olumsuz yönde etkilenmesi durumudur.<br />
İşitme engelli bireyler için açılan her tür ve kademede* (anaokulu-ilköğretim-lise) gündüzlü ve yatılı özel eğitim kurumlarıdır.<br />
* İşitme engeli total (işitme cihazı kullanmasına rağmen duyamayan) olan öğrencilerdir. <br />
Yatılılık kısmı bulunmaktadır.*<br />
İlköğretim ve Orta* öğretim programı uygulanmaktadır.<br />
Sınıf mevcutları okul öncesi,* ilköğretimde en fazla 10, orta öğretimde en fazla 20 öğrencidir.<br />
<br />
9. Görme Engelli Bireyler İçin Açılan Okullar<br />
Görme Yetersizliği: Görme gücünün kısmen ya da tamamen yetersizliğinden dolayı, bireyin eğitim performansının ve sosyal uyumunun olumsuz yönde etkilenmesi durumudur.<br />
1 Görme kaybı %100 olan bireyler için açılan özel eğitim kurumlarıdır.<br />
2 İlköğretim programı uygulanmaktadır.<br />
3 Yatılılık kısmı bulunmaktadır.<br />
4 Az görenler (görme kaybı en az %90) için özel eğitim sınıfı bulunmaktadır.<br />
5 Sınıf mevcutları en fazla 10 öğrencidir.<br />
<br />
Hastane İlköğretim Okulları<br />
Hastane İlköğretim Okulları: Resmî ve özel hastanelerde çeşitli hastalıklardan dolayı yatan ve tedavi gören çocukların eğitim-öğretimden yararlanması ve ders yılı kayıplarını önlemek amacıyla hastanede açılan özel eğitim kurumlarıdır.<br />
1. Bu kurumlarda gerektiğinde seviye gruplarına göre birleştirilmiş sınıf uygulaması yapılmaktadır. <br />
2. Programlarda, öğrencilerin hastalığı ve hastane şartları göz önüne alınarak gereken esneklik sağlanmaktadır.<br />
3. Sınıf mevcudu en fazla 10 öğrenciden oluşmaktadır. <br />
4. Sınıfa gelemeyecek durumdaki öğrencilere odalarında eğitim verilmektedir.. <br />
5. Bir aydan fazla hastane ilköğretim okuluna devam eden öğrencinin başarı durumu ve gelişimi okuluna bildirilmektedir. <br />
6. Sınıf geçme ve diploma işlemleri kayıtlı bulunduğu okul tarafından yürütülmektedir. <br />
<br />
Evde Eğitim<br />
Evde Eğitim: Zorunlu öğrenim çağındaki, klinik bakıma gereksinim duyan veya birden fazla alanda yetersizliği olan bireylerin, gezerek özel eğitim görevi verilen öğretmenler tarafından eğitimlerini evde sürdürmeleridir. <br />
1. Zorunlu öğrenim çağındaki fiziksel, duygusal, sosyal ve iletişim yetersizlikleri nedeniyle, eğitim öğretim kurumlarından doğrudan yararlanamayacak durumda olan bireylerin eğitimleri, özel eğitim hizmetleri kurulu tarafından plânlanmaktadır.<br />
2. Öncelikle ailenin bilgilendirilmesi, desteklenmesi ve bireyin evde eğitime alınması temeline dayalı olarak, gezerek özel eğitim görevi verilen öğretmen tarafından sürdürülmektedir. <br />
3. İlköğretim çağındaki öğrencilerin en yakın ilköğretim okuluna kaydı yapılmaktadır.<br />
4. Bu öğrenciler için okula devam etme koşulu aranmaz, başarıları değerlendirilerek haklarında okula devam eden diğer öğrenciler gibi işlem yapılmaktadır. <br />
5. Öğrencilerin başarı durumu ve gelişimi okuluna bildirilir; sınıf geçme ve diploma işlemleri kayıtlı bulunduğu okul tarafından yürütülmektedir.<br />
6. İl/ilçe millî eğitim müdürlüğü, ilköğretim çağı çocuklarının kayıtlarının olduğu okullardan sınıf ve branş öğretmenlerini, gezerek özel eğitim görevi verilen öğretmenlerin önerileri doğrultusunda görevlendirebilmektedir.<br />
7. Evde eğitim, bir destek eğitim hizmeti değildir. <br />
8. Eğitim-öğretim hizmetlerinin bireyin yetersizliği nedeniyle evde verilmesi temeline dayanmaktadır. <br />
9. Plânlanan bu eğitim doğrultusunda birey, aile ve eğitimci birlikte çalışır.<br />
<br />
Kaynaştırma Yoluyla Eğitim<br />
Kırcaali-İftar (1998: 3) kaynaştırmayı, özel gereksinimli öğrencilerin normal öğrencilerin devam ettiği eğitim ortamlarında (normal anaokulu, normal ilköğretim okulu gb.) eğitilmesi olarak tanımlamıştır. MEB (2000, M:4) ise kaynaştırmayı; özel eğitim gerektiren bireylerin, yetersizliği olmayan akranları ile birlikte eğitim ve öğretimlerini resmî ve özel okul öncesi, ilköğretim, orta öğretim ve yaygın eğitim kurumlarında sürdürmeleri esasına dayanan destek eğitim hizmetlerinin sağlandığı özel eğitim uygulamaları olarak tanımlamıştır.<br />
Kaynaştırma Yoluyla Eğitim Uygulama İlkeleri<br />
Kaynaştırma yoluyla eğitim uygulama ilkeleri şunlardır (MEB, 2000: M: 68):<br />
1. Özel eğitim gerektiren her bireyin akranları ile birlikte aynı kurumda eğitim görme hakkı vardır.<br />
2. Hizmetler bireylerin yetersizliklerine göre değil, bireylerin eğitim gereksinimlerine göre plânlanır.<br />
3. Hizmetler okul merkezli olur.<br />
4. Karar verme süreci aile-okul-eğitsel tanılama, izleme ve değerlendirme ekibi dayanışmasına dayalı olarak gerçekleşir.<br />
5. Bütün bireyler öğrenebilir ve öğretilebilir.<br />
6. Kaynaştırma, bir program dahilinde verilen bir özel eğitim uygulamasıdır.<br />
<br />
Kaynaştırma Yoluyla Eğitim Uygulama Ölçütleri<br />
Kaynaştırma yoluyla eğitim uygulama ölçütleri şunlardır (MEB, 2000: M: 69):<br />
&#8226; Kaynaştırma uygulamaları yapılan kurumlarda özel eğitim gerektiren öğrencinin gereksinimleri çerçevesinde kurumun fiziksel, sosyal, psikolojik ortamında ve eğitim programlarında destek hizmetler ile gerekli düzenlemeler (kaynak oda, rehberlik ve psikolojik danışma servisi, bireyselleştirilmiş eğitim programları geliştirme ve uygulama birimi kurulması; rampalar, ses yalıtımı, ışık düzenine dikkat edilmesi gibi) yapılır.<br />
&#8226; Kaynaştırma uygulamalarına devam edecek öğrencilerin birden fazla yetersizliği olmamasına, erken yaşta tanılanmış, ailesinin iş birliğine açık ve eğitim almaya yatkın, cihaz kullanması gerekenlerin mutlaka cihazlandırılmış, zihinsel öğrenme yetersizliği olan öğrencilerin hafif ve orta düzeyde zihinsel yetersizliği olmalarına dikkat edilir.<br />
&#8226; Kaynaştırma uygulamaları yapılan kurumlarda tüm kurum personelinin, öğrencilerin, ailelerin ve yakın çevrelerinin özel eğitim gerektiren öğrencilerin bireysel ve gelişim özellikleri hakkında bilgilendirilmeleri esastır.<br />
&#8226; Kaynaştırma uygulamalarında öğretim programları, programın amaçları bireye uyarlanarak uygulanır, bireyselleştirilmiş eğitim programları ile desteklenir. <br />
<br />
İlköğretim&#8217;de Kaynaştırma Yoluyla Eğitim Uygulanmasından Öğrencinin Yararlanma Biçimi<br />
İlköğretim&#8217;de kaynaştırma yoluyla eğitim uygulama biçimi şunlardır (MEB, 1991: 192-193, Kırcaali-İftar, 1998: 22-23, Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı, 1999: 416, Mcloughlin- Lewis: 380, MEB, 2000: M: 70-71): <br />
a) Özel gereksinimli olan çocuğun yalnızca özel araç-gereçler sağlanarak tam gün normal sınıfa devam etmesi: Kaynaştırma uygulamaları yapılan okullarda, sınıf mevcutlarının okul öncesi eğitim kurumlarında 14, ilköğretim kurumlarında 30 öğrenciyi aşmamasına dikkat edilir. Özel eğitim gerektiren öğrenciler her sınıfa eşit olarak dağıtılır, bir sınıfta yetersizliği aynı olan en fazla iki öğrenci uygulamaya katılır.<br />
b) Normal sınıfta özel gereksinimli olan çocuğa gezerek özel eğitim görevi verilen öğretmen ve uzman tarafından sınıf içi yardım sağlanması: Sınıf içi yardım, kaynaştırma öğrencisine yönelik olduğundan, sınıf öğretmeni sınıfın geri kalanıyla öğretim yaparken, yardım sağlayan öğretmen kaynaştırma öğrencisiyle bireysel çalışır. Bunun tersi de olabilir; sınıf öğretmeni kaynaştırma öğrenciyle bireysel çalışırken, yardım sağlayan öğretmen sınıfın geri kalanıyla ders yapabilir.<br />
c) Kaynaştırma eğitimine alınan öğrenci bütün gününün normal sınıfta geçirir ve sınıf öğretmeni, bir danışman ve uzmandan gereken destek eğitim hizmetini alması: Özel hizmet, öğretmene verilir ve öğrenci bundan dolaylı olarak yararlanır. <br />
d) Özel gereksinimi olan öğrencinin (normal sınıfta kaynaştırma eğitim uygulamasına alınan öğrencinin) normal okul binası içinde kaynak odada (özel eğitim ünitesi) eğitim hizmeti verilmesi: Kaynak odadaki eğitim, özel eğitim öğretmeni/ gezerek özel eğitim görevi verilen öğretmen tarafından bireysel ya da küçük grup eğitimi olarak yürütülür. Kaynak odadaki eğitimin amacına ulaşabilmesi için, normal sınıf öğretmeni ile kaynak odada eğitim veren öğretmenin yakın iletişim ve işbirliği içinde olmaları gerekir. <br />
e) Özel gereksinimli olan öğrencinin gezici eğitmenden yararlanması: Öğrenci günün büyük bir kısmını normal derslikte içinde geçirir ve belirli aralıklarla (haftada bir veya iki kez gibi) özel yardım almak için sınıftan ayrılır. Bu destek eğitim hizmetini Rehberlik ve Araştırma Merkezi ile özel eğitim kurumundan alabilir.<br />
f) Özel gereksinimi olan öğrencinin normal okulda açılan özel eğitim sınıfından yararlanması: Özel eğitim sınıfları, özel eğitim hizmetleri kurulu tarafından açılır. Bu sınıfların mevcudu en fazla; okul öncesi eğitimde 6, ilköğretimde 12, orta öğretimde 20 ve yaygın eğitimde 10 öğrenciden oluşur.<br />
g) Özel gereksinimi olan çocuğun normal sınıfta belirli etkinliklere katılması: Özel eğitim okulunun yatılılık/gündüzlülük olanaklarından yararlanan öğrencilerden, akranları arasında destek eğitim alması uygun görülenler, kaynaştırma uygulaması yapılan sınıfların etkinliklerine katılır.<br />
<br />
Sonuç olarak MEB özel eğitim gerektiren bireye yatılı-gündüzlü, özel eğitim sınıfı, kaynaştırma yoluyla eğitim hizmeti sunmaktadır. Burada önemli olan sunulan hizmetten yararlan birey sayısı, hizmetlerin yeterli olup olmaması ve hizmeti sunan personelin niteliğidir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Her ülkenin özel eğitim anlayışı farklıdır. Bu anlayışı belirleyen ölçütler: ekonomi-toplumsal-kültürel-eğitim yapısı ve eğitim birikimidir (geçmişten günümüze eğitimdeki uygulamalardır).<br />
<br />
1951 yılında Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığına bağlı olan Sağır-Dilsiz (işitme engelli) ve Körler (görme engelliler) Okulunun Milli Eğitim Bakanlığına devredilmesini düzenleyen 5822 sayılı yasa çıkarılmıştır. Bu yasa özel eğitimin Türk Milli Eğitiminin örgün eğitim çalışmaları arasında yürütülmesinin başlangıcı olmuştur (Özsoy, 1983: 192).<br />
<br />
Engellilere ilişkin özel eğitim esaslarının düzenlenmesi, 03.12.1996 tarihli 4216 sayılı Kanunun verdiği yetkiye dayanılarak Bakanlar Kurulunca 30..05.1997 tarihli 573 sayılı Özel Eğitim Hakkında Kanun Hükmünde Kararname ile kararlaştırılmıştır. Bu Kanun Hükmünde Kararnamenin hükümlerine göre Milli Eğitim Bakanlığı Özel Eğitim Hizmetleri Yönetmeliği 18.01.2000 tarih ve 23937 sayı ile resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Günümüzde özel eğitim hizmetleri bu yönetmeliğe göre yürütülmektedir. <br />
<br />
Enç, Çağlar ve Özsoy (1987: 8) özel eğitimi, beden, zihin, duygusal ve sosyal gelişim özelliklerindeki olağan dışı ayrıcalıkları nedeni ile normal eğitim hizmetlerinden yeterince yararlanamayan çocukları özel eğitime muhtaç çocuklar olarak tanımlamıştır. <br />
<br />
Kırcaali-İftar (1998: 3) özel eğitimi, ortalama öğrenci özelliklerinden önemli ölçüde farklılaşan öğrencilere sağlanan, bireysel olarak planmış ve bireyin bağımsız yaşama olasılığını en üst düzeye çıkarmayı hedefleyen eğitim hizmetlerinin bütünü olarak tanımlamıştır.<br />
<br />
Milli Eğitim Bakanlığı (2000: Madde: 4) ise özel eğitimi, özel eğitim gerektiren bireylerin eğitim ve sosyal gereksinimlerini karşılamak için özel olarak yetiştirilmiş personel, geliştirilmiş eğitim programları ve yöntemleri ile özel eğitim gerektiren bireylerin bireysel yeterliliklerine dayalı, gelişim özelliklerine uygun ortamlarda sürdürülen eğitim olarak tanımlamıştır.<br />
<br />
Özel eğitim ilgili tanımları çoğaltabiliriz. Ancak bizim amacımız tanımları çoğaltmak değildir. Tarihsel süreç içinde &#8220;özel eğitim&#8221;deki değişim ve kapsamı vurgulamaktır.<br />
<br />
Tanımların ortak yanları, normal çocukların gelişim ve özelliklerinden ayrılan çocuklar, bireyin bağımsız yaşamanı sürdürebilmesi için bireye sunulan eğitim olarak değerlendirebilir.<br />
<br />
Özel Eğitimin Temel İlkeleri<br />
Milli Eğitim Bakanlığı (2000: M: 5) Türk Millî Eğitimini düzenleyen genel amaçlar doğrultusunda özel eğitimle ilgili temel ilkeler şunlardır:<br />
1. Özel eğitim gerektiren tüm bireyler; ilgi, istek, yeterlilik ve yetenekleri doğrultusunda ve ölçüsünde özel eğitim hizmetlerinden yararlandırılır.<br />
2. Özel eğitim gerektiren bireylerin eğitimine erken yaşta başlanır.<br />
3. Özel eğitim hizmetleri, özel eğitim gerektiren bireyleri sosyal ve fiziksel çevrelerinden mümkün olduğu kadar ayırmadan plânlanır ve yürütülür.<br />
4. Özel eğitim gerektiren bireylerin, eğitim performansları dikkate alınarak, amaç, içerik ve öğretim süreçlerinde uyarlamalar yapılarak, yetersizliği olmayan akranları ile birlikte eğitilmelerine öncelik verilir.<br />
5. Özel eğitim gerektiren bireylerin, her tür ve kademedeki eğitimlerinin kesintisiz sürdürülebilmesi için her türlü rehabilitasyonlarını sağlayacak kurum ve kuruluşlarla iş birliği yapılır.<br />
6. Özel eğitim gerektiren bireyler için, bireyselleştirilmiş eğitim plânı geliştirilir ve eğitim programları bireyselleştirilerek uygulanır.<br />
7. Ailelerin, özel eğitim sürecinin her boyutuna aktif olarak katılmaları ve eğitimleri sağlanır.<br />
8. Özel eğitim politikalarının geliştirilmesinde, özel eğitim gerektiren bireylere yönelik etkinlik gösteren sivil toplum örgütleri ile işbirliği içinde çalışılır.<br />
9. Özel eğitim hizmetleri, özel eğitim gerektiren bireylerin, toplumla etkileşim ve karşılıklı uyum sağlama sürecini kapsayacak şekilde plânlanır.<br />
<br />
Özel Eğitim Gerektiren Bireylerin Engellerine Göre Sınıflandırılması<br />
Özel eğitim gerektiren bireylerin engellerine göre sınıflandırılması Tablo-1 &#8216;de verilmiştir. Sürece bağlı olarak özel eğitimdeki gelişmeler dikkate alınarak bir sınıflandırılma oluşturulmuştur. Bir zamanlar özür sözcüğü kullanılırken daha sonra engel sözcüğü kullanılmıştır. En son olarak yetersizlik sözcüğü kullanılmaktadır. Ayrıca sınıflama biçiminin de değişime uğradığını söyleyebiliriz.<br />
Tablo-1: Özel Eğitim Gerektiren Bireylerin Engellerine Göre Sınıflandırılması<br />
Enç, Çağlar ve Özsoy &#8216;un (1987: 8) Yaptığı Sınıflama Kırcaali-İftar&#8217;ın (1998: 3) Yaptığı Sınıflama MEB&#8216;in (2000:3) Yaptığı Sınıflama*<br />
I.Beden Özellikleri Yönünden<br />
1.Görme Özürlü Olanlar<br />
A) Kör <br />
B) Az Gören<br />
2. İşitme Özürü Olanlar<br />
A) Sağır<br />
B) Ağır İşitenler<br />
3. Konuşma Özürü Olanlar<br />
4. Ortopedik Özürlü Olanlar<br />
5. Sürekli Hastalığı Olanlar<br />
II. Zihin Özelikleri Yönünden<br />
1. Üstün Olanlar<br />
A) Üstün Zekalılar<br />
B) Üstün Özel Yetenekliler<br />
2. Geri Olanlar<br />
A) Eğitilebilir Geri Zekalılar<br />
B) Ağır Derecede Geri Zekalılar<br />
III. Uyum Özellikleri Yönünden<br />
1. Duygusal Güçlüğü Olanlar<br />
2. Sosyal Uyumsuzluğu Olanlar<br />
A) Suça Yönelmiş Çocuklar<br />
B) Suçlu Çocuklar<br />
C) Korunmaya Muhtaç Çocuklar<br />
IV. Öğrenme Güçlüğü Olanlar<br />
1. Kültürel Yoksunluğu Olanlar<br />
2. Diğer Öğrenme Güçlüğü Olanlar 1. Zihinsel Engelli<br />
2. Öğrenme Güçlüğü Gözlenenler<br />
3. Duygu ve Davranış Bozukluğu<br />
4. Bedensel Yetersizliği Olanlar<br />
5. Konuşma ve Dil Sorunları<br />
6. İşitme Engelliler<br />
7. Görme Engelliler<br />
8. Üstün Zekalı ve Üstün Yeteneği Olanlar. 1. Zihinsel Öğrenme Yetersizliği <br />
a) Hafif Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği <br />
b) Orta Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği <br />
c) Ağır Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği <br />
d) Klinik Bakıma Gereksinim Nedeniyle Öğrenme Yetersizliği<br />
2. İşitme Yetersizliği <br />
3. Görme Yetersizliği <br />
4. Ortopedik Yetersizlik <br />
5. Sinir Sisteminin Zedelenmesi ile Ortaya Çıkan Yetersizlik <br />
6. Dil ve Konuşma Güçlüğü<br />
7. Özel Öğrenme Güçlüğü <br />
8. Birden Fazla Alanda Yetersizlik <br />
9. Duygusal Uyum Güçlüğü <br />
10. Otizm<br />
11. Sosyal Uyum Güçlüğü<br />
12. Üstün veya Özel Yetenek<br />
*MEB Özel Eğitim Hizmetleri Yönetmeliğinin 4. maddesindeki tanımlardan yararlanılarak sınıflama oluşturulmuştur.<br />
Özel Eğitim Hizmetlerinden Yararlanma Biçimi<br />
Özel eğitim gereksinimi olan birey, ailesi veya gönderen kaynak tarafından ;<br />
- Millî eğitim müdürlüğüne,<br />
- Rehberlik ve araştırma merkezi müdürlüğüne,<br />
- En yakın özel eğitim kurumuna,<br />
- En yakın okula doğrudan başvurabilmektir.<br />
<br />
Özel eğitim gereksinimi olan bireyin eğitsel tanılaması il ve ilçelerdeki rehberlik ve araştırma merkezlerinde oluşturulan eğitsel tanılama, izleme ve değerlendirme ekibi tarafından yapılır. Bu tanılamada bireyin;<br />
- Zihinsel, fiziksel, duygusal, sosyal gelişim öyküsü,<br />
- Tıbbî ve psiko-sosyal değerlendirme raporu,<br />
- Bireysel yeterliliklerine dayalı gelişim özellikleri,<br />
- Eğitim hizmetlerinden yararlanma süresi,<br />
- Eğitim performansı dikkate alınarak yöneltme raporu düzenlenir.<br />
<br />
İl Milli Eğitim Müdürlüğü bünyesinde oluşturulan &#8220;İl Özel Eğitim Hizmetleri Kurulu&#8221; yöneltme raporu çerçevesinde, kaynaştırma uygulamalarına, özel eğitim sınıflarına veya özel eğitim kurumlarına &#8220;yerleştirilmesi&#8221; kararı alınır. Bu karar doğrultusunda özel eğitim gerektiren birey özel eğitim hizmetlerinden yararlanmaya hak kazanır.<br />
<br />
Özel Eğitim Ortamlarına Göre Uygulama<br />
Özel eğitim ortamlarını, yaşıtlarla birarada bulunma düzeyine göre, en fazla kısıtlayıcıdan başlayıp en az kısıtlayıcıya doğru şöyle sıralanmaktadır (Kırcaali-İftar, 1998: 18):<br />
1. Yatılı Özel Eğitim Okulu: Ülkemizde görme, işitme, ortopedik engeliler için yatılı ilköğretim okulları ve işitme ve ortopedik engeliler için yatılı ortaöğretim okulları, hastane ilköğretim okulları hizmet vermektedir. <br />
2. Gündüzlü Özel Eğitim OkuluMerkezi: Ülkemizde ağır düzeyde zihinsel öğrenme yetersizliği olan bireyler için eğitim uygulama okulu ve iş eğitim merkezi, orta düzeyde zihinsel öğrenme yetersizliği olan bireyler için mesleki eğitim merkezleri, otistik çocuklar için otistik çocuklar eğitim merkezleri, üstün veya özel yetenekli çocuklar için bilim sanat merkezleri, işitme-görme-ortopedik engelliler için ilköğretim ve ortaöğretim okulları hizmet vermektedir.<br />
3. Normal Okul Bünyesinde Açılan Özel Eğitim Sınıfı: Ülkemizde daha çok orta düzeyde zihinsel engelli öğrenciler için açılan sınıflar bulunmaktadır. Ayrıca, buna otistik çocuklar için açılan bağımlı otistik çocuklar eğitim merkezini de örnek olarak verebiliriz.<br />
4. Normal Okul Bünyesinde Normal Sınıfta Kaynaştırma: Ülkemizde her tür de ve düzeyde engele sahip bireyler (öğrenciler) anaokulu/ilköğretim/ortaöğretim/ yaygın eğitim kurumlarından yararlanmaktadır.<br />
<br />
Özel Eğitim Okulları: Özel eğitim gerektiren bireylere hizmet veren, özel olarak yetiştirilmiş personelin bulunduğu, geliştirilmiş eğitim programları ve yöntemlerinin uygulandığı, Milli Eğitim Bakanlığına bağlı her derece ve türdeki yatılı ve gündüzlü resmî ve özel okullardır.<br />
<br />
1. Üstün veya Özel Yeteneği Olan Bireyler İçin Açılan Bilim-Sanat Merkezleri<br />
Üstün veya Özel yetenekli Çocuk: Zeka, yaratıcılık, sanat, liderlik kapasitesi veya akademik alanlarda yaşıtlarına göre yüksek düzeyde başarı gösterdiği alan ve konu uzmanları tarafından belirlenen çocuklardır.<br />
<br />
Bilim Sanat Merkezi: İlköğretim okullarına devam eden üstün veya özel yetenekli öğrencilerin örgün eğitim kurumlarındaki eğitimlerini aksatmayacak şekilde bireysel yeteneklerinin bilincinde olmalarını ve kapasitelerini geliştirerek en üst düzeyde kullanmalarını sağlamak amacıyla açılan bağımsız özel eğitim kurumlarıdır.<br />
&#8226; Üstün veya özel yetenekli öğrencileri belirlemek amacıyla her öğretim yılının ekim ayı içinde Milli Eğitim Bakanlığınca hazırlanan gözlem formu il ve ilçelerde bulunan okullara gönderilmektedir.<br />
&#8226; Bu gözlem formu 1-5. sınıf öğretmenleri; 6-8. sınıf için şube öğretmenlerince doldurulmaktadır.<br />
&#8226; Listeler ve formlar en geç mart ayının sonuna kadar ilgili Bilim Sanat Merkezine gönderilmektedir.<br />
&#8226; Aday gösterilen öğrenciler her yıl mayıs ayında Bilim Sanat Merkezi müdürlüklerince belirlenen tarihlerde bakanlıkça hazırlanan grup testine alınmaktadırlar.<br />
&#8226; Bireysel inceleme ve değerlendirme sonuçlarına göre sıralan öğrenci listeleri genel müdürlükçe yapılan değerlendirme sonunda uygun bulunan listeler, onaylandıktan sonra ilgili merkeze gönderilmektedir. <br />
&#8226; Onaylı listelerde yer alan öğrenciler en yüksek puan alandan başlanarak merkeze kaydedilmektedir.<br />
&#8226; Eğitim şekli, yılda üç dönem olarak düzenlenmiştir.<br />
<br />
2. Orta Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği Bulunan Bireyler İçin Açılan Özel Eğitim Sınıfları<br />
Orta Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği: Bireyin, gecikmeli bir konuşma ve dil gelişimi, sosyal, duygusal veya davranış problemleri ile temel okuma-yazma ve sayma becerilerini kazanmasında ortaya çıkan gecikme durumudur.<br />
a) Orta düzeyde zihinsel öğrenme yetersizliği bulunan bireyler için ilköğretim okulları bünyesinde özel eğitim sınıfları açılmaktadır.<br />
b) Birleştirilmiş sınıf programı uygulanmaktadır. 1-2-3-4 sınıf ve 5-6-7-8 sınıf biçiminde birleştirilmiş sınıf programı uygulanmaktadır.<br />
c) Eğitim süresi 8 yıldır.<br />
d) Sınıf mevcudu en fazla 12 öğrencidir.<br />
<br />
3. Orta Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği Olan Bireyler İçin Açılan iş eğitim okulu <br />
&#8226; İlköğretimlerini tamamlayan, 21 yaşından gün almamış, orta düzeyde zihinsel öğrenme yetersizliği olan bireyler için açılan özel eğitim kurumlarıdır.<br />
&#8226; Merkezde etkinlik süresi günde toplam altı ders saatidir. <br />
&#8226; Merkezin programı, birinci yılı hazırlık olmak üzere dört yıldır.<br />
&#8226; Hazırlık sınıflarında öğrencilere, kültür dersleri ve merkezdeki atölyelerde gerekli teorik bilgiler verilir, uygulamalı iş eğitimi yoluyla temel bilgi ve beceriler kazandırılır. Bu sınıfta öğrenciler bir iş yerine gönderilmezler.<br />
&#8226; Öğrenciler hazırlık sınıfında ilgileri, istekleri ve yeterlilikleri ölçüsünde iş veya meslek programlarına yöneltilirler.<br />
<br />
4. Ağır Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği Olan Bireyler İçin Açılan Eğitim ve Uygulama Okulları<br />
Ağır Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği: Bireyin, ciddi biçimde konuşma ve dil gelişimi güçlüğü, sosyal, duygusal veya davranış problemleri ile temel özbakım becerilerini öğrenmesinde ortaya çıkan gecikme durumudur.<br />
1. Genel eğitim programlarından yararlanamayan, okul öncesi ve zorunlu ilköğretim çağındaki, ağır düzeyde zihinsel öğrenme yetersizliği olan bireyler için açılan gündüzlü özel eğitim kurumlarıdır. <br />
2. Bu okullarda, öğrencilerin, özbakım ve temel yaşam becerileri ile işlevsel akademik becerilerini geliştirmek ve topluma uyumlarını sağlamak amacıyla gelişimsel eğitim programları uygulamaktadır.<br />
3. Sınıf mevcutları; okul öncesi eğitim sınıflarında en fazla altı, diğer sınıflarda ise en fazla sekiz öğrenciden oluşmaktadır. <br />
4. Okul öncesi eğitimi sınıfından altıncı sınıfa kadar sınıflarda iki özel eğitim öğretmeni; yedinci ve sekizinci sınıflarda ise, bir özel eğitim öğretmeni ile bir usta öğretici veya iki özel eğitim öğretmeni görevlendirilmektedir.<br />
5. İş eğitimi atölye öğretmenlerince okutulmaktadır.<br />
6. Okul programı bireysel yeterliliklerine dayalı gelişim özellikleri doğrultusunda bireyselleştirilmektedir.<br />
7. Öğretmenler, her çocuğun bireyselleştirilmiş eğitim programına göre hem grup eğitimi hem de birebir eğitim yapmaktadırlar.<br />
8. Öğrenci, bireysel yeterliliklerine dayalı gelişim özellikleri dikkate alınarak uygun sınıfa yerleştirilmektedir.<br />
9. Eğitim süresi 8 yıldır.<br />
<br />
5. Ağır Düzeyde Zihinsel Öğrenme Yetersizliği Olan Bireyler İçin Açılan İş Eğitim Merkezleri<br />
Eğitim uygulama okullarını bitiren veya zorunlu eğitim çağı dışında kalan zihinsel öğrenme yetersizliği olanlar ve/veya genel eğitim programlarından yararlanamayan özel eğitim gerektiren bireylerin; temel yaşam becerilerini geliştirmek, öğrenme gereksinimlerini karşılamak, topluma uyumlarını sağlamak, onları işe hazırlamak amacıyla; farklı konu ve sürelerde meslek kurslarının düzenlendiği, gündüzlü özel eğitim kurumlarıdır.<br />
&#8226; Sınıflarda bir özel eğitim öğretmeni ile bir atölye öğretmeni/usta öğretici veya iki özel eğitim öğretmeni görevlendirilmektedir.<br />
&#8226; Merkezde etkinlik süresi günde toplam altı ders saatidir. <br />
&#8226; Eğitim süresi 3 yıldır.<br />
&#8226; Bir kurs programını tamamlayan kursiyer, farklı bir kurs programından da yararlanabilmektedir. <br />
<br />
Otistik Bireyler İçin Açılan Otistik Çocuklar Eğitim Merkezi<br />
Otizm, yaşam boyu süren, sosyalleşme, dil ve etkileşim gibi birçok etkinlik alanını kapsayan yaygın gelişimsel bir bozukluktur. Sosyal etkileşim, sosyal iletişim kullanılan alıcı ve ifade edici dil becerileri, ilgililerinin kısıtlı olması gibi alanlardan en az birinde üç yaşından önce meydana gelen gecikme ya da gecikmelerle kendisini gösterir.<br />
<br />
Bağımsız Otistik Çocuklar Eğitim Merkezi: Otistik çocukların eğitildiği, Özel Eğitim Rehberlik ve Danışma Hizmetleri Genel Müdürlüğüne bağlı özel eğitim kurumudur. Eğitim programı, 3-6 yaş, 7-11 yaş, 12-15 yaş, gruplarının gelişimine ait özellikler dikkate alınarak düzenlenmektedir. Öğrenciye bitirme belgesi verilmektedir.<br />
1. Genel eğitim programlarından yeterince yararlanamayan, otizm tanısı konulmuş 3-18 yaş grubundaki çocuklar için açılan gündüzlü özel eğitim kurumlarıdır. <br />
2. Kurumlarda gelişimsel eğitim programları uygulanmaktadır.<br />
3. Bireyselleştirilmiş eğitim programlarının uygulanması esastır.<br />
4. Bu nedenle iki öğrenciye bir özel eğitim öğretmeni görevlendirilmektedir.<br />
Bağımlı Otistik Çocuklar Eğitim Merkezi: İlköğretim okulları bünyesindeki &#8220;Otistik Çocuklar Eğitim Merkezidir. Kaynaştırma esastır. Eğitim süresi 8 yıldır. İlköğretim diploması verilmektedir.<br />
<br />
7. Ortopedik Engelli Bireyler İçin Açılan Okullar<br />
Ortopedik Yetersizlik: İskelet, kas ve eklemlerdeki hastalık, bozukluk ve yetersizlikten dolayı, bireyin eğitim performansının ve sosyal uyumunun olumsuz yönde etkilenmesi durumudur.<br />
1. Ortopedik engelli bireyler için açılan özel eğitim kurumlarıdır.<br />
2. İlköğretim okulu programı uygulamakta olup eğitim süresi 8 yıldır.<br />
3. Yatılılık kısmı bulunmaktır.<br />
4. Sınıf mevcutları okul öncesi, ilköğretim en fazla 10, orta öğretimde en fazla 20 öğrencidir.<br />
5. Ortaöğretim programı uygulanmaktadır.<br />
<br />
8. İşitme Engelli Bireyler İçin Açılan Okullar<br />
İşitme Yetersizliği: İşitme duyarlılığının kısmen veya tamamen yetersizliğinden dolayı konuşmayı edinmede, dili kullanmada ve iletişimde güçlük nedeniyle bireyin eğitim performansının ve sosyal uyumunun olumsuz yönde etkilenmesi durumudur.<br />
İşitme engelli bireyler için açılan her tür ve kademede* (anaokulu-ilköğretim-lise) gündüzlü ve yatılı özel eğitim kurumlarıdır.<br />
* İşitme engeli total (işitme cihazı kullanmasına rağmen duyamayan) olan öğrencilerdir. <br />
Yatılılık kısmı bulunmaktadır.*<br />
İlköğretim ve Orta* öğretim programı uygulanmaktadır.<br />
Sınıf mevcutları okul öncesi,* ilköğretimde en fazla 10, orta öğretimde en fazla 20 öğrencidir.<br />
<br />
9. Görme Engelli Bireyler İçin Açılan Okullar<br />
Görme Yetersizliği: Görme gücünün kısmen ya da tamamen yetersizliğinden dolayı, bireyin eğitim performansının ve sosyal uyumunun olumsuz yönde etkilenmesi durumudur.<br />
1 Görme kaybı %100 olan bireyler için açılan özel eğitim kurumlarıdır.<br />
2 İlköğretim programı uygulanmaktadır.<br />
3 Yatılılık kısmı bulunmaktadır.<br />
4 Az görenler (görme kaybı en az %90) için özel eğitim sınıfı bulunmaktadır.<br />
5 Sınıf mevcutları en fazla 10 öğrencidir.<br />
<br />
Hastane İlköğretim Okulları<br />
Hastane İlköğretim Okulları: Resmî ve özel hastanelerde çeşitli hastalıklardan dolayı yatan ve tedavi gören çocukların eğitim-öğretimden yararlanması ve ders yılı kayıplarını önlemek amacıyla hastanede açılan özel eğitim kurumlarıdır.<br />
1. Bu kurumlarda gerektiğinde seviye gruplarına göre birleştirilmiş sınıf uygulaması yapılmaktadır. <br />
2. Programlarda, öğrencilerin hastalığı ve hastane şartları göz önüne alınarak gereken esneklik sağlanmaktadır.<br />
3. Sınıf mevcudu en fazla 10 öğrenciden oluşmaktadır. <br />
4. Sınıfa gelemeyecek durumdaki öğrencilere odalarında eğitim verilmektedir.. <br />
5. Bir aydan fazla hastane ilköğretim okuluna devam eden öğrencinin başarı durumu ve gelişimi okuluna bildirilmektedir. <br />
6. Sınıf geçme ve diploma işlemleri kayıtlı bulunduğu okul tarafından yürütülmektedir. <br />
<br />
Evde Eğitim<br />
Evde Eğitim: Zorunlu öğrenim çağındaki, klinik bakıma gereksinim duyan veya birden fazla alanda yetersizliği olan bireylerin, gezerek özel eğitim görevi verilen öğretmenler tarafından eğitimlerini evde sürdürmeleridir. <br />
1. Zorunlu öğrenim çağındaki fiziksel, duygusal, sosyal ve iletişim yetersizlikleri nedeniyle, eğitim öğretim kurumlarından doğrudan yararlanamayacak durumda olan bireylerin eğitimleri, özel eğitim hizmetleri kurulu tarafından plânlanmaktadır.<br />
2. Öncelikle ailenin bilgilendirilmesi, desteklenmesi ve bireyin evde eğitime alınması temeline dayalı olarak, gezerek özel eğitim görevi verilen öğretmen tarafından sürdürülmektedir. <br />
3. İlköğretim çağındaki öğrencilerin en yakın ilköğretim okuluna kaydı yapılmaktadır.<br />
4. Bu öğrenciler için okula devam etme koşulu aranmaz, başarıları değerlendirilerek haklarında okula devam eden diğer öğrenciler gibi işlem yapılmaktadır. <br />
5. Öğrencilerin başarı durumu ve gelişimi okuluna bildirilir; sınıf geçme ve diploma işlemleri kayıtlı bulunduğu okul tarafından yürütülmektedir.<br />
6. İl/ilçe millî eğitim müdürlüğü, ilköğretim çağı çocuklarının kayıtlarının olduğu okullardan sınıf ve branş öğretmenlerini, gezerek özel eğitim görevi verilen öğretmenlerin önerileri doğrultusunda görevlendirebilmektedir.<br />
7. Evde eğitim, bir destek eğitim hizmeti değildir. <br />
8. Eğitim-öğretim hizmetlerinin bireyin yetersizliği nedeniyle evde verilmesi temeline dayanmaktadır. <br />
9. Plânlanan bu eğitim doğrultusunda birey, aile ve eğitimci birlikte çalışır.<br />
<br />
Kaynaştırma Yoluyla Eğitim<br />
Kırcaali-İftar (1998: 3) kaynaştırmayı, özel gereksinimli öğrencilerin normal öğrencilerin devam ettiği eğitim ortamlarında (normal anaokulu, normal ilköğretim okulu gb.) eğitilmesi olarak tanımlamıştır. MEB (2000, M:4) ise kaynaştırmayı; özel eğitim gerektiren bireylerin, yetersizliği olmayan akranları ile birlikte eğitim ve öğretimlerini resmî ve özel okul öncesi, ilköğretim, orta öğretim ve yaygın eğitim kurumlarında sürdürmeleri esasına dayanan destek eğitim hizmetlerinin sağlandığı özel eğitim uygulamaları olarak tanımlamıştır.<br />
Kaynaştırma Yoluyla Eğitim Uygulama İlkeleri<br />
Kaynaştırma yoluyla eğitim uygulama ilkeleri şunlardır (MEB, 2000: M: 68):<br />
1. Özel eğitim gerektiren her bireyin akranları ile birlikte aynı kurumda eğitim görme hakkı vardır.<br />
2. Hizmetler bireylerin yetersizliklerine göre değil, bireylerin eğitim gereksinimlerine göre plânlanır.<br />
3. Hizmetler okul merkezli olur.<br />
4. Karar verme süreci aile-okul-eğitsel tanılama, izleme ve değerlendirme ekibi dayanışmasına dayalı olarak gerçekleşir.<br />
5. Bütün bireyler öğrenebilir ve öğretilebilir.<br />
6. Kaynaştırma, bir program dahilinde verilen bir özel eğitim uygulamasıdır.<br />
<br />
Kaynaştırma Yoluyla Eğitim Uygulama Ölçütleri<br />
Kaynaştırma yoluyla eğitim uygulama ölçütleri şunlardır (MEB, 2000: M: 69):<br />
&#8226; Kaynaştırma uygulamaları yapılan kurumlarda özel eğitim gerektiren öğrencinin gereksinimleri çerçevesinde kurumun fiziksel, sosyal, psikolojik ortamında ve eğitim programlarında destek hizmetler ile gerekli düzenlemeler (kaynak oda, rehberlik ve psikolojik danışma servisi, bireyselleştirilmiş eğitim programları geliştirme ve uygulama birimi kurulması; rampalar, ses yalıtımı, ışık düzenine dikkat edilmesi gibi) yapılır.<br />
&#8226; Kaynaştırma uygulamalarına devam edecek öğrencilerin birden fazla yetersizliği olmamasına, erken yaşta tanılanmış, ailesinin iş birliğine açık ve eğitim almaya yatkın, cihaz kullanması gerekenlerin mutlaka cihazlandırılmış, zihinsel öğrenme yetersizliği olan öğrencilerin hafif ve orta düzeyde zihinsel yetersizliği olmalarına dikkat edilir.<br />
&#8226; Kaynaştırma uygulamaları yapılan kurumlarda tüm kurum personelinin, öğrencilerin, ailelerin ve yakın çevrelerinin özel eğitim gerektiren öğrencilerin bireysel ve gelişim özellikleri hakkında bilgilendirilmeleri esastır.<br />
&#8226; Kaynaştırma uygulamalarında öğretim programları, programın amaçları bireye uyarlanarak uygulanır, bireyselleştirilmiş eğitim programları ile desteklenir. <br />
<br />
İlköğretim&#8217;de Kaynaştırma Yoluyla Eğitim Uygulanmasından Öğrencinin Yararlanma Biçimi<br />
İlköğretim&#8217;de kaynaştırma yoluyla eğitim uygulama biçimi şunlardır (MEB, 1991: 192-193, Kırcaali-İftar, 1998: 22-23, Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı, 1999: 416, Mcloughlin- Lewis: 380, MEB, 2000: M: 70-71): <br />
a) Özel gereksinimli olan çocuğun yalnızca özel araç-gereçler sağlanarak tam gün normal sınıfa devam etmesi: Kaynaştırma uygulamaları yapılan okullarda, sınıf mevcutlarının okul öncesi eğitim kurumlarında 14, ilköğretim kurumlarında 30 öğrenciyi aşmamasına dikkat edilir. Özel eğitim gerektiren öğrenciler her sınıfa eşit olarak dağıtılır, bir sınıfta yetersizliği aynı olan en fazla iki öğrenci uygulamaya katılır.<br />
b) Normal sınıfta özel gereksinimli olan çocuğa gezerek özel eğitim görevi verilen öğretmen ve uzman tarafından sınıf içi yardım sağlanması: Sınıf içi yardım, kaynaştırma öğrencisine yönelik olduğundan, sınıf öğretmeni sınıfın geri kalanıyla öğretim yaparken, yardım sağlayan öğretmen kaynaştırma öğrencisiyle bireysel çalışır. Bunun tersi de olabilir; sınıf öğretmeni kaynaştırma öğrenciyle bireysel çalışırken, yardım sağlayan öğretmen sınıfın geri kalanıyla ders yapabilir.<br />
c) Kaynaştırma eğitimine alınan öğrenci bütün gününün normal sınıfta geçirir ve sınıf öğretmeni, bir danışman ve uzmandan gereken destek eğitim hizmetini alması: Özel hizmet, öğretmene verilir ve öğrenci bundan dolaylı olarak yararlanır. <br />
d) Özel gereksinimi olan öğrencinin (normal sınıfta kaynaştırma eğitim uygulamasına alınan öğrencinin) normal okul binası içinde kaynak odada (özel eğitim ünitesi) eğitim hizmeti verilmesi: Kaynak odadaki eğitim, özel eğitim öğretmeni/ gezerek özel eğitim görevi verilen öğretmen tarafından bireysel ya da küçük grup eğitimi olarak yürütülür. Kaynak odadaki eğitimin amacına ulaşabilmesi için, normal sınıf öğretmeni ile kaynak odada eğitim veren öğretmenin yakın iletişim ve işbirliği içinde olmaları gerekir. <br />
e) Özel gereksinimli olan öğrencinin gezici eğitmenden yararlanması: Öğrenci günün büyük bir kısmını normal derslikte içinde geçirir ve belirli aralıklarla (haftada bir veya iki kez gibi) özel yardım almak için sınıftan ayrılır. Bu destek eğitim hizmetini Rehberlik ve Araştırma Merkezi ile özel eğitim kurumundan alabilir.<br />
f) Özel gereksinimi olan öğrencinin normal okulda açılan özel eğitim sınıfından yararlanması: Özel eğitim sınıfları, özel eğitim hizmetleri kurulu tarafından açılır. Bu sınıfların mevcudu en fazla; okul öncesi eğitimde 6, ilköğretimde 12, orta öğretimde 20 ve yaygın eğitimde 10 öğrenciden oluşur.<br />
g) Özel gereksinimi olan çocuğun normal sınıfta belirli etkinliklere katılması: Özel eğitim okulunun yatılılık/gündüzlülük olanaklarından yararlanan öğrencilerden, akranları arasında destek eğitim alması uygun görülenler, kaynaştırma uygulaması yapılan sınıfların etkinliklerine katılır.<br />
<br />
Sonuç olarak MEB özel eğitim gerektiren bireye yatılı-gündüzlü, özel eğitim sınıfı, kaynaştırma yoluyla eğitim hizmeti sunmaktadır. Burada önemli olan sunulan hizmetten yararlan birey sayısı, hizmetlerin yeterli olup olmaması ve hizmeti sunan personelin niteliğidir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Türkiye&#8217;de Tanrı Hangi Dili Konuşuyor?]]></title>
			<link>https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-T%C3%BCrkiye-8217-de-Tanr%C4%B1-Hangi-Dili-Konu%C5%9Fuyor-551</link>
			<pubDate>Sat, 24 Feb 2007 11:15:55 +0000</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.hepimizbiriz.com/forum/member.php?action=profile&uid=10">By-4r4besK</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-T%C3%BCrkiye-8217-de-Tanr%C4%B1-Hangi-Dili-Konu%C5%9Fuyor-551</guid>
			<description><![CDATA[Din Özgürlüğü ve Dil Hakkı<br />
<br />
Türkiye&#8217;de din, her zaman hararetli tartışmalara ve büyük anlaşmazlıklara konu olmuş pek hassas bir husustur. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda İslam&#8217;ın kabul edilişinden beri yerleşmiş bir alışkanlıkla, kişi ile inandığı manevi güç arasında kalması gereken bir ilişki, gereğinden fazla sosyal hayatta dile düşmüş, irdelenmiş ve önyargıların yerleşmesinde belirleyici bir unsuru oluşturmuştur. Hal böyleyken, kişilerin, çoğunluktan farklı işlemesi olası olan inanç sistemlerini dile getirmeleri ya da söz konusu inanç sisteminin gereklerini yerine getirme hakları, genelde kendini günlük davranışlarda gösteren, bazen de fiziki boyutlara varan baskıyla sonuçlanma riskini oluşturmuştur.<br />
<br />
Ancak medeni devletlerin belirli bir dini benimsemek ve halka onu dayatmak gibi bir lüksleri yoktur. Anayasamız da bu kaideyle uyumludur. Ne var ki halka böyle bir hissi dayatmak için yasal dayanağa ihtiyaç yoktur. Çünkü yasal dayanağı olmasa da dolaylı yoldan sosyal hayat ve din ilişkisine etki eden politikalar ve &#8220;devletimizin dini&#8221; tümcesi kullanılmadan bu anlamı akıllarda yaratan söylemler bu dayatmayı mümkün kılmaktadır. Çünkü din, herkesin de bildiği gibi insanoğlunun zayıf noktasıdır. Çünkü insan dünyaya geldiğinde ilk hissi korkudur; kendi zayıflığını fark ettiğinde hissettiği korku. Zaman geçtikçe doğayı ve kendi tabiatını daha da iyi öğrenir ama doğa karşısındaki zayıflığı yine de aşikârdır. Sonuçta her şeyi yaratan bir varlığın gerçekliğini sorguladığında, doğduğunda hissettiği korkudan vazgeçemeyeceğini anlar. Ve maneviyatındaki bu boşluğu da dini inancıyla doldurur. Bu yüzden kişinin maneviyatına seslenmek için dini söylemleri kullanmak, milliyetçilik duyguları gelişmemiş ya da yanlış yönde gelişmiş insanlara milliyetlerinden dem vurarak konuşmaktan daha çok etki yaratacaktır. Bu söylemler, tabii ki ülkenin demokrasi tarihi boyunca politika sahnesine çıkmış kişilere aittir. Bu gibi söylemleri kullanmalarına neden olarak da siyasal çıkarlar, iktidar mücadeleleri; kısacası halk üzerinde kurulmak istenen nüfuza mukaddes ve ulvi bir amaç kılıfını geçirmek gösterilebilir.<br />
<br />
İşte Kemalizm, en başta kişi-yaratan şeklinde olması gereken ama tarihin birçok aşamasının, belirli bir süreç içinde kişi-yöneten-yaratan şekline dönüştüğünü gösterdiği ilişkilerin denetim altında tutulmasını sağlar. Kemalizm&#8217;in, &#8220;dinsizlik&#8221; suçlamalarına maruz kalmasına sebep olan, en göz önündeki laiklik ilkesi bir yana, Kemalist öğreti din konusunda, devletin tümü için benimsenmiş olan özgürlüğü temel almıştır. Bu demektir ki kişiler bir dine bağlı olarak doğmazlar ve yine o dine bağlanmak ya da bağlanmamak, kişinin hür aklını kullanarak, o dinin kutsal kitabını okuyup sorgulayarak ulaşabileceği bir noktadır. Ki bu da bizi ister istemez &#8220;Dinin bir dili var mıdır?&#8221; sorusuna getirir.<br />
<br />
Türk milletinin çoğunun inandığı ve mensubu olduğu İslam dinini ve onun kutsal kitabı Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i ele alalım. Arabistan topraklarında Arapça yazılmış olan bu kitabın Arap milliyetçiliğini desteklediği ya da sadece Araplara yollanmış bir kitap olduğunu hiçbir Müslüman savunamaz, kaldı ki böyle bir görüş Müslümanlık görüşüne sığmaz. Bu durumda, bir İtalyan, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i okumak ve bu dini öğrenmek isterse ne yapması gerekir? Tek yol Arapça öğrenmesi midir? Bunun abesle iştigal eden bir durum olacağı ortadadır. Nitekim hem bir mütercim-tercümanlık öğrencisi, hem de bu daldaki araştırmaları takip eden bir kişi olarak, diller arası çeviri faaliyetinin belirli türdeki metinlerle kısıtlandığını hiç görmedim. Bittabi şiir türündeki biçim özelliklerine önem veren metin türlerinin çeviride yarattığı zorluklar göz ardı edilemez fakat kutsal kitaplar, her ne kadar yazıldıkları dilde okunduklarında hissedilen ahenk yadsınamazsa da, temel olarak içerik bakımından önemlidirler. Zaten kutsal kitaplarının yazıldıkları diller dışında okunmasına bu ahengin bozulacağı görüşüyle karşı çıkanlar, aslen ya neye inandıklarının farkında değillerdir ya da kendileri okuyup anladıktan sonra inanmayı veya inanmamayı seçtikleri bu metinlerin diğer insanlar tarafından açık şekilde öğrenilmemesi gibi amaçlar gütmektedirler.<br />
<br />
Diğer yandan, kutsal kitaplar, yazıldıkları dilden başka dillerde okunmalarını yasaklayan ilahi hükümler içermezler. Bu, karanlık Orta Çağ Avrupa&#8217;sındaki kendi menfaatlerini gözeten kilisenin, bilim dilinin Latince olduğu hükmünü vermesiyle halkı bilimi anlamamaya ve öğrenmemeye mahkûm etmesi gibidir. Zira bu metinler ulusların kendi dillerine çevrilmesiyle Avrupa halkı, günümüzdeki refah seviyesinin önemli bir bölümünü borçlu olduğu Rönesans&#8217;ı yaşamış, bilim ve teknik konularında büyük adımlar atmıştır. Aynı şekilde, inananlar da dinlerini bu şekilde daha iyi anlayabilmeli, inançlarının gereklerini kendi dillerini kullanarak yerine getirebilmelilerdir. Bu, kimsenin inancını azaltmaz, aksine kişinin inancına daha da güç katar. Zaten bütün kâinatı yaratan yüce bir varlığın da bir dili olduğunu düşünmek, daha da kötüsü belli dilleri bilip de bu dilleri kullanarak farklı coğrafyalar için farklı kitaplar indirdiğini düşünmek ahmaklıktan başka bir şey değildir. Mademki bu varlık, insanlığa yol göstermesi için böyle rehber kitaplar yollamıştır, o zaman her isteyen de bu kitapları anlayabileceği şekilde okuma hakkına sahiptir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Din Özgürlüğü ve Dil Hakkı<br />
<br />
Türkiye&#8217;de din, her zaman hararetli tartışmalara ve büyük anlaşmazlıklara konu olmuş pek hassas bir husustur. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda İslam&#8217;ın kabul edilişinden beri yerleşmiş bir alışkanlıkla, kişi ile inandığı manevi güç arasında kalması gereken bir ilişki, gereğinden fazla sosyal hayatta dile düşmüş, irdelenmiş ve önyargıların yerleşmesinde belirleyici bir unsuru oluşturmuştur. Hal böyleyken, kişilerin, çoğunluktan farklı işlemesi olası olan inanç sistemlerini dile getirmeleri ya da söz konusu inanç sisteminin gereklerini yerine getirme hakları, genelde kendini günlük davranışlarda gösteren, bazen de fiziki boyutlara varan baskıyla sonuçlanma riskini oluşturmuştur.<br />
<br />
Ancak medeni devletlerin belirli bir dini benimsemek ve halka onu dayatmak gibi bir lüksleri yoktur. Anayasamız da bu kaideyle uyumludur. Ne var ki halka böyle bir hissi dayatmak için yasal dayanağa ihtiyaç yoktur. Çünkü yasal dayanağı olmasa da dolaylı yoldan sosyal hayat ve din ilişkisine etki eden politikalar ve &#8220;devletimizin dini&#8221; tümcesi kullanılmadan bu anlamı akıllarda yaratan söylemler bu dayatmayı mümkün kılmaktadır. Çünkü din, herkesin de bildiği gibi insanoğlunun zayıf noktasıdır. Çünkü insan dünyaya geldiğinde ilk hissi korkudur; kendi zayıflığını fark ettiğinde hissettiği korku. Zaman geçtikçe doğayı ve kendi tabiatını daha da iyi öğrenir ama doğa karşısındaki zayıflığı yine de aşikârdır. Sonuçta her şeyi yaratan bir varlığın gerçekliğini sorguladığında, doğduğunda hissettiği korkudan vazgeçemeyeceğini anlar. Ve maneviyatındaki bu boşluğu da dini inancıyla doldurur. Bu yüzden kişinin maneviyatına seslenmek için dini söylemleri kullanmak, milliyetçilik duyguları gelişmemiş ya da yanlış yönde gelişmiş insanlara milliyetlerinden dem vurarak konuşmaktan daha çok etki yaratacaktır. Bu söylemler, tabii ki ülkenin demokrasi tarihi boyunca politika sahnesine çıkmış kişilere aittir. Bu gibi söylemleri kullanmalarına neden olarak da siyasal çıkarlar, iktidar mücadeleleri; kısacası halk üzerinde kurulmak istenen nüfuza mukaddes ve ulvi bir amaç kılıfını geçirmek gösterilebilir.<br />
<br />
İşte Kemalizm, en başta kişi-yaratan şeklinde olması gereken ama tarihin birçok aşamasının, belirli bir süreç içinde kişi-yöneten-yaratan şekline dönüştüğünü gösterdiği ilişkilerin denetim altında tutulmasını sağlar. Kemalizm&#8217;in, &#8220;dinsizlik&#8221; suçlamalarına maruz kalmasına sebep olan, en göz önündeki laiklik ilkesi bir yana, Kemalist öğreti din konusunda, devletin tümü için benimsenmiş olan özgürlüğü temel almıştır. Bu demektir ki kişiler bir dine bağlı olarak doğmazlar ve yine o dine bağlanmak ya da bağlanmamak, kişinin hür aklını kullanarak, o dinin kutsal kitabını okuyup sorgulayarak ulaşabileceği bir noktadır. Ki bu da bizi ister istemez &#8220;Dinin bir dili var mıdır?&#8221; sorusuna getirir.<br />
<br />
Türk milletinin çoğunun inandığı ve mensubu olduğu İslam dinini ve onun kutsal kitabı Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i ele alalım. Arabistan topraklarında Arapça yazılmış olan bu kitabın Arap milliyetçiliğini desteklediği ya da sadece Araplara yollanmış bir kitap olduğunu hiçbir Müslüman savunamaz, kaldı ki böyle bir görüş Müslümanlık görüşüne sığmaz. Bu durumda, bir İtalyan, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i okumak ve bu dini öğrenmek isterse ne yapması gerekir? Tek yol Arapça öğrenmesi midir? Bunun abesle iştigal eden bir durum olacağı ortadadır. Nitekim hem bir mütercim-tercümanlık öğrencisi, hem de bu daldaki araştırmaları takip eden bir kişi olarak, diller arası çeviri faaliyetinin belirli türdeki metinlerle kısıtlandığını hiç görmedim. Bittabi şiir türündeki biçim özelliklerine önem veren metin türlerinin çeviride yarattığı zorluklar göz ardı edilemez fakat kutsal kitaplar, her ne kadar yazıldıkları dilde okunduklarında hissedilen ahenk yadsınamazsa da, temel olarak içerik bakımından önemlidirler. Zaten kutsal kitaplarının yazıldıkları diller dışında okunmasına bu ahengin bozulacağı görüşüyle karşı çıkanlar, aslen ya neye inandıklarının farkında değillerdir ya da kendileri okuyup anladıktan sonra inanmayı veya inanmamayı seçtikleri bu metinlerin diğer insanlar tarafından açık şekilde öğrenilmemesi gibi amaçlar gütmektedirler.<br />
<br />
Diğer yandan, kutsal kitaplar, yazıldıkları dilden başka dillerde okunmalarını yasaklayan ilahi hükümler içermezler. Bu, karanlık Orta Çağ Avrupa&#8217;sındaki kendi menfaatlerini gözeten kilisenin, bilim dilinin Latince olduğu hükmünü vermesiyle halkı bilimi anlamamaya ve öğrenmemeye mahkûm etmesi gibidir. Zira bu metinler ulusların kendi dillerine çevrilmesiyle Avrupa halkı, günümüzdeki refah seviyesinin önemli bir bölümünü borçlu olduğu Rönesans&#8217;ı yaşamış, bilim ve teknik konularında büyük adımlar atmıştır. Aynı şekilde, inananlar da dinlerini bu şekilde daha iyi anlayabilmeli, inançlarının gereklerini kendi dillerini kullanarak yerine getirebilmelilerdir. Bu, kimsenin inancını azaltmaz, aksine kişinin inancına daha da güç katar. Zaten bütün kâinatı yaratan yüce bir varlığın da bir dili olduğunu düşünmek, daha da kötüsü belli dilleri bilip de bu dilleri kullanarak farklı coğrafyalar için farklı kitaplar indirdiğini düşünmek ahmaklıktan başka bir şey değildir. Mademki bu varlık, insanlığa yol göstermesi için böyle rehber kitaplar yollamıştır, o zaman her isteyen de bu kitapları anlayabileceği şekilde okuma hakkına sahiptir.]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>