<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Hepimiz Biriz - Tarih]]></title>
		<link>https://www.hepimizbiriz.com/forum/</link>
		<description><![CDATA[Hepimiz Biriz - https://www.hepimizbiriz.com/forum]]></description>
		<pubDate>Tue, 09 Jun 2026 02:37:55 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Fransız İhtilali]]></title>
			<link>https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-Frans%C4%B1z-%C4%B0htilali-6647</link>
			<pubDate>Wed, 23 Jan 2008 22:30:02 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.hepimizbiriz.com/forum/member.php?action=profile&uid=22">civanpercemi</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-Frans%C4%B1z-%C4%B0htilali-6647</guid>
			<description><![CDATA[FRANSIZ İHTİLALİ<br />
(1789-1804)<br />
<br />
Nedenleri:<br />
a) Krallık Rejiminin İstibdadı: Fransa XVI. yüzyıldan beri koyu bir mutlakıyetle yönetilmekte idi. Krallar, memleketin sahibi ve efendisi sayılırdı. Kralın Tanrı'dan başka kimseye hesap vermeyeceği kabul olunurdu. Kral ve çevresinin , zengin ve gösterişli yaşamına karşılık, halkın sıkıntılı yaşamı, Kral'a tepki duyulmasına yol açmıştır.<br />
b) Sosyal Durum ( Halkın çeşitli Sosyal Sınıflara Ayrılması ) : Fransız milleti eşitsizlik üzerine kurulmuş sosyal bir yapıya sahipti. Halk, birbirlerine eşit olmayan ve başka hak ve imtiyazlara sahip bulunan ; Soylular - Rahipler - Burjuvalar- Köylüler olarak, dört ayrı sınıfa bölünmüştü.<br />
Soylular : Büyük toprak ve Malikane sahibi idiler. Devlet memurluğu ve askerlikle uğraşırlar, devlete vergi vermezlerdi. Topraklarında, köylüleri çalıştırırlardı.<br />
Rahipler : Arazi ve mal sahibi idiler. Din bakımından Papa'ya bağlıydılar. Devlet ve Halk üzerinde dinsel otoriteye sahiptiler. Devlete vergi vermezlerdi.<br />
Burjuvalar : Şehir ve kasabalarda oturan , iş ve ticaret'le uğraşan kesimdi. Aydınlar bu sınıf içinde idi. ( Doktor, Mühendis, Avukat, Tüccar, Sanatçı ) . Siyasal hakları yoktu. Devlete vergi verirlerdi.<br />
Köylüler : Halkın çoğunluğunu oluşturmakta idiler. Vergi verirler, askerlik yaparlar, soylu kişilerin ve rahiplerin tarlalarında çalışırlar, gerektiğinde onların angaryalarını görürlerdi. Hiçbir siyasal hakları yoktu. Okuma - Yazma bilmezlerdi.Ekonominin bütün yükü, vergileri bu sınıf karşılıyordu.<br />
c) Fransız Aydınlarının Etkisi : XVIII.yy.da Fransa'da yetişen filozoflar, düşünceleri ve eserleriyle, Fransız halkını etkilemişlerdir. Bu aydınlar içinde en etkili olanları, Monteskiyö , Volter, Didero ve Jan Jak Ruso' dur.<br />
Monteskiyö , "İran Mektupları " adlı eserinde, bir İranlının ağzından Fransa' daki devlet rejimini, memleket yönetimini, sosyal durumu eleştirerek, hükümetin uygulamalarını ve soyluların yaşayışlarını halka göstermeye çalışmıştır.<br />
" Kanunların Ruhu Üzerine " adlı eserinde, devlet rejimlerini inceleyerek, en iyi devlet rejiminin, kanunları yapan kuvvetle, yürütme kuvvetlerinin birbirlerinden ayrıldıkları rejimler olduğu fikrine ulaşmıştır.<br />
Volter : Felsefe, Tarih, Edebiyat, Sosyoloji, Din alanlarında eserler yazmış, eserlerinde özgürlük ve vicdan özgürlüğü üzerinde durarak, genellikle Kilise ve Papazları eleştirmiştir.<br />
Didero : Fransa'nın en büyük Ansiklopedist lerindendir. Fransızları kültür yoluyla yükseltmeye çalışmış, devlet yönetimini eleştirerek, rejimin değişmesi gerektiğini söylemiştir.<br />
Jan Jak Ruso : Düşünceleriyle, Fransız halkını en çok etkileyen düşünürdür. " Sosyal Mukavele " ( Contrat Social ) adlı eserinde; " İnsanın hür olarak doğduğunu, fakat her yerde zincire vurulmuş bulunduğunu, hakları çiğnenen insanların, bu haklarını geri almaları için, ihtilalin meşru bir araç olduğunu, hükmetme hakkının yalnız millette bulunması gerektiğini söylemiştir.<br />
ç) İngiltere ve Amerika'nın Yönetimlerinin Etkileri : İngiltere' de , 1688' den itibaren görülen " Meşruti Krallık " yönetimi, ve Fransızların destekledikleri Amerika'nın yönetim anlayışları (Özgürlük), Fransızları etkilemiştir.<br />
d) Mali Zorluklar, Vergilerin Ağırlığı : Fransız ihtilalinin en temel nedenidir. Sarayın israfları, Fransa'nın XVIII.yy.boyunca girdiği savaşlar, devletin ekonomik durumunun daha da bozulmasına yol açmış, halktan alınan vergilerin artırılmasına yol açmıştır.<br />
İhtilalin Başlaması ve Dönemleri :<br />
Fransa Kralı, XVI. Lui ' nin, halktan yeni bir vergi almak için "Etajenero" yu toplamasıyla başlayan İhtilal 5 dönemden geçmiştir.<br />
<br />
Dönemleri :<br />
1. Etajenero, Milli Meclis ve Kurucu Meclis Devri (1789 - 1791) : Etajenero' nun, 5 Mayıs 1789 ' da toplanmasıyla başlayan bu dönemde , köylü ve Burjuvaların milletvekilleriyle, soylu ve rahiplerin milletvekilleri arasında toplanma konusunda anlaşmazlık baş göstermiştir. Toplantıların ayrı ayrı salonlarda değil, aynı salonda yapılmasını isteyen köylü milletvekillerinin isteği , soylu ve rahip milletvekilleri tarafından reddedilmiş, bunun üzerine bir araya gelen köylü ve burjuva milletvekilleri , halkın % 96 ' sını temsil ettiklerini ileri sürerek , Etajenero' ya, "Milli Meclis" adını vermişlerdir.<br />
Kral' ın soylu ve rahip milletvekillerinin etkisinde kalarak ,meclise karşı zor kullanmak istemesi, ve maliye bakanı Neker' i görevinden atması üzerine halk ayaklanarak , siyasal hükümlülerin hapsedildikleri " Bastil Hapishanesi" ni basmıştır. Hükümlüleri kurtardıktan sonra hapishaneyi yakmış, yıkmıştır. ( 14 Temmuz 1789 )<br />
Bu olaydan sonra Fransız halkı silahlanmış ve İhtilale katılmıştır.<br />
Milli Meclis;<br />
Soyluların ve Rahiplerin derebeylik döneminden kalma bütün haklarına ve ayrıcalıklarına son vererek, eşitliği kabul etti.<br />
Yeni bir Anayasa yaparak, İnsan ve Vatandaş Hakları bildirisini ( 17 madde ) anayasa'nın başlangıcına koydu.<br />
Yaptığı , yeni Anayasa nedeni ile Milli Meclise, Kurucu Meclis ( Assamblée Constituant) adı verildi.<br />
Kurucu Meclis : Çalışmaları ;<br />
Fransa Meşruti bir krallık olmuştur.<br />
Kanunları yapma yetkisi meclise, yürütme görevi kralın seçeceği Bakanlar Kurulu'na bırakılmıştır.<br />
Kral' a kanunları veto hakkı tanınmıştır.<br />
Kralın kaçma girişimi üzerine Cumhuriyet'in ilan edilmesini isteyenlere katılmamış, Kral'a Anayasa'ya sadık kalacağına dair yemin ettirmiştir.<br />
Üyelerinin hiçbirisinin, yeniden seçilmemesi koşuluyla kendini dağıtmıştır. ( 30 Eylül 1791 )<br />
2. Meşruti Krallık Meclisi Devri ( 1791-1792 ) : Bu dönemde, yeni anayasadan memnun olmayan halk ve Cumhuriyetçiler, Paris'te büyük bir gösteri yapmışlar, kraldan yana olan Paris Belediye Meclisini dağıtarak " Komün" denilen Belediye Meclisini kurmuşlardır. Kralın oturduğu "Tüilöri Sarayı" na yürümüşler, sonuçta Kral tahttan indirilerek, ailesiyle birlikte hapsedilmiştir. Meşruti Krallık Meclisi' nin dağılması üzerine, Ülke yönetimi " Komün " ün eline geçti. 1791 Anayasa'sı yürürlüğünü kaybetti.<br />
3. Milli Konvensiyon Meclisi Devri ( 1792-1795) :<br />
Cumhuriyet ilan edilmiş ancak Cumhurbaşkanı seçilememiştir.<br />
Mecliste; Jirondenler ( İllerden seçilmiş milletvekilleri) , Montanyarlar ( Paris Milletvekilleri ) , Mutediller ( Meclisin ortasında oturanlar-Kararsızlar) olmak üzere üç parti oluşmuştur.<br />
Jirondenler ; İhtilalle kazanılan hakların kan dökülmeden yürütülmesini ve uygulanmasını, Montanyarlar ; Cumhuriyetin ve kazanılan hakların kan dökülerek ve şiddetle korunmasını istemişlerdir.<br />
Jirondenlerin yönetimi ele geçirme çabası sonuç vermeyince, Montanyarlar'la arası açılmıştır.<br />
Kral ve Kraliçe yargılanarak idama mahkum edilmişlerdir.<br />
" Devrim evlatlarını yer " kuralının işlediği dönemdir. İhtilalin etkili isimlerinden Danton ve Robespiyer idama mahkum edilmişlerdir. "Genel Kurtuluş Komitesi " ve " İhtilal Mahkemeleri " kurularak , haklı-haksız binlerce kişi öldürülmüştür.<br />
Meclis tarafından Komite ve İhtilal Mahkemeleri ne son verilmiş, Konvensiyon meclisi yeni bir Anayasa yaparak kendini dağıtmıştır.<br />
4. Direktuvar Devri ( 1795-1799 ) :<br />
Devletin rejimi Cumhuriyettir.<br />
" Beşyüzler Meclisi " ve " İhtiyarlar Meclisi " olarak iki meclis oluşmuştur.<br />
Kanunları yapmak, Beşyüzler meclisinin, onaylamak İhtiyarlar Meclisinin görevidir. Yönetimi iki meclisin belirleyeceği 5 kişiden oluşan Beş Direktör yapacaktı.<br />
İçte kralcılar ve rahiplerle, dışta Avusturya-Prusya-Hollanda ile yapılan savaşlarla uğraşılmıştır.<br />
Napolyon, Mısır başarısızlığı üzerine Fransa'ya geri dönmüş, bu yönetime karşı olanlarla birleşmiş, Beşyüzler Meclisi toplantı sırasında iken meclisi askeri kuvvetlerle basarak üyelerin hepsini tutuklatmıştır. Bu gelişmeler üzerine İhtiyarlar Meclisi kendini dağıtmış, böylece Direktuvar devri sona ermiştir.<br />
5. Konsüllük Devri (1799-1804) :<br />
Anayasa'nın yeniden yapılması için iki komisyon kurulmuş, yürütme ve yönetme işlerine bakmak için de üç kişiden oluşan, Konsül seçilmiştir. Konsülün birinci kişisi Napolyon Bonapart' tı.<br />
Napolyon ' un yazdığı Anayasa'ya göre üç konsül ülkeyi on yıl yönetecekler, kanunları Senato ve Tribuna adlarıyla anılan meclisler yapacaktı.<br />
Meclis üyelerinden birisinin, Napolyon'un İmparator olmasını önermesi üzerine halkoyuna gidilmiş, Napolyon İmparator seçilmiştir. Böylece Konsüllük devri sona ererek I.İmparatorluk dönemi başlamıştır.<br />
Fransız İhtilali'nin Sonuçları :<br />
Dünyada yeni bir devlet rejiminin ( Demokrasi ) doğmasına yol açmıştır.<br />
Mutlak krallıkların yıkılabileceği görülmüştür.<br />
Milliyet, eşitlik, özgürlük, adalet, kardeşlik gibi kavramlar dünyaya yayılmaya başladı.<br />
Milliyetçilik akımı dünyada etkili olmuş, çok uluslu yapıdaki imparatorlukların parçalanmasına yol açmıştır.<br />
İnsan hakları kavramını geliştirmiştir.<br />
Getirdiği ve dünyayı etkilediği evrensel düşüncelerden dolayı yakınçağın başlangıcı kabul edilmiştir.<br />
Osmanlı Devletine Etkileri :<br />
Osmanlı Ülkesindeki Azınlıklar arasında, özellikle Milliyetçilik akımı çok etkili olmuş ve İmparatorluğun parçalanmasına ve sonuçta yıkılmasına yol açmıştır.<br />
İhtilal sonrası dünyaya yayılan yeni düşünceler Osmanlı aydınları arasında da etkili olmuştur. Tanzimat'ın ilanında, yeni Osmanlıların ortaya çıkmasında, Kanun-i Esasi' nin hazırlanmasında bu etkiler görülür.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[FRANSIZ İHTİLALİ<br />
(1789-1804)<br />
<br />
Nedenleri:<br />
a) Krallık Rejiminin İstibdadı: Fransa XVI. yüzyıldan beri koyu bir mutlakıyetle yönetilmekte idi. Krallar, memleketin sahibi ve efendisi sayılırdı. Kralın Tanrı'dan başka kimseye hesap vermeyeceği kabul olunurdu. Kral ve çevresinin , zengin ve gösterişli yaşamına karşılık, halkın sıkıntılı yaşamı, Kral'a tepki duyulmasına yol açmıştır.<br />
b) Sosyal Durum ( Halkın çeşitli Sosyal Sınıflara Ayrılması ) : Fransız milleti eşitsizlik üzerine kurulmuş sosyal bir yapıya sahipti. Halk, birbirlerine eşit olmayan ve başka hak ve imtiyazlara sahip bulunan ; Soylular - Rahipler - Burjuvalar- Köylüler olarak, dört ayrı sınıfa bölünmüştü.<br />
Soylular : Büyük toprak ve Malikane sahibi idiler. Devlet memurluğu ve askerlikle uğraşırlar, devlete vergi vermezlerdi. Topraklarında, köylüleri çalıştırırlardı.<br />
Rahipler : Arazi ve mal sahibi idiler. Din bakımından Papa'ya bağlıydılar. Devlet ve Halk üzerinde dinsel otoriteye sahiptiler. Devlete vergi vermezlerdi.<br />
Burjuvalar : Şehir ve kasabalarda oturan , iş ve ticaret'le uğraşan kesimdi. Aydınlar bu sınıf içinde idi. ( Doktor, Mühendis, Avukat, Tüccar, Sanatçı ) . Siyasal hakları yoktu. Devlete vergi verirlerdi.<br />
Köylüler : Halkın çoğunluğunu oluşturmakta idiler. Vergi verirler, askerlik yaparlar, soylu kişilerin ve rahiplerin tarlalarında çalışırlar, gerektiğinde onların angaryalarını görürlerdi. Hiçbir siyasal hakları yoktu. Okuma - Yazma bilmezlerdi.Ekonominin bütün yükü, vergileri bu sınıf karşılıyordu.<br />
c) Fransız Aydınlarının Etkisi : XVIII.yy.da Fransa'da yetişen filozoflar, düşünceleri ve eserleriyle, Fransız halkını etkilemişlerdir. Bu aydınlar içinde en etkili olanları, Monteskiyö , Volter, Didero ve Jan Jak Ruso' dur.<br />
Monteskiyö , "İran Mektupları " adlı eserinde, bir İranlının ağzından Fransa' daki devlet rejimini, memleket yönetimini, sosyal durumu eleştirerek, hükümetin uygulamalarını ve soyluların yaşayışlarını halka göstermeye çalışmıştır.<br />
" Kanunların Ruhu Üzerine " adlı eserinde, devlet rejimlerini inceleyerek, en iyi devlet rejiminin, kanunları yapan kuvvetle, yürütme kuvvetlerinin birbirlerinden ayrıldıkları rejimler olduğu fikrine ulaşmıştır.<br />
Volter : Felsefe, Tarih, Edebiyat, Sosyoloji, Din alanlarında eserler yazmış, eserlerinde özgürlük ve vicdan özgürlüğü üzerinde durarak, genellikle Kilise ve Papazları eleştirmiştir.<br />
Didero : Fransa'nın en büyük Ansiklopedist lerindendir. Fransızları kültür yoluyla yükseltmeye çalışmış, devlet yönetimini eleştirerek, rejimin değişmesi gerektiğini söylemiştir.<br />
Jan Jak Ruso : Düşünceleriyle, Fransız halkını en çok etkileyen düşünürdür. " Sosyal Mukavele " ( Contrat Social ) adlı eserinde; " İnsanın hür olarak doğduğunu, fakat her yerde zincire vurulmuş bulunduğunu, hakları çiğnenen insanların, bu haklarını geri almaları için, ihtilalin meşru bir araç olduğunu, hükmetme hakkının yalnız millette bulunması gerektiğini söylemiştir.<br />
ç) İngiltere ve Amerika'nın Yönetimlerinin Etkileri : İngiltere' de , 1688' den itibaren görülen " Meşruti Krallık " yönetimi, ve Fransızların destekledikleri Amerika'nın yönetim anlayışları (Özgürlük), Fransızları etkilemiştir.<br />
d) Mali Zorluklar, Vergilerin Ağırlığı : Fransız ihtilalinin en temel nedenidir. Sarayın israfları, Fransa'nın XVIII.yy.boyunca girdiği savaşlar, devletin ekonomik durumunun daha da bozulmasına yol açmış, halktan alınan vergilerin artırılmasına yol açmıştır.<br />
İhtilalin Başlaması ve Dönemleri :<br />
Fransa Kralı, XVI. Lui ' nin, halktan yeni bir vergi almak için "Etajenero" yu toplamasıyla başlayan İhtilal 5 dönemden geçmiştir.<br />
<br />
Dönemleri :<br />
1. Etajenero, Milli Meclis ve Kurucu Meclis Devri (1789 - 1791) : Etajenero' nun, 5 Mayıs 1789 ' da toplanmasıyla başlayan bu dönemde , köylü ve Burjuvaların milletvekilleriyle, soylu ve rahiplerin milletvekilleri arasında toplanma konusunda anlaşmazlık baş göstermiştir. Toplantıların ayrı ayrı salonlarda değil, aynı salonda yapılmasını isteyen köylü milletvekillerinin isteği , soylu ve rahip milletvekilleri tarafından reddedilmiş, bunun üzerine bir araya gelen köylü ve burjuva milletvekilleri , halkın % 96 ' sını temsil ettiklerini ileri sürerek , Etajenero' ya, "Milli Meclis" adını vermişlerdir.<br />
Kral' ın soylu ve rahip milletvekillerinin etkisinde kalarak ,meclise karşı zor kullanmak istemesi, ve maliye bakanı Neker' i görevinden atması üzerine halk ayaklanarak , siyasal hükümlülerin hapsedildikleri " Bastil Hapishanesi" ni basmıştır. Hükümlüleri kurtardıktan sonra hapishaneyi yakmış, yıkmıştır. ( 14 Temmuz 1789 )<br />
Bu olaydan sonra Fransız halkı silahlanmış ve İhtilale katılmıştır.<br />
Milli Meclis;<br />
Soyluların ve Rahiplerin derebeylik döneminden kalma bütün haklarına ve ayrıcalıklarına son vererek, eşitliği kabul etti.<br />
Yeni bir Anayasa yaparak, İnsan ve Vatandaş Hakları bildirisini ( 17 madde ) anayasa'nın başlangıcına koydu.<br />
Yaptığı , yeni Anayasa nedeni ile Milli Meclise, Kurucu Meclis ( Assamblée Constituant) adı verildi.<br />
Kurucu Meclis : Çalışmaları ;<br />
Fransa Meşruti bir krallık olmuştur.<br />
Kanunları yapma yetkisi meclise, yürütme görevi kralın seçeceği Bakanlar Kurulu'na bırakılmıştır.<br />
Kral' a kanunları veto hakkı tanınmıştır.<br />
Kralın kaçma girişimi üzerine Cumhuriyet'in ilan edilmesini isteyenlere katılmamış, Kral'a Anayasa'ya sadık kalacağına dair yemin ettirmiştir.<br />
Üyelerinin hiçbirisinin, yeniden seçilmemesi koşuluyla kendini dağıtmıştır. ( 30 Eylül 1791 )<br />
2. Meşruti Krallık Meclisi Devri ( 1791-1792 ) : Bu dönemde, yeni anayasadan memnun olmayan halk ve Cumhuriyetçiler, Paris'te büyük bir gösteri yapmışlar, kraldan yana olan Paris Belediye Meclisini dağıtarak " Komün" denilen Belediye Meclisini kurmuşlardır. Kralın oturduğu "Tüilöri Sarayı" na yürümüşler, sonuçta Kral tahttan indirilerek, ailesiyle birlikte hapsedilmiştir. Meşruti Krallık Meclisi' nin dağılması üzerine, Ülke yönetimi " Komün " ün eline geçti. 1791 Anayasa'sı yürürlüğünü kaybetti.<br />
3. Milli Konvensiyon Meclisi Devri ( 1792-1795) :<br />
Cumhuriyet ilan edilmiş ancak Cumhurbaşkanı seçilememiştir.<br />
Mecliste; Jirondenler ( İllerden seçilmiş milletvekilleri) , Montanyarlar ( Paris Milletvekilleri ) , Mutediller ( Meclisin ortasında oturanlar-Kararsızlar) olmak üzere üç parti oluşmuştur.<br />
Jirondenler ; İhtilalle kazanılan hakların kan dökülmeden yürütülmesini ve uygulanmasını, Montanyarlar ; Cumhuriyetin ve kazanılan hakların kan dökülerek ve şiddetle korunmasını istemişlerdir.<br />
Jirondenlerin yönetimi ele geçirme çabası sonuç vermeyince, Montanyarlar'la arası açılmıştır.<br />
Kral ve Kraliçe yargılanarak idama mahkum edilmişlerdir.<br />
" Devrim evlatlarını yer " kuralının işlediği dönemdir. İhtilalin etkili isimlerinden Danton ve Robespiyer idama mahkum edilmişlerdir. "Genel Kurtuluş Komitesi " ve " İhtilal Mahkemeleri " kurularak , haklı-haksız binlerce kişi öldürülmüştür.<br />
Meclis tarafından Komite ve İhtilal Mahkemeleri ne son verilmiş, Konvensiyon meclisi yeni bir Anayasa yaparak kendini dağıtmıştır.<br />
4. Direktuvar Devri ( 1795-1799 ) :<br />
Devletin rejimi Cumhuriyettir.<br />
" Beşyüzler Meclisi " ve " İhtiyarlar Meclisi " olarak iki meclis oluşmuştur.<br />
Kanunları yapmak, Beşyüzler meclisinin, onaylamak İhtiyarlar Meclisinin görevidir. Yönetimi iki meclisin belirleyeceği 5 kişiden oluşan Beş Direktör yapacaktı.<br />
İçte kralcılar ve rahiplerle, dışta Avusturya-Prusya-Hollanda ile yapılan savaşlarla uğraşılmıştır.<br />
Napolyon, Mısır başarısızlığı üzerine Fransa'ya geri dönmüş, bu yönetime karşı olanlarla birleşmiş, Beşyüzler Meclisi toplantı sırasında iken meclisi askeri kuvvetlerle basarak üyelerin hepsini tutuklatmıştır. Bu gelişmeler üzerine İhtiyarlar Meclisi kendini dağıtmış, böylece Direktuvar devri sona ermiştir.<br />
5. Konsüllük Devri (1799-1804) :<br />
Anayasa'nın yeniden yapılması için iki komisyon kurulmuş, yürütme ve yönetme işlerine bakmak için de üç kişiden oluşan, Konsül seçilmiştir. Konsülün birinci kişisi Napolyon Bonapart' tı.<br />
Napolyon ' un yazdığı Anayasa'ya göre üç konsül ülkeyi on yıl yönetecekler, kanunları Senato ve Tribuna adlarıyla anılan meclisler yapacaktı.<br />
Meclis üyelerinden birisinin, Napolyon'un İmparator olmasını önermesi üzerine halkoyuna gidilmiş, Napolyon İmparator seçilmiştir. Böylece Konsüllük devri sona ererek I.İmparatorluk dönemi başlamıştır.<br />
Fransız İhtilali'nin Sonuçları :<br />
Dünyada yeni bir devlet rejiminin ( Demokrasi ) doğmasına yol açmıştır.<br />
Mutlak krallıkların yıkılabileceği görülmüştür.<br />
Milliyet, eşitlik, özgürlük, adalet, kardeşlik gibi kavramlar dünyaya yayılmaya başladı.<br />
Milliyetçilik akımı dünyada etkili olmuş, çok uluslu yapıdaki imparatorlukların parçalanmasına yol açmıştır.<br />
İnsan hakları kavramını geliştirmiştir.<br />
Getirdiği ve dünyayı etkilediği evrensel düşüncelerden dolayı yakınçağın başlangıcı kabul edilmiştir.<br />
Osmanlı Devletine Etkileri :<br />
Osmanlı Ülkesindeki Azınlıklar arasında, özellikle Milliyetçilik akımı çok etkili olmuş ve İmparatorluğun parçalanmasına ve sonuçta yıkılmasına yol açmıştır.<br />
İhtilal sonrası dünyaya yayılan yeni düşünceler Osmanlı aydınları arasında da etkili olmuştur. Tanzimat'ın ilanında, yeni Osmanlıların ortaya çıkmasında, Kanun-i Esasi' nin hazırlanmasında bu etkiler görülür.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sanayi Devrimi]]></title>
			<link>https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-Sanayi-Devrimi-6646</link>
			<pubDate>Wed, 23 Jan 2008 22:27:27 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.hepimizbiriz.com/forum/member.php?action=profile&uid=22">civanpercemi</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-Sanayi-Devrimi-6646</guid>
			<description><![CDATA[SANAYİ DEVRİMİ<br />
<br />
18. yüzyılın ortalarında, Batı uygarlıklarında, sanayi devrimi denen yeni bir gelişme ve kapalı dünyayı sarsan oluşumlar görülmektedir. Sanayi devrimi ile, Batılı toplumların yaşamlarında, köklü değişiklikler olmuştur. Üretimin ve ulaştırma araçlarında da büyük gelişmeler olmuştur. Batı toplumu hızla genişleyen bir makineleşmeye yönelmiş, nüfus daha hızla artmaya başlamıştır. Buluşlar arka arkaya ortaya çıkmış ve bu buluşlar da üretimi artırırken üretim için harcanan fiziksel çabayı giderek azaltmıştır.<br />
<br />
Sanayi Devriminin 1750&#8217;lerden 1890&#8217;lara kadar süren ilk döneminde sanayi yapılarında hidrolik enerjinin yerini, James Watt&#8217;ın 1765&#8217;te bulduğu buhar enerjisi almıştır. Yine bu ilk dönemde dokuma sanayi ve metalurji konularında büyük gelişmeler olmuştur. Metalurjideki gelişmeler sonucu ilk yüksek fırınlarından Bessemer (1856) yöntemiyle çelik üretimine geçilmiş, özellikle demiryolu yapımına büyük olanaklar sağlamıştır. Batı Avrupa, bütün bu gelişmelerin merkezi olmuştur. Maden kömürü bakımından zengin ülkeler, hareketin başını çekmişlerdir. İngiltere ve Almanya, bu ülkelere örnektir.<br />
<br />
1896&#8217;lardaki büyük fiyat artışları, sanayi devriminin ikinci dönemini başlatmış ve 1928&#8217;e kadar sürmüştür. Bu dönemde de enerji kaynakları bakımından, maden kömürü önemli bir rol oynamaya devam etmiş, bunun yanında elektrik ve petrol enerjisi bulunarak sanayide hızla kullanılmaya başlanmıştır. Daha sonra yeni sanayi alanları olarak kimya sanayi ile, otomobil ve uçak yapımına yarayan mekanik sanayi gelişmiştir. Bu yeni sanayi oluşumu, geliştirilmiş bir iş bölümüne dayanmakta ve işçilerin zaman kaybını önleyecek yöntemleri araştırıp kullanmaktadır. Zincirleme çalışma yöntemi (Taylorizasyon) ile, üretim, o zamana kadar görülmemiş boyutlara çıkmıştır. Son olarak tarım da sanayileşmiş, uzmanlaşmış ve mekanik tarım araçları kullanılmaya başlanmıştır.<br />
<br />
Sanayi, günümüzde de gelişimini sürdürmekte, bir anlamda sanayi devrimi devam etmektedir. Hızla gelişen otomasyon ve elektronik sistemler, gelişen enerji üretim olanakları, sanayi yapılarının yapım sistemlerinin ve teknolojilerinin de geliştirilmesine yol açmakta, üretilen yeni yapı malzemeleri, sanayi yapıları yapımında gelişime öncülük etmektedir.<br />
<br />
Dünyada Sanayi Yapısının Evrimi<br />
<br />
Geçmiş dönemlerde, toplumların zaman içinde ortaya çıkan ve hızla karşılanması gereken ihtiyaçları, bunları gerçekleştiren kurumlarca özümsenip algılanıncaya ve bu ihtiyaçların karşılığı olan biçimler ortaya çıkıncaya kadar, bir önceki aşamanın yarattığı biçimsel kalıplar ve koşullanmalar içinde yapısallaştırılmaktaydılar. Sanayi yapılarının gelişimi de bu oluşum doğrultusunda olmuştur. Yeni yapı malzemeleri üretilmeye başlamış olsa bile yapılarda eski biçimlerin uygulanmaya devam ettiği görülmektedir.<br />
<br />
Sanayi devrimi ile birlikte sanayi yapıları da yeni bir fonksiyon ve içerik kazanmışlardır. Üretilen yeni inşaat malzemeleri, önce eski biçimsel kalıplar içinde, köprülerde, su kemerlerinde, su kulelerinde vb. kullanılmıştır. Dökme demirden İngiltere&#8217; de Severn nehri üzerinde yapılan ilk köprü (1777-1779) bu yapılara örnektir. Mimar T.F. Pritchard tarafından tasarlanan köprü, hem strüktürün ana biçimlenişi ile hem de dekoratif bazı eklenti elemanları ile eski taş köprüleri andırmaktadır.<br />
<br />
İlk sanayi yapılarının belirleyici niteliği, işlevde ve malzemede yenilik olmuştur. Fakat yeni malzemelerin sahip oldukları özelliklerin gereği olan yeni bir strüktür oluşturulamamıştır. Bu yapılarda yeni malzemelerin; hafiflik, kesitlerinin inceliği, geniş açıklıkları geçilebilmeleri, yapım sürelerinin kısalığı gibi özelliklerinden yararlanıldığı halde, eski strüktür sistemlerine bağlı kalınmıştır. Fakat geniş açıklıkların geçilebilmesi önemli bir gelişmedir. Özellikle ilk dönemde en yaygın olan tekstil sanayisinde, enerji kaynağı buhar makinesidir ve genelde bütün bir fabrikada bu makineden bir tane bulunmaktadır. Bu sebeple, bütün araçların vargeller ve kolonlar aracılığı ile bu makineye bağlanması zorunludur. Bu özelliğinden ötürü bu üretim sistemi, en azından kesiksiz sürekli bir hacme ihtiyaç duymaktadır.<br />
<br />
Sanayi yapıları bu aşamada yeni bir işlevin henüz eski biçimlerde karşılandığı bir durumdadır.<br />
<br />
Bundan sonraki aşamada, malzeme ile yapının strüktürü arasında bir uyum görülmeye başlanmıştır. Fakat bu davranış sanayi yapılarında değil de daha çok ürünlerin gösterişli bir biçimde teşhir edilmesi amacıyla inşa edilen sergi yapılarında ortaya çıkmıştır. Bu çalışmalar da çoğunlukla mühendisler tarafından yapılmıştır.<br />
<br />
Dökme demir ve cam malzeme, 19.yüzyılın ortasından önce, çoğunlukla bahçe seralarında ve limonluklarda kullanılmıştır. Bu malzemeler, sanayi ile ilgili olarak ilk kez 1851&#8217;de Londra&#8217;da açılan büyük sanayi sergisinde kullanılmıştır. Yapı, asıl mesleği bahçıvanlık ve bitki uzmanlığı olan ve sera yapılarından dolayı, demir ve cam malzemeyi iyi tanıyan Joseph Paxton tarafından projelendirilmiştir. Daha sonra Crystal Palace adı verilen yapı, dökme demir iskelet olarak yapılmış ve arası cam ile kaplanmıştır.<br />
<br />
O dönemin koşullarında karmaşık bir ağ gibi dokunmuş iskeleti ile sadece camdan sınırları olan, sonsuzcasına sürekli bu yapı, şaşkınlıkla dolaşılacak, içinde insanın mekan algısını kaybedebileceği bir ortam oluşturmuştur.<br />
<br />
Sergi Yapısı Crystal Palace 1851 Londra<br />
<br />
Bir optik merkezden yoksun olan yapının, sınırsız uzunlukta görünmesi tasarlanmıştır. Basit bir motifin tekrarı üzerine kurulu olan bu kompozisyon; görünüşte klasik geleneğin modellerine benzemektedir, fakat benimsenen oranlar ve boyutlar sonucu yapı, tepeden tırnağa değişime uğramıştır. Bu yapıyı oluşturan elemanlar tamamen standardize edilmiş ve yapım yerine hazır bir şekilde getirilmiştir. Dört ay gibi bir sürede yapılan yapı, standardizasyon ve prefabrikasyonun ilk büyük örneği olmuştur.<br />
<br />
Sergi Yapısı Crystal Palace 1851 Londra<br />
<br />
Hızlanan sanayileşme süreci sonucu, üreticilerin dış pazarlara açılma gereği doğrultusunda, 19.yüzyılın ikinci yarısında birçok sergi düzenlenmiştir. Bir çeşit ulusal gövde gösterisi olan bu sergilerin en ilgi çekicileri, 1855, 1885, 1889 ve 1900 yıllarında Paris&#8217;te düzenlenenlerdir. En önemlisi 1889 sergisidir. Bu sergi, birbirine ekli bir dizi yapıdan oluşmuştur.<br />
<br />
1856&#8217;da Bessemer dönüştürücüleri yardımı ile çelik elde edilmiş, 1864&#8217;te açık-ocak sürecine geçilmiş ve 1878&#8217;de ise çelik üretim süreci mükemmel bir hale gelmiştir. 1889&#8217;da Dutert ile Contamine&#8217;nin birlikte yaptıkları Galerie des Machines (Makineler Galerisi), çeliğin gelişimi sonucu, o zamana kadar yapılanlara göre çelik kullanımının en güzel örneği olmuştur. Açıklık 115 metredir ve mafsallı çelik makaslar ile geçilmiştir.<br />
<br />
Galerie des Machines 1889<br />
<br />
Bu dönemde birkaç fabrika örneğinden birisi de, ilk iskelet yapı örneği olan ve Jules Saulnier&#8217;in 1871-1872&#8217;de Noisiel-sur-Seine&#8217;de yaptığı çikolata fabrikasıdır. Seine nehri üzerine oturtulmuş dört büyük ayağa oturan dört ana taşıyıcı sistemden meydana gelen bu yapının çevresi kagir bir kabukla çevrilmiştir. Yüzeyler ve çatıyı dolduran dekoratif ögeler ise, henüz kurumlarını ve beğenisini yaratamamış, karmaşık bir üretim sürecinin bütün yozlaşma belirtilerini taşımaktadır.<br />
<br />
Çikolata Fabrikası<br />
<br />
Birinci Dünya Savaşı Öncesi<br />
<br />
1907&#8217; de Almanya&#8217;da Deutscher Werkbund adı altında; fabrikatör, mimar ve dizayncıların bir çeşit buluşma yeri olan bir kurumun oluşturulması ile, sanayicilerin mimarlar ile işbirliği içinde çalışmaları başlamıştır. Buna ilk örnek olarak, AEG firması, yaptıracağı sanayi yapılarının, ürünlerinin, ambalaj biçimlerinin, hatta kullanacağı kırtasiye gereçlerinin biçimlendirilme sorumluluğunu mimar Peter Behrens&#8217; e vermiştir. Bu olay, sanayi yapılarının gelişimleri açısından, tarihteki önemli bir hareket olmuştur.<br />
<br />
Peter Behrens, çalışmalarında, AEG&#8217;nin sanayi yapılarına, eski biçimlerden arınmış, kullanılan malzemenin işlevi, hammaddesi ve yapım süreci iyi düşünülmüş saf ve sağlam bir düzen getirmiştir. Örneğin Turbine Fabrikası, Almanya&#8217;da yapılan ilk çelik ve cam yapıdır. Strüktürün kurulmasındaki akılcı tutum ve dozu iyi ayarlanmış bir anıtsallık bakımından tutarlı bir örnek olmaktadır.<br />
<br />
AEG Turbine Binası<br />
<br />
Behrens&#8217;in sanayi yapılarındaki çabalarını Walter Gropius sürdürmüştür. Gropius&#8217;un ilk bağımsız uygulaması, Adolf Mayer ile birlikte yaptığı, Fagus ayakkabı bağı fabrikasıdır (1911). Bu yapı, yalnızca sanayi yapısı olarak değil, aynı zamanda herhangi bir yapı olarak ta mimarlığın yüzyıl başındaki gelişmesi içinde ayrıcalıklı bir yer tutmaktadır.<br />
<br />
Üç katlı olan yapı çelik bir strüktür tarafından taşınmaktadır. Dış duvarlar cam perde olarak yapılmıştır. Köşelerdeki taşıyıcılar kaldırılarak, cam perdeler iyice açığa çıkarılmıştır. Bunun yanında da çatısında, herhangi bir çatı kornişinin bulunmayışı, girişi çevreleyen yatay tuğla bantlar gibi özellikleri, o dönem için oldukça yeni ayrıntılar olmuşlardır.<br />
<br />
Fagus Ayakkabı Bağı Fabrikası<br />
<br />
Çelik, beton ve cam hızla geleneksel kaba yapım gereçlerinin yerini almışlardır. Bu yeni yapı malzemelerinin sağlamlığı ve moleküler yoğunluğu sayesinde, geniş açıklıklı şeffaf yapılar oluşturulabilmiştir.<br />
<br />
Bu gelişmeler, Gropius ile Meyer&#8217;in 1914&#8217;te Köln&#8217;de açılan Werkbund sergisi için yaptıkları yönetim yapısı ve arkasındaki örnek fabrikada da görülmektedir.<br />
<br />
Birinci Dünya Savaşı Sonrası<br />
<br />
Savaşı izleyen yıllardaki karışıklıklar, barışın geri gelmeyeceği kaygısı gibi belirsizlikler, mimarlığı ve mimarları kaçışa sürüklemiş, ekspresyonizm ortaya çıkmıştır. Behrens&#8217;in 1920-1925 yılları arasında Hoechst&#8217;ün boya fabrikaları için yaptığı büro bloğu, özellikle girişi, ekspresyonizmin en uç örneklerinden birisidir.<br />
<br />
Hoechst Boya Fabrikası<br />
<br />
Ekspresyonist tutum 1925&#8217;te yok olmuş, yerini alan tutuma da enternasyonal stil denmiştir. Bu stil içinde süratli yapım yöntemleri geliştirilmiş, fakat yapı elemanlarının yanısıra, adeta düşüncenin ve tasarımın yöntemlerinin bile standartlaştırılmış olması giderek bu tutumu kısırlaştırmıştır. Bu tarzda inşa edilmiş sanayi yapılarına örnek olarak J.Andreas Brinkman ile L.C. Van derVlugt&#8217; un 1928-1929&#8217;da Rotterdam&#8217;da yaptıkları Van Nelle Tütün Fabrikası, ile Sir Owens Williams&#8217;ın 1930-1932&#8217;de Nottingham&#8217;da yaptığı Boots Kimyasal Ürünler Fabrikası gösterilmektedir.<br />
<br />
İkinci Dünya Savaşı Öncesi<br />
<br />
Sanayi yapıları yapımında iki savaş arası yıllarda, değişmekte ve gelişmekte olan yeni teknolojik düzey için yeni imgeler aranması olgusu ağırlık kazanmıştır. Böylece sanayi yapılarının programına katılan yönetim binaları ve araştırma birimleri, programların daha büyük bir bölümünü doldurmuştur. Bu olgu daha da gelişerek, anamalcı düzenin yarattığı yapay gereksinmelerin, geri dönüp sanayi yapısında yansıması sonucu, yapılar prestij yapılarına dönüşmüş, bir anıtsallık kazanmaya başlamışlardır.<br />
<br />
Frank Lloyd Wright&#8217;ın S. C. Johnson &amp; Son firması için Racine, Wiseonsin&#8217;de 1936 &#8211; 1939 yıllarında yaptığı yönetim binası ve araştırma merkezi buna örnek gösterilebilmektedir.<br />
<br />
Yine Alver Aalto&#8217;nun Finlandiya Sunila&#8217;da ki fabrika kompleksidir. Bu yapıdan başka, bir dizi selüloz ve bıçkı fabrikaları da yapılmıştır. Bu yapılar, abartılmış büyüklük ve gösterişten uzak, lüks ve zarif olmayan yapılardır. Üretim sürecinden sonuca ulaşılmış, düz, görünüşü hoşa giden, sade yapılar olmuşlardır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[SANAYİ DEVRİMİ<br />
<br />
18. yüzyılın ortalarında, Batı uygarlıklarında, sanayi devrimi denen yeni bir gelişme ve kapalı dünyayı sarsan oluşumlar görülmektedir. Sanayi devrimi ile, Batılı toplumların yaşamlarında, köklü değişiklikler olmuştur. Üretimin ve ulaştırma araçlarında da büyük gelişmeler olmuştur. Batı toplumu hızla genişleyen bir makineleşmeye yönelmiş, nüfus daha hızla artmaya başlamıştır. Buluşlar arka arkaya ortaya çıkmış ve bu buluşlar da üretimi artırırken üretim için harcanan fiziksel çabayı giderek azaltmıştır.<br />
<br />
Sanayi Devriminin 1750&#8217;lerden 1890&#8217;lara kadar süren ilk döneminde sanayi yapılarında hidrolik enerjinin yerini, James Watt&#8217;ın 1765&#8217;te bulduğu buhar enerjisi almıştır. Yine bu ilk dönemde dokuma sanayi ve metalurji konularında büyük gelişmeler olmuştur. Metalurjideki gelişmeler sonucu ilk yüksek fırınlarından Bessemer (1856) yöntemiyle çelik üretimine geçilmiş, özellikle demiryolu yapımına büyük olanaklar sağlamıştır. Batı Avrupa, bütün bu gelişmelerin merkezi olmuştur. Maden kömürü bakımından zengin ülkeler, hareketin başını çekmişlerdir. İngiltere ve Almanya, bu ülkelere örnektir.<br />
<br />
1896&#8217;lardaki büyük fiyat artışları, sanayi devriminin ikinci dönemini başlatmış ve 1928&#8217;e kadar sürmüştür. Bu dönemde de enerji kaynakları bakımından, maden kömürü önemli bir rol oynamaya devam etmiş, bunun yanında elektrik ve petrol enerjisi bulunarak sanayide hızla kullanılmaya başlanmıştır. Daha sonra yeni sanayi alanları olarak kimya sanayi ile, otomobil ve uçak yapımına yarayan mekanik sanayi gelişmiştir. Bu yeni sanayi oluşumu, geliştirilmiş bir iş bölümüne dayanmakta ve işçilerin zaman kaybını önleyecek yöntemleri araştırıp kullanmaktadır. Zincirleme çalışma yöntemi (Taylorizasyon) ile, üretim, o zamana kadar görülmemiş boyutlara çıkmıştır. Son olarak tarım da sanayileşmiş, uzmanlaşmış ve mekanik tarım araçları kullanılmaya başlanmıştır.<br />
<br />
Sanayi, günümüzde de gelişimini sürdürmekte, bir anlamda sanayi devrimi devam etmektedir. Hızla gelişen otomasyon ve elektronik sistemler, gelişen enerji üretim olanakları, sanayi yapılarının yapım sistemlerinin ve teknolojilerinin de geliştirilmesine yol açmakta, üretilen yeni yapı malzemeleri, sanayi yapıları yapımında gelişime öncülük etmektedir.<br />
<br />
Dünyada Sanayi Yapısının Evrimi<br />
<br />
Geçmiş dönemlerde, toplumların zaman içinde ortaya çıkan ve hızla karşılanması gereken ihtiyaçları, bunları gerçekleştiren kurumlarca özümsenip algılanıncaya ve bu ihtiyaçların karşılığı olan biçimler ortaya çıkıncaya kadar, bir önceki aşamanın yarattığı biçimsel kalıplar ve koşullanmalar içinde yapısallaştırılmaktaydılar. Sanayi yapılarının gelişimi de bu oluşum doğrultusunda olmuştur. Yeni yapı malzemeleri üretilmeye başlamış olsa bile yapılarda eski biçimlerin uygulanmaya devam ettiği görülmektedir.<br />
<br />
Sanayi devrimi ile birlikte sanayi yapıları da yeni bir fonksiyon ve içerik kazanmışlardır. Üretilen yeni inşaat malzemeleri, önce eski biçimsel kalıplar içinde, köprülerde, su kemerlerinde, su kulelerinde vb. kullanılmıştır. Dökme demirden İngiltere&#8217; de Severn nehri üzerinde yapılan ilk köprü (1777-1779) bu yapılara örnektir. Mimar T.F. Pritchard tarafından tasarlanan köprü, hem strüktürün ana biçimlenişi ile hem de dekoratif bazı eklenti elemanları ile eski taş köprüleri andırmaktadır.<br />
<br />
İlk sanayi yapılarının belirleyici niteliği, işlevde ve malzemede yenilik olmuştur. Fakat yeni malzemelerin sahip oldukları özelliklerin gereği olan yeni bir strüktür oluşturulamamıştır. Bu yapılarda yeni malzemelerin; hafiflik, kesitlerinin inceliği, geniş açıklıkları geçilebilmeleri, yapım sürelerinin kısalığı gibi özelliklerinden yararlanıldığı halde, eski strüktür sistemlerine bağlı kalınmıştır. Fakat geniş açıklıkların geçilebilmesi önemli bir gelişmedir. Özellikle ilk dönemde en yaygın olan tekstil sanayisinde, enerji kaynağı buhar makinesidir ve genelde bütün bir fabrikada bu makineden bir tane bulunmaktadır. Bu sebeple, bütün araçların vargeller ve kolonlar aracılığı ile bu makineye bağlanması zorunludur. Bu özelliğinden ötürü bu üretim sistemi, en azından kesiksiz sürekli bir hacme ihtiyaç duymaktadır.<br />
<br />
Sanayi yapıları bu aşamada yeni bir işlevin henüz eski biçimlerde karşılandığı bir durumdadır.<br />
<br />
Bundan sonraki aşamada, malzeme ile yapının strüktürü arasında bir uyum görülmeye başlanmıştır. Fakat bu davranış sanayi yapılarında değil de daha çok ürünlerin gösterişli bir biçimde teşhir edilmesi amacıyla inşa edilen sergi yapılarında ortaya çıkmıştır. Bu çalışmalar da çoğunlukla mühendisler tarafından yapılmıştır.<br />
<br />
Dökme demir ve cam malzeme, 19.yüzyılın ortasından önce, çoğunlukla bahçe seralarında ve limonluklarda kullanılmıştır. Bu malzemeler, sanayi ile ilgili olarak ilk kez 1851&#8217;de Londra&#8217;da açılan büyük sanayi sergisinde kullanılmıştır. Yapı, asıl mesleği bahçıvanlık ve bitki uzmanlığı olan ve sera yapılarından dolayı, demir ve cam malzemeyi iyi tanıyan Joseph Paxton tarafından projelendirilmiştir. Daha sonra Crystal Palace adı verilen yapı, dökme demir iskelet olarak yapılmış ve arası cam ile kaplanmıştır.<br />
<br />
O dönemin koşullarında karmaşık bir ağ gibi dokunmuş iskeleti ile sadece camdan sınırları olan, sonsuzcasına sürekli bu yapı, şaşkınlıkla dolaşılacak, içinde insanın mekan algısını kaybedebileceği bir ortam oluşturmuştur.<br />
<br />
Sergi Yapısı Crystal Palace 1851 Londra<br />
<br />
Bir optik merkezden yoksun olan yapının, sınırsız uzunlukta görünmesi tasarlanmıştır. Basit bir motifin tekrarı üzerine kurulu olan bu kompozisyon; görünüşte klasik geleneğin modellerine benzemektedir, fakat benimsenen oranlar ve boyutlar sonucu yapı, tepeden tırnağa değişime uğramıştır. Bu yapıyı oluşturan elemanlar tamamen standardize edilmiş ve yapım yerine hazır bir şekilde getirilmiştir. Dört ay gibi bir sürede yapılan yapı, standardizasyon ve prefabrikasyonun ilk büyük örneği olmuştur.<br />
<br />
Sergi Yapısı Crystal Palace 1851 Londra<br />
<br />
Hızlanan sanayileşme süreci sonucu, üreticilerin dış pazarlara açılma gereği doğrultusunda, 19.yüzyılın ikinci yarısında birçok sergi düzenlenmiştir. Bir çeşit ulusal gövde gösterisi olan bu sergilerin en ilgi çekicileri, 1855, 1885, 1889 ve 1900 yıllarında Paris&#8217;te düzenlenenlerdir. En önemlisi 1889 sergisidir. Bu sergi, birbirine ekli bir dizi yapıdan oluşmuştur.<br />
<br />
1856&#8217;da Bessemer dönüştürücüleri yardımı ile çelik elde edilmiş, 1864&#8217;te açık-ocak sürecine geçilmiş ve 1878&#8217;de ise çelik üretim süreci mükemmel bir hale gelmiştir. 1889&#8217;da Dutert ile Contamine&#8217;nin birlikte yaptıkları Galerie des Machines (Makineler Galerisi), çeliğin gelişimi sonucu, o zamana kadar yapılanlara göre çelik kullanımının en güzel örneği olmuştur. Açıklık 115 metredir ve mafsallı çelik makaslar ile geçilmiştir.<br />
<br />
Galerie des Machines 1889<br />
<br />
Bu dönemde birkaç fabrika örneğinden birisi de, ilk iskelet yapı örneği olan ve Jules Saulnier&#8217;in 1871-1872&#8217;de Noisiel-sur-Seine&#8217;de yaptığı çikolata fabrikasıdır. Seine nehri üzerine oturtulmuş dört büyük ayağa oturan dört ana taşıyıcı sistemden meydana gelen bu yapının çevresi kagir bir kabukla çevrilmiştir. Yüzeyler ve çatıyı dolduran dekoratif ögeler ise, henüz kurumlarını ve beğenisini yaratamamış, karmaşık bir üretim sürecinin bütün yozlaşma belirtilerini taşımaktadır.<br />
<br />
Çikolata Fabrikası<br />
<br />
Birinci Dünya Savaşı Öncesi<br />
<br />
1907&#8217; de Almanya&#8217;da Deutscher Werkbund adı altında; fabrikatör, mimar ve dizayncıların bir çeşit buluşma yeri olan bir kurumun oluşturulması ile, sanayicilerin mimarlar ile işbirliği içinde çalışmaları başlamıştır. Buna ilk örnek olarak, AEG firması, yaptıracağı sanayi yapılarının, ürünlerinin, ambalaj biçimlerinin, hatta kullanacağı kırtasiye gereçlerinin biçimlendirilme sorumluluğunu mimar Peter Behrens&#8217; e vermiştir. Bu olay, sanayi yapılarının gelişimleri açısından, tarihteki önemli bir hareket olmuştur.<br />
<br />
Peter Behrens, çalışmalarında, AEG&#8217;nin sanayi yapılarına, eski biçimlerden arınmış, kullanılan malzemenin işlevi, hammaddesi ve yapım süreci iyi düşünülmüş saf ve sağlam bir düzen getirmiştir. Örneğin Turbine Fabrikası, Almanya&#8217;da yapılan ilk çelik ve cam yapıdır. Strüktürün kurulmasındaki akılcı tutum ve dozu iyi ayarlanmış bir anıtsallık bakımından tutarlı bir örnek olmaktadır.<br />
<br />
AEG Turbine Binası<br />
<br />
Behrens&#8217;in sanayi yapılarındaki çabalarını Walter Gropius sürdürmüştür. Gropius&#8217;un ilk bağımsız uygulaması, Adolf Mayer ile birlikte yaptığı, Fagus ayakkabı bağı fabrikasıdır (1911). Bu yapı, yalnızca sanayi yapısı olarak değil, aynı zamanda herhangi bir yapı olarak ta mimarlığın yüzyıl başındaki gelişmesi içinde ayrıcalıklı bir yer tutmaktadır.<br />
<br />
Üç katlı olan yapı çelik bir strüktür tarafından taşınmaktadır. Dış duvarlar cam perde olarak yapılmıştır. Köşelerdeki taşıyıcılar kaldırılarak, cam perdeler iyice açığa çıkarılmıştır. Bunun yanında da çatısında, herhangi bir çatı kornişinin bulunmayışı, girişi çevreleyen yatay tuğla bantlar gibi özellikleri, o dönem için oldukça yeni ayrıntılar olmuşlardır.<br />
<br />
Fagus Ayakkabı Bağı Fabrikası<br />
<br />
Çelik, beton ve cam hızla geleneksel kaba yapım gereçlerinin yerini almışlardır. Bu yeni yapı malzemelerinin sağlamlığı ve moleküler yoğunluğu sayesinde, geniş açıklıklı şeffaf yapılar oluşturulabilmiştir.<br />
<br />
Bu gelişmeler, Gropius ile Meyer&#8217;in 1914&#8217;te Köln&#8217;de açılan Werkbund sergisi için yaptıkları yönetim yapısı ve arkasındaki örnek fabrikada da görülmektedir.<br />
<br />
Birinci Dünya Savaşı Sonrası<br />
<br />
Savaşı izleyen yıllardaki karışıklıklar, barışın geri gelmeyeceği kaygısı gibi belirsizlikler, mimarlığı ve mimarları kaçışa sürüklemiş, ekspresyonizm ortaya çıkmıştır. Behrens&#8217;in 1920-1925 yılları arasında Hoechst&#8217;ün boya fabrikaları için yaptığı büro bloğu, özellikle girişi, ekspresyonizmin en uç örneklerinden birisidir.<br />
<br />
Hoechst Boya Fabrikası<br />
<br />
Ekspresyonist tutum 1925&#8217;te yok olmuş, yerini alan tutuma da enternasyonal stil denmiştir. Bu stil içinde süratli yapım yöntemleri geliştirilmiş, fakat yapı elemanlarının yanısıra, adeta düşüncenin ve tasarımın yöntemlerinin bile standartlaştırılmış olması giderek bu tutumu kısırlaştırmıştır. Bu tarzda inşa edilmiş sanayi yapılarına örnek olarak J.Andreas Brinkman ile L.C. Van derVlugt&#8217; un 1928-1929&#8217;da Rotterdam&#8217;da yaptıkları Van Nelle Tütün Fabrikası, ile Sir Owens Williams&#8217;ın 1930-1932&#8217;de Nottingham&#8217;da yaptığı Boots Kimyasal Ürünler Fabrikası gösterilmektedir.<br />
<br />
İkinci Dünya Savaşı Öncesi<br />
<br />
Sanayi yapıları yapımında iki savaş arası yıllarda, değişmekte ve gelişmekte olan yeni teknolojik düzey için yeni imgeler aranması olgusu ağırlık kazanmıştır. Böylece sanayi yapılarının programına katılan yönetim binaları ve araştırma birimleri, programların daha büyük bir bölümünü doldurmuştur. Bu olgu daha da gelişerek, anamalcı düzenin yarattığı yapay gereksinmelerin, geri dönüp sanayi yapısında yansıması sonucu, yapılar prestij yapılarına dönüşmüş, bir anıtsallık kazanmaya başlamışlardır.<br />
<br />
Frank Lloyd Wright&#8217;ın S. C. Johnson &amp; Son firması için Racine, Wiseonsin&#8217;de 1936 &#8211; 1939 yıllarında yaptığı yönetim binası ve araştırma merkezi buna örnek gösterilebilmektedir.<br />
<br />
Yine Alver Aalto&#8217;nun Finlandiya Sunila&#8217;da ki fabrika kompleksidir. Bu yapıdan başka, bir dizi selüloz ve bıçkı fabrikaları da yapılmıştır. Bu yapılar, abartılmış büyüklük ve gösterişten uzak, lüks ve zarif olmayan yapılardır. Üretim sürecinden sonuca ulaşılmış, düz, görünüşü hoşa giden, sade yapılar olmuşlardır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Osmanlı Devleti Yükselme Dönemi]]></title>
			<link>https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-Osmanl%C4%B1-Devleti-Y%C3%BCkselme-D%C3%B6nemi-6642</link>
			<pubDate>Wed, 23 Jan 2008 22:16:34 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.hepimizbiriz.com/forum/member.php?action=profile&uid=22">civanpercemi</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-Osmanl%C4%B1-Devleti-Y%C3%BCkselme-D%C3%B6nemi-6642</guid>
			<description><![CDATA[II.MEHMET (FATIH) DEVRI<br />
ISTANBUL'UN FETHI SIRASINDA Tarihçilere göre Osmanli Devleti Imparatorluga dönüşmüştür.<br />
Istanbul Osmanli devletinin başkenti oldu.<br />
Karadenizdeki ipek ticareti Osmanli denetimine girdi.<br />
Avrupalilar, ipek ve baharat ticaret yollarinin Dogu Akdeniz'de ve Karadeniz'de Türklerin kontrolüne girmesi nedeniyle, başka deniz yollari aramaya başladilar. Bu durum Cografya Keşiflerinin bir nedeni oldu.<br />
Ateşli silahlardan topun önemi bir kez daha anlaşildi.<br />
Italya'ya giden Bizansli bilginler Eski Yunan eserlerini tanitarak Rönesans'in başlanmasina katkida bulundular.<br />
Avrupali devletler Osmanli devletinin askeri üstünlügünü gördüler.<br />
Yerli halkin güvenini kazanmak papanin haçli birligi çalişmalarini önlemek ve Balkan fetihlerini kolaylaştirmak amaciyla Ortadoks Kilisesinin haklarina dokunulmadi.<br />
BALKANLARDA FETIHLER<br />
SIRBISTAN'IN FETHI<br />
Macarlarla ittifak yapan Sirplarin saldirilarini durdurmak için Belgrad kuşatildi. Belgrad Macarlar'da kaldi. Sirbistan Osmanli topraklarina katildi (1459).<br />
MORA'NIN FETHI (1460)<br />
Mora'daki Rum despotlari arasinda olan çatişmalardan bikan halkin istegi üzerine sefer yapildi. bunun sonunda Yunanistan'in güneyindeki Mora alindi.<br />
EFLAK VE BOGDAN'IN ALINMASI<br />
Eflak Beyi Vlad (Kazikli Voyvoda) Macarlarla anlaşarak, vergi göndermedi ve gönderilen elçileri öldürdü. Fatih tarafindan yapilan seferle Eflak alindi (1462).<br />
Bogdan (Moldavya) yapilan sefer sonucu, Osmanli devletine bagli beylik haline getirildi. (1476)<br />
BOSNA VE HERSEK'IN FETHI<br />
Bosna krali Macarlarla anlaşarak vergi vermeyince Fatih Bosna seferine çikti. Bölge Osmanli topraklarina katildi (1463). Bosna halki Islamiyete girmeye başladi. Hersek ise 1465 yilinda alindi.<br />
ARNAVUTLUK'UN FETHI<br />
Osmanli ordusunda yetişmiş olan Iskender Bey önemli bir Arnavut ailesindendi. II. Murat zamaninda ayaklanarak Arnavutluk'ta prenslik kurmuştu. Venedikliler ve diger Avrupa devletleri Iskender Beyi desteklediler.<br />
Fatih Arnavutluk seferine çikti. Iskender'e bagli güçlerle dogrudan savaş yapilmadi. Iskender Beyin ölümünden sonra Kroya ve Işkodra şehirleri alindi. (1479) Dalmaçya kiyilari Osmanli topraklarina katildi.<br />
ANADOLU'DA GELIŞMELER<br />
Fatih Istanbul'un alinmasindan sonra, Anadolu Türk birligini kurmak ve Karadeniz ticaret yoluna egemen olmak için Anadolu'da seferlere çikti.<br />
AMASRA'NIN ALINMASI (1459)<br />
Cenevizliler'in elinde bulunan Amasra kuşatildi. Cenevizli'ler şehri teslim ettiler.<br />
ISFENDIYEROGULLARI (CANDAROGULLARI)<br />
BEYLIGININ YIKILMASI (1460)<br />
Isfendiyar Beyi, Ismail Bey savaşa gerek görmeden Sinop'u Osmanlilara verdi. Ismail Bey'e de Balkanlar'daki Filibe sancagi dirlik olarak verildi.<br />
TRABZON RUM DEVLETININ YIKILMASI (1461)<br />
Trabzon Rum Devleti, Dördüncü Haçli seferi sirasinda Istanbul'dan kaçan Rumlar tarafindan 1204 yilinda kurulmuştu.<br />
Trabzon Rum krali Davit Kommen Akkoyunlu hükümdari Uzun Hasan'a güvenerek vergiye baglanmayi kabul etmeyince, Trabzon denizden ve karadan kuşatildi. Uzun Hasan'dan yardim alamayan kral şehri Fatih'e teslim etti.<br />
KARAMANOGULLARI BEYLIGININ YIKILMASI<br />
Karaman Beyliginde yönetim için çatişmalar olmaktaydi. Fatih, Karaman Beyi olmak isteyen Pir Ahmet'e yardim etti. Beyligin başina geçen Pir Ahmet Osmanli egemenligini kabul etti.<br />
Pir Ahmet, Osmanli - Venedik savaşindan yararlanarak, Osmanlilara verdigi yerleri geri almak istedi. Osmanlilara karşi Venediklilerle anlaşti.<br />
Fatih, çiktigi seferde Konya ve Karaman yörelerini aldi. Osmanlilarin Anadolu'da en güçlü rakibi ortadan kalkti. Pir Ahmet, Uzun Hasan'a sigindi. Osmanli Akkoyunlu ilişkileri bozuldu. Bir kisim Karaman beyleri Aksaray, Nigde ve Içel yörelerinde etkinliklerini sürdürmeye çalişti. II. Bayezid bu beylerin çalişmalarina son verdi (1487).<br />
OTLUKBELI SAVAŞI (1473)<br />
Akkoyunlu devleti Dogu Anadolu'da kurulmuştur. Devletin siniri Maveraünnehire kadar genişlemişti.<br />
Uzun Hasanin, Trabzon Rum devletini ve Anadolu beylerini, Osmanlilara karşi desteklemesi, ilişkilerin bozulmasina neden olmuştu. Uzun Hasan'in Tokata girmesi ve Karaman - Akkoyunlu ordularının Akşehir'i almak istemeleri, Fatih'in harekete geçmesine neden oldu. Erzincan yakınlarında yapılan Otlukbeli Savaşını Fatih kazandı (1473).<br />
Akkoyunlu Devletinde, Otlukbeli savaşından sonra iktidar mücadelesi başladı. Bunun sonucunda Akkoyunlu devleti parçalandı. Yerine Safevi devleti kuruldu.<br />
OSMANLI - MEMLÜKLÜ İLİŞKİLERİ<br />
Yıldırım Beyazıt'ın, Memlüklü himayesindeki, Dulkadir Beyliğinin topraklarını alması sonucu ilişkiler bozulmuştu. Çünkü, Memlüklü devletinde Dulkadir Beyliği'ni topraklarını alma amacındaydı.<br />
Fatih Hac yolundaki su kuyularını onararak kutsal topraklarda etkinlik göstermek istedi. Memlüklüler, Fatih'in isteğini iç işlerine müdahale saydılar. Bunun sonucunda ilişkiler bozuldu.<br />
Memlüklüler, Çukurova'da Osmanlı ordusunu yenilgiye uğrattı.<br />
<br />
DENİZLERDE GELİŞMELER<br />
EGE ADALARI'NIN FETHİ VE OTRANTO SEFERİ<br />
Çanakkale Boğazına hakim olan Cenevizlilerin yönetimindeki İmroz, Taşoz, Limni, Bozcaada, Semadirek alındı. Böylece Çanakkale boğazının güvenliği sağlandı.<br />
Gelibolu'da tersaneler yapıldı. Boğazın her iki tarafına istihkamlar yapıldı.<br />
Adriyatik denizindeki Ayamavra, Kefalonya ve Zanta adaları alındı. Bu fetihlere karşı çıkan Napoli Krallığına ait olan Otranto limanı alındı. Fatih'in ölümü üzerine donanma geri çağırılınca Otranta tekrar Napoli Krallığının eline geçmiştir.<br />
KIRIM HANLIĞI'NIN BAĞLANMASI<br />
Kırım hanlığında iktidar mücadelesi vardı. Karadenizin kuzey sahillerinde Ceneviz kolonileri bulunuyordu. Moskova prensliğinde ileride tehlike yaratabilirdi. Bu nedenlerden dolayı Kırım hanlığı Osmanlı idaresine bağlandı. Ceneviz kolonilerine son verildi. Karadeniz kıyılarına ulaşan doğu ticaret yolları Osmanlıların eline geçti. Karadeniz Osmanlı gölü haline geldi. Karadeniz kıyılarındaki İpek yolu tamamen Osmanlının eline geçti.<br />
II.BEYAZIT DÖNEMİ (1481 - 1512 )<br />
II. Bayezıt, İshâk Paşa ve yeniçerilerin yardımıyla padişah oldu. Sadrazam Karamanlı Mehmet Paşa, Cem'i padişah yapmak istiyordu. Fakat başarılı olamadı. Bu olaydan sonra iktidar mücadelesi başladı.<br />
CEM OLAYI:<br />
Temel neden, veraset sisteminde belirli bir seçim usulünün olmamasıdır.<br />
Cem, yapılan savaşı kaybetti, Karaman beylerine ve daha sonra Memluklulara sığındı. Cem Rodos'a gidip buradan da Rumeliye geçip kuvvet toplayarak İstanbul'a yürümeyi düşündü. Rodos şovalyeleri Cem'i tutuklayarak Fransa'ya götürdüler. Fransa ve Papalık Osmanlı üzerinde Haçlı baskısı kurdular. Fransa kralı Osmanlılara karşı yapacağı haçlı seferinde Cem'den yararlanmayı düşündü. Cem Fransa kralıyla Napoliye geldiğinde öldü.<br />
OSMANLI - MEMLÜKLÜ İLİŞKİLERİ<br />
Fatih zamanında başlayan sorunlar ve Cem olayından dolayı ilişkiler bozulmuştu. Memlükler Çukurova çevresinde Osmanlı ordularını yenilgiye uğrattı. Tunus sultanının teklifiyle barış yapıldı. Adana ve Tarsus kaleleri Mekke ve Medine evkafına ait olduğundan Memlüklülere bırakıldı (1491).<br />
ŞAHKULU AYAKLANMASI (1511)<br />
Safevi sultanı Şah İsmail Anadoluda egemenlik kurmak için din adamlarını Anadolu'ya göndermişti. Bunlardan Şahkulu, Antalya ve göller yöresinde isyan çıkardı. İsyan zor bastırıldı. Ayaklanmalara katılanlar Ege denizindeki Modon ve Koron adalarına sürüldü (1511).<br />
OSMANLI - VENEDİK İLİŞKİLERİ<br />
Venediklilerin elindeki Moradaki yerler ile İnebahtı ve Navarin limanları alındı. Bu fetihler II. Beyazıt zamanındaki tek önemli toprak kazancıdır.<br />
Not: Endülüs müslümanları Haçlı katliamıyla karşılaşmışlardı. Bunlara yardım edildi. Müslümanlar Kuzey Afrika'ya taşındı.<br />
II. BEYAZIT'IN PADİŞAHLIKTAN ÇEKİLMESİ<br />
II. Bayezıt, son zamanlarında ülke yönetimini vezirlere bırakmıştı. Kendini dine ve tasavvuf fikirlere vermişti.<br />
II. Beyazıt ve devlet adamları şehzade Ahmeti padişah yapmak isteyince, I. Selim Rumeli'de kuvvet hazırladı ve isyan etti. Yenilgiye uğradı. Bu durum bir şehzadenin padişahlık için ilk isyanıdır. Yeniçerilerin desteğini almış olan I. Selim isyanını sürdürdü. Bunun üzerine II. Beyazıt padişahlığı oğlu I. Selim'e bıraktı.<br />
YAVUZ SULTAN DÖNEMİ (1512 - 1520 )<br />
I. Selim kardeşlerini ve yegenlerini, tahtini saglamlaştirmak için öldürttü.<br />
ÇALDIRAN SAVAŞI (1514)<br />
Safevi devletinin kişkirtmasiyla çikan Şahkulu isyanini dikkate alan I. Selim Iran seferi düzenledi. Safevi devletinin Anadolu'daki taraftarlari olan Şii Türkmenleri öldürttü.<br />
Iran seferine çikan I. Selim Dulgadir beyliginden yardim istedi. Bu yardim gelmedi. Çaldiran ovasindaki savaşi Safevi devleti kayipetti. Yavuz Iran'i almak için ilerlemek istedi, ancak askerlerin isyani üzerine bu isteginden vazgeçti.<br />
Turnadag savaşinda Dulgadir beyligi yenildi ve ortadan kaldirildi. (1515). Her iki savaş sonunda Dogu Anadolu Osmanli egemenligine girdi. Anadolu Türk birligi kesin olarak saglandi. Safevi tehlikesi zayifladi.<br />
I. Selim Tebrizden ayrilirken buradaki bilim ve sanat adamlarini Istanbul'a gönderdi.<br />
MISIR SEFERI<br />
Osmanli tarihinin en uzun seferidir.<br />
NEDENLERI<br />
Fatih zamanindan itibaren başlayan anlaşmazliklar<br />
Memlüklü korumasinda olan Dulkadir beyliginin yikilmasi<br />
Misir'a Osmanlilarin saldirmasindan çekinen Memlüklerin, Şah Ismail ile anlaşma yapmasi (I. Selim bunu Osmanliya karşi büyük bir tehdit saymiştir).<br />
Iran'a gönderilen Osmanli askerlerine Memlüklerin topraklarindan geçiş izni vermemesi<br />
I. Selim'in Kutsal topraklari alarak Islâm dünyasinin lideri olmayi amaçlamasi.<br />
MERCIDABIK SAVAŞI (1516)<br />
Osmanli ordusuyla Memlüklü ordusu Suriye'de Mercidabik'ta karşilaşti. Kansu Gavri yönetimindeki Memlüklü ordusu yenildi. Suriye Osmanli ülkesine katildi.<br />
RIDANIYE SAVAŞI (1517)<br />
Kansu Gavrinin, Mercidabikta ölümünden sonra yerine Tomanbay geçti. Venediklilerden top ve ateşli silahlar aldi. Memluklar yenilgiye ugratildi (1517).<br />
MISIR SEFERININ SONUÇLARI:<br />
Suriye, Filistin, Hicaz ve Misir Osmanli egemenligine alindi.<br />
Misir'in alinmasiyla Osmanli geliri artti.<br />
Venedikliler Kibris için verdikleri vergiyi Osmanlilara vermeye başladilar.<br />
Baharat ticaret yolunda Osmanli üstünlügü artti. Portekizlilerin Hint deniz yolunu bulmalari nedeniyle (1498). Bu ticaretle ilgili beklenilen kazanç saglanamadi.<br />
Kutsal emanetler Istanbul'a getirildi.<br />
Son Abbasi Halifesi III. Mütevekkil Ayasofa camiinde düzenlenen törenle Halifelik makamini I. Selim'e devretti. (Osmanli padişahlari Fatih kanunnamsiyle mutlak otorite olmuşlardi, Halife ünvanini almalariyla da Teokratik nitelik kazanmişlardir.)<br />
Misirdaki bilim ve sanat adamlari Istanbul'a getirildi.<br />
Avrupa'ya dogru hiçbir sefer düzenlemeyen I. Selim Macaristan ya da Iran'a dogru olacagi sanilan sefer hazirligi sirasinda öldü. (1520)<br />
KANUNI DÖNEMI (1520 - 1566 )<br />
Kardeşi olmadigindan rakipsiz olarak padişah oldu. Osmanli devletinin sinirlarini en geniş noktalara ulaşti. Bu dönemde Osmanli imparatorlugu kültür ve uygarlik alaninda en ileri düzeye gelmiştir.<br />
IÇ ISYANLAR<br />
CANBERD GAZALI ISYANI:<br />
Önceleri Memlüklülere hizmet eden, Canberd Gazali Osmanli devletinin Şam beylerbeyligi görevini yerine getiriyordu. Halifeligi almak ve Memlüklü devletini yeniden kurmak için ayaklandi. Ferhat Paşa komutasinda Osmanli ordusu isyani bastirmiştir. (1521)<br />
AHMET PAŞA ISYANI:<br />
Kanuni gelenege göre Ahmet Paşayi sadrazamliga getirmesi gerekirken, Ahmet Paşayi Misir valiligine atadi. Ahmet Paşa Memlüklü devlet adamlarini çevresinde toplayarak isyan etti. Yeni bir devlet kurmak için para bastirdi ve hutbe okuttu. Kanuni'ye bagli askerle isyani bastirdi (1524).<br />
BABA ZÜNNUN ISYANI:<br />
Yozgat'ta Bozok Türkmenleri kendilerine tespit edilen vergiyi agir buldular. Türkmenler Baba Zünnun çevresinde toplanarak isyan başlattilar. Baba Zünnun yakalanarak öldürüldü. Isyan bastirildi (1527)<br />
KALENDEROGLU ISYANI:<br />
Nedenleri:<br />
1) Devletin göçebe yaşam sürdüren şii Türkmenleri denetlemek istemesi<br />
2) Dulkadir Beyligine bagli olan sipahilerin dirliklerini kaybetmesi<br />
Hacibektaş soyundan olan Kalenderoglu Türkmenler, kendisine katilan sipahilerle, birlikte ayaklandi. Merkezi otoritenin baskisina karşi yapilan bu isyan (1527) yilinda bastirildi.<br />
BATIDA GELIŞMELER<br />
BELGRAD'IN ALINMASI (1521)<br />
Kanuni padişahligini kutlamayan ve vergiye baglanmayi reddeden Macarlara karşi sefer düzenledi.<br />
Kuşatma sonucu Belgrad ile çevresindeki kaleler alindi. Belgrad Avrupa'ya yapilacak seferler için önemli bir merkez haline getirildi.<br />
MOHAÇ SAVAŞI VE MACARISTAN'IN ALINMASI<br />
(1526):<br />
Macar Krali, Alman imparatoru Şarlken ve Avusturya Imparatoru Ferdinand'la, akrabalik ilişkilerinden dolayi, askeri ve siyasi bir ittifak kurdu. Böylece Osmanli Devletine karşi kurulan ittifakin öncüsü oldu.<br />
Fransa krali I. Fransuva ve Alman Krali Şarlken arasindaki Avrupa'da üstünlügü ele geçirmek için yapilan mücadele neticesinde Alman krali Şarlken, Fransa krali I. Fransuvayi esir almişti. Ayrica Şarlken, Osmanlilarin Orta Avrupaya kadar ilerlemesini önlemek amacindaydi.<br />
Kanuni Osmanli imparatorlugu aleyhine hazirlanan ittifaki bozmak ve Fransa'ya yardim etmek amacindaydi.<br />
Kanuni düzenledigi seferde Macar ordusunu Mohaç ovasinda yenilgiye ugratti.<br />
Kanuni Macar topraklarini ülkesine katmadi. Korumasi altina aldi. Tampon bir bölge yapti. Erdel beyi Jan Zapolya'yi Macar Kralligina atadi.<br />
BIRINCI VIYANA KUŞATMASI (1529):<br />
Nedenleri:<br />
1. Avusturya Kralinin savaşta ölen Macar Krali ile akraba oldugunu belirterek Macar tahtinin kendine ait oldugunu öne sürmesi<br />
2. Avusturya'nin kutsal Roma Germen Imparatoru Şarlken'le ittifak yapmasi<br />
3. Avusturya'nin Macaristan'i işgal etmesi<br />
4. Kanuni'nin Şarlken'e karşi Fransa'ya yardim etmeyi amaçlamasi<br />
Kanuni yukaridaki nedenlerden dolayi sefere çikti. Macaristan'i işgalden kurtardi. Fransa Krali Fransuva Avrupa'da en büyük kral olmak için Alman Kral Şarlken'le yaptigi savaşi kaybedince Kanuni'den yardim istedi. Ferdinand ve Şarlken savaşmaktan kaçindilar. Viyana şehri kuşatildi. (1529) etkili toplarin getirilmeyişi, yeterli hazirligin olmayişi ve kiş şartlari, kuşatmanin kaldirilmaina neden oldu.<br />
ALMANYA SEFERI (1533)<br />
Ferdinand Macaristani kazanmak için Budin şehrini kuşatinca Kanuni yeniden sefere çikti. Avusturya ve Alman krallari yine savaşmadilar. Avusturya Krali Osmanli Devletinin güçlü oldugunu anladi ve bariş istedi.Istanbul Antlaşmasi Imzalandi (1533). Antlaşma şartlari:<br />
1. Avusturya krali protokol bakimindan Osmanli sadrazamina eşit sayilacak. (Bu kararli Osmanli Avusturya'ya karşi siyasi üstünlük sagladi)<br />
2. Avusturya, Osmanlilar'in atadigi Yanoş'u Macar Krali olarak taniyacak.<br />
3. Avusturya bozmadikça bariş geçerli olacak.<br />
4. Bu barişin yapilmasinin, diger bir nedeni de Safevilerin doguda karişilikliklar yaratmasidir.<br />
MACARISTANIN OSMANLI ÜLKESINE<br />
KATILMASI (1541)<br />
Kanuni'nin Macar Kralligina atadigi Jan Zapolyan'in ölümü üzerine oglu Yanoş kralliga getirildi. Bu yeni durum üzerine Avusturya, Macaristan'i almak için Macaristan'daki Budin'i işgal etti. Kanuni çiktigi seferde Budini aldi. Macar topraklarini Osmanli ülkesine katti. Sigismund'u, Erdel kralligina atadi. Kuzey Macaristan Avusturya'ya kaldi.<br />
ZIGETVAR SEFERI, KANUNININ ÖLÜMÜ (1566)<br />
Yeni Avusturya Krali 1533 Istanbul antlaşmasina uymayarak Macaristan'a yeniden saldirdi. Sokullu Mehmet Paşa sefer karari aldi. Zigetvor kalesi Osmanlilarin eline geçti.<br />
Not: Kuşatma sirasinda agir hasta olan Kanuni ölmüştür. II. Selim padişahliga getirilmiştir.<br />
Kanuni, Avrupa Hristiyan birligini bozmak ve Fransayi, Osmanli yanina çekmek istediginden, yardim edecegini bildirmiştir.<br />
Fransa, ilişkileri kuvvetlendirmek için elçi göndererek siyasi ve ticari nitelikli, bir antlaşmanin yapilmasini istedi. Osmanli tarihinde Uhud - u Atik ya da İmtiyaz-ı Mahsusa olarak bilinen ticaret anlaşması yapıldı. Başlıca maddeler;<br />
1. Her iki devletin gemileri denizlerde ve limanlarda serbest dolaşabileek<br />
2. Fransız tüccarlardan daha az gümrük vergisi alınacak<br />
3. Fransız tüccarların, aralarındaki sorunlara Fransız yargıçlar bakacak<br />
4. Fransız tüccarlar ile Osmanlılar arasındaki sorunlara Türk yargıçlar bakacak ve bunun için Fransız tercümanlar görevlendirilecek.<br />
5. Fransızlara din ve mezheplerinde tam serbestlik tanınacak<br />
6. Osmanlı vatandaşları Fransa denizlerinde ve topraklarında aynı haklardan yararlanacak<br />
7. Bu anlaşma hükümdarların sağ kaldıkları sürece geçerli olacak.<br />
Kanuni kapitülasyonlarla Almanya'ya karşı, Avrupa' da denge ve güç kurmayı amaçladı. Kapitülasyon anlaşması, Osmanlılar için önemli siyasi bir başarıdır.<br />
Fransızlar her padişah değişiminde anlaşmayı yenileyerek zamanla, Osmanlı aleyhine siyasi ve ticari üstünlükler kazandılar. 1740 yılında kapitülasyonlar süresiz olarak uzatıldı. Osmanlı Devleti'nin güçsüzlüğünden yararlanan diğer Avrupalı devletler de kapitülasyonlar kazandılar. Bu durum, Osmanlı devleti'nin sanayileşmiş devletlerin açık pazarı olmasına neden oldu. Kapitülasyonlar Lozan anlaşmasıyla kaldırıldı.<br />
DOĞUDA GELİŞMELER<br />
<br />
İRAN SEFERLERİNİN NEDENLERİ<br />
a) Safevilerin, Bağdat ve çevresini alarak Osmanlı sınırına yakın bölgelerde hareketlenmesi<br />
b) Safevilerin, ortak sınırı bölgesinde kendi halkına karşı izledikleri baskılı yönetimin, Osmanlının ipek ve baharat ticaretini aksatması<br />
c) Osmanlı yönetimindeki Bitlis emirinin, Safevilere, Safevilerin, Azerbeycan valisinin Osmanlılara geçmesi<br />
d) İran'ın, Bağdat valisinin, Osmanlı tarafına katılması, Safevilerin bu duruma müdahele etmesi<br />
IRAKEYN SEFERİ (1534)<br />
Kanuni Bitlis Emiri Şeref Hanı cezalandırmak ve Bağdatı almak için sefere çıktı. Azerbeycan alındı. Bağdat alındı. Gilan ve Şirvan'daki ipek ticareti Osmanlıların denetimine girdi.<br />
İRAN SEFERİ (1548)<br />
İran'da taht kavgasına giren şehzadenin Osmanlılara sığınması sonucu, Safeviler, Tebriz'i, Nahçevan'ı ve Van çevresini aldı.<br />
Kanuni, Safevi tehlikesini bitirmek, Azerbeycanı bütünüyle almak için sefere çıktı. Van ve Tebriz'i aldı.<br />
NAHÇEVAN SEFERİ (1554)<br />
Safeviler, Avusturya savaşlarından yararlanarak Doğu Anadolu'yu almak için Doğu Anadolu'ya girdi. Kanuni Safevilere kesin bir darbe vurmak için üçüncü defa sefere çıktı. Safeviler'e ait olan Nahçevan, Revan ve Karabağ alındı.<br />
Bu savaşlar her iki devlet için zararlı olmuştur. Kanuni Avusturya savaşlarından dolayı Safeviler'in barış teklifini kabul etti.<br />
AMASYA ANTLAŞMASI (1555)<br />
Bu anlaşma, Osmanlılar ile İranlılar arasındaki ilk resmi antlaşmadır. Buna göre:<br />
Azerbaycan, Tebriz, Doğu Anadolu ve Irak Osmanlıların oldu.<br />
Sınır bölgesinde saldırılar yapılmayacak<br />
I. Selim devrinden itibaren başlayan savaşlar durdu.<br />
DENİZLERDE GELİŞMELER<br />
RODOS'UN FETHİ (1522):<br />
Rodos, Fatih zamanında kuşatılmış, fakat alınamamıştı. Osmanlı gemilerine saldıran Sen Jan şovalyeleri Batı Anadolu kıyılarını tehdit ediyorlardı. Mısır ve Suriye'nin alınmasından sonra bu adanın alınması gerekli oldu.<br />
Şovalyeler Avrupa'dan yardım gelmeyince adayı boşalttılar. Şarlken şovalyeleri Malta adasına yerleştirdi.<br />
PREVEZE DENİZ SAVAŞI (1538)<br />
Alman kralı Şarlken, Doğu Akdenizde Osmanlı üstünlüğüne son vermek için, Andrea Dorya yönetiminde birleşik haçlı donanmasını kurdu.<br />
Kanuni Barbarosu İstanbul'a çağırdı. Barbaros Kaptan-ı Derya oldu. Cezayir'in Beylerbeyi olduğu ilan edildi.<br />
Venedik, Ceneviz, Malta, İspanya ve Portekiz deniz kuvvetlerinden oluşan haçlı donanması, Barbaros tarafından yenilgiye uğratıldı.<br />
Savaştan sonra, Venedikliler ticaretlerinin aksayacağını gördüler ve barış yaptılar. Buna karşılık Mora, Dalmaçya kıyılarındaki kaleleri Osmanlılara bıraktılar.<br />
TRABLUSGARB'IN ALINMASI (1551)<br />
Şarlken Tunus'u almak için Malta'daki Sen Jan Şovalyeleri aracılığıyla saldırılar başlattı. Bunun üzerine, Turgut Reis şovalyelerin elindeki Trablusgarb'ı aldı. Trablusgarb beylerbeyi oldu.<br />
CERBE ADASININ FETHİ (1559)<br />
Turgut Reis, önceleri kendisine bağlı olan Cerbe adasını, Trablusgarb körfezinin güvenliği için, İspanyollardan almak istedi. Turgut Reis ve Piyale paşa, Andrea Dorya yönetimindeki haçlı donanmasını yendiler. Ada Turgut Reis'in yönetimine bırakıldı.<br />
MALTA SEFERİ (1565)<br />
Malta adasına yerleştirilen Sen Jan Şovalyeleri Osmanlı gemilerine saldırıyorlardı. Haçlı donanması bu adayı üs olarak kullanıyorlardı.<br />
Kanuni, Cezayir ve Trablusgarbın güvenliği için Maltanın alınmasını kararlaştırdı.<br />
Yapılan kuşatma başarıszlıkla sonuçlandı.<br />
HİNT SEFERLERİ<br />
NEDENLERİ<br />
Portekizlilerin, Ümit burnu yoluyla Uzakdoğu mallarını Avrupa limanlarına taşımaları.<br />
Portekizlilerin, Hint okyanusunda ve Kızıldeniz çevresinde, müslümanların ticaretlerini engellemeleri<br />
Deniz yoluyla hac'a giden müslümanların güvenliğinin bozulması<br />
Hindistan'daki Müslümanlara portekizlilerin saldırması<br />
Osmanlı Devleti'nin kendisini İslâm Dünyasının koruyucusu olarak görmesi<br />
Mısır ve Hicaz'ın Osmanlı topraklarına katılmasıyla, Portekizliler ile Osmanlılar karşılaşmışlardır. Hint ticaret yolunu yeniden müslümanların denetimine almak ve Hint müslümanlarına yardım etmek amacıyla, dört deniz seferi düzenledi.<br />
BİRİNCİ HİNT SEFERİ (1538)<br />
Gucerat sultanı Bahadır Şahın yardım istemesi üzerine, Mısır Beylerbeyi Süleyman paşa komutasında yardım gönderildi. Yemen, Aden kıyıları alındı. Hindistanın Batı kıyılarındaki Gucerata varıldı. Yeni Gucerat Sultanı, Osmanlı egemenliğine girmemek için Osmanlılara yardım etmedi. Hint okyanusunda Portekiz'e karşı güç olunacağı gösterildi.<br />
İKİNCİ HİNT SEFERİ (1551)<br />
Piri Reis Basra Körfezindeki Hürmüz boğazını Portekizlilerden alamadı. Donanmayı kuvvetlendirmek için Mısır'a döndü. Piri Reis savşatan kaçmakla suçlanarak idam edildi.<br />
ÜÇÜNCÜ HİNT SEFERİ (1552)<br />
Murat Reis, Basrada'ki Osmanlı donanmasıyla Portekizlilerle savaştı. Başarılı olamadı.<br />
DÖRDÜNCÜ HİNT SEFERİ (1553)<br />
Seydi Ali Reis, Basra'daki Osmanlı donanmasıyla Hürmüz boğazını geçti. Portekizlileri yenilgiye uğrattı. Hint okyanusundaki fırtınalara Osmanlı donanması dayanmadı. Seydi Ali Reis İstanbul'a geri döndü. Başından geçen olayları yazdığı Mir'atül - memalik adlı eserde anlattı.<br />
HİNT SEFERLERİNİN SONUÇLARI :<br />
Osmanlı devlet adamlarının Hindistan'ın gelecekteki ekonomik önemini anlayamadılar. Portekizliler bu önemi kavradılar.<br />
Akdenize göre yapılan Osmanlı gemilerinin Hind okyanusuna dayanaklı olmadığı anlaşıldı.<br />
Portekizlilere karşı kesin üstünlük kazanılmadı.<br />
Yemen, Habeşistan kıyıları, Osmanlılara katıldı. Kızıldeniz, Basra körfezinde egemenlik sağlandı.<br />
Osmanlı devleti Habeş, Yemen, Basra, Lahsa olmak üzere yeni eyaletler kurarak bu bölgeleri yönetti.<br />
<br />
<br />
<br />
SOKULLU MEHMET PAŞA:<br />
Sadrazam Sokullu aslen Hirvat kökenlidir. Devşirme olarak Enderun'da yetiştirildi. Kanuni zamaninda sirasiyla Kaptan-ı Derya, Rumeli Beylerbeyi, Vezir ve Veziri azamlık (Sadrazam) görevlerine atanmıştır.<br />
Sokullu, Kanuniden sonra II. Selim ve III. Murat dönemlerinde de sadrazamlık yaptı. Bu süreçte devlet işlerinde birinci derecede sorumlu oldu. Bundan dolayı Sokullu'nun yönetimde aktif olduğu döneme Osmanlı tahinde Sokullu Devri denilir. Sokullu Devri, III. Murat zamanında (1579) yılında Sokullu Mehmet Paşanın öldürülmesiyle sona ermiştir]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[II.MEHMET (FATIH) DEVRI<br />
ISTANBUL'UN FETHI SIRASINDA Tarihçilere göre Osmanli Devleti Imparatorluga dönüşmüştür.<br />
Istanbul Osmanli devletinin başkenti oldu.<br />
Karadenizdeki ipek ticareti Osmanli denetimine girdi.<br />
Avrupalilar, ipek ve baharat ticaret yollarinin Dogu Akdeniz'de ve Karadeniz'de Türklerin kontrolüne girmesi nedeniyle, başka deniz yollari aramaya başladilar. Bu durum Cografya Keşiflerinin bir nedeni oldu.<br />
Ateşli silahlardan topun önemi bir kez daha anlaşildi.<br />
Italya'ya giden Bizansli bilginler Eski Yunan eserlerini tanitarak Rönesans'in başlanmasina katkida bulundular.<br />
Avrupali devletler Osmanli devletinin askeri üstünlügünü gördüler.<br />
Yerli halkin güvenini kazanmak papanin haçli birligi çalişmalarini önlemek ve Balkan fetihlerini kolaylaştirmak amaciyla Ortadoks Kilisesinin haklarina dokunulmadi.<br />
BALKANLARDA FETIHLER<br />
SIRBISTAN'IN FETHI<br />
Macarlarla ittifak yapan Sirplarin saldirilarini durdurmak için Belgrad kuşatildi. Belgrad Macarlar'da kaldi. Sirbistan Osmanli topraklarina katildi (1459).<br />
MORA'NIN FETHI (1460)<br />
Mora'daki Rum despotlari arasinda olan çatişmalardan bikan halkin istegi üzerine sefer yapildi. bunun sonunda Yunanistan'in güneyindeki Mora alindi.<br />
EFLAK VE BOGDAN'IN ALINMASI<br />
Eflak Beyi Vlad (Kazikli Voyvoda) Macarlarla anlaşarak, vergi göndermedi ve gönderilen elçileri öldürdü. Fatih tarafindan yapilan seferle Eflak alindi (1462).<br />
Bogdan (Moldavya) yapilan sefer sonucu, Osmanli devletine bagli beylik haline getirildi. (1476)<br />
BOSNA VE HERSEK'IN FETHI<br />
Bosna krali Macarlarla anlaşarak vergi vermeyince Fatih Bosna seferine çikti. Bölge Osmanli topraklarina katildi (1463). Bosna halki Islamiyete girmeye başladi. Hersek ise 1465 yilinda alindi.<br />
ARNAVUTLUK'UN FETHI<br />
Osmanli ordusunda yetişmiş olan Iskender Bey önemli bir Arnavut ailesindendi. II. Murat zamaninda ayaklanarak Arnavutluk'ta prenslik kurmuştu. Venedikliler ve diger Avrupa devletleri Iskender Beyi desteklediler.<br />
Fatih Arnavutluk seferine çikti. Iskender'e bagli güçlerle dogrudan savaş yapilmadi. Iskender Beyin ölümünden sonra Kroya ve Işkodra şehirleri alindi. (1479) Dalmaçya kiyilari Osmanli topraklarina katildi.<br />
ANADOLU'DA GELIŞMELER<br />
Fatih Istanbul'un alinmasindan sonra, Anadolu Türk birligini kurmak ve Karadeniz ticaret yoluna egemen olmak için Anadolu'da seferlere çikti.<br />
AMASRA'NIN ALINMASI (1459)<br />
Cenevizliler'in elinde bulunan Amasra kuşatildi. Cenevizli'ler şehri teslim ettiler.<br />
ISFENDIYEROGULLARI (CANDAROGULLARI)<br />
BEYLIGININ YIKILMASI (1460)<br />
Isfendiyar Beyi, Ismail Bey savaşa gerek görmeden Sinop'u Osmanlilara verdi. Ismail Bey'e de Balkanlar'daki Filibe sancagi dirlik olarak verildi.<br />
TRABZON RUM DEVLETININ YIKILMASI (1461)<br />
Trabzon Rum Devleti, Dördüncü Haçli seferi sirasinda Istanbul'dan kaçan Rumlar tarafindan 1204 yilinda kurulmuştu.<br />
Trabzon Rum krali Davit Kommen Akkoyunlu hükümdari Uzun Hasan'a güvenerek vergiye baglanmayi kabul etmeyince, Trabzon denizden ve karadan kuşatildi. Uzun Hasan'dan yardim alamayan kral şehri Fatih'e teslim etti.<br />
KARAMANOGULLARI BEYLIGININ YIKILMASI<br />
Karaman Beyliginde yönetim için çatişmalar olmaktaydi. Fatih, Karaman Beyi olmak isteyen Pir Ahmet'e yardim etti. Beyligin başina geçen Pir Ahmet Osmanli egemenligini kabul etti.<br />
Pir Ahmet, Osmanli - Venedik savaşindan yararlanarak, Osmanlilara verdigi yerleri geri almak istedi. Osmanlilara karşi Venediklilerle anlaşti.<br />
Fatih, çiktigi seferde Konya ve Karaman yörelerini aldi. Osmanlilarin Anadolu'da en güçlü rakibi ortadan kalkti. Pir Ahmet, Uzun Hasan'a sigindi. Osmanli Akkoyunlu ilişkileri bozuldu. Bir kisim Karaman beyleri Aksaray, Nigde ve Içel yörelerinde etkinliklerini sürdürmeye çalişti. II. Bayezid bu beylerin çalişmalarina son verdi (1487).<br />
OTLUKBELI SAVAŞI (1473)<br />
Akkoyunlu devleti Dogu Anadolu'da kurulmuştur. Devletin siniri Maveraünnehire kadar genişlemişti.<br />
Uzun Hasanin, Trabzon Rum devletini ve Anadolu beylerini, Osmanlilara karşi desteklemesi, ilişkilerin bozulmasina neden olmuştu. Uzun Hasan'in Tokata girmesi ve Karaman - Akkoyunlu ordularının Akşehir'i almak istemeleri, Fatih'in harekete geçmesine neden oldu. Erzincan yakınlarında yapılan Otlukbeli Savaşını Fatih kazandı (1473).<br />
Akkoyunlu Devletinde, Otlukbeli savaşından sonra iktidar mücadelesi başladı. Bunun sonucunda Akkoyunlu devleti parçalandı. Yerine Safevi devleti kuruldu.<br />
OSMANLI - MEMLÜKLÜ İLİŞKİLERİ<br />
Yıldırım Beyazıt'ın, Memlüklü himayesindeki, Dulkadir Beyliğinin topraklarını alması sonucu ilişkiler bozulmuştu. Çünkü, Memlüklü devletinde Dulkadir Beyliği'ni topraklarını alma amacındaydı.<br />
Fatih Hac yolundaki su kuyularını onararak kutsal topraklarda etkinlik göstermek istedi. Memlüklüler, Fatih'in isteğini iç işlerine müdahale saydılar. Bunun sonucunda ilişkiler bozuldu.<br />
Memlüklüler, Çukurova'da Osmanlı ordusunu yenilgiye uğrattı.<br />
<br />
DENİZLERDE GELİŞMELER<br />
EGE ADALARI'NIN FETHİ VE OTRANTO SEFERİ<br />
Çanakkale Boğazına hakim olan Cenevizlilerin yönetimindeki İmroz, Taşoz, Limni, Bozcaada, Semadirek alındı. Böylece Çanakkale boğazının güvenliği sağlandı.<br />
Gelibolu'da tersaneler yapıldı. Boğazın her iki tarafına istihkamlar yapıldı.<br />
Adriyatik denizindeki Ayamavra, Kefalonya ve Zanta adaları alındı. Bu fetihlere karşı çıkan Napoli Krallığına ait olan Otranto limanı alındı. Fatih'in ölümü üzerine donanma geri çağırılınca Otranta tekrar Napoli Krallığının eline geçmiştir.<br />
KIRIM HANLIĞI'NIN BAĞLANMASI<br />
Kırım hanlığında iktidar mücadelesi vardı. Karadenizin kuzey sahillerinde Ceneviz kolonileri bulunuyordu. Moskova prensliğinde ileride tehlike yaratabilirdi. Bu nedenlerden dolayı Kırım hanlığı Osmanlı idaresine bağlandı. Ceneviz kolonilerine son verildi. Karadeniz kıyılarına ulaşan doğu ticaret yolları Osmanlıların eline geçti. Karadeniz Osmanlı gölü haline geldi. Karadeniz kıyılarındaki İpek yolu tamamen Osmanlının eline geçti.<br />
II.BEYAZIT DÖNEMİ (1481 - 1512 )<br />
II. Bayezıt, İshâk Paşa ve yeniçerilerin yardımıyla padişah oldu. Sadrazam Karamanlı Mehmet Paşa, Cem'i padişah yapmak istiyordu. Fakat başarılı olamadı. Bu olaydan sonra iktidar mücadelesi başladı.<br />
CEM OLAYI:<br />
Temel neden, veraset sisteminde belirli bir seçim usulünün olmamasıdır.<br />
Cem, yapılan savaşı kaybetti, Karaman beylerine ve daha sonra Memluklulara sığındı. Cem Rodos'a gidip buradan da Rumeliye geçip kuvvet toplayarak İstanbul'a yürümeyi düşündü. Rodos şovalyeleri Cem'i tutuklayarak Fransa'ya götürdüler. Fransa ve Papalık Osmanlı üzerinde Haçlı baskısı kurdular. Fransa kralı Osmanlılara karşı yapacağı haçlı seferinde Cem'den yararlanmayı düşündü. Cem Fransa kralıyla Napoliye geldiğinde öldü.<br />
OSMANLI - MEMLÜKLÜ İLİŞKİLERİ<br />
Fatih zamanında başlayan sorunlar ve Cem olayından dolayı ilişkiler bozulmuştu. Memlükler Çukurova çevresinde Osmanlı ordularını yenilgiye uğrattı. Tunus sultanının teklifiyle barış yapıldı. Adana ve Tarsus kaleleri Mekke ve Medine evkafına ait olduğundan Memlüklülere bırakıldı (1491).<br />
ŞAHKULU AYAKLANMASI (1511)<br />
Safevi sultanı Şah İsmail Anadoluda egemenlik kurmak için din adamlarını Anadolu'ya göndermişti. Bunlardan Şahkulu, Antalya ve göller yöresinde isyan çıkardı. İsyan zor bastırıldı. Ayaklanmalara katılanlar Ege denizindeki Modon ve Koron adalarına sürüldü (1511).<br />
OSMANLI - VENEDİK İLİŞKİLERİ<br />
Venediklilerin elindeki Moradaki yerler ile İnebahtı ve Navarin limanları alındı. Bu fetihler II. Beyazıt zamanındaki tek önemli toprak kazancıdır.<br />
Not: Endülüs müslümanları Haçlı katliamıyla karşılaşmışlardı. Bunlara yardım edildi. Müslümanlar Kuzey Afrika'ya taşındı.<br />
II. BEYAZIT'IN PADİŞAHLIKTAN ÇEKİLMESİ<br />
II. Bayezıt, son zamanlarında ülke yönetimini vezirlere bırakmıştı. Kendini dine ve tasavvuf fikirlere vermişti.<br />
II. Beyazıt ve devlet adamları şehzade Ahmeti padişah yapmak isteyince, I. Selim Rumeli'de kuvvet hazırladı ve isyan etti. Yenilgiye uğradı. Bu durum bir şehzadenin padişahlık için ilk isyanıdır. Yeniçerilerin desteğini almış olan I. Selim isyanını sürdürdü. Bunun üzerine II. Beyazıt padişahlığı oğlu I. Selim'e bıraktı.<br />
YAVUZ SULTAN DÖNEMİ (1512 - 1520 )<br />
I. Selim kardeşlerini ve yegenlerini, tahtini saglamlaştirmak için öldürttü.<br />
ÇALDIRAN SAVAŞI (1514)<br />
Safevi devletinin kişkirtmasiyla çikan Şahkulu isyanini dikkate alan I. Selim Iran seferi düzenledi. Safevi devletinin Anadolu'daki taraftarlari olan Şii Türkmenleri öldürttü.<br />
Iran seferine çikan I. Selim Dulgadir beyliginden yardim istedi. Bu yardim gelmedi. Çaldiran ovasindaki savaşi Safevi devleti kayipetti. Yavuz Iran'i almak için ilerlemek istedi, ancak askerlerin isyani üzerine bu isteginden vazgeçti.<br />
Turnadag savaşinda Dulgadir beyligi yenildi ve ortadan kaldirildi. (1515). Her iki savaş sonunda Dogu Anadolu Osmanli egemenligine girdi. Anadolu Türk birligi kesin olarak saglandi. Safevi tehlikesi zayifladi.<br />
I. Selim Tebrizden ayrilirken buradaki bilim ve sanat adamlarini Istanbul'a gönderdi.<br />
MISIR SEFERI<br />
Osmanli tarihinin en uzun seferidir.<br />
NEDENLERI<br />
Fatih zamanindan itibaren başlayan anlaşmazliklar<br />
Memlüklü korumasinda olan Dulkadir beyliginin yikilmasi<br />
Misir'a Osmanlilarin saldirmasindan çekinen Memlüklerin, Şah Ismail ile anlaşma yapmasi (I. Selim bunu Osmanliya karşi büyük bir tehdit saymiştir).<br />
Iran'a gönderilen Osmanli askerlerine Memlüklerin topraklarindan geçiş izni vermemesi<br />
I. Selim'in Kutsal topraklari alarak Islâm dünyasinin lideri olmayi amaçlamasi.<br />
MERCIDABIK SAVAŞI (1516)<br />
Osmanli ordusuyla Memlüklü ordusu Suriye'de Mercidabik'ta karşilaşti. Kansu Gavri yönetimindeki Memlüklü ordusu yenildi. Suriye Osmanli ülkesine katildi.<br />
RIDANIYE SAVAŞI (1517)<br />
Kansu Gavrinin, Mercidabikta ölümünden sonra yerine Tomanbay geçti. Venediklilerden top ve ateşli silahlar aldi. Memluklar yenilgiye ugratildi (1517).<br />
MISIR SEFERININ SONUÇLARI:<br />
Suriye, Filistin, Hicaz ve Misir Osmanli egemenligine alindi.<br />
Misir'in alinmasiyla Osmanli geliri artti.<br />
Venedikliler Kibris için verdikleri vergiyi Osmanlilara vermeye başladilar.<br />
Baharat ticaret yolunda Osmanli üstünlügü artti. Portekizlilerin Hint deniz yolunu bulmalari nedeniyle (1498). Bu ticaretle ilgili beklenilen kazanç saglanamadi.<br />
Kutsal emanetler Istanbul'a getirildi.<br />
Son Abbasi Halifesi III. Mütevekkil Ayasofa camiinde düzenlenen törenle Halifelik makamini I. Selim'e devretti. (Osmanli padişahlari Fatih kanunnamsiyle mutlak otorite olmuşlardi, Halife ünvanini almalariyla da Teokratik nitelik kazanmişlardir.)<br />
Misirdaki bilim ve sanat adamlari Istanbul'a getirildi.<br />
Avrupa'ya dogru hiçbir sefer düzenlemeyen I. Selim Macaristan ya da Iran'a dogru olacagi sanilan sefer hazirligi sirasinda öldü. (1520)<br />
KANUNI DÖNEMI (1520 - 1566 )<br />
Kardeşi olmadigindan rakipsiz olarak padişah oldu. Osmanli devletinin sinirlarini en geniş noktalara ulaşti. Bu dönemde Osmanli imparatorlugu kültür ve uygarlik alaninda en ileri düzeye gelmiştir.<br />
IÇ ISYANLAR<br />
CANBERD GAZALI ISYANI:<br />
Önceleri Memlüklülere hizmet eden, Canberd Gazali Osmanli devletinin Şam beylerbeyligi görevini yerine getiriyordu. Halifeligi almak ve Memlüklü devletini yeniden kurmak için ayaklandi. Ferhat Paşa komutasinda Osmanli ordusu isyani bastirmiştir. (1521)<br />
AHMET PAŞA ISYANI:<br />
Kanuni gelenege göre Ahmet Paşayi sadrazamliga getirmesi gerekirken, Ahmet Paşayi Misir valiligine atadi. Ahmet Paşa Memlüklü devlet adamlarini çevresinde toplayarak isyan etti. Yeni bir devlet kurmak için para bastirdi ve hutbe okuttu. Kanuni'ye bagli askerle isyani bastirdi (1524).<br />
BABA ZÜNNUN ISYANI:<br />
Yozgat'ta Bozok Türkmenleri kendilerine tespit edilen vergiyi agir buldular. Türkmenler Baba Zünnun çevresinde toplanarak isyan başlattilar. Baba Zünnun yakalanarak öldürüldü. Isyan bastirildi (1527)<br />
KALENDEROGLU ISYANI:<br />
Nedenleri:<br />
1) Devletin göçebe yaşam sürdüren şii Türkmenleri denetlemek istemesi<br />
2) Dulkadir Beyligine bagli olan sipahilerin dirliklerini kaybetmesi<br />
Hacibektaş soyundan olan Kalenderoglu Türkmenler, kendisine katilan sipahilerle, birlikte ayaklandi. Merkezi otoritenin baskisina karşi yapilan bu isyan (1527) yilinda bastirildi.<br />
BATIDA GELIŞMELER<br />
BELGRAD'IN ALINMASI (1521)<br />
Kanuni padişahligini kutlamayan ve vergiye baglanmayi reddeden Macarlara karşi sefer düzenledi.<br />
Kuşatma sonucu Belgrad ile çevresindeki kaleler alindi. Belgrad Avrupa'ya yapilacak seferler için önemli bir merkez haline getirildi.<br />
MOHAÇ SAVAŞI VE MACARISTAN'IN ALINMASI<br />
(1526):<br />
Macar Krali, Alman imparatoru Şarlken ve Avusturya Imparatoru Ferdinand'la, akrabalik ilişkilerinden dolayi, askeri ve siyasi bir ittifak kurdu. Böylece Osmanli Devletine karşi kurulan ittifakin öncüsü oldu.<br />
Fransa krali I. Fransuva ve Alman Krali Şarlken arasindaki Avrupa'da üstünlügü ele geçirmek için yapilan mücadele neticesinde Alman krali Şarlken, Fransa krali I. Fransuvayi esir almişti. Ayrica Şarlken, Osmanlilarin Orta Avrupaya kadar ilerlemesini önlemek amacindaydi.<br />
Kanuni Osmanli imparatorlugu aleyhine hazirlanan ittifaki bozmak ve Fransa'ya yardim etmek amacindaydi.<br />
Kanuni düzenledigi seferde Macar ordusunu Mohaç ovasinda yenilgiye ugratti.<br />
Kanuni Macar topraklarini ülkesine katmadi. Korumasi altina aldi. Tampon bir bölge yapti. Erdel beyi Jan Zapolya'yi Macar Kralligina atadi.<br />
BIRINCI VIYANA KUŞATMASI (1529):<br />
Nedenleri:<br />
1. Avusturya Kralinin savaşta ölen Macar Krali ile akraba oldugunu belirterek Macar tahtinin kendine ait oldugunu öne sürmesi<br />
2. Avusturya'nin kutsal Roma Germen Imparatoru Şarlken'le ittifak yapmasi<br />
3. Avusturya'nin Macaristan'i işgal etmesi<br />
4. Kanuni'nin Şarlken'e karşi Fransa'ya yardim etmeyi amaçlamasi<br />
Kanuni yukaridaki nedenlerden dolayi sefere çikti. Macaristan'i işgalden kurtardi. Fransa Krali Fransuva Avrupa'da en büyük kral olmak için Alman Kral Şarlken'le yaptigi savaşi kaybedince Kanuni'den yardim istedi. Ferdinand ve Şarlken savaşmaktan kaçindilar. Viyana şehri kuşatildi. (1529) etkili toplarin getirilmeyişi, yeterli hazirligin olmayişi ve kiş şartlari, kuşatmanin kaldirilmaina neden oldu.<br />
ALMANYA SEFERI (1533)<br />
Ferdinand Macaristani kazanmak için Budin şehrini kuşatinca Kanuni yeniden sefere çikti. Avusturya ve Alman krallari yine savaşmadilar. Avusturya Krali Osmanli Devletinin güçlü oldugunu anladi ve bariş istedi.Istanbul Antlaşmasi Imzalandi (1533). Antlaşma şartlari:<br />
1. Avusturya krali protokol bakimindan Osmanli sadrazamina eşit sayilacak. (Bu kararli Osmanli Avusturya'ya karşi siyasi üstünlük sagladi)<br />
2. Avusturya, Osmanlilar'in atadigi Yanoş'u Macar Krali olarak taniyacak.<br />
3. Avusturya bozmadikça bariş geçerli olacak.<br />
4. Bu barişin yapilmasinin, diger bir nedeni de Safevilerin doguda karişilikliklar yaratmasidir.<br />
MACARISTANIN OSMANLI ÜLKESINE<br />
KATILMASI (1541)<br />
Kanuni'nin Macar Kralligina atadigi Jan Zapolyan'in ölümü üzerine oglu Yanoş kralliga getirildi. Bu yeni durum üzerine Avusturya, Macaristan'i almak için Macaristan'daki Budin'i işgal etti. Kanuni çiktigi seferde Budini aldi. Macar topraklarini Osmanli ülkesine katti. Sigismund'u, Erdel kralligina atadi. Kuzey Macaristan Avusturya'ya kaldi.<br />
ZIGETVAR SEFERI, KANUNININ ÖLÜMÜ (1566)<br />
Yeni Avusturya Krali 1533 Istanbul antlaşmasina uymayarak Macaristan'a yeniden saldirdi. Sokullu Mehmet Paşa sefer karari aldi. Zigetvor kalesi Osmanlilarin eline geçti.<br />
Not: Kuşatma sirasinda agir hasta olan Kanuni ölmüştür. II. Selim padişahliga getirilmiştir.<br />
Kanuni, Avrupa Hristiyan birligini bozmak ve Fransayi, Osmanli yanina çekmek istediginden, yardim edecegini bildirmiştir.<br />
Fransa, ilişkileri kuvvetlendirmek için elçi göndererek siyasi ve ticari nitelikli, bir antlaşmanin yapilmasini istedi. Osmanli tarihinde Uhud - u Atik ya da İmtiyaz-ı Mahsusa olarak bilinen ticaret anlaşması yapıldı. Başlıca maddeler;<br />
1. Her iki devletin gemileri denizlerde ve limanlarda serbest dolaşabileek<br />
2. Fransız tüccarlardan daha az gümrük vergisi alınacak<br />
3. Fransız tüccarların, aralarındaki sorunlara Fransız yargıçlar bakacak<br />
4. Fransız tüccarlar ile Osmanlılar arasındaki sorunlara Türk yargıçlar bakacak ve bunun için Fransız tercümanlar görevlendirilecek.<br />
5. Fransızlara din ve mezheplerinde tam serbestlik tanınacak<br />
6. Osmanlı vatandaşları Fransa denizlerinde ve topraklarında aynı haklardan yararlanacak<br />
7. Bu anlaşma hükümdarların sağ kaldıkları sürece geçerli olacak.<br />
Kanuni kapitülasyonlarla Almanya'ya karşı, Avrupa' da denge ve güç kurmayı amaçladı. Kapitülasyon anlaşması, Osmanlılar için önemli siyasi bir başarıdır.<br />
Fransızlar her padişah değişiminde anlaşmayı yenileyerek zamanla, Osmanlı aleyhine siyasi ve ticari üstünlükler kazandılar. 1740 yılında kapitülasyonlar süresiz olarak uzatıldı. Osmanlı Devleti'nin güçsüzlüğünden yararlanan diğer Avrupalı devletler de kapitülasyonlar kazandılar. Bu durum, Osmanlı devleti'nin sanayileşmiş devletlerin açık pazarı olmasına neden oldu. Kapitülasyonlar Lozan anlaşmasıyla kaldırıldı.<br />
DOĞUDA GELİŞMELER<br />
<br />
İRAN SEFERLERİNİN NEDENLERİ<br />
a) Safevilerin, Bağdat ve çevresini alarak Osmanlı sınırına yakın bölgelerde hareketlenmesi<br />
b) Safevilerin, ortak sınırı bölgesinde kendi halkına karşı izledikleri baskılı yönetimin, Osmanlının ipek ve baharat ticaretini aksatması<br />
c) Osmanlı yönetimindeki Bitlis emirinin, Safevilere, Safevilerin, Azerbeycan valisinin Osmanlılara geçmesi<br />
d) İran'ın, Bağdat valisinin, Osmanlı tarafına katılması, Safevilerin bu duruma müdahele etmesi<br />
IRAKEYN SEFERİ (1534)<br />
Kanuni Bitlis Emiri Şeref Hanı cezalandırmak ve Bağdatı almak için sefere çıktı. Azerbeycan alındı. Bağdat alındı. Gilan ve Şirvan'daki ipek ticareti Osmanlıların denetimine girdi.<br />
İRAN SEFERİ (1548)<br />
İran'da taht kavgasına giren şehzadenin Osmanlılara sığınması sonucu, Safeviler, Tebriz'i, Nahçevan'ı ve Van çevresini aldı.<br />
Kanuni, Safevi tehlikesini bitirmek, Azerbeycanı bütünüyle almak için sefere çıktı. Van ve Tebriz'i aldı.<br />
NAHÇEVAN SEFERİ (1554)<br />
Safeviler, Avusturya savaşlarından yararlanarak Doğu Anadolu'yu almak için Doğu Anadolu'ya girdi. Kanuni Safevilere kesin bir darbe vurmak için üçüncü defa sefere çıktı. Safeviler'e ait olan Nahçevan, Revan ve Karabağ alındı.<br />
Bu savaşlar her iki devlet için zararlı olmuştur. Kanuni Avusturya savaşlarından dolayı Safeviler'in barış teklifini kabul etti.<br />
AMASYA ANTLAŞMASI (1555)<br />
Bu anlaşma, Osmanlılar ile İranlılar arasındaki ilk resmi antlaşmadır. Buna göre:<br />
Azerbaycan, Tebriz, Doğu Anadolu ve Irak Osmanlıların oldu.<br />
Sınır bölgesinde saldırılar yapılmayacak<br />
I. Selim devrinden itibaren başlayan savaşlar durdu.<br />
DENİZLERDE GELİŞMELER<br />
RODOS'UN FETHİ (1522):<br />
Rodos, Fatih zamanında kuşatılmış, fakat alınamamıştı. Osmanlı gemilerine saldıran Sen Jan şovalyeleri Batı Anadolu kıyılarını tehdit ediyorlardı. Mısır ve Suriye'nin alınmasından sonra bu adanın alınması gerekli oldu.<br />
Şovalyeler Avrupa'dan yardım gelmeyince adayı boşalttılar. Şarlken şovalyeleri Malta adasına yerleştirdi.<br />
PREVEZE DENİZ SAVAŞI (1538)<br />
Alman kralı Şarlken, Doğu Akdenizde Osmanlı üstünlüğüne son vermek için, Andrea Dorya yönetiminde birleşik haçlı donanmasını kurdu.<br />
Kanuni Barbarosu İstanbul'a çağırdı. Barbaros Kaptan-ı Derya oldu. Cezayir'in Beylerbeyi olduğu ilan edildi.<br />
Venedik, Ceneviz, Malta, İspanya ve Portekiz deniz kuvvetlerinden oluşan haçlı donanması, Barbaros tarafından yenilgiye uğratıldı.<br />
Savaştan sonra, Venedikliler ticaretlerinin aksayacağını gördüler ve barış yaptılar. Buna karşılık Mora, Dalmaçya kıyılarındaki kaleleri Osmanlılara bıraktılar.<br />
TRABLUSGARB'IN ALINMASI (1551)<br />
Şarlken Tunus'u almak için Malta'daki Sen Jan Şovalyeleri aracılığıyla saldırılar başlattı. Bunun üzerine, Turgut Reis şovalyelerin elindeki Trablusgarb'ı aldı. Trablusgarb beylerbeyi oldu.<br />
CERBE ADASININ FETHİ (1559)<br />
Turgut Reis, önceleri kendisine bağlı olan Cerbe adasını, Trablusgarb körfezinin güvenliği için, İspanyollardan almak istedi. Turgut Reis ve Piyale paşa, Andrea Dorya yönetimindeki haçlı donanmasını yendiler. Ada Turgut Reis'in yönetimine bırakıldı.<br />
MALTA SEFERİ (1565)<br />
Malta adasına yerleştirilen Sen Jan Şovalyeleri Osmanlı gemilerine saldırıyorlardı. Haçlı donanması bu adayı üs olarak kullanıyorlardı.<br />
Kanuni, Cezayir ve Trablusgarbın güvenliği için Maltanın alınmasını kararlaştırdı.<br />
Yapılan kuşatma başarıszlıkla sonuçlandı.<br />
HİNT SEFERLERİ<br />
NEDENLERİ<br />
Portekizlilerin, Ümit burnu yoluyla Uzakdoğu mallarını Avrupa limanlarına taşımaları.<br />
Portekizlilerin, Hint okyanusunda ve Kızıldeniz çevresinde, müslümanların ticaretlerini engellemeleri<br />
Deniz yoluyla hac'a giden müslümanların güvenliğinin bozulması<br />
Hindistan'daki Müslümanlara portekizlilerin saldırması<br />
Osmanlı Devleti'nin kendisini İslâm Dünyasının koruyucusu olarak görmesi<br />
Mısır ve Hicaz'ın Osmanlı topraklarına katılmasıyla, Portekizliler ile Osmanlılar karşılaşmışlardır. Hint ticaret yolunu yeniden müslümanların denetimine almak ve Hint müslümanlarına yardım etmek amacıyla, dört deniz seferi düzenledi.<br />
BİRİNCİ HİNT SEFERİ (1538)<br />
Gucerat sultanı Bahadır Şahın yardım istemesi üzerine, Mısır Beylerbeyi Süleyman paşa komutasında yardım gönderildi. Yemen, Aden kıyıları alındı. Hindistanın Batı kıyılarındaki Gucerata varıldı. Yeni Gucerat Sultanı, Osmanlı egemenliğine girmemek için Osmanlılara yardım etmedi. Hint okyanusunda Portekiz'e karşı güç olunacağı gösterildi.<br />
İKİNCİ HİNT SEFERİ (1551)<br />
Piri Reis Basra Körfezindeki Hürmüz boğazını Portekizlilerden alamadı. Donanmayı kuvvetlendirmek için Mısır'a döndü. Piri Reis savşatan kaçmakla suçlanarak idam edildi.<br />
ÜÇÜNCÜ HİNT SEFERİ (1552)<br />
Murat Reis, Basrada'ki Osmanlı donanmasıyla Portekizlilerle savaştı. Başarılı olamadı.<br />
DÖRDÜNCÜ HİNT SEFERİ (1553)<br />
Seydi Ali Reis, Basra'daki Osmanlı donanmasıyla Hürmüz boğazını geçti. Portekizlileri yenilgiye uğrattı. Hint okyanusundaki fırtınalara Osmanlı donanması dayanmadı. Seydi Ali Reis İstanbul'a geri döndü. Başından geçen olayları yazdığı Mir'atül - memalik adlı eserde anlattı.<br />
HİNT SEFERLERİNİN SONUÇLARI :<br />
Osmanlı devlet adamlarının Hindistan'ın gelecekteki ekonomik önemini anlayamadılar. Portekizliler bu önemi kavradılar.<br />
Akdenize göre yapılan Osmanlı gemilerinin Hind okyanusuna dayanaklı olmadığı anlaşıldı.<br />
Portekizlilere karşı kesin üstünlük kazanılmadı.<br />
Yemen, Habeşistan kıyıları, Osmanlılara katıldı. Kızıldeniz, Basra körfezinde egemenlik sağlandı.<br />
Osmanlı devleti Habeş, Yemen, Basra, Lahsa olmak üzere yeni eyaletler kurarak bu bölgeleri yönetti.<br />
<br />
<br />
<br />
SOKULLU MEHMET PAŞA:<br />
Sadrazam Sokullu aslen Hirvat kökenlidir. Devşirme olarak Enderun'da yetiştirildi. Kanuni zamaninda sirasiyla Kaptan-ı Derya, Rumeli Beylerbeyi, Vezir ve Veziri azamlık (Sadrazam) görevlerine atanmıştır.<br />
Sokullu, Kanuniden sonra II. Selim ve III. Murat dönemlerinde de sadrazamlık yaptı. Bu süreçte devlet işlerinde birinci derecede sorumlu oldu. Bundan dolayı Sokullu'nun yönetimde aktif olduğu döneme Osmanlı tahinde Sokullu Devri denilir. Sokullu Devri, III. Murat zamanında (1579) yılında Sokullu Mehmet Paşanın öldürülmesiyle sona ermiştir]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ikinci Dünya Savasinin Nedenleri]]></title>
			<link>https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-Ikinci-D%C3%BCnya-Savasinin-Nedenleri-1296</link>
			<pubDate>Sun, 25 Mar 2007 23:34:27 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.hepimizbiriz.com/forum/member.php?action=profile&uid=6">redline</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-Ikinci-D%C3%BCnya-Savasinin-Nedenleri-1296</guid>
			<description><![CDATA[İki dünya savaşı arasındaki yıllarda Avrupa'da ortaya çıkan en önemli olay,İtalya ve Almanya'da faşizmin etkin duruma gelişiydi Faşizmin şovenist genişlemeci politikası,diplomatik görüş ve antlaşmaların inanılabilirliğini büyük ölçüde gözden düşürdü.<br />
<br />
DİKTATÖRLERİN ORTAYA ÇIKIŞI:<br />
<br />
Birinci Dünya Savaşı, Versailles antlaşmasında (1919 ) tazminat ve toprakların keyfi bölünümü ardından acı bir miras bırakmıştı.Bunların sonuçları,Benito Mussolini ile Adolf Hitler'in ,iktidarı elde etmelerinde büyük ölçüde etkili oldu.İtalya,Birinci Dünya Savaşında büyük kayıplara uğramış ve Versailles Antlaşması sonucunda hayal kırklığına uğramıştı.Mussolini,savaş sonrası dönemde,gerilim yaratmaya yönelik bir eylemci milliyetçilik politikası gütmesinden ötürü,geniş bir destek sağladı.Hitler de, Versailles Antlaşmasının ceza niteliği taşıyan yanlarına karşı çıkan ve Doğu Avrupa'daki Almanca halkları birleştirmeye kararlı olan bir aşırı milliyetçilik politikasını benimsediği için desteklendi<br />
<br />
<br />
<br />
Birleşik Amerika'nın çekimser kalması barışı sağlama konusundaki başlıca girişimlerin yükünü,Avrupa'nın en güçlü iki devleti olan İngiltere ve Fransa'ya yüklendi. Her iki ulus da,1914 savaşının diplomatik sistemlerin beceriksizliğinden doğduğunu ve yeni bir savaşın rastlantı sonucu çıkmasını önlemek için diktatörlerle görüşme yapılması gerektiğini düşünüyorlardı.<br />
<br />
<br />
<br />
1920'lerde Milletler Cemiyeti'ne ve silahsızlanma politikasına güveniliyordu.1930'ların başlarında,Milletler Cemiyeti'nin bir barış güvencesi sağlayamayacağı açıkça ortaya çıkmıştı.Japonya'nın Mançurya'yı işgali,daha sonra çok ciddi nitelik taşıyan Habeşistan bunalımı ve İspanya iç savaşı,Milletler Cemiyeti'nin büyük devletler tarafından girişilen uluslar arası saldırıları engelleyemeyeceğini gösterdi<br />
<br />
YATIŞTIRMA POLİTİKASI<br />
<br />
1930 yılları boyunca,İngiliz ve Fransız devlet adamları,Hitler'in güttüğü politikanın,sadece Versailles Antlaşması'nın hükümlerinin gözden geçirilmesine yönelik olan Almanya'nın isteğini karşılamak amacını güttüğüne inandılar.Almanya'nın Rhineland'ı 1936'da yeniden işgal etmesine ve Avusturya'yı denetim altında tutmasına rağmen,özellikle İngilizler ,barışın,ödün vererek korunabileceği umudunu beslemeye devam ettiler.Stanley Baldvin'in Hitler ile görüşme yapma konusunda harcadıkları çabalar ,bir yeni savaştan korkan ve ekonomik çöküntü döneminde silahlanma harcamalarından hoşnutluk duymayan büyük bir halk kesimi tarafından desteklendi.İngiltere'deki sol güçler ,savaş tehlikesini azaltmak için silahsızlanma politikasını devam ettirilmesi gerektiğine inanıyorlardı.Hitler silahlanma ile uğraşırken Chamberlain,zayıf bir duruma dayanarak girişimlerde bulunuyordu.Fransa da güçsüzlük içindeydi. İç siyasal bölünmeler ,sağlam bir dış politika güdülmesini olanaksız kılıyordu.<br />
<br />
<br />
<br />
Hitler'in uzun vadeli amaçlarının kesinlikle belirlenememesine rağmen, Versailles'in hükümleri geçersiz kılmak ve doğudaki fetih planlarını gelecek bir tarihte genişletmek amacıyla,Batı Avrupa devletlerinin zayıflığından ve kararsızlığından yararlanmak istediği apaçıktı Rhineland'ın işgalinden sonra Almanya,Avusturya'yı kendi topraklarına kattı ve Çekoslovakya 'nın Almanca konuşan halkının yaşadığı Sudetlerin kendisine verilmesini istedi.Savaş tehditlerinden sonra Hitler ,Almanca konuşmayan kesimlerin işgal edilmeyeceği konusunda kendisinden söz alınarak Çekoslovakya'nın parçalanması sonucu veren ve 1938'de yapılan bir antlaşmayla yatıştırılabildi Chamberlain'in bu boyun eğişi,barışı kurtaran bir zafer olarak alkışlandı.Ama Hitler'in bunlarla yetinmeyeceği artık çok daha iyi belli oluyordu.<br />
<br />
<br />
<br />
3)Öteki Devletlerin Etkisi 193O yılları ortalarında içine kapanışından sıyrılan SSCB,Batı Avrupa devletlerinin kendisine karşı bir ittifak kurmalarını önlemek istiyordu.SSCB Almanya'da faşizmin ortaya çıkışından ve bunun kendisi için oluşturduğu tehlikeden gittikçe daha fazla çekinmeye başlamıştı.SSCB, Batı Devletleri'ni birleştirmeye çalıştı.Ama yatıştırma politikasına inanç ve tutucu çevrelerde SSCB 'ye karşı duyulan yaygın güvensizlik dolayısıyla girişimleri boşa çıktı.İngilizlerin ve Fransızların Çekoslovakya konusundaki davranışları,SSCB 'yi, 1939'da,Almanya ile bir saldırmazlık paktı imzalama konusunda yüreklendirdi<br />
<br />
<br />
<br />
Uzak Doğu'da saldırganlık politikasını benimsemiş olan Japonya'nın ortaya çıkması pek sağlam olmayan barış için bir başka tehlikeydi.Japonların Mançurya'yı işgal etmeleri ve 1930'ların ortasından sonra Çin ile savaşa tutuşmaları Milletler Cemiyeti'nin güçsüzlüğünü ortaya koymuş ve Japonların kendilerine güvenleriyle birlikte daha fazla toprak kazanma hırsları artmıştı.<br />
<br />
<br />
<br />
İngilizlerin 1939'da Polonya ve Romanya'ya verdikleri güvenceler Hitler'in eylemlerini kısıtlamak için başvurulan son girişimlerdi.Hitler , ''Polonya Koridoru''nu topraklarına katmak bahanesiyle,Polonya'nın parçalanması konusunda SSCB ile anlaşmakta gecikmemişti.Hitler belki de,Münih&#8217;te olduğu gibi İngiltere ve Fransa'nın yine gerileyeceğini ummuştu.Ama onlar,Hitler'in geri çekilmesini istediler.İngiliz ültimatomu, 3 Eylül 1939'da sona erdiği zamanda, İngiltere Almanya'ya savaş ilan etti ve Fransa da birkaç saat sonra onu izledi<br />
<br />
JAPONYA'NIN MANÇURYA'YA SALDIRMASI:<br />
<br />
Mançurya'nın yüz ölçümü 1.416.000 kilometrekare ve nüfusu da 1931 yılında 28 milyon kadardı.Mançurya'nın başlıca ekonomik zenginlikleri arasında,.soya fasulyesi,ormanlar ve kerestecilik,maden kömürü en önemli yeri almaktaydı.Dünya soya üretiminin %63 'ü Mançurya ' dan çıkıyordu. Ormanları ise 3 7 6. 000 kilometrekare olup,bu ormanlardan yılda 4 milyar metreküp kadar kereste elde edilmekteydi.Kömür rezervleri ise 9 milyar ton civarında olup,yılda 9 milyon ton kömür elde edilmekteydi. Bu temel ürünlerin başlıca alıcısı ise JAPONYA'ydı<br />
<br />
<br />
<br />
Bu zenginliklerinden ötürü Japonya,daha kalkınıp kuvvetlenmesinin ilk günlerinden itibaren gözünü Mançurya 'ya çevirmişti.1905 ' de Rusya'yı ağır bir yenilgiye uğratıp,bu devleti Mançurya'dan çıkarıp kendisi yerleşince,Japonya Mançurya'da geniş ekonomik faaliyete girişti.Bu memleket üzerindeki ekonomik kontrolünü kuvvetlendirmek için,o zamanlar Avrupa sömürgeciliğinin klasik vasıtası olan demiryolu yapım ve işletmeciliğine başvurdu. Güney Mançurya Demiryolu Şirketi'ni kurmuş ve bu şirket Japonya'nın ekonomik nüfuzunun Mançurya'da yayılmasında önemli rol oynamıştır.Bu şirketin demiryolu yapım ve bakımı için 1905'den 1931 'e kadar harcadığı para 262 milyon Yen'i bulmuştur.Şirket sadece demiryolları ile uğraşmamış,gerçek bir kolonizasyon şirketi haline gelmiştir.Mançurya'nın birçok orman ve maden işletmeleri bu şirkete aitti1931'de şirketin yatırımlarının toplamı 716 milyon Yen ve ortak olduğu teşebbüslerin yatırımı ise 318 milyon Yen (o sıralarda Yen 1 dolar kadardı) idi.<br />
<br />
<br />
<br />
Güney Mançurya Demiryolu Şirketi,Mançurya'nın dış ticaretinde de önemli rol oynamıştır.Şirket 1929yılında 501 milyon Yen kıymetinde satın almada bulunmuş ve bunun %39 kadarını Japonya'ya, %26 'sını ABD 'ye ve geri kalanın da diğer memleketlere ihraç etmiştir.<br />
<br />
<br />
<br />
Japonya'nın Mançurya'daki diğer ekonomik faaliyetlerine gelinceiğer Japon şirketlerinin ve teşebbüslerinin Mançurya'daki yatırımları toplamı 554 milyon Yen'i bulmaktaydı. Güney Mançurya Demiryolları şirketinin yatırımları da hesaba katılınca,Japonya'nın toplam yatırımı 2 milyar Yen'e yaklaşmaktaydı.1895'de Mançurya'da hiçbir Japon fabrikası mevcut değilken,1909'da 152,1914'de 244,1919'da 450,1929'da da 789 Japon fabrikası vardı.<br />
<br />
<br />
<br />
Görülüyor ki,Japonya bu ekonomik faaliyetleri ile Mançurya'yı adeta olgun bir meyve haline getirmişti.Bütün mesele,şartların ilk müsait anında bu meyveyi koparmaya kalıyordu ki,bunu da 1931'de yaptı.Fakat Japonya'nın Mançurya'yı ele geçirmesinde Çin'e karşı izlediği politika önemli ,rol oynamıştır.<br />
<br />
<br />
<br />
Japonya ve Çin: 1922 Washington deniz silahsızlanması konferansında Çin hakkında imzalanan antlaşmalar ve Çin 'e karşı uygulanacak politika konusunda tespit edilen esaslar ve nihayet,Japon Deniz Kuvvetleri'nin sınırlanması,Japonya'nın Çin üzerindeki yayılma emellerini frenleyici nitelikte idi.Bu sebeple Washington antlaşmaları,Japon iç politikasında etkileri büyük olan ve emperyalist tasarıların yaratıcısı ve savunucusu olan askerleri hiç hoşnut bırakmadı.Fakat iktidarda Liberal Parti bulunduğu için,Japonya 1922'den itibaren Çin'e karşı yumuşak bir politika izlemeye karar verdi.Bu politikanın esası,Çin 'in bağımsızlık ve toprak bütünlüğüne saygı,iç işlerine karışmamak ve iki millet arasındaki ekonomik yakınlaşma,işbirliği ve dayanışma kurmaktı. Gerçekten Japonya'nın bu yeni ve yumuşak politikası Çin üzerinde de olumlu bir etki yaptı ve Dr. Sen Yat-Sen'in liderliğindeki Çinliler Japonya ile bir dayanışma yolun bile girmek istediler .<br />
<br />
<br />
<br />
Japonya'nın bu yumuşak politikası ancak 1927 yılına kadar devam etti.Bu tarihte,askerlerin de baskısı ile,Liberal hükümet düştü ve yeni kabineyi,müfrit militaristler tarafından desteklenen Giichi Tanaka kurdu.Tanaka'nın ilk işi Çin'e karşı izlenecek politikayı gözden geçirmek üzere,1927 yazında askerlerin de katıldığı bir konferans toplamak oldu.bu konferans sonunda varılan kararlar Tanaka Memorandumu adında bir belge olarak imparatora sunuldu.<br />
<br />
<br />
<br />
Tanaka Memorandumu,Japonya'nın Uzakdoğu'daki Çin'in ele geçirilmesini zorunlu görüyor ,bunun içinde ilk adımın Mançurya ve Moğolistan'ın ele geçirilmesi olduğunu ,Japonya'nın bir ''kan-demir''politikası izlemesi gerektiğini,bu politikanın ABD'nin karşı koyması ile karşılaşabileceğini söylüyordu.<br />
<br />
<br />
<br />
Tanaka'nın tespit etmiş olduğu ve askeri kuvvete dayanan bu sert politikaya Japonya'da pozitif politika denmiştir.Pozitif politika ile birlikte Japonya'nın Çinle olan münasebetlerinde çatışmalar başladı..1927 ve 1928'de Japonya Shantung'a iki defa asker çıkardı.<br />
<br />
<br />
<br />
Liberal Parti'nin tenkitleri sonucu Tanaka,1929'da başbakanlıktan çekildi ve iktidar yeniden liberallere geçti Fakat askerler Tanaka politikasının peşini bırakmadı..Liberal Parti üzerinde de baskılar yaparak nüfuzlarını arttırmaya devam ettiler.1929 ekonomik krizi askerlere aradıkları fırsatı verdi Zira Avrupa ve Amerika krizin yarattığı sarsıntılarla meşgul bulunuyorlardı.. Öte yandan ekonomik krizin Japonya 'da da sarsıntılar yaratması,askerlerin eline yeni bir silah verdi.Barışçı vasıtalarla izlenen ekonomik yayılma politikası,askerlere göre,Japonya 'ya bir şey kazandırmamıştı.Kaba bir vasıta olmakla birlikte,insan elinin daha kolaylıkla kavrayabileceği ve gayelere erişmekte daha kolaylıkla kullanabileceği Kılç'a dönmek zorunluydu.<br />
<br />
JAPONYA'NIN MANÇURYA'YI İŞGALİ<br />
<br />
1931 yılı sonbaharı geldiğinde askerler,Mançurya'yı ele geçirmek için harekete geçmenin zamanı geldiği kanısına vardılar.Çünkü şartlar gayet müsait görünüyordu.Japonya,Mançurya teşebbüsünde özellikle iki devletten çekiniyordu2ovyet Rusya ve ABD.Çin'de Mareşal Chiank Kai-shek Vekuomintank Partisi'nin Nanking'i ele geçirmesi ve duruma hakim olması üzerine,Mançurya diktatörü,Nanking hükümetine dayanma yoluna gitmiş ve Nankig politikasının izinden giderek hem Sovyet Rusya'ya hem de Japonya'ya aleyhtar bir durum almıştı. Sovyetlerin ne Çin ne de Mançurya ile münasebetleri iyi değildi Öte yandan,Sovyetler ancak 1929 yılında Uzakdoğu'daki askeri teşkilatlarını yeni bir düzene sokabilmişlerdi ve bu kuvvet de çok yeniydi.<br />
<br />
<br />
<br />
1931 yılı yazında Mançurya'da Mukden hükümeti ile Japonlar arasında peş peşe olaylar ve çarpışmalar patlak verince,Japonya'da askerler ,daha fazla sabredemeyerek ve sivil hükümetin ihtiyatlı hareketi karşısında teşebbüsü ele alarak,18 Eylül1931 gecesi Mukden'in istasyonlarından birinde bir bombanın patlaması sonucu demiryolunun büyük bir kısmının tahrip edilmesi üzerine,19 Eylül'den itibaren Mançurya'nın işgali hareketine giriştiler.Demiryollarını koruma bahanesi ile Japonya'nın zaten Mançurya'da bir kuvveti bulunuyordu.Mukden olayının ertesi gününden itibaren Japonya'dan yeni kuvvetler gönderilerek,1932 Mart'ının başında bütün Mançurya işgal edildi.l mart 1932'de Japon taraftarı Mançuryalı liderlerin katıldığı bir kongre, bağımsız bir Manchukuo devletini kurulduğunu ilan etti.Kuruluş beyannamesinde, Mançurya sınırları içine,Çin 'e ait olan ve Japonların işgalinde bulunmayan Jehol eyaleti de sokulmuştu.Bu durum,Japonya'nın şimdi de gözlerin Çin kıtasına çevirmiş olduğunu gösteriyordu.<br />
<br />
<br />
<br />
Japonya,devletlerin durumları dolayısıyla Manchukuo devletini hemen tanımaya cesaret edemedi.Fakat bu askerleri kızdırdı ve 1932 Mayısında bir hükümet darbesiyle sivil hükümeti düşürdüler. Yeni hükümet,askerler ve emperyalist siviller tarafından kuruldu ve bu teni hükümet ağustos ayında bu kukla Manchukuo devletini tanıdı. Gerçekten Manchukuo devleti tamamen Japonların kontrolü altındaydı.<br />
<br />
<br />
<br />
Japonya'nın Mançurya'yı işgale başlaması üzerine Çin Milletler Cemiyetine şikayette bulundu.Milletler Cemiyeti,1933yılına kadar bu mesele ile uğraştı.Fakat bu uğraşma gayet üstünkörü oldu. Örneğin kimse Milletler Cemiyeti Paktının 16. maddesine göre Japonya'yı saldırgan ilan edip sanksiyonların uygulanmasına girişmeye cesaret edemedi ve Milletler Cemiyetine hakim olan büyük devletler ,kendileri Japonya'nın karşısına çıkmayı göze alamadıklarından Çin'le en fazla münasebeti bulunan ABD'yi öne sermek istediler.ABD'de bunu fark ettiğinden ''doğmuş olan bebeği'' kucağına almamaya dikkat etti.Böylece Japonya'nın saldırganlığına karşı etkili bir tedbir almak mümkün olmadı.Milletler Cemiyetinin Manchukuo Devleti konusunda yapmış olduğu tek iş,ABD tarafından ortaya atılan Tanımazlık Doktrini'ni kabul etmesi olmuştur.Bu ise,Japonya'yı yayılma ve saldırganlık politikasından vazgeçirebilecek kuvvette bir tedbir olmaktan çok uzaktı.Nitekim Japonya 1933 Şubatında kuzey Çin eyaletlerinden biri olan Jehol'ü de işgal etti ve Milletler Cemiyeti'nden bir yardım göremeyen Çin de Japonya ile yaptığı bir antlaşma ile bu işgali de tanımak zorunda kaldı.27 Mart 1933'de de Japonya Milletler Cemiyeti'nden çekildi<br />
<br />
<br />
<br />
Japonya'nın Mançurya'yı işgali Sovyet Rusya'yı güç durumda bıraktı.Çünkü 1907 yılında Rusya ile Japonya arasında yapılan bir anılaşma ile Kuzey Mançurya'daki Doğu Çin Demiryollan Rusya'nın elinde kalmıştı.Japonya Mançurya'ya hakim olduktan sonra Sovyet Rusya bu demiryollarının işletilmesinde güçlüklerle karşılaşmaya başladı.Bu ise kendisini Japonya ile bir çatışmaya götürebilirdi.Bunu da istemediğinden,1935 Martında bu demiryollarını Manchukuo Devletine satarak burası ile ilgisini kesti<br />
<br />
<br />
<br />
ABD ise,Açık Kapı ilkesinin Manchukuo'da da uygulanması meselesinde Japonya ile devamlı sürtüşmeler içine girdi.Fakat Amerika'nın bu konudaki faaliyet ve çabaları,Açık Kapı ilkesinin Manchukuo'dan tasfiye edilmesini önleyemedi.Amerika da buna boyun eğmek zorunda kaldı.<br />
<br />
UZAKDOĞU CEPHESİ:<br />
<br />
1942 yılında yapılan Midway ve Guadalcanal deniz savaşları ile Japonya'nın Pasifik&#8217;teki genişlemesi durmuştu.1943 yılından itibaren egemenlik Pasifik&#8217;te Amerika'nın ve Güney-Doğu Asya'da da İngiltere'nin eline geçecektir.<br />
<br />
<br />
<br />
Japonya Pasifik&#8217;te durdurulunca,Japonlar Hollanda Hindistan'ı ile olan ham madde bağlantılarını korumak için, Çin kıtasını Kuzey-Güney doğrultusunda bir şerit halinde ele geçirmeye karar verdiler ve bunun için de 1944 Nisanında harekete geçtiler.Denizlerde üstünlüğü kaybettikleri için Hollanda Hindistan'ı ile kara bağlantısı kurulamak isteniyordu.Japonya'nın bu planı başarılı oldu ve Aralık 1944'de Çin-Hindi çini sınırlarına ulaştılar.Hindi çini zaten kendi işgalleri altındaydı.Japonlar bu işgal şeridine Asya Kalesi demişlerdir.Fakat Pasifik muharebelerinin aldığı durum Asya Kalesinin stratejik önemini zayıflattı.<br />
<br />
<br />
<br />
1942 Kasımında Amerikalılar Yeni Gine 'yi ele geçirmek için harekete geçtiler ve 1944 Temmuzunda adayı tamamen işgal ettiler.Bundan sora Aralık 1944'te Gilbert,Ocak 1944'te de Marshall adalarından Kwajalein ve Şubat ayında da Enivetok Amerikalıların eline geçti.1944 Temmuzunda bütün Marianne adaları işgal edildi.Marianne'lerden sonra stratejik Gaum adasına çıkarma yapıldı ve temmuz sonunda bunun da işgali tamamlandı.<br />
<br />
<br />
<br />
Şimdi hedef Filipinler'di.Bunun ilk adımı 1944 Eylülünde Leyte adasının işgali oldu.Leyte'de yapılan bir deniz savaşında Japonlar ağır kayıplara uğradılar .Filipinler ,gayet çetin muharebeler yapılarak ada ada işgal edildi ve 1945 Şubatında bütün Filipinler Amerikalıların eline geçti.<br />
<br />
<br />
<br />
1945 Martında stratejik Iwo Jima adasının işgali ile Amerikalılar Japonya'nın daha yakın bir mesafeden ve yoğun bir şekilde bombardımanı için stratejik bir nokta elde etmiş oldular.Mayıs ayında Okinawa adasının işgali Amerika'yı Japonya'ya daha da yaklaştırmış ve Japonya'nın bombardımanını daha da kolaylaştırmıştır.<br />
<br />
<br />
<br />
Güney-Doğu Asya'da da İngilizler 1944 Martında Birmanya'yı ele geçirmek için Hindistan'dan harekete geçtiler.Bu hareket iyi gelişti ve İngilizler 1945 Mayısında bütün Birmanya'ya girdiler.Bunun üzerine Japonlar Güney Çin'deki bütün kuvvetlerini kuzeye çevirirerek Yang-tze üzerinde bir savunma hattı kurdular .<br />
<br />
JAPONYA 'NIN TESLİM OLMASI (SAVAŞIN SONU):<br />
<br />
Daha sonra yapılan Polstram Konferansı açıldığı gün Amerikalılar New Mexico'da ilk atom bombası denemesini yapmışlar ve olumlu sonuç almışlardı.Bu haber ,24 Temmuz günü Truman tarafından Stalin'e söylenmiş.Fakat Stalin o zaman bu olayın önemini kavrayamamıştı. Gerçekten Amerikan uçakları 6 Ağustos 1945 'de Hiroshima ve 9 Ağustosta da Nagasaki üzerine birer atom bombası attılar.Her iki şehirde de yüz binlerce insan öldü.Bu yeni silah Japonya'ya durumun vahametini gösterdiği için,l0 Ağustosta İsviçre'nin aracılığı ile Amerika'ya başvurup,Japonya imparatorunun hak ve imtiyazlarına dokunulmaması şartı ile,teslim olacağını bildirdi.Amerika'da bunu kabul etti.<br />
<br />
<br />
<br />
Hiroshima 'ya atılan atom bombası Rusları da şaşırttı. Onun için acele edip 8 Ağustosta Japonya'ya savaş ilan ettiler ve hemen Mançurya'yı işgale başladılar. Teslim belgesini Japonya 2 Eylül1945 sabahı Tokyo koyunda Amerika'nın Missosuri zırhlısında imzaladı ve II. Dünya Savaşı sona erdi .]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[İki dünya savaşı arasındaki yıllarda Avrupa'da ortaya çıkan en önemli olay,İtalya ve Almanya'da faşizmin etkin duruma gelişiydi Faşizmin şovenist genişlemeci politikası,diplomatik görüş ve antlaşmaların inanılabilirliğini büyük ölçüde gözden düşürdü.<br />
<br />
DİKTATÖRLERİN ORTAYA ÇIKIŞI:<br />
<br />
Birinci Dünya Savaşı, Versailles antlaşmasında (1919 ) tazminat ve toprakların keyfi bölünümü ardından acı bir miras bırakmıştı.Bunların sonuçları,Benito Mussolini ile Adolf Hitler'in ,iktidarı elde etmelerinde büyük ölçüde etkili oldu.İtalya,Birinci Dünya Savaşında büyük kayıplara uğramış ve Versailles Antlaşması sonucunda hayal kırklığına uğramıştı.Mussolini,savaş sonrası dönemde,gerilim yaratmaya yönelik bir eylemci milliyetçilik politikası gütmesinden ötürü,geniş bir destek sağladı.Hitler de, Versailles Antlaşmasının ceza niteliği taşıyan yanlarına karşı çıkan ve Doğu Avrupa'daki Almanca halkları birleştirmeye kararlı olan bir aşırı milliyetçilik politikasını benimsediği için desteklendi<br />
<br />
<br />
<br />
Birleşik Amerika'nın çekimser kalması barışı sağlama konusundaki başlıca girişimlerin yükünü,Avrupa'nın en güçlü iki devleti olan İngiltere ve Fransa'ya yüklendi. Her iki ulus da,1914 savaşının diplomatik sistemlerin beceriksizliğinden doğduğunu ve yeni bir savaşın rastlantı sonucu çıkmasını önlemek için diktatörlerle görüşme yapılması gerektiğini düşünüyorlardı.<br />
<br />
<br />
<br />
1920'lerde Milletler Cemiyeti'ne ve silahsızlanma politikasına güveniliyordu.1930'ların başlarında,Milletler Cemiyeti'nin bir barış güvencesi sağlayamayacağı açıkça ortaya çıkmıştı.Japonya'nın Mançurya'yı işgali,daha sonra çok ciddi nitelik taşıyan Habeşistan bunalımı ve İspanya iç savaşı,Milletler Cemiyeti'nin büyük devletler tarafından girişilen uluslar arası saldırıları engelleyemeyeceğini gösterdi<br />
<br />
YATIŞTIRMA POLİTİKASI<br />
<br />
1930 yılları boyunca,İngiliz ve Fransız devlet adamları,Hitler'in güttüğü politikanın,sadece Versailles Antlaşması'nın hükümlerinin gözden geçirilmesine yönelik olan Almanya'nın isteğini karşılamak amacını güttüğüne inandılar.Almanya'nın Rhineland'ı 1936'da yeniden işgal etmesine ve Avusturya'yı denetim altında tutmasına rağmen,özellikle İngilizler ,barışın,ödün vererek korunabileceği umudunu beslemeye devam ettiler.Stanley Baldvin'in Hitler ile görüşme yapma konusunda harcadıkları çabalar ,bir yeni savaştan korkan ve ekonomik çöküntü döneminde silahlanma harcamalarından hoşnutluk duymayan büyük bir halk kesimi tarafından desteklendi.İngiltere'deki sol güçler ,savaş tehlikesini azaltmak için silahsızlanma politikasını devam ettirilmesi gerektiğine inanıyorlardı.Hitler silahlanma ile uğraşırken Chamberlain,zayıf bir duruma dayanarak girişimlerde bulunuyordu.Fransa da güçsüzlük içindeydi. İç siyasal bölünmeler ,sağlam bir dış politika güdülmesini olanaksız kılıyordu.<br />
<br />
<br />
<br />
Hitler'in uzun vadeli amaçlarının kesinlikle belirlenememesine rağmen, Versailles'in hükümleri geçersiz kılmak ve doğudaki fetih planlarını gelecek bir tarihte genişletmek amacıyla,Batı Avrupa devletlerinin zayıflığından ve kararsızlığından yararlanmak istediği apaçıktı Rhineland'ın işgalinden sonra Almanya,Avusturya'yı kendi topraklarına kattı ve Çekoslovakya 'nın Almanca konuşan halkının yaşadığı Sudetlerin kendisine verilmesini istedi.Savaş tehditlerinden sonra Hitler ,Almanca konuşmayan kesimlerin işgal edilmeyeceği konusunda kendisinden söz alınarak Çekoslovakya'nın parçalanması sonucu veren ve 1938'de yapılan bir antlaşmayla yatıştırılabildi Chamberlain'in bu boyun eğişi,barışı kurtaran bir zafer olarak alkışlandı.Ama Hitler'in bunlarla yetinmeyeceği artık çok daha iyi belli oluyordu.<br />
<br />
<br />
<br />
3)Öteki Devletlerin Etkisi 193O yılları ortalarında içine kapanışından sıyrılan SSCB,Batı Avrupa devletlerinin kendisine karşı bir ittifak kurmalarını önlemek istiyordu.SSCB Almanya'da faşizmin ortaya çıkışından ve bunun kendisi için oluşturduğu tehlikeden gittikçe daha fazla çekinmeye başlamıştı.SSCB, Batı Devletleri'ni birleştirmeye çalıştı.Ama yatıştırma politikasına inanç ve tutucu çevrelerde SSCB 'ye karşı duyulan yaygın güvensizlik dolayısıyla girişimleri boşa çıktı.İngilizlerin ve Fransızların Çekoslovakya konusundaki davranışları,SSCB 'yi, 1939'da,Almanya ile bir saldırmazlık paktı imzalama konusunda yüreklendirdi<br />
<br />
<br />
<br />
Uzak Doğu'da saldırganlık politikasını benimsemiş olan Japonya'nın ortaya çıkması pek sağlam olmayan barış için bir başka tehlikeydi.Japonların Mançurya'yı işgal etmeleri ve 1930'ların ortasından sonra Çin ile savaşa tutuşmaları Milletler Cemiyeti'nin güçsüzlüğünü ortaya koymuş ve Japonların kendilerine güvenleriyle birlikte daha fazla toprak kazanma hırsları artmıştı.<br />
<br />
<br />
<br />
İngilizlerin 1939'da Polonya ve Romanya'ya verdikleri güvenceler Hitler'in eylemlerini kısıtlamak için başvurulan son girişimlerdi.Hitler , ''Polonya Koridoru''nu topraklarına katmak bahanesiyle,Polonya'nın parçalanması konusunda SSCB ile anlaşmakta gecikmemişti.Hitler belki de,Münih&#8217;te olduğu gibi İngiltere ve Fransa'nın yine gerileyeceğini ummuştu.Ama onlar,Hitler'in geri çekilmesini istediler.İngiliz ültimatomu, 3 Eylül 1939'da sona erdiği zamanda, İngiltere Almanya'ya savaş ilan etti ve Fransa da birkaç saat sonra onu izledi<br />
<br />
JAPONYA'NIN MANÇURYA'YA SALDIRMASI:<br />
<br />
Mançurya'nın yüz ölçümü 1.416.000 kilometrekare ve nüfusu da 1931 yılında 28 milyon kadardı.Mançurya'nın başlıca ekonomik zenginlikleri arasında,.soya fasulyesi,ormanlar ve kerestecilik,maden kömürü en önemli yeri almaktaydı.Dünya soya üretiminin %63 'ü Mançurya ' dan çıkıyordu. Ormanları ise 3 7 6. 000 kilometrekare olup,bu ormanlardan yılda 4 milyar metreküp kadar kereste elde edilmekteydi.Kömür rezervleri ise 9 milyar ton civarında olup,yılda 9 milyon ton kömür elde edilmekteydi. Bu temel ürünlerin başlıca alıcısı ise JAPONYA'ydı<br />
<br />
<br />
<br />
Bu zenginliklerinden ötürü Japonya,daha kalkınıp kuvvetlenmesinin ilk günlerinden itibaren gözünü Mançurya 'ya çevirmişti.1905 ' de Rusya'yı ağır bir yenilgiye uğratıp,bu devleti Mançurya'dan çıkarıp kendisi yerleşince,Japonya Mançurya'da geniş ekonomik faaliyete girişti.Bu memleket üzerindeki ekonomik kontrolünü kuvvetlendirmek için,o zamanlar Avrupa sömürgeciliğinin klasik vasıtası olan demiryolu yapım ve işletmeciliğine başvurdu. Güney Mançurya Demiryolu Şirketi'ni kurmuş ve bu şirket Japonya'nın ekonomik nüfuzunun Mançurya'da yayılmasında önemli rol oynamıştır.Bu şirketin demiryolu yapım ve bakımı için 1905'den 1931 'e kadar harcadığı para 262 milyon Yen'i bulmuştur.Şirket sadece demiryolları ile uğraşmamış,gerçek bir kolonizasyon şirketi haline gelmiştir.Mançurya'nın birçok orman ve maden işletmeleri bu şirkete aitti1931'de şirketin yatırımlarının toplamı 716 milyon Yen ve ortak olduğu teşebbüslerin yatırımı ise 318 milyon Yen (o sıralarda Yen 1 dolar kadardı) idi.<br />
<br />
<br />
<br />
Güney Mançurya Demiryolu Şirketi,Mançurya'nın dış ticaretinde de önemli rol oynamıştır.Şirket 1929yılında 501 milyon Yen kıymetinde satın almada bulunmuş ve bunun %39 kadarını Japonya'ya, %26 'sını ABD 'ye ve geri kalanın da diğer memleketlere ihraç etmiştir.<br />
<br />
<br />
<br />
Japonya'nın Mançurya'daki diğer ekonomik faaliyetlerine gelinceiğer Japon şirketlerinin ve teşebbüslerinin Mançurya'daki yatırımları toplamı 554 milyon Yen'i bulmaktaydı. Güney Mançurya Demiryolları şirketinin yatırımları da hesaba katılınca,Japonya'nın toplam yatırımı 2 milyar Yen'e yaklaşmaktaydı.1895'de Mançurya'da hiçbir Japon fabrikası mevcut değilken,1909'da 152,1914'de 244,1919'da 450,1929'da da 789 Japon fabrikası vardı.<br />
<br />
<br />
<br />
Görülüyor ki,Japonya bu ekonomik faaliyetleri ile Mançurya'yı adeta olgun bir meyve haline getirmişti.Bütün mesele,şartların ilk müsait anında bu meyveyi koparmaya kalıyordu ki,bunu da 1931'de yaptı.Fakat Japonya'nın Mançurya'yı ele geçirmesinde Çin'e karşı izlediği politika önemli ,rol oynamıştır.<br />
<br />
<br />
<br />
Japonya ve Çin: 1922 Washington deniz silahsızlanması konferansında Çin hakkında imzalanan antlaşmalar ve Çin 'e karşı uygulanacak politika konusunda tespit edilen esaslar ve nihayet,Japon Deniz Kuvvetleri'nin sınırlanması,Japonya'nın Çin üzerindeki yayılma emellerini frenleyici nitelikte idi.Bu sebeple Washington antlaşmaları,Japon iç politikasında etkileri büyük olan ve emperyalist tasarıların yaratıcısı ve savunucusu olan askerleri hiç hoşnut bırakmadı.Fakat iktidarda Liberal Parti bulunduğu için,Japonya 1922'den itibaren Çin'e karşı yumuşak bir politika izlemeye karar verdi.Bu politikanın esası,Çin 'in bağımsızlık ve toprak bütünlüğüne saygı,iç işlerine karışmamak ve iki millet arasındaki ekonomik yakınlaşma,işbirliği ve dayanışma kurmaktı. Gerçekten Japonya'nın bu yeni ve yumuşak politikası Çin üzerinde de olumlu bir etki yaptı ve Dr. Sen Yat-Sen'in liderliğindeki Çinliler Japonya ile bir dayanışma yolun bile girmek istediler .<br />
<br />
<br />
<br />
Japonya'nın bu yumuşak politikası ancak 1927 yılına kadar devam etti.Bu tarihte,askerlerin de baskısı ile,Liberal hükümet düştü ve yeni kabineyi,müfrit militaristler tarafından desteklenen Giichi Tanaka kurdu.Tanaka'nın ilk işi Çin'e karşı izlenecek politikayı gözden geçirmek üzere,1927 yazında askerlerin de katıldığı bir konferans toplamak oldu.bu konferans sonunda varılan kararlar Tanaka Memorandumu adında bir belge olarak imparatora sunuldu.<br />
<br />
<br />
<br />
Tanaka Memorandumu,Japonya'nın Uzakdoğu'daki Çin'in ele geçirilmesini zorunlu görüyor ,bunun içinde ilk adımın Mançurya ve Moğolistan'ın ele geçirilmesi olduğunu ,Japonya'nın bir ''kan-demir''politikası izlemesi gerektiğini,bu politikanın ABD'nin karşı koyması ile karşılaşabileceğini söylüyordu.<br />
<br />
<br />
<br />
Tanaka'nın tespit etmiş olduğu ve askeri kuvvete dayanan bu sert politikaya Japonya'da pozitif politika denmiştir.Pozitif politika ile birlikte Japonya'nın Çinle olan münasebetlerinde çatışmalar başladı..1927 ve 1928'de Japonya Shantung'a iki defa asker çıkardı.<br />
<br />
<br />
<br />
Liberal Parti'nin tenkitleri sonucu Tanaka,1929'da başbakanlıktan çekildi ve iktidar yeniden liberallere geçti Fakat askerler Tanaka politikasının peşini bırakmadı..Liberal Parti üzerinde de baskılar yaparak nüfuzlarını arttırmaya devam ettiler.1929 ekonomik krizi askerlere aradıkları fırsatı verdi Zira Avrupa ve Amerika krizin yarattığı sarsıntılarla meşgul bulunuyorlardı.. Öte yandan ekonomik krizin Japonya 'da da sarsıntılar yaratması,askerlerin eline yeni bir silah verdi.Barışçı vasıtalarla izlenen ekonomik yayılma politikası,askerlere göre,Japonya 'ya bir şey kazandırmamıştı.Kaba bir vasıta olmakla birlikte,insan elinin daha kolaylıkla kavrayabileceği ve gayelere erişmekte daha kolaylıkla kullanabileceği Kılç'a dönmek zorunluydu.<br />
<br />
JAPONYA'NIN MANÇURYA'YI İŞGALİ<br />
<br />
1931 yılı sonbaharı geldiğinde askerler,Mançurya'yı ele geçirmek için harekete geçmenin zamanı geldiği kanısına vardılar.Çünkü şartlar gayet müsait görünüyordu.Japonya,Mançurya teşebbüsünde özellikle iki devletten çekiniyordu2ovyet Rusya ve ABD.Çin'de Mareşal Chiank Kai-shek Vekuomintank Partisi'nin Nanking'i ele geçirmesi ve duruma hakim olması üzerine,Mançurya diktatörü,Nanking hükümetine dayanma yoluna gitmiş ve Nankig politikasının izinden giderek hem Sovyet Rusya'ya hem de Japonya'ya aleyhtar bir durum almıştı. Sovyetlerin ne Çin ne de Mançurya ile münasebetleri iyi değildi Öte yandan,Sovyetler ancak 1929 yılında Uzakdoğu'daki askeri teşkilatlarını yeni bir düzene sokabilmişlerdi ve bu kuvvet de çok yeniydi.<br />
<br />
<br />
<br />
1931 yılı yazında Mançurya'da Mukden hükümeti ile Japonlar arasında peş peşe olaylar ve çarpışmalar patlak verince,Japonya'da askerler ,daha fazla sabredemeyerek ve sivil hükümetin ihtiyatlı hareketi karşısında teşebbüsü ele alarak,18 Eylül1931 gecesi Mukden'in istasyonlarından birinde bir bombanın patlaması sonucu demiryolunun büyük bir kısmının tahrip edilmesi üzerine,19 Eylül'den itibaren Mançurya'nın işgali hareketine giriştiler.Demiryollarını koruma bahanesi ile Japonya'nın zaten Mançurya'da bir kuvveti bulunuyordu.Mukden olayının ertesi gününden itibaren Japonya'dan yeni kuvvetler gönderilerek,1932 Mart'ının başında bütün Mançurya işgal edildi.l mart 1932'de Japon taraftarı Mançuryalı liderlerin katıldığı bir kongre, bağımsız bir Manchukuo devletini kurulduğunu ilan etti.Kuruluş beyannamesinde, Mançurya sınırları içine,Çin 'e ait olan ve Japonların işgalinde bulunmayan Jehol eyaleti de sokulmuştu.Bu durum,Japonya'nın şimdi de gözlerin Çin kıtasına çevirmiş olduğunu gösteriyordu.<br />
<br />
<br />
<br />
Japonya,devletlerin durumları dolayısıyla Manchukuo devletini hemen tanımaya cesaret edemedi.Fakat bu askerleri kızdırdı ve 1932 Mayısında bir hükümet darbesiyle sivil hükümeti düşürdüler. Yeni hükümet,askerler ve emperyalist siviller tarafından kuruldu ve bu teni hükümet ağustos ayında bu kukla Manchukuo devletini tanıdı. Gerçekten Manchukuo devleti tamamen Japonların kontrolü altındaydı.<br />
<br />
<br />
<br />
Japonya'nın Mançurya'yı işgale başlaması üzerine Çin Milletler Cemiyetine şikayette bulundu.Milletler Cemiyeti,1933yılına kadar bu mesele ile uğraştı.Fakat bu uğraşma gayet üstünkörü oldu. Örneğin kimse Milletler Cemiyeti Paktının 16. maddesine göre Japonya'yı saldırgan ilan edip sanksiyonların uygulanmasına girişmeye cesaret edemedi ve Milletler Cemiyetine hakim olan büyük devletler ,kendileri Japonya'nın karşısına çıkmayı göze alamadıklarından Çin'le en fazla münasebeti bulunan ABD'yi öne sermek istediler.ABD'de bunu fark ettiğinden ''doğmuş olan bebeği'' kucağına almamaya dikkat etti.Böylece Japonya'nın saldırganlığına karşı etkili bir tedbir almak mümkün olmadı.Milletler Cemiyetinin Manchukuo Devleti konusunda yapmış olduğu tek iş,ABD tarafından ortaya atılan Tanımazlık Doktrini'ni kabul etmesi olmuştur.Bu ise,Japonya'yı yayılma ve saldırganlık politikasından vazgeçirebilecek kuvvette bir tedbir olmaktan çok uzaktı.Nitekim Japonya 1933 Şubatında kuzey Çin eyaletlerinden biri olan Jehol'ü de işgal etti ve Milletler Cemiyeti'nden bir yardım göremeyen Çin de Japonya ile yaptığı bir antlaşma ile bu işgali de tanımak zorunda kaldı.27 Mart 1933'de de Japonya Milletler Cemiyeti'nden çekildi<br />
<br />
<br />
<br />
Japonya'nın Mançurya'yı işgali Sovyet Rusya'yı güç durumda bıraktı.Çünkü 1907 yılında Rusya ile Japonya arasında yapılan bir anılaşma ile Kuzey Mançurya'daki Doğu Çin Demiryollan Rusya'nın elinde kalmıştı.Japonya Mançurya'ya hakim olduktan sonra Sovyet Rusya bu demiryollarının işletilmesinde güçlüklerle karşılaşmaya başladı.Bu ise kendisini Japonya ile bir çatışmaya götürebilirdi.Bunu da istemediğinden,1935 Martında bu demiryollarını Manchukuo Devletine satarak burası ile ilgisini kesti<br />
<br />
<br />
<br />
ABD ise,Açık Kapı ilkesinin Manchukuo'da da uygulanması meselesinde Japonya ile devamlı sürtüşmeler içine girdi.Fakat Amerika'nın bu konudaki faaliyet ve çabaları,Açık Kapı ilkesinin Manchukuo'dan tasfiye edilmesini önleyemedi.Amerika da buna boyun eğmek zorunda kaldı.<br />
<br />
UZAKDOĞU CEPHESİ:<br />
<br />
1942 yılında yapılan Midway ve Guadalcanal deniz savaşları ile Japonya'nın Pasifik&#8217;teki genişlemesi durmuştu.1943 yılından itibaren egemenlik Pasifik&#8217;te Amerika'nın ve Güney-Doğu Asya'da da İngiltere'nin eline geçecektir.<br />
<br />
<br />
<br />
Japonya Pasifik&#8217;te durdurulunca,Japonlar Hollanda Hindistan'ı ile olan ham madde bağlantılarını korumak için, Çin kıtasını Kuzey-Güney doğrultusunda bir şerit halinde ele geçirmeye karar verdiler ve bunun için de 1944 Nisanında harekete geçtiler.Denizlerde üstünlüğü kaybettikleri için Hollanda Hindistan'ı ile kara bağlantısı kurulamak isteniyordu.Japonya'nın bu planı başarılı oldu ve Aralık 1944'de Çin-Hindi çini sınırlarına ulaştılar.Hindi çini zaten kendi işgalleri altındaydı.Japonlar bu işgal şeridine Asya Kalesi demişlerdir.Fakat Pasifik muharebelerinin aldığı durum Asya Kalesinin stratejik önemini zayıflattı.<br />
<br />
<br />
<br />
1942 Kasımında Amerikalılar Yeni Gine 'yi ele geçirmek için harekete geçtiler ve 1944 Temmuzunda adayı tamamen işgal ettiler.Bundan sora Aralık 1944'te Gilbert,Ocak 1944'te de Marshall adalarından Kwajalein ve Şubat ayında da Enivetok Amerikalıların eline geçti.1944 Temmuzunda bütün Marianne adaları işgal edildi.Marianne'lerden sonra stratejik Gaum adasına çıkarma yapıldı ve temmuz sonunda bunun da işgali tamamlandı.<br />
<br />
<br />
<br />
Şimdi hedef Filipinler'di.Bunun ilk adımı 1944 Eylülünde Leyte adasının işgali oldu.Leyte'de yapılan bir deniz savaşında Japonlar ağır kayıplara uğradılar .Filipinler ,gayet çetin muharebeler yapılarak ada ada işgal edildi ve 1945 Şubatında bütün Filipinler Amerikalıların eline geçti.<br />
<br />
<br />
<br />
1945 Martında stratejik Iwo Jima adasının işgali ile Amerikalılar Japonya'nın daha yakın bir mesafeden ve yoğun bir şekilde bombardımanı için stratejik bir nokta elde etmiş oldular.Mayıs ayında Okinawa adasının işgali Amerika'yı Japonya'ya daha da yaklaştırmış ve Japonya'nın bombardımanını daha da kolaylaştırmıştır.<br />
<br />
<br />
<br />
Güney-Doğu Asya'da da İngilizler 1944 Martında Birmanya'yı ele geçirmek için Hindistan'dan harekete geçtiler.Bu hareket iyi gelişti ve İngilizler 1945 Mayısında bütün Birmanya'ya girdiler.Bunun üzerine Japonlar Güney Çin'deki bütün kuvvetlerini kuzeye çevirirerek Yang-tze üzerinde bir savunma hattı kurdular .<br />
<br />
JAPONYA 'NIN TESLİM OLMASI (SAVAŞIN SONU):<br />
<br />
Daha sonra yapılan Polstram Konferansı açıldığı gün Amerikalılar New Mexico'da ilk atom bombası denemesini yapmışlar ve olumlu sonuç almışlardı.Bu haber ,24 Temmuz günü Truman tarafından Stalin'e söylenmiş.Fakat Stalin o zaman bu olayın önemini kavrayamamıştı. Gerçekten Amerikan uçakları 6 Ağustos 1945 'de Hiroshima ve 9 Ağustosta da Nagasaki üzerine birer atom bombası attılar.Her iki şehirde de yüz binlerce insan öldü.Bu yeni silah Japonya'ya durumun vahametini gösterdiği için,l0 Ağustosta İsviçre'nin aracılığı ile Amerika'ya başvurup,Japonya imparatorunun hak ve imtiyazlarına dokunulmaması şartı ile,teslim olacağını bildirdi.Amerika'da bunu kabul etti.<br />
<br />
<br />
<br />
Hiroshima 'ya atılan atom bombası Rusları da şaşırttı. Onun için acele edip 8 Ağustosta Japonya'ya savaş ilan ettiler ve hemen Mançurya'yı işgale başladılar. Teslim belgesini Japonya 2 Eylül1945 sabahı Tokyo koyunda Amerika'nın Missosuri zırhlısında imzaladı ve II. Dünya Savaşı sona erdi .]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Çanakkale Savaşının İbretli ve Hikmetli Hikayeleri]]></title>
			<link>https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-%C3%87anakkale-Sava%C5%9F%C4%B1n%C4%B1n-%C4%B0bretli-ve-Hikmetli-Hikayeleri-1294</link>
			<pubDate>Sun, 25 Mar 2007 23:32:27 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.hepimizbiriz.com/forum/member.php?action=profile&uid=6">redline</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-%C3%87anakkale-Sava%C5%9F%C4%B1n%C4%B1n-%C4%B0bretli-ve-Hikmetli-Hikayeleri-1294</guid>
			<description><![CDATA[ÇANAKKALE SAVAŞLARI&#8217;NIN IBRETLI VE HIKMETLI<br />
HİKAYELERİ<br />
<br />
1. KINALI HASAN :<br />
<br />
Yüzbaşi Sirri Bey, ikindi vakti yeni gelen erati teftiş ederken, içlerinde bir tanesinin saçinin bir tarafi kinalanmiş oldugunu görür ve takilir: &#8220;Hiç erkek kinalanir mi? Mehmetçik: Buraya gelmeden evvel, anam kinalamişti komutanim&#8221; der ve sebebini bilmedigini ilave eder.Komutanin istegi üzerine anasina haber salar, &#8220;Niye benim saçimi kinaladin?&#8221; Gelen cevabi mektupta şunlar yazar:<br />
<br />
&#8220;Ey gözümün nuru Hasan&#8217;ım,<br />
<br />
Köyümüzde rahat rahat oturalım mı? Vatan sevgisi içimizde alev alev yanıyor.Sen ecdadından, babandan aşağı kalamazsın... Ben, senin anan isem.Beni ve seni Allah yarattı, vatan büyüttü.Allah, bu vatan için seni besledi. Bu vatanın ekmeği iliklerinde duruyor...<br />
<br />
Sen bu ailenin seçilmiş kurbanisin...<br />
<br />
Hasan&#8217;ım, söyle zabit efendiye... Bizim köyde kurbanlık ayrılan koyunlar kınalanır... Ben de seni evlatlarımın arasından vatana kurban adadım.Onun için saçını kınalamıştım...<br />
<br />
El-hükmü billah. Allah, seni İsmail Peygamber&#8217;in yolundan ayırmasın.<br />
<br />
Seni melekler şimdiden rahmetle anacaktir. Gözlerinden öperim...<br />
<br />
Anan - Hatice&#8221;<br />
<br />
2. GAZİ MEHMET AŞKIN&#8217;IN ANLATTIKLARI:<br />
<br />
&#8220;İngiliz donanması Saroz&#8217;dan top atışları ile bize son derece ağır kayıplar verdiriyordu.Böyle bir atıştan sonra, aynı, birlikte silah arkadaşım Recep Eniştemin iki ayağı kopmuş çalıların üzerinde gördüm, henüz sağ idi.Yanına kadar gidebildim.Onu o vaziyette görünce ağlamaya başladım. Henüz ruhunu teslim etmeyen Recep Eniştem:<br />
<br />
&#8220;Kardeşim niçin böyle ah edip aglarsin, benim cigerimi daglarsin! Allah&#8217; in verdigine merhaba! Takbir- i Rabbani böyle imiş! Onun kazasi geri çevrilmez ve hükmüne mani yoktur. Elimizden ne gelir.Arzuladigim savaş yolunda oldu.O saadet bana yeter! Sen sag kalirsan, anamin elini benim içinde öp! Emzirdigi sütleri helal etsin!&#8221; dedikten sonra:<br />
<br />
&#8220;Başimi kibleye dogru çevir!&#8221; diye bildi... Ruhu çoktan uçmuştu...<br />
<br />
&#8220;Halil, bölükte süngü hücumuna kalkmıştı, ağır bir yara alarak yanıma yıkıldı.Bir mütted sessiz kaldı ve sonra: &#8220;Ahiretlik ölümüm yaklaştı, öldükten sonra cesedimi geriye götürtme, buraya ellerinle göm! Üzerimde harbediniz! Ta ki Gazilerin ayak seslerini Allah! Allah! Nidalarını rahatlıkla duyayım!&#8221; dedi ve gülerek ruhunu teslim etmişti<br />
<br />
&#8220;Karayürek deresi&#8217;ne doğru iniyorduk: Bir akşam beni keşif kolu çıkardılar bu derenin yatağında geziniyordum.Çok susamış idim. Dere şırıldıyordu, mataramı doldurdum. Birkaç yudum içtiğimde, içtiğim suyun tadı çok başka idi avucuma mataradan su aldığımda, matarama doğdurduğum suyun kan olduğunu anladım.&#8221;<br />
<br />
3. İNSANLIK DERSİ :<br />
<br />
Çanakkale Savaşlar'ında savaşıp, bir kolu ile bir ayağını kaybeden Fransız Generali Bridges, yurduna döndükten sonra anlattığı bir savaş hatırasında şöyle diyor:<br />
"Fransızlar, Türkler gibi mert bir milletle savaştıkları için daima iftihar edebilirsiniz.Hiç unutmam.Savaş sahasında döğüş bitmişti.Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk az evvel, Türk ve Fransız askerleri süngü süngüye gelip ağır zaliyat vermişlerdi.Bu sırada gördüğüm bir hadiseyi ömrüm boyunca unutamayacağım.Yerde bir Fransız askeri yatıyor, bir Türk askeride kendi göleğini yırtmış onun yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu.Tercüman vasıtası ile şöyle bir konuşma yaptık:<br />
- Niçin öldürmek istediğin askere yardım ediyorsun? Mecalsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi:<br />
"Bu Fransız yaralanınca cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı.Birşeyler söyledi, anlamadım ama herhalde annesi olacaktı.Benim ise kimsem yok.İstedim ki, o kurtulsun, anasının yanına dönsün". Bu asil ve alicenap duygu karşısında hüngür hüngür ağlamaya başladım.Bu sırada, emir subayım Türk askerinin yakasını açtı.O anda gördüğüm manzaradan yanaklarımdan sızan yaşlarımı dondurduğunu hissettim.Çünkü, Türk askerinin göğsünde bizim askerinkinden çok ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir tutan ot tıkamıştı.Az sonra ikisi de öldüler..."<br />
<br />
Fransız Generali BRIDGES<br />
Çanakkale Savaşları komutanı.<br />
<br />
4. EDİNCİKLİ MEHMET ER<br />
<br />
"Edincikli Mehmet Er'in bir top mermisinin parçaladığı konumdan kanlar içerisinde bir et parçası sarkmaktadır.Yalvarırcasına:<br />
<br />
"Komutanım ne olur şu kolumu kes!"<br />
Sağ eliyle yakaladığı ve tuttuğu sarkık kola bakan Teğmen donmuştur.Edincikli Mehmet Er tek ve emin sesi ile tekrarlar:<br />
"Allah Aşkına, Allah Rızası için kes şu kolumu!!!"<br />
Bu ilahi cümleleri eimr gibi işiten Teğmen Saip, bıcağı kola kola vurur.Gık bile dememiştir, Edincikli Mehmet.Bir sağ elindeki kola, bir ileride Allah! Allah! nidaları arasında çarpışan erlere bakar ve kolu fırlatır: "Bu kol vatana feda olsun," der.Yerdeki et parçalrından başını kaldıran Teğmen'in karşısında kimse yoktur.Çünkü, Edincikli, Hakla alış verişe başlayınca herşeyi, acıyı, özlemleri unutuyor, rahmet deryalarında, tecelli dalgalarında yıkanıp arınırken, kolunun fani bedenden ayrılma işlemini duymuyordu.O ateş, o yangın fakat getirilmez feryatlar içinde, edincikli bu cehennemi ateş altında kendinden geçti.Bir avuç istek ve özlem halinde yandı, tüttü.<br />
Edincikli Mehmet, çoktan kolunun öcünü almak için vatan için Allah için hücum saflarına katılmıştı.Alayların içine karışır, teke tek vuruşur.Onu durdurmak mümkün değil artık, yine harikalar gösterir, bire bir dövüşür, bire on dövüşür, bire yüz dövüşür... Allah'ın yardımıyla haklamadığı kafir kalmaz.Ama kaderden kaçılmaz ki! Kolunun kopmasıyla kaybettiği kan onu halsiz düşürmeye başlamış Edincikli'ye şimdi de şehitlik mertebesi ekleniyordu.Güzel yüzü soldu, sarardı, canı teninden süzüldü...Gözü dünyaya kapandı..."<br />
<br />
Teğmen SAİP<br />
Çanakkale Savaşlarından<br />
12. Alay 1. Bölük Komutanı<br />
<br />
5. SAKA HÜSEYİN<br />
<br />
"İkinci Anafartalar taarruzundan sonra, Türk birlikleri Anafarta Ovası'na ve tepelere yerleşmişti 35. Piyade Alayı 2.Bölük erlerinden Hayrabolu'lu Hüseyin alayın su ihtiyacını gidermekle görevli idi sabahın alaca karanlığında katırı ile yola çıktı.Bigalı Köyüne gidip, kuyulardan tahta, damacanalara su doldurup geriye dönüşünü akşamın karanlığına denk getirmeye çalışırdı.<br />
Katır önde, bizim Saka Hüseyin arkada ama, yola çıkmadan evvel katırının kulağına eğilir, her defasında söylediği sözleri tekrarlardı: "Haydi, Büyük Anafarta Köyünün üstünden 35. Piyade alayının bulunduğu siperlere" katır gide-gele bu yollara alışmıştır.<br />
Fakat yolda, Hüseyi'nin çenesi durur mu? Savaş var imiş! Yığınla yaralı taşırlar imiş, umurunda mı? O bir türkü tutturmuş gidiyordu:<br />
"Pınar baştan bulanır<br />
İner dağı dolanır<br />
Al başımdan sevdayı<br />
Buna can mı dayanır.<br />
<br />
Rinna, rinna yarim<br />
Rinna, rinna."<br />
Saka Hüseyin damacanlarına suyu doldurarak "deh" deyip akşam karanlığında yola koyulur.Siperlerde 2. Bölük su bekliyor.Yaralılar daha da çok su bekliyorlar.Birden bire, yanı başında iki karaltı beliriyor.Gavurca haykırıyorlar!<br />
"Dur! kımıldama!"<br />
Hayrabolulu Hüseyin'in yapacak hiç birşeyi yok akıl almaz, gene de eşi görülmemiş büyük bir zeka kıvraklığı ile; düşman erlerine gevrek gevrek gülümsemeye başlar ve eliyle, koluyla katırının sırtında sallanan su damacanalarını gösterir, "Kumandan, kumandan?..." diye geveleniyor ve büyük bir saygı ile anzak kumandanını selamlayarak "Emret gavur kumandan!" der.Derhal bir tercüman bulunur. Saka Hüseyin anlatmaya devam eder.<br />
"Bu su damacanalarını kendi kumandanım gönderdi. Sizin yaralılarınıza hediyemizdir.Düşmanımız susamıştır, susuz kalmasınlar dedi Mülazım Efendi!" ve arkasından ilave etti.Bu sudan verinde bir bardak ben içeyim der!"<br />
Anzak Teğmeni kıpkırmızı kesilir... Gözleri dolar.İlk iş Hüseyin'i kucaklayıp iki yanağından öpmek.İkinci iş, Hüseyin'i tartaklayan devriyeleri bir güzel fırçalamak, üçüncü iş, Hüseyin'i siperin dibine oturtup soluklandırmak, o " comed bell" kutularından, Oxo et suyu özündeni sarma tütünden, cigara kağıtlarından, Topler çikolata paketlerinden bol bol yağdırmak...Bu aldıkları hediyeleri katırın sırtına vurur, kurnaz bir tilki gibi, siperden sipere zıplayıp kapağı ikinci bölük hattına atınca, bu sefer gözleri fal taşı gibi açılma sırası Mehmetçik' tedir."<br />
<br />
Baki Vandemir Paşa<br />
Çanakkale Savaşları Komutanlarından.<br />
<br />
6. KAYBOLAN İNGİLİZ ALAYI "21 Ağustos 1915 günü savaşın en şiddetli ve son anlarında Anzak Suula Koyu 60. tepede gün ağrırken gök berraktı.Görünürde altı veya sekiz tane, hepsi birbirinin eşi olan ekmek somunu biçimindeki bulut, 60. Tepe'nin üzerinde yayılmış duruyordu. O sırada saatte 6 veya 8 kilometrelik bir hızla güneyden esen meltem olmasına rağmen, bu bulutların ne biçimleri ne de yerleri değişmiyordu.<br />
Meltemin etkisiyle kayıp gitmediler. Bunlar bulunduğumuz yere göre 60 derecelik bir yükseklikte asılı duruyorlardı. Bulut kümesinin tam altına gelen yerde toprağın üstünde duran aynı biçimde bir bulut daha vardı. Yaklaşık 250 metre uzunluğunda, 65 metre yüksekliğinde ve 60 metre genişliğindeydi. Bu bulut oldukça yoğundu. Yapısı katı maddeymiş gibiydi. İngilizlerin bulunduğu bölge savaş yerine 1000 metre kadar uzaklıktaydı. Bütün bunları Yeni Zeland kıtasının birinci sahra birliğine bağlı 3. bölükteki 22 asker öldü. Aralarında biz de vardık.İçinde bulunduğumuz siperden güneybatı doğrultusunda yere inmiş bulut duruyordu.<br />
Bulunduğumuz yer 60. Tepe'ye göre 90 metre daha yukarıda olduğundan üstten görebiliyorduk.Bu bulut daha sonra Kayaçık Dere denilen kuru bir derenin yatağına doğru ilerlediğinde onun daha önce durduğu zemine bütünüyle görebildik. Bu bulut diğerleri gibi açık gri renkteydi. Daha sonra 4. Norfolk Taburu'nun bu kuru dere yatağında harekete geçerek 60. Tepe'ye doğru uygun adım yürüyüşe geçtiğini fark ettik. Buluta vardıklarında hiç çekinmeden dosdoğru içine girdiler. Ama tekrar içinden çıkıp 60. Tepe'de savaşa katılan hiç bir kimse olmadı.<br />
Bir süre sonra askerlerin sonuncusu da görünmez olunca , bulut sanki yükünü almışcasına yerden yükseldi.Herhangi bir bulut gibi yukarıda duran diğerlerine ulaşıncaya kadar yavaş yavaş havalandı.Bu ana kadar yukarıdaki bulutlar yerlerinde duruyorlardı Yerdeki bulut yükselip aynı hizaya gelir gelmez birden kuzeye doğru uzaklaşmaya başladılar.Trakya istikametine doğru gittiler. Bir saat içinde de gözden kayboldular. Savaş sonunda bu tabur kayıp veya yok edilmiş sayıldı.Anzak çıkarmasının 50. Yılında geç de olsa aşağıda imzası olan bizler anlattığımız bu olayın kelimesi kelimesine doğru olduğunu beyan ederiz.<br />
<br />
<br />
İstihkam eri 4/165 künyeli, F. Reichardt. Malata Bay Of Plenty<br />
<br />
İstihkam eri 13/416 künyeli , D.Nevnes . 157 King Street Cambridge.<br />
<br />
J.L. Newman, 75 Freyberg Street Octumoctai Tauranga.<br />
<br />
<br />
21.08.1965 / AVUSTRALYA<br />
<br />
<br />
NOT : 1- İngiliz baş komutanı General Hamilton, bu olayın vuku bulduğu günü korkunç itirafı, yine bir gün sonra günlüğüne şöyle geçirir: "22 Ağustos 1915 günü Çalılık arazi içinde cereyan eden karşılıklı düello korkunç bir şekilde hükmünü sürdürdü. Sis ve topçu ateşi yönünden, Allah dün Türklerden yana idi..." der.<br />
2- Savaştan sonra 1918 yılında İngiltere hükümeti, Türkiye'ye resmi bir yazı gönderir.v Ve kaybolan alayın akibetini sorar.Ve Türkiye şöyle bir cevap verir: "Türkiye ne onları esir etmiştir, ne de ölüm kayıtları vardır.Hiçbir şekilde, bu askerlerle ilgili bir bilgiye sahip değildir."<br />
3- Bu olayın görgü tanıkları olan yukarıdaki üç Yeni Zelandalı asker savaştan tam 50 yıl sonra basın önünde bu itirafta bulunmuşlardır.<br />
<br />
7. KORE SAVAŞINDA TÜRKLER<br />
" 6 Temmuz 1951, Ramazan Bayramı'nın birinci günü idi. Bu Ramazan'ın çoğunu cephede geçirmiştik. Erat ve subaylarımızdan bir çoğunu muharebenin çok zor ve tahammülsüz şartlar, altında dahi oruçlarını tutmuş, buldukları her fırsatta namazlarını kılmış ve Kur'an'larını okumuşlardı. Bu bayram namazını ihtiyat bölgesinin ortasında ve etrafı yüksek kavak ağaçları ile çevrili zümrüt gibi yemyeşil büyük çayırlıkta bütün tugayca toplu olarak kılmayı kararlaştırdıktan sonra içimde bir ürperti hissetmiştim. Beş bin kişi namazda iken maazallah düşmanın bir uçak filosunun taaruzuna uğradığımız takdirde ne büyük bir felakete uğrayacağımızı gözümün önüne getiriyor ve bir türlü gönlüm razı olmuyordu. General Yazıcı'ya taburların kendi bölgelerinde ve ayrı ayrı namazlarını teklif ettimse de imam adedinin azlığı yüzünden imkan görülmemişti.<br />
Akşamdan verilen emir gereğince namaz kılınacak yerin dört tarafı uzaklardan ve yakınlardan erkence emniyete alınmış ve birlikler henüz ortalık ağarmadan abdestlerini alarak kendi bölgelerinden çayırlığa doğru gelmeye başlamışlardı.<br />
Hava çok açık ve berraktı. Havada en küçük bir parça bulut dahi yoktu. Birlikler çayırlık bölgeye gelirken onlarla birlikte bir sis tabakası da çayırlık üzerine çökmeye başlamıştı. Cemaat çoğaltıkça bu sis tabakası da kesafet peyda etmiş ve 10 metre ilerisi görünmez bir hal almıştı. Bir hikmeti ilahi bu sis tabakası yalnız bu kavaklık bölgeye inhisar etmiş ve bu bölgenin dışında kalan sahada sisten hiçbir emare görülmemişti. Cenabı Hakk'ın Türk birliğini koruduğunun en büyük nişanesi olan bu sis tabakası içinde namazımızı kıldıktan, duasını yaptıktan ve bunu müteakip birbirimizle sarmaş dolaş bayramlaştıktan sonra birlikler kendi bölgelerine giderlerken sis de birdenbire ortadan kaybolmuştu. Allah bizi yalnız burada değil her yerde koruyordu."<br />
Albay C. DORA<br />
<br />
<br />
Goeben<br />
<br />
Yirminci yüzyılın başlarında Avrupa sınırlarından taşıyordu. Ekonomik rekabet, sömürgecilik ve milliyetçilik akımları Avrupa&#8217;yı ikiye bölüyordu. Almanya-Fransa ve Rusya-Avusturya arasındaki çekişmeler gerginliğe dönüşüyordu. 28 Haziran 1914&#8217;te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahdı Arşidük Ferdinand&#8217;ın bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi bu gerginliğe son noktayı koydu.<br />
Avusturya&#8217;nın 28 Temmuz 1914&#8217;te Sırbistan&#8217;a seferberlik ilanının ardından 1. Dünya Savaşı başlamış oluyordu. Bir yandan Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya&#8217;dan oluşan üçlü İttifak Devletleri, bir yanda da İngiltere, Fransa ve Rusya&#8217;dan oluşan Üçlü İtilaf Devletleri sonunda Avrupa&#8217;yı ikiye bölmüşlerdi.<br />
<br />
Savaş ilanlarının ardından İtalya tarafsızlığını ilan ettiyse de bir yıl sonra İtilaf Devletleri&#8217;ne katıldı.<br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu tarihin gördüğü en geniş sınırlara sahip olmuş, her çeşit milleti ve inanışı içinde barındırmış ve yaklaşık 600 yıl süren saltanatını 20. Yüzyılın başında kaybediyordu. Dışta ve içte yaşadığı mücadeleler Osmanlı Devleti&#8217;ni çökertiyor, topraklarını ve gücünü dağıtıyordu. Son olarak Trablusgarp ve Balkan Savaşları ile arka arkaya yenilgiler alan Osmanlı Devleti, Doğu Trakya dışında Avrupa&#8217;daki bütün topraklarını kaybetmiş, saygınlığını ve gücünü yitirmişti. Artık Osmanlı Devleti&#8217;nin ölümü bekleniyor ve diğer ülkeler tarafından paylaşım planları hazırlanıyordu.<br />
<br />
Rusya boğazları ele geçirip sıcak denizlere inmeyi hedeflerken, İngiltere Süveyş Kanalı ve Hint yolunun güvenliği için Filistin&#8217;i ele geçirmeyi tasarlıyor, Fransa; Lübnan, Suriye ve Kilikya&#8217;nın kontrolünü düşlüyor; Almanlar doğuya yayılma politikası güdüyor, İtalyanlar ise Antalya&#8217;ya sahip olmayı istiyorlardı.<br />
<br />
Birinci Dünya Savaşı&#8217;nın patlamasının ardından Osmanlı Devleti önce İtilaf Devletleri ile birlikte olmaya niyetlendiyse de, Rusya&#8217;nın bu duruma soğuk bakması Osmanlı&#8217;yı Almanya&#8217;ya doğru yönlendirdi ve 2 Ağustos 1914&#8217;te yapılan gizli bir antlaşma ile Alman-Türk ittifakı kesinleşti.<br />
<br />
Bu tarihten sonra, güvenliği açısından seferberlik ve silahlı tarafsızlık ilan eden Osmanlı Devleti, 10 Ağustos 1914&#8217;te İngiliz donanmasından kaçan GOEBEN ve BRESLAU adlı Alman savaş gemilerinin boğazlardan geçmesine izin verir ve boğazları tüm yabancı gemilere kapatır.<br />
<br />
GOEBEN ve BRESLAU&#8217;ın boğazlardan geçmesi itilaf devletlerinin tepkisine yol açar. Bunun üzerine Osmanlı Devleti, bu iki gemiyi, daha önce İngilizlere sipariş ettikleri ve hatta parasını ödedikleri halde alamadıkları iki gemi yerine satın aldıklarını açıklar. Böylece, Yavuz ve Midilli adı verilen bu iki savaş gemisi Osmanlı Donanması&#8217;na katılmış olur.<br />
<br />
27 Eylül 1914&#8217;te Amiral Souchon komutasındaki Yavuz, tatbikat amacıyla çıktığı Karadeniz&#8217;de Ruslar&#8217;a ait Sivastapol ve Novorosisk limanlarını bombalayınca 1 Kasım 1914&#8217;te Ruslar Kafkasya&#8217;da sınırı geçerek fiilen savaş başlatmış ve Osmanlı Devleti de sıcak savaşın içine çekilmiş olur.<br />
<br />
Osmanlı Devleti&#8217;nin elinde bulunan boğazlar, konumları nedeniyle özellikle Avrupa için çok büyük bir önem taşıyorlardı. Tarih boyunca uğurlarında nice savaşlar verilen boğazlar stratejik, ekonomik ve kültürel açıdan paha biçilmez değerdeydiler. Bugün bile bakıldığında değerlerini korumaya devam ettikleri açıktır.<br />
<br />
İtilaf Devletleri&#8217;nin Boğazları açma nedenlerinin başında, elbette ki boğazların sahip olduğu bu stratejik önem yatıyordu. Rusya&#8217;ya yardım edebilmek hedefiyle yapılanan bu düşünce ; aynı zamanda Almanya&#8217;dan yeterli yardım alamayacağı ve fazla direnemeyeceği düşünülen Osmanlı&#8217;yı tek başına ve planlanmış bir barışa mahkum etmeyi planlıyordu. Ayrıca boğazları kazanmak demek, İstanbul&#8217;u ele geçirip Osmanlı ve tüm Avrupa üzerinde manevi bir yıkıma sebep olmak demekti. Tarafsız kalan pek çok ülke bu başarıya kayıtsız kalamayacak ve İtilaf Devletleri&#8217;ne katıldıklarını açıklayacaklardı.<br />
<br />
Boğazlardan geçilebilirse, kazanılacak olan başarı tüm Müslüman sömürgeleri sindirecek, güneyde sömürge devletlerini rahatsız eden hiçbir şey yaşanmayacaktı.<br />
<br />
Bu düşünceyle İngiltere 28 Ocak 1915&#8217;te Osmanlı&#8217;ya savaş kararı aldı ve bu karara Fransa da katıldı<br />
<br />
18 Mart Genel Harekatı Gösteren Kroki<br />
<br />
18 Mart Deniz Hârekatında batırılan HMS Ocean<br />
<br />
<br />
Fransız Savaş Gemisi Bouvet<br />
<br />
&#8220; Denizlere hakim olan dünyaya hakim olur.&#8221; düşüncesiyle hareket eden İngilizler, boğazları ele geçirmek için donanmanın yeterli olacağına inanıyorlardı. Bahriye Nazırı Churchill&#8217;in planları Akdeniz filosu komutanı Amiral Carden tarafından da desteklenince, Lord Fisher&#8217;ın şüpheli gördüğü bu harekatın donanma ile yapılmasına karar verildi. Tarihinde hiçbir yenilgi almamış olan İngiliz donanmasının silah, teknoloji ve başarı açısından kendine güveni tamdı. Dünyanın yenilmez donanması, Fransa&#8217;nın da desteği ile dünyanın en büyük armadasını oluşturuyordu. Bu donanmaya karşı gelebilecek hiçbir güç düşünülemezdi. Hele ki yıpranmış, teknoloji açısından zayıf ve parçalanmak üzere olan Osmanlı, bu armada ile asla baş edemezdi.<br />
İtilaf Devletleri&#8217;nin deniz harekatı 19 Şubat 1915&#8217;te başladı. 13 Mart 1915&#8217;e kadar düşman gemileri tabyaları top ateşine tuttu, mayın tarama gemileri olabildiğince yol açtı. Boğazları zorlayarak geçebileceklerine inanan düşman kuvvetlerinin, kararlı ve dirençli bir karşılık almaları bu işin o kadar da kolay olmadığını gösteriyordu. Bir ay boyunca yapılan binlerce mermi atışının ardından çok da büyük bir gelişme elde edilememişti.<br />
<br />
18 Mart&#8217;a kadar geçen bu dönemde boğazın girişinde bulunan Rumeli yakasındaki Seddülbahir ve Ertuğrul tabyaları ile, Anadolu yakasındaki Kumkale ve Orhaniye tabyaları tahrip edilmişti. Boğaza giriş kapıları aralanmış ama hala ilerde olacaklar belirsizdi.<br />
<br />
Ve 18 Mart 1915 sabahı geldiğinde kimse günün sonunda neyle karşılaşacağını bilmiyordu.<br />
<br />
17 Mart 1915&#8217;te Amiral Carden&#8217;in yerine Amiral De Robeck&#8217;in atanmasıyla 18 Mart da gerçekleşecek plan uygulamaya konuluyordu.<br />
<br />
Plana göre; 18 Mart sabahı 3 deniz tümeninden oluşan düşman filosu boğazda belirdi. Filonun en güçlü gemilerinden oluşan 1. Tümen bizzat Amiral de Robeck tarafından kumanda ediliyordu.<br />
<br />
Queen Elizabeth, Agamemnon, Lord Nelson muharebe gemileri ve Inflexible muharebe kruvazöründe oluşan 1. Tümen, saat 10:30&#8217;da boğazdan içeri girdi. Filonun önündeki muhripler savaş alanını tanıyorlardı. Planlanan noktaya ulaşıldığında Queen Elizabeth&#8217;in hedefi Rumeli Mecidiye Tabyası, Lord Nelson&#8217;un hedefi Namazgah Tabyası, İnflexible hedefi ise Rumeli Hamidiye Tabyası idi. &#8220;A Savaş Hattı&#8221; olarak adlandırılan bu plan 11.30&#8217;da uygulanmaya başlandı ve 11.30&#8217;da merkez tabyalarına ateş başladı.<br />
<br />
Bu arada düşman gemileri Kumkale&#8217;den gelen tedirgin edici ateş hattına da girmişlerdi. Obüslerden üstlerine ateş yağıyordu. Yine de mesafe uzak olduğundan Türk bataryaları savaş gemilerine karşılık veremiyordu. Saat 12.00 sularında Çimenlik, Rumeli Hamidiye ve Anadolu Hamidiye ateş almıştı. B Hattı diye adlandırılan Amiral Guepratte komutasındaki 3. Tümen Suffren, Bouvet, Goulois, Charlemagne adlı dört Fransız gemisiyle Triumph ve Prince George adlı iki İngiliz muharebe gemisinden oluşuyordu. Plana göre bu tümen 1. Tümenin arkasından hareket geçti ve B hattı önündeki yerini aldı. Yavaş yavaş yaklaşan gemiler bu cesurane ilerleyişlerinde Türk bataryalarından düşen mermi ateşi altında B hattına vardılar. Şiddetli yapılan karşılıklı çatışmalarda aradaki bataryalar sustuysa da merkez bataryalar ateşe devam ediyorlardı. 900 yarda kadar içeri sokulduklarından şiddetli ateş bu gemilerin üzerine yağıyordu. 3. Tümene ait olan iki İngiliz gemisi Triumph ve Prince George A hattının kıç omuzluklarında yerlerini almış Rumeli Mesudiye ve Yıldız Tabyalarını hedeflemişlerdi.<br />
<br />
Rumeli merkez bataryaları çok yoğun bir ateş altındaydı. Mermilerin çoğu tabyalar içine düşmüş, telefon hatlarını bozmuş, yangınlar çıkarmıştı. Rumeli Mecidiye tabyası topçuların şehit olması ile devre dışı kalmıştı.<br />
<br />
Planın ikinci aşamasında Türk bataryaları üzerinde yeteri kadar üstünlük sağlanabilirse Albay Hayes Sadler komutasındaki 2. Tümen devreye girecekti. Ocean, İrresistible, Albion, Vengeance, Swiftsun ve Majestic&#8217;ten oluşan 2. Tümen, 3. Tümenin yerini alacak ve B Hattından son olarak yakın muharebe yapılarak Tabyalar içinde olmayıp mayın hatlarını savunan toplar tahrip edilerek bombardımandan hemen sonra mayın tarama işlemlerine başlanacaktı. Fakat 3. Tümenin yerini alacak 2. Tümen gelmeden önce beklenmedik bir şey oldu. Saat 14:00&#8217;e doğru Suffren büyük bir hızla boğazı terk etmekte ve Bouvet&#8217;de onu izlemekteydi. A hattını geçmek üzereyken Fransız gemisi Bouvet&#8217;de bir iki patlama oldu ve Anadolu Hamidiye tabyasınca ateş altındayken 3 dakikada suların altına gömüldü. Derin bir şaşkınlık yaşanıyordu. Queen Elzabeth ve Agamemnon dışındaki bütün gemiler ateşi kestiler. Muhripler ve istimbotlar personeli kurtarmaya gittiklerinde 20 kişi kurtarılabilmiş, 603 kişi sulara gömülmüştü. Bu arada 12.30 sularında Goulois isabet almış ve ağır yaralarla boğazı terk ediyordu. 15.30 sularında mayına çarpan Inflexible&#8217;ın durumu kötüydü ama yoğun çabayla Bozcaada&#8217;ya ulaştı. 2. Tümen İngiliz gemileri, 3. Tümenin yerini aldığında bu manzara ile karşılaşmıştı. Saat 14.30&#8217;da ateşe başlayarak 10 yardaya kadar yaklaştılar. Namazgah tabyasını bombardıman ediyordu. Saat 15.00&#8217;te Rumeli Hamidiye daha sonra da Namazgah aldığı isabetle savaş dışına kalmıştı.<br />
<br />
Anadolu Hamidiye tabyası hasar görmemişti ve İrrisistible&#8217;a ateş ediyordu. Saat 15.14&#8217;de İrrisistible&#8217;ın yanında korkunç bir patlama duyuldu. Saat 16.15&#8217;te tabyalarda uzaklaşmak isterken bir mayına çarptı. Bu bölgede bir gece önce Nusret&#8217;in döktüğü mayınlar hiç hesapta yokken can alıyordu. Bölgenin mayınlı olduğunu anlayan Amiral de Robeck 2. Tümenin geri çekilmesi için emir verdi. 18.05&#8217;te geri çekilirken Ocean da mayına çarpmıştı. Güçlü top ateşine rağmen Ocean&#8217;ın personeli muhripler tarafından boşaltıldı.<br />
<br />
18 Mart&#8217;ta yaşananlar şaşkınlık yaratmıştı. Lord Fisher gibi ordusuz bir donanmanın başarıya ulaşamayacağını söylayenler haklı çıkıyor, de Robeck ve Churchill gibi hala donanma ile boğazları zorlayıp İstanbul&#8217;a çıkılabileceği düşüncesi yeni hareket planları doğuruyordu<br />
<br />
<br />
Doğal ve kültürel değerleri yanısıra dünya savaş tarihi açısından büyük önem taşıyan ve Mustafa Kemal komutasındaki Türk ordu birliklerinin dünyayı şaşırtan cesaret ve kahramanlıklarının sergilendiği Çanakkale Savaşlarının izlerini ve anılarını korumak amacıyla 1973 yılında Milli Park ilan edilmiştir. Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı, ilimizin en önemli gezi yerlerinden birisidir. Parkın kara sınırlarını Gelibolu Yarımadası'nın Saroz Körfezindeki Ece Limanı ile Çanakkale Boğazında yer alan Akbaş İskelesi arasında çizelecek bir hat oluşturur. Seddülhabir Köyü çevresindeki Tekke ve Hisarlık Burunları, Ertuğrul, Morto, İkiz koyları, Alçıtepe, Kerevizdere, Zığındere ile kuzeydoğuda yer alan Arıburnu, Conkbayırı, Kocaçimen, Kanlısırt, Anafartalar ve Suvla koyları, savaşın cereyan ettiği başlıca alanlardır. Çanakkale Savaşları sırasında büyük cesaret göstererek şehit olan birlikler ve şahıslar adına bugün Gelibolu Yarımadasında çok sayıda şehitlik vardır. Herbiri ayrı bir kahramanlık örneği olan bu şehitliklerin en önemlisi Morto Koyu'nda, Hisarlık tepe üzerinde tüm şehitlerimizin anısına dikilen ÇANAKKALE ŞEHİTLER ABİDESİ'dir. Gelibolu Yarımadası üzerinde, Çanakkale Savaşlarında hayatlarını kaybeden yabancı askerler için de anıt ve mezarlıklar vardır.<br />
<br />
ÇANAKKALE SAVAŞLARI<br />
<br />
Çanakkale Savaşları, Birinci Dünya Savaşı içinde, tarihin en kanlı bölümü olarak bilinir. Türk'ün sayısız zafer, şan ve şerefle dolu tarihinin en parlak sayfasıdır. I.Dünya savaşı'ndan kısa bir süre önce, 1911-1942 yıllarında Osmanlı Devleti son Afrika topraklarını İtalya'ya kaptırmış, 1912-1913 Balkan Hezimeti ise, Rumeli'deki son Türk hakimiyetini silip süpürmüştür. Bulgar Ordularının İstanbul kapılarını zorlaması, 500 yıldır Türk olan Rumeli'nin kaybı, İstanbul ve boğazların güvenliğinin tehlikeye girmesi, o zamanın devlet adamlarında siyasi yalnızlığımızın tabii bir sonucu olarak değerlendirilmiştir. Dolayısıyla I. Dünya Savaşı'na rastlayan günlerde Osmanlı devleti yalnızlıktan ve emniyetsizlikten kurtulmak fakat, Balkan savaşının kötü hatıralarının tesiri altında kalan her iki blokta Türk ittifakını küçümsemişler ve bu ittifakın kendileri için bir yük olmasından endişe etmişlerdi. Ancak, Alman İmparatoru, her iki blok arasındaki savaşta, Osmanlı devletinin hiç değilse bir kısım düşman kuvvetini meşgul edebileceği gerekçesiyle müdahale etmiştir. Bu suretle Osmanlı devleti, kaderini alelacale, 2 Ağustos 1914'te "Üçlü ittifak'a bağlamıştır. İşte Çanakkale Zaferini yaratan kuvvet. 1914 yazında küçümsenen değeri hakkında yanlış teşhis konan bu TÜRK ORDUSU'dur. Avrupa'da savaş bütün şiddetiyle sürerken, hareket harbinin yerini siper harbi almıştır. Bu cephede yarma yapmak ve kesin sonuç almak son derece zorlanmıştır. Halbuki "üçlü itilaf"ın askere gücü günden güne artmaktadır. Bu güç , hareket savaşına müsait başka savaş alanlarında kullanılmalıdır. İngiltere Başkanı'ı Lloyd GEORGE ve Bahriye Nazırı CHARCHILL bu görüşü benimsemişlerdir. Çanakkale Savaşları, işte bu görüşü benimseyenlerin esiridir. Hareket sahası olarak Gelibolu Yarımadası'nın seçilmesi, bu bölgenin jeopolitik bakımdan çok büyük öneme sahip olmasındandır. Boğazlar, Güney Rusya ve bütün karadeniz kıyılarının açık denizlere olan tek çıkış noktasıdır. Harp halinde bu geçidin kapanması, Rusya içih hayati önem taşımaktadır. Zira, Rusya'nın insan ve hammadde kaynakları zengin, fakat sanayi ve mali imkanları sınırlıdır. Bunun için uzun ve sürekli bir savaşın gerektirdiği silah, cephane ve malzeme ikmalini temin edemeyecek durumdadır. Bu durumda boğazlar doğu cephesinin en müsait ve hayati menzul hattını teşkil etmektedir. Bu geçidin açılmasıyla Rusya'yı takviye edecek, batı cephesinin yükünü hafifletecek, dolayısıyla savaşı kısaltacaktır. Osmanlı devletinin savaş dışı edilmesiyle, muhtemelen Balkan devletleri ve İtalya "itilaf" devletleri yanında savaşa katılacaklardı. O zaman İngiliz Bahriye Nazırı olan CHURCHILL'in ısrarla üzerinde durduğu bu fikirlere önceleri pek itibar edilmemiştir. Ancak 1914 Aralık ayında başlayan Türk Sarıkamış harekatı üzerine telaşlanan; çok zor durumda kalan hiç değilse bir kısım Türk kuvvetlerinin başka Cephelere çekilmesini isteyen Rusya'nın yükünü azaltmak için, Çanakkale seferine karar verilmiş, fakat kesin neticeyi batı cephesinde arayanları darıltmamak amacıyla önce sadece donanmayla ve zorla Çanakkale Boğazı geçilmeye çalışılmıştır. 18 art 1915'te yaklaşık bir aydır sürekli olarak bombaladığı boğazın her iki tarafındaki Türk tabyalarının artık sustuğunu varsayan 12 zırhlı, 18 muhrip, 7 mayın tarama gemisi, çeşitli nakliye destek gemisi ve uçak gemilerinden meydana gelen I. Dünya savaşının en büyük ve en modern donanması, boğazı geçme girişiminde bulunmuştur. Ancak ehliyetli ellerde sevk ve idare edilen kahraman Türk askerinin hayatını hiçe sayarak kanını fedakarca akıtması sayesinde dünyanın en modern silah ve teçhizatıyla donatılmış düşman donanması, 7 modern savaş gemisini ve binlerce askerini, kaybederek geri çekilmek zorunda kalmıştır. Zira, Mehmetçik, düşmanı denizden bir adım bile geçirmemeye yemin etmiştir. Anadolu bozkırının o güne kadar deniz görmemiş sanki kırk yıldır denizlerde savaşıp da pişmiş kişilere özgü beceriyle zırhlı düşman gemilerine geçiş hakkı tanımamıştır. Bunun üzerine 25 Nisan ve 6 Ağustos 1915 tarihleri arasında düşman kara kuvvetleri Gelibolu Yarımdasına çıkarılmış olup, çıkarma şöyle özetlenebilir. Asıl kuvvetler Gelibolu Yarımadasının güney ucuna iki ayrı noktadan çıkacak ve boğazları kontrol eden tepeleri alacak, bunu başarmak için, iki tümenden oluşan bir Anzak (Avustralya ve Yeni Zelanda) Kolordusu Kabatepe bölgesine çıkacak ve iki ingiliz ve bir Fransız tümeni ile bir Hint tugayından oluşan kuvvet, Seddülbahir bölgesini ele geçirecektir. Aynı anda bir aldatmaca olarak, boğazın güneyinde Kumkale bölgesinde ikinci bir çıkarma yapılacak ve bazı donanma birlikleri orada da çıkarma olacağı izlenimi vermek üzere Saroz körfezine doğru seyredecektir. Fakat, kahraman TÜRK askerinin hayatını hiçe sayarak kahramanca döğüşmesi TÜRK komutanlarının ve bilhassa Mustafa KEMAL'in üstün sevk ve idareleri sonucunda düşman başarısızlığa uğrayarak savaş, siper savaşı halini almıştır. Gelibolu Yarımdasında çıkarma yapan düşman kuvvetlerini meydana getiren askerlerin milliyetleri son derece enteresandır. İngiliz ve Fransızlar'ın yanısıra, bizimle hiç ilgisi olmayan Cezayir Berberilerini Sengal zencilerini, Avustralyalı, Kanadalı, Yeni Zelandalı ve Hintlileri üzerimize salmışlardır. Şair. Şu mısralarla, "Eski dünya, yeni dünya, bütün akvam-ı beşer, Kaynıyor kum gibi, tufan gibi, mahşer mi hakikat mahşer. Yedi iklimi cihanın duruyor karşında, Avustralya'yla beraber, bakıyorsun Kanada! Çehreler başka, lisanlar, deriler renkgarenk, sade bir hadise var ortada, vahşetler denk. Kimi Hindu, kimi yayy*** kimi bilmem ne bela" diyerek, bunu ne güzel dile getirmiştir. Evet, düşman yalnızca birkaç devletten ibaret olmayıp, sanki karşımızda bütün dünya vardı. Düşman donanması II. Dünya Savaşı'na kadar, dünyanın gördüğü en büyük ve en modern donanmasıydı. Hal böyle iken kazanılan zaferin değeri daha iyi anlaşılmaktadır. Zira bu savaş; yenilmez sayılan devletlerin mağlubiyetidir. Çanakkale'de tarihin kaydettiği en büyük ve en kanlı savunma savaşları verilmiştir. Bu savaşlar Mustafa Kemal gibi bir askeri dehanın Türk ve dünya kamuoyu tarafından tanınmasının sağlanması açısından son derece önem taşımaktadır. Düşman durmadan saldırmaktadır. Anafartalar ve Arıburnu cephelerinde emir komuta karmaşası vardır. Bu durum çok tehlikelidir. Yarbay Mustafa Kemal, Ordu komutanı Alman General liman Von Sandres'ten bütün mevcut kuvvetlerin emrine verilmesini ve bundan başka çare kalmadığını bildirmiş. Alman General "Çok gelmez mi?" diye sorduğunda Mustafa Kemal, "Az gelir" diye cevap vermiştir. Ertesi gün emir gelmiş ve bütün birliklerin komutası Mustafa Kemal'e verilmiştir. Bir cephe komutanlığının çok gelip gelmeyeceğini yarbay Mustafa Kemal'e soran ve "az gelir" cevabını alan Alman General karşısındaki Türk'ün "ATATÜRK" olduğunu yıllar sonra öğrenecektir. Çanakkale savaşları'nın temel ağırlık noktasını, Mustafa Kemal oluşturmuştur. Mustafa Kemal Çanakkale Savaşları başlamadan kısa bir süre önce 2 Şubat 1915'te Tekirdağ'da yeni kurulacak olan 18'uncu Tümen Komutanlığına atanmıştır. Derhal göreve başlayan Mustafa Kemal, o tümeni kısa bir zaman içinde savaşa hazır. Seçkin bir tümen haline getirmiştir. Fakat kısa bir zaman sonra Mustafa Kemal bu bölgeden alınarak, tümeni ile birlikte Bigalı köyüne çekilmiştir. Mustafa Kemal, düşmanın Gelibolu çıkarmasına kadar, yani 25 Nisan 1915'e kadar orada yedek kuvvet olarak kalmış, fakat Arıburnu taarruzu başlar başlamaz, kendi insiyatifi ve teşebbüsü ile emir beklemeden, Arıburnu'na yetişerek taarruza geçmiştir. Düşmanı Kocaçimentepe'de durdurarak, yarımadanın tahliyesine kadar düşmanın ilerlemek için yaptığı bütün taarruzları ve şiddetli hücumları erimeye mahkum etmiş ve Türk'ün yiğit mehmetçiği Çanakkale'de sanki etten ve kemikten bir kale yaratmıştır. Bütün savaşlardan farklı bir savaş malzemesi görülmüştür. Bu da "İNANÇ"tır. Topa, tüfeğe, üstün kuvvete, çeliğe karşı dimdik duran ve kafa tutan bir inanç kendini göstermiştir. Mustafa Kemal'in "size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında, yerinize başka kuvvetler ve kumandanlar kaim olabilir" dediği bu savaşlarda, herkes öldürmek ve ölmek için düşmana atılmıştır. Mustafa Kemal, bu savaşı "bu öyle alelade bir taarruz değil, herkesin muvaffak olmak veya ölmek arzusuyla harekete geçtiği bir taarruzdur" diye ifade etmiştir. Burada meşhur 57'inci Alay, hiç kurtulmamacasına Mustafa Kemal'in emrine uyarak tamamen şehit olmuştur. Nitekim çeşitli milletlerden meydana gelmiş, düşman askerleri, yapışıp, kaldıkları Arıburnu'nun yalçın yamaçlarından bir adım bile ileri atamamışlardır. Öncelikle İstanbul'u tehdit eden düşmanın Gelibolu Yarımdasına yaptığı bu taarruzu Kocaçimentepe'de durduran Mustafa Kemal, bu başarısından dolayı haklı olarak Albaylığa yükseltilmiştir. 6-7 Ağustos 1915'te Türk askerini yandan, yani Anafartalar'dan çevirmek isteyen Klıchner ordusu da bu bölgenin Grup komutanlığına atanan Mustafa Kemal'in 10 Ağustos günü ayağının tozunu silmeden giriştiği karşı taarruz sonucunda eriyip g itmiştir. Mustafa Kemal bu savaş sırasında göğsünden bir şarapnel parçası ile yaralanmış, fakat kalbi üzerindeki saat kendisini mutlak bir ölümden kurtarmıştır. Bu savaşların akabinde 17 Ağustos'ta Kireçtepe Zaferini 21 Ağustos'ta 2'nci Anafartalar Zaferini kazanan Mustafa Kemal, düşmanı büyük hizmete uğratarak Çanakkale Muharebelerinin kaderi belirlenmiş, 9 Ocak 1916'da düşman, Türk topraklarından geri çekilmek zorunda kalmıştır.<br />
<br />
Halbuki 2 Mart 1915'te İngiliz Amiral CARDEN Londra'ya "Hava bozmazsa iki haftaya kadar İstanbul'dayız" şeklinde mesaj çekmiş, ayrıca ingiliz orduları Başkomutanı General HAMİLTON, resmi raporunda ise, "Türkler, birbiri ardınca mükemmel taarruzlarda bulundular" diye yazmıştır. Hatta bu harekatı hazırlayarak idare eden W. CHURCHILL de hatıralarında muharebelerden bahsederken, Mustafa Kemal'in emsalsiz bir komutan, Türklüğün kaderine hakim bir deha olduğunun daha o zamanlarda anlaşıldığına işaret ederek, "bir Miralay'ın karşımıza çıkışı bütün talihimizi değiştirdi" diye belirtmiştir.<br />
<br />
Mustafa Kemal'in Çanakkale'de verdiği bütün emirler kesin ve sonuç alıcıdır. O, verdiği emirde aynen şöyle demiştir. "Benimle burada muharebe eden bilcümle askerler katiyen bilmelidir ki, yuhdemize tevdi edilen namus vazifesini tamamen ifa etmek için bir adım bile geri gitmek yoktur. İstrihat aramanın, bu istirahattan yalnız bizim değil, bütün milletimizin ebediyen mahrum kalmasına sebebiyet verebileceğini cümlenize hatırlatırım. Bütün arkadaşlarımın hemfikir olduklarına ve düşmanı tamamen denize dökmedikce yorgunluk belirtisi göstermeyeceklerine şüphe yoktur". 30 Nisan'aki komutanlar toplantısında Mustafa Kemal, "içimizde ve askerlerimizde Balkan Harbi'nin utancını bir daha görmektense, ölmeyecek yoktur. Böyleleri varsa, onları kendi ellerimizle kurşuna dizelim." şeklinde kesin konuşmuştur. Çanakkale Zaferi, meydana getirdiği nihai sonuçlar açısından son derece önemlidir.<br />
<br />
Bunları kısaca şöyle özetleyebiliriz:<br />
<br />
1- Çanakkale Zaferi, müttefikleriyle Rusya'nın irtibatını önlemiş, dolayısıyla savaş iki yıl uzamış, bu arada çıkan Bolşevik ihtilali ile<br />
<br />
Rusya savaş dışı kalmıştır. Bu durum ihtilal Rusyası ile müttefiklerini birbirinden ayırmış, kurtuluş savaşı yıllarında kuzeyde<br />
<br />
güvenliğimizi sağlamış ve zafere ulaşmamızı kolaşlaştırmıştır.<br />
<br />
2- Bu savaşlar, İngiliz ve Fransız kuvvetlerini Gelibolu Yarımadasına bağlamış, Almanya ve müttefiklerinin yükleri azalmıştır.<br />
<br />
3- Düşmana çok büyük insan ve malzeme zayiatı verdirilmiştir.<br />
<br />
4- Türk ordusunun zaferi, İngiltere ve Fransa'nın sömürgelerindeki prestjlerine bir darbe, esir milletlere bir ümit ve istiklal ışığı<br />
olmuştur.<br />
<br />
5- Çanakkale Zaferi, Türk askerinin direnme gücünün, fedakarlık ruhunun ve vatanseverlik şuurunun bir abidesidir. Harpten önce<br />
<br />
kıymeti üzerinde tereddüt edilen Türk ordusu, iyi sevk ve idare edildiği zaman ehliyetli ellerde, binbir yokluk ve zarurete rağmen<br />
<br />
neler yapmaya muktedir olduğunu dünyaya göstermiş ve Balkan yenilgisinin kara lekesini tertemiz kanıyla silmiştir.<br />
<br />
6- Bilindiği gibi, büyük hadiseler olağanüstü şahsiyetleri, büyük ve müstesna kabiliyetleri meydana çıkarmaktadır. Mustafa<br />
<br />
Kemal'in ortaya çıkışında Çanakkale savaşları kader tayin edici bir merhale olarak gözümüze çarpmaktadır.<br />
<br />
7- Çanakkale Zaferleri, Mustafa KEMAL'in ordu içinde olduğu kadar tüm milletçe de tanınmasına vesile olmuştur. Bu suretle Türk<br />
<br />
Milleti, 1966'dan beri makus istikamette gelişen talihini yenecek olan liderlerini bulmuştur. Ordu ve millet, Anafartalar<br />
<br />
Kahramanı'nın bu işte bu güven, ATATÜRK'ün Milli Mücadele'yi zaferle sonuçlandırmasında genç, dinamik ve yepyeni modern<br />
<br />
bir devlet kurmasında en büyük ilham ve kuvvet kaynağı olmuştur.<br />
<br />
8- Çanakkale, Milli mücadelenin bir nevi başlangıcı sayılmaktadır. Çanakkale, Türk'ün vatanseverliğinin, cesaretinin, mücadele<br />
<br />
azminin ve kahramanlığının sembolüdür.<br />
<br />
HAVUZLAR ŞEHİTLİĞİ<br />
<br />
Kerevizdere savaşlarında yaralanıp bu yerde vefat eden 2 Subay ve 8 Er anısına 1961 yılında dikilmiştir.<br />
<br />
ZIĞINDERE SARGI YERDİ ANITI<br />
<br />
Alçıtepe küyünün kuzeybatısındadır. 25. ve 26. Piyade Alaylarında şehit düşen tüm personel ve 2. Tüm. Kur. BŞK. Kurb. Yzb. Kemal bey ile Zığındere'deki ilk yardım istasyonunda tedavi görmekte iken düşmanın açtığı ateş esnasında şehit olan askerlerimiz anısına, 1995'de T.C Kültür Bakanlığınca inşa edilmiştir.<br />
<br />
İLK ŞEHİT ANITI<br />
<br />
Seddülbahir köyündedir. 1986 yılında, Çanakkale Savaşlarında ilk olarak canlarını veren 5 subay, 81 er olmak üzere toplam 86 şehidimiz anısına dikilmiştir. Cephanelik şehitliği olarak da adlandırılmaktadır.<br />
<br />
FRANSIZ ANIT VE MEZARLIĞI<br />
<br />
Morto Koyu'na bakan bir yamaç üzerine kurulan Anıt, Çanakkale Savaşlarında hayatlarını kaybeden, 14.382 Fransız askerinin anısına yapılmıştır.Mezarlıkta kimlikleri bilinen askerler için ayrı ayrı taşlar dikilidir. Kimlikleri tespit edilemeyenler ise anıt çevresindeki dört toplama bölmesi ile anıt girişindeki toplama bölmesine konulmuştur<br />
<br />
<br />
Kara Savaşları<br />
.<br />
.<br />
Çanakkale Savaşları&#8217;nda Deniz Harekâtı&#8217;nın başarısızlığı umutları Kara Harekâtı&#8217;na çevirmişti.Daha 1 Mart&#8217;ta Yunanistan, Gelibolu yarımadasını işgal etmek, mümkün olduğu takdirde İstanbul üzerine yürümek üzere İngiltere&#8217;ye üç tümenlik bir kuvvet önermişti. İngiliz ve Fransızlara kalsa öneri kabul edilebilirdi. Ancak Rus Çarı, İngiliz Büyükelçisi&#8217;ne, hiçbir şart altında Yunan askerinin İstanbul&#8217;a girmesine izin vermeyeceğini bildirerek bu tasarıyı önledi.<br />
<br />
Londra&#8217;da ise, harekâtı Donanma yalnız mı yapsın, yoksa Kara Ordusu ile birlikte mi hareket etsin tartışması yapılmakta idi. Bir Kara Ordusuna ihtiyaç olduğunu savunanların arasında Lord Fisher geliyordu. Bununla beraber son karar, Savaş Bakanı (Harbiye Nazırı) Lord Kitchener&#8217;indi. O ise, ısrarla elinde birlik olmadığını söylüyordu, ama seçkin bir birlik olan ve İngiltere&#8217;de bulunan 29&#8217;ncu Tümen&#8217;e hiçbir görev verilmemişti.<br />
<br />
Nihayet Mart&#8217;ta Kitchener Çanakkalecilerin tarafına kayarak 29&#8217;ncu Tümenin Ege&#8217;ye sevk edileceğini, Çanakkale&#8217;de bulunan Deniz Piyadelerine Gelibolu Yarımadası&#8217;nın temizlenmesinde yardım edeceğini açıkladı. Bu haber Fransa cephesinde buluna İngiliz Generallerinin öylesine büyük tepkisine yol açtı ki, Mareşal sözünü geri alarak 18 Şubat&#8217;ta bu birliğin yerine o sırada Mısır&#8217;da bulunan Avustralya ve Yeni Zelanda Tümenlerinin gideceğini bildirmek zorunda kaldı.<br />
<br />
Askeri durumu tetkik için Çanakkale&#8217;ye gönderilen General Sir William Birdwood, 5 Mart&#8217;ta Kitchener&#8217;a gönderdiği raporda, Donanmanın tek başına Bağaz&#8217;dan geçemeyeceğine inandığını, kuvvetli bir ordunun karadan donanmayı desteklemesi gerektiğini bildiriyordu. Bu rapor Kitchener&#8217;in bütün tereddütlerini giderdi. 10 Martda 29&#8217;ncu Tümenin Ege&#8217;ye gönderileceğini açıkladı. Ayrıca bir Tümen de kendilerinin göndermeleri için Fransızları ikna edeceğini ilave ediyordu.<br />
<br />
Böylece Mısır&#8217;daki Anzac Tümenleri ile birlikte 70 bin kişilik bir kolordu bu işe ayrılmış oluyordu.<br />
<br />
Birdwood&#8217;un raporuna rağmen, hala donanmanın tek başına Boğazı geçebileceğini düşünenler vardı. Bu karışıklık içinde Kara kuvveti hazır olana kadar Donanmanın harekatını geri bırakmasını, bu suretle Kara ve Deniz Kuvvetlerinin müşterek harekata başlamasının en iyisi olacağını hiç kimse aklına getiremiyordu.<br />
<br />
O sıralarda Londra&#8217;ya hakim olan bu kargaşalık ve belirsizliği, ne yapacağı belli olmayan Sefer Kuvveti&#8217;nin Komutanlığına yapılan atamadan anlamak mümkündür. Bu komutan, Kitchener&#8217;in Güney Afrika savaşlarından eski bir arkadaşı General Sir Ian Hamilton&#8217;du.<br />
<br />
Donanma asıl saldırısını yapana kadar, Hamilton&#8217;un birlikleri işe karışmayacaktı. Eğer deneme başarıya ulaşmazsa Hamilton Gelibolu yarımadasına çıkarma yapacak, başarıya ulaşırsa yarımadaya zayıf bir kuvvet bırakıp doğrudan doğruya İstanbul üzerine yürüyecekti. Oradan İstanbul Boğazına çıkarılmış bir Rus Birliği ile birleşmesi umuluyordu.<br />
<br />
Türk tarafı ise, 18 Mart&#8217;ta kazandığı zaferden dolayı kendisine olan güvenini tazelemiş, Çanakkale&#8217;nin Boğazlar&#8217;dan geçilemeyeceğini tüm dünyaya göstermişti. Bu zaferin ardından, Müttefiklerin kaçınılmaz kara harekâtına karşı Türk tarafı da son sürat hazırlıklara başlamıştı. Çanakkale &#8216;de 5. Ordu oluşturulmuş başına da Mareşal Liman von Sanders getirilmişti. Kıyılara dikenli tellerle çevriliyor, birlikler önemli yerlere yerleştiriliyor, müttefiklerin her hareketi gözleniyordu. Müttefik çıkarmasını bekleyen bir başka kişi ise 19. İhtiyat Tümeni&#8217;nin başında bulunan yarbay Mustafa Kemaldi.<br />
<br />
<br />
25 Nisan 1915<br />
.<br />
.<br />
Müttefik Devletler Donanması&#8217;nın 18 Mart 1915&#8217;de Çanakkale Boğazı&#8217;na karşı giriştiği birleşik deniz harekatının başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, General Hamilton Lord Kitchener&#8217;e, donanmanın desteğinde yapılacak ortak bir kara harekatı olmadan, güçlü Türk savunmasının kırılıp, Boğaz&#8217;ın donanmayla geçilmesinin olanaksız olduğunu bildirir. Gerçi Kitchener ve Özellikle Churchill, işin başından beri yalnız denizden zorlanarak ve donanmayla bu girişimin başarıyla yapılabileceğini savunuyorlardı. Ancak, 18 mart Deniz Harekatının olumsuz sonuçlarını değerlendirdikten sonra, Hamilton&#8217;un görüşlerini<br />
<br />
<br />
<br />
25 Nisan 1915 Müttefik Çıkarmasından Önce 5. Ordu'nun Dağılımını Gösteren Kroki<br />
<br />
<br />
25 Nisan 1915 Müttefiklerin Genel Çıkarma Planını Gösteren Kroki<br />
<br />
25 Nisan 1915 günü, iki İngiliz ve bir Fransız tümeni ile, bir Hint tugayını Seddülbahir bölgesine, iki tümenden oluşan Anzak Kolordusu&#8217;nu da, ikinci derecede tuttuğu Karatepe bölgesine çıkarmayı planlamıştır. Bu planın nasıl uygulanacağı yukarıda özetlenmiştir.<br />
<br />
Aynı tarihte, Gelibolu&#8217;daki Türk kuvvetleri ise, 3 üncü ve 16 ıncı Kolorduların yanısıra 6 tümen, süvari tugayı ve bağımsız taburlardan oluşuyordu. Daha sonra, savaşın gelişme süreci içinde yapılan gerekli kıta kaydırmalarıyla, toplam tümen sayısı 16 ya çıkartılacaktır<br />
<br />
<br />
Gelibolu Yarımada'sı sahilinde İngiliz çıkarma birlikleri ve savaş gemileri.<br />
<br />
25 Nisan çıkarmasından yaklaşık bir ay önce, Gelibolu&#8217;da bulunan 5. Kolordu komutanlığına atanan Mareşal Liman von Sanders&#8217;in düşüncesine göre, müttefikler çıkarmayı Saros Körfezi&#8217;ne yapacaklardır. Bu nedenle de kendisi, birliklerin çoğunu Saros Körfezi ile Anafartalar bölgesinde; bir tümeni Seddülbahir bölgesinde ve iki tümenli 15nci Kolorduyu da, anadolu yakasında tutmayı uygun bulmuştur. Ayrıca savunma amacıyla kıyının belli noktalarında gözetleme ve koruma birlikleri bulundurulacak, asıl kuvvetler ise geride yedekte tutulacaktı. Aslında Liman von Sanders&#8217;in bu savunma planına Türk komutanlar karşıydılar. Onlara göre, düşman en zayıf ve kritik anları olan çıkarma sırasında kıyıda karşılanırsa, ilerlemesi önlenebilecekti. Mareşalin gelmesinden önce hazırlanan türk savunma tedbirleri de böyleydi. Ancak, uygulamaya konulan, ordu komutanı Liman von Sanders&#8217;in planıdır. Daha sonra çıkarma başlayınca, komutanların aldıkları ek önlem ve hazırlıklar sayesindedir ki , çıkarılan ilk düşman birlikleri kıyıda karşılanacak ve fazla ilerlemeye fırsat bulamadan, 3-4 kilometrelik bir ilerlemeden sonra savaş bitene kadar, bulundukları yerde çakılıp kalacaklardır.<br />
<br />
<br />
Arıburnu Muharebesi<br />
.<br />
.<br />
Daha önce yabancı kaynaklardan ve Anzakların anılarından yapılan aktarmalarla nasıl başlandığı ve ilk günleri açıklanan Arıburnu&#8217;ndaki Anzak Kolordusunun Nisan&#8217;da yaptığı çıkarmanın temel amacı önce, Kabatepe ile KüçükArıburnu arasındaki kumsallık bölgeye çıkmaktı. İlk aşamada Conkbayırı- Kocaçimentepe çizgisi denetim altına alınıp, oradan Maltepe bölgesi ele geçirilecek, böylece, Kuzeyde&#8217;ki Türk kuvvetlerinin Güneyde, Seddülbahir bölgesindeki Türk birliklerine yardımı engellenmiş olacaktı.<br />
<br />
25 Nisan sabahı savaş gemilerinin, Türk mevzilerini sürekli vuran koruyucu ateş altında, Anzak Kolordusu&#8217;nun 1. Tugayından 1500 kişilik ilk hücum dalgası, çıkarma botlarının bir şekilde kuzeye kayması sonucu, saat 05.00&#8217;te, Kabatepe bölgesi yerine Arıburnu kesimine çıkmak zorunda kalır.<br />
<br />
<br />
Anzak Koyu<br />
<br />
<br />
Bu noktada kıyı gözetlemesi yapan bir Türk takımının direnişine karşın, karaya çıkan Anzak birlikleri belirli bir noktaya kadar ilerler. Diğer taraftan, Bigalı&#8217;da bulunan ordu yedeği 19. Tümen, 24-25 Nisan gecesi Conkbayırı yönünde tatbikat yapmakta idi. Gün ağarırken, Arıburnu yönünden top seslerinin gelmesi üzerine, 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, bir çıkarma yapıldığını anlayıp durumu Ordu Komutanına bildirir, ancak bir yanıt alamaz. Durum çok kritiktir. Mustafa Kemal, kıyıda çok zayıf gözetleme ve koruma birlikleri olduğunu düşünerek ve geniş bir sahile yayılmış olan 27. Alayın da, ağır kayıplar verdiği haberini alınca, düşmanın Conkbayırı-Kocaçimentepe çizgisi ve uzantısını ele geçirmesi durumunda, onarılamayacak durumlarla karşılaşacağını kavrar. Ordudan emir gelmemiş olmasına karşın girişimi ele alıp tüm sorumluluğu yüklenerek, 57.Alayı bir batarya ile Kocaçimentepe yönünde harekete geçirir. Kendisi de durumu izlemek üzere Conkbayırı&#8217;na çıktığında,, Arıburnu kesiminden bazı askerlerin çekilmekte olduklarını ve düşman birliklerinin de bunları izlediklerini görür.<br />
<br />
O anı Mustafa Kemal, Ruşen Eşref Ünaydın ile yaptığı görüşme sırasında şöyle anlatmaktadır.<br />
<br />
&#8220;...Bu esnada Conkbayırının güneyindeki 261 rakımlı tepeden sahilin gözetleme ve korunmasıyla görevli olarak orada bulunan bir müfreze askerin Conkbayırına doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm... Bu askerlerin önüne kendim çıkarak:<br />
<br />
-Niçin kaçıyorsunuz ? dedim.<br />
<br />
-Efendim düşman dediler!<br />
<br />
-Nerede?<br />
<br />
-İşte! diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.<br />
<br />
Gerçekten de düşmanın bir avcı kuvveti 261 rakımlı tepeye yaklaşmış ve tam bir serbestlik içinde ileriye doğru yürüyordu. Şimdi vaziyeti düşünün. Ben kuvvetleri (geride) bırakmışım, askerler on dakika istirahat etsin diye...Düşman da bu tepeye gelmiş...Demek ki düşman bana benim askerlerimden daha yakın! Ve düşman benim yere gelse kuvvetlerim çok kötü bir duruma düşecekti. O zaman artık bilemiyorum, bilinçli bir düşünme ile midir, yoksa önsezi ile midir, bilmiyorum. Kaçan askerlere:<br />
<br />
- Düşmandan kaçılmaz, dedim.<br />
<br />
- Cephanemiz kalmadı, dediler.<br />
<br />
- Cephaneniz yoksa süngünüz var,dedim.<br />
<br />
Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırına doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile dağ bataryasının yetişebilen askerlerinin &#8216; marş marşla&#8217; benim bulunduğum yere gelmeleri için, yanımdaki emir subayını geriye yolladım. Bu askerler süngü takıp yere yatınca, düşman askerleri de yere yattı. Kazandığımız an, bu andır...&#8221;<br />
<br />
Gerçekten de, çekilen Türk askerleri mevzi alınca, karşı taraf ta mevzi alıp duraklar. Böylece, 57. Alay Öncü Bölüğü'nün Conkbayırı&#8217;na yerleşmesi için gereken süre kazanılmış olur. İşte bu an, Çanakkale Savaşları Kara Harekatı&#8217;nın kaderini belirleyen önemli anlardan birisidir. Böylesine önemli anda kilit rolü oynayan kişi ise, tartışmasız Mustafa Kemal&#8217;dir. Bu husus, Çanakkale Savaşları tarihiyle uğralan Türk ve yabancı bütün uzmanlar tarafından doğrulanıp vurgulanmaktadır.<br />
<br />
Daha sonra, Kolordu Komutanı Esat Paşa'nın izniyle, 27. Alay&#8217;dan geri kalan birlikleri de emrine alan Tümen Komutanı Mustafa Kemal, karşı saldırıya geçmek üzere 57.Alay'a şu emri verir :<br />
<br />
&#8220; Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında, yerimize başka kuvvetler ve komutanlar kaim olabilir.&#8221;<br />
<br />
25 Nisan 1915 günü, vakit ikindiye yaklaşırken, ilk çıkarma kademesi olan tümenin sahile çıkışı da tamamlanmıştır. Ne var ki, 27. Alayın birlikleri ve 57. Alayın yaptığı karşı saldırı ile süngü hücumları sonucu Anzaklar çok sayıda kayıp vermiş ve sahile çekilmişler, kritik ve endişeli anlar yaşamaktadırlar. Gene de gün batarken, Anzak Kolordusu&#8217;nun sahile çıkan Tümeni, Arıburnu&#8217;nun sarp yamaç ve tepelerinde yerleşme olanağı bulur. Bu tarihten başlayarak harekat, 1915&#8217;in Ağustos ayına kadar dört ay boyunca, Conkbayırı- Kocaçimentepe-kabatepe bölgelerinde, tarafların karşılıklı saldırı ve özellikle gece yapılan süngü hücumlarıyla, yakın boğuşmalar şeklinde ve çok kanlı çarpışmalarla geçecektir. Bu çarpışmalar sırasında Türkler de, Anzaklar da ağır kayıplar vermişlerdir. Ağustos ile birlikte ise savaş şiddetli çarpışmalara dönüşür. Tıpkı Seddülbahir&#8217;de olduğu gibi, Anzak ordusu da taarruz hedeflerine varamamış, çıktıkları yerlerde 3-4 km.lik bir mesafe ilerleyip, boşaltmaya kadar da o noktada kalmışlardır.<br />
<br />
<br />
Anzak Koyuna Bir Bakış<br />
<br />
<br />
Seddülbahir Muharebeleri<br />
.<br />
.<br />
25 Nisan günü, Müttefik Kuvvetleri Donanmanın koruyucu bombardımanı altında, beş ayrı yerden Gelibolu Yarımadası&#8217;na çıkmaya başladılar. İngiliz ve Hint birliklerinin çıkarıldığı ilk hedef , güneyde Alçıtepe&#8217;yi ele geçirip Kilitbahir platosuna ilerlemek, oradaki merkez tabyalarını susturduktan sonra Boğaz&#8217;ın giriş bölgesini ele geçirmekti. Burada Müttefik donanmasına bağlı savaş gemilerinin yaptığı bombardımanın şiddetine bir örnek vermek gerekirse; sadece Ertuğrul Koyu sırtlarındaki 26. Alayın 10.Bölüğünün savunma mevzilerine 4650 mermi atılmıştı.<br />
<br />
<br />
İngiliz ve Fransız donanmasının desteğinde Çanakkale'de Fransız çıkarması.<br />
<br />
Buna rağmen Türk bataryaları ve kuvvetleri imha olunamadığından İngiliz Birlikleri ağır kayıplar vermekte ve bu durum, Müttefik kuvvetler arasında büyük bir şaşkınlık yaratmaktaydı. Bu günlerde, gerçek bir kahramanlık destanı yaratan Yahya Çavuş&#8217;un takımı, işte bu 10. Bölüğün takımıdır.<br />
<br />
<br />
River Clyde kömür gemisi V plajında. Bu geminin içinde askerler taşınmış, ayrıca kıyıya demirletilerek iskele görevi verilmiştir.<br />
<br />
Temmuz 1915 sonuna kadar, çok kanlı geçen, göğüs göğüse süngü hücumları ve karşı hücumlarla süren Kirte-Kerevizdere- Zığındere Muharebeleri, özellikle Türk birliklerinin, Müttefik Donanması&#8217;nın ateşinden korunmak amacıyla, gece yaptıkları süngü hücumlar şeklinde olmuştur. Sekiz gün, geceli gündüzlü süngü hücumlarıyla geçen Zığındere muharebesi, iki taraf için de kayıpların en fazla olanı ve en kanlı geçenidir.<br />
<br />
Bu bölgedeki harekat ağustos ayıyla birlikte mevzi muharebesine dönüşür. Böylece işgal kuvvetleri, 3-4 kilometrelik bir arazide çakılıp kalmış, Alçıtepe ve Kirte ele geçirilememiş, durum boşaltmaya kadar değişmeden böylece devam etmiştir<br />
<br />
<br />
<br />
İskenderiye Limanı'nda keşif uçakları gemilere yükleniyor (1915).<br />
<br />
<br />
İlk motorlu uçağın uçuşundan yedi yıl gibi kısa bir süre geçtikten sonra, 1910 yılında uçaklardan askeri amaçlarla yararlanma düşüncesi ortaya çıkmış ve takip eden yıllarda uçak, yeryüzünde etkin bir taarruz silahı olarak kullanılmaya başlanmıştır.<br />
<br />
Dünyadaki bu gelişmeyi yakından izleyen ve önemini değerlendiren zamanın Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa&#8217;nın direktifiyle, 1911 yılında, Genelkurmay başkanlığı bünyesinde askeri havacılıkla ilgili bir şube oluşturulmuş ve Türk Askeri havacılığı&#8217;nın temeli olan teşkilat kurulmuştur.<br />
<br />
Bu yeni silahın edinilmesine büyük önem veren Mahmut Şevket Paşa maaşının bir kısmını bağışlayarak uçak alımı için kampanya başlatmış ve bu kampanyaya başta padişah Sultan Reşat olmak üzere Donanma Cemiyeti, subaylar ve bazı zenginler iştirak etmiştir. İki uçaklık para, kısa zamanda toplanmış ve Fransa&#8217;dan biri 25 Beygirlik, biri de 50 Beygirlik iki uçak satın almıştır.<br />
<br />
Müteakiben, Yeşilköy Safra düzlüğünde Kara tayyare Mektebi, Yeşilköy Feneri yakınlarında da deniz tayyare Mektebi kurulmuş ve havacı personel yetiştirilmek üzere ordu ve donanmadan istekli subaylar seçilmiştir.<br />
<br />
Çanakkale Muharebeleri başladığı zaman dünya ve Türk askeri havacılığı mütevazı ve geliştirilmeye muhtaç bir durumda idi.<br />
<br />
Çanakkale Muharebeleri havacılık yönünden, yeni silahın gerçek değerinin anlaşıldığı ve bugünkü modern hava kuvvetlerinin temelini atan kahramanları kavramaya çalışırken, icra edilen hava harekatının sadece o günkü müşterek harekata katkısı değil aynı zamanda bugünkü havacılığımıza olan katkısı da düşünülmekte ve hava kuvvetlerinin temelinin atılarak, hava stratejisi ve taktiklerinin oluşturulmaya başlandığı bir harekat noktası olarak değerlendirilmektedir.<br />
<br />
Havacılık açısından işte böyle bir ortam içinde, 2 Ağustos 1914 günü seferberlik ilan edilmiş ve buna paralel olarak Yeşilköy&#8217;de bulunan deniz uçaklarından 2&#8217;si İzmir, birisi de Çanakkale Müstahkem Mevzi Komutanlığı emrine verilmiştir.<br />
<br />
25 Ağustos 1914 tarihinde Çanakkale Nara Meydanı&#8217;na konuşlandırılan Nievport tipi deniz uçağı ile, Deniz Yzb. Savmi, Ütğm. Fazıl ve Ütğm. Cemal&#8217;in yaptığı keşif uçuşları sayesinde, bölgedeki İngiliz ve Fransız gemilerinin faaliyetleri izlenmeye başlanmıştır.<br />
<br />
18 Mart 1915 tarihine kadar olan dönemde yapılan başarılı hava keşif görevleri hem düşmanın elindeki gemi tip ve miktarını tespit, hem de taarruz hazırlıklarını devamlı takip imkanı sağlamıştır.<br />
<br />
18 Mart 1915 günü, havacılarımız erken saatlerde yaptıkları keşif raporunu vermişlerdir.<br />
<br />
&#8220; Bozcaada önünde, 40 düşman gemisi sayıldı. Bunlardan; 19&#8217;u ağır, 3&#8217;ü hafif olmak üzere 22&#8217;si kruvazör, diğerleri; şilep, destek gemisi ve uçak gemisidir. Sayıları tam olarak saptanamayan denizaltılar görülmüştür. 6 adet zırhlı İngiliz gemisi, muharebe düzeninde boğaza doğru ilerlemekte ve Fransız gemileri de demir almaktadır. &#8221;<br />
<br />
Bir süre sonra, boğaza giren ve kıyı bataryalarını şiddetle bombardıman eden düşman donanma topçusuna, Ark Royal uçak gemisinden havalanan İngiliz uçakları da ateş tanziminde geniş çapta yardım etmiştir.<br />
<br />
18 Mart günü öğleden sonra, havacılarımıza; Limni Adası civarındaki düşman kuvvetlerinin durumunu keşfetmeleri emredilmiştir.<br />
<br />
Bir saat içinde görev bölgesine ulaşan pilotlar Mondros Koyu&#8217;nda 13 harp, 4 nakliye, 29 kömür gemisi olmak üzere toplam 46 geminin bulunduğunu, ayrıca Fransızların Gaulois gemisinin sahil topçumuzun ateşi ile Çanakkale ağzında yara aldığını rapor etmiştir.<br />
<br />
Çanakkale Muharebeleri süresince, karşılıklı keşif harekatı devam ederken; Türk havacıları, o tarihler için başarılı sayılabilecek diğer hava görevlerini de icra etmişledir. Bu görevlerden biri 18 Nisan 1915&#8217;de yapılmıştır.<br />
<br />
O gün Çanakkale Boğazı bölgesinde gittikçe kuvvetlenen ve hava üstünlüğü kurmasından endişe edilen düşman hava gücünü tesirsiz hale getirmek maksadıyla, Bozcaada&#8217;da 18 düşman uçağının konuşlandığı meydana hava taarruzu planlamıştır. Ancak bu meydandaki uçaklar, keşif görevi için daha önceden kalktığından, havada karşılaşılmış, kısa bir hava muharebesinden sonra zayiatsız olarak meydana dönülmüştür. Bu görev amacına ulaşmadıysa da, asli taktik hava görevlerinden olan &#8220;mukabil hava harekatı&#8221; nın ilk ve tipik bir uygulaması olması açısından önem taşımaktadır.<br />
<br />
Türk uçaklarının meydan taarruzu planlamasından esinlenen İngilizler aynı gün üçer uçaklık iki kol ile meydanımıza taarruz etmişler, ancak uçaklarımız daha önceden meydan içinde dağıtılarak gizlenmiş olduğundan, atılan bombalar hasar meydana getirememiştir. Bu da, ufki dağılma ve gizleme yapılarak, beka tedbirlerinin alınışına güzel bir örnek teşkil etmiştir.<br />
<br />
14-19 Mayıs 1915 günleri, güney cephemizdeki karşı taarruzumuzu desteklemek amacıyla; düşman çıkarma gemileri ve ordugahı bombalanmış Mayıs ayı başından itibaren sabit balon ile boğaz gözetlemesi ve topçu atış tanzimi ve birliklerimizi taciz eden manika balon gemisine taarruzlar yapılmış, her hava hücumunda gemi, balonunu toplayıp yer değiştirmek zorunda bırakılmıştır. Böylece bugün &#8220;yakın hava desteği&#8221; olarak bilinen görev tipinin basit bir uygulaması yapılmıştır.<br />
<br />
25 Haziran&#8217;da; Arıburnu bölgesindeki düşman karargahı üzerine propaganda amacıyla 300 adet ingilizce yazılı bildiri atılmıştır. Bu görev, hava gücünün psikolojik harpte kullanılmasına ilişkin güzel bir örnektir.<br />
<br />
30 Kasım 1915&#8217;te ise, Üsteğmen Ali Rıza, Teğmen Orhan&#8217;la beraber, Çanakkale girişinde karaya oturmuş bulunan bir düşman kruvazörüne taarruz etmek için görevlendirilmiştir. Tam bu esnada bir düşman uçağının yaklaştığı görülmüş ve yapılan hava muharebesinde Üsteğmen Ali Rıza fransız uçağını makinalı tüfek ateşiyle düşürmeyi başararak Türk havacılık tarihine ilk düşman uçağını düşüren pilot olarak geçmiştir.<br />
<br />
Sonuç olarak;<br />
<br />
Çanakkale Muharebeleri&#8217;nde, kahraman kara ve deniz kuvvetlerimiz gibi havacılarımız da, üstün silah ve teknik olanaklara sahip düşmanları karşısında, kendilerine düşen görevleri cesaret ve üstün görev bilinici içinde başarıyla icra etmişler ve resmi İngiliz harp tarihi kitaplarında:<br />
<br />
&#8220;Harikulade müdafaasında yılmadan mücadele eden ve sonunda başaran düşmanımıza hayran kaldık&#8221; dedirtmişlerdir.<br />
<br />
Çanakkale Muharebeleri&#8217;nin ileri görüşlü askeri önderleri yeni silahın gereksinimi olan strateji ve taktiklerin oluşturulmasına öncülük etmiştir. Bu kapsamda ulu önder Atatürk şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
&#8220; GÖKLERDE BİZİ BEKLEYEN YERİMİZİ ALMAK ZORUNDAYIZ. YOKSA O YERİ BAŞKALARI İSTİLA EDER VE İŞTE O ZAMAN BU ÜLKE VE MİLLET ELDEN GİDER. HALBUKİ BİZ TÜRKLER, BÜTÜN TARİHİMİZ BOYUNCA HÜRRİYET VE İSTİKLALE ÖRNEK OLMUŞ BİR MİLLETİZ.<br />
<br />
TAYYARECİLER! ŞUNU UNUTMAYIN Kİ YARININ EN BÜYÜK TEHLİKELERİ SEMALARDAN GELECEKTİR. BU SEBEPLE SİZLER DAİMA HAZIR BULUNMAYA VE O ŞEKİLDE YETİŞMEYE GAYRET EDECEKSİNİZ.&#8221;<br />
<br />
<br />
Çanakkale Cephesi&#8217;nin deniz harekatı (Boğaz&#8217;ın zorlanması), kuşkusuz sıradan bir askeri harekat, ya da muharebe olayı değildir. Boğazlar, konumu ve tarihi önemi itibariyle, İstanbul Karadeniz kapısı, Çanakkale de Ege Denizi kapısı olarak, geçmişte taşıdıkları ve çağımızda taşımakta oldukları stratejik önem ve değer açısından daima birlikte mütalaa edilmiş ve edilmektedir.<br />
<br />
Her iki boğaz, klasik ve dar çerçevede sadece Akdeniz&#8217;i Karadeniz&#8217;e, Avrupa&#8217;yı Asya&#8217;ya bağlayan su geçitleri ya da köprüler değil, Akdeniz&#8217;in öteki önemli su ge]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[ÇANAKKALE SAVAŞLARI&#8217;NIN IBRETLI VE HIKMETLI<br />
HİKAYELERİ<br />
<br />
1. KINALI HASAN :<br />
<br />
Yüzbaşi Sirri Bey, ikindi vakti yeni gelen erati teftiş ederken, içlerinde bir tanesinin saçinin bir tarafi kinalanmiş oldugunu görür ve takilir: &#8220;Hiç erkek kinalanir mi? Mehmetçik: Buraya gelmeden evvel, anam kinalamişti komutanim&#8221; der ve sebebini bilmedigini ilave eder.Komutanin istegi üzerine anasina haber salar, &#8220;Niye benim saçimi kinaladin?&#8221; Gelen cevabi mektupta şunlar yazar:<br />
<br />
&#8220;Ey gözümün nuru Hasan&#8217;ım,<br />
<br />
Köyümüzde rahat rahat oturalım mı? Vatan sevgisi içimizde alev alev yanıyor.Sen ecdadından, babandan aşağı kalamazsın... Ben, senin anan isem.Beni ve seni Allah yarattı, vatan büyüttü.Allah, bu vatan için seni besledi. Bu vatanın ekmeği iliklerinde duruyor...<br />
<br />
Sen bu ailenin seçilmiş kurbanisin...<br />
<br />
Hasan&#8217;ım, söyle zabit efendiye... Bizim köyde kurbanlık ayrılan koyunlar kınalanır... Ben de seni evlatlarımın arasından vatana kurban adadım.Onun için saçını kınalamıştım...<br />
<br />
El-hükmü billah. Allah, seni İsmail Peygamber&#8217;in yolundan ayırmasın.<br />
<br />
Seni melekler şimdiden rahmetle anacaktir. Gözlerinden öperim...<br />
<br />
Anan - Hatice&#8221;<br />
<br />
2. GAZİ MEHMET AŞKIN&#8217;IN ANLATTIKLARI:<br />
<br />
&#8220;İngiliz donanması Saroz&#8217;dan top atışları ile bize son derece ağır kayıplar verdiriyordu.Böyle bir atıştan sonra, aynı, birlikte silah arkadaşım Recep Eniştemin iki ayağı kopmuş çalıların üzerinde gördüm, henüz sağ idi.Yanına kadar gidebildim.Onu o vaziyette görünce ağlamaya başladım. Henüz ruhunu teslim etmeyen Recep Eniştem:<br />
<br />
&#8220;Kardeşim niçin böyle ah edip aglarsin, benim cigerimi daglarsin! Allah&#8217; in verdigine merhaba! Takbir- i Rabbani böyle imiş! Onun kazasi geri çevrilmez ve hükmüne mani yoktur. Elimizden ne gelir.Arzuladigim savaş yolunda oldu.O saadet bana yeter! Sen sag kalirsan, anamin elini benim içinde öp! Emzirdigi sütleri helal etsin!&#8221; dedikten sonra:<br />
<br />
&#8220;Başimi kibleye dogru çevir!&#8221; diye bildi... Ruhu çoktan uçmuştu...<br />
<br />
&#8220;Halil, bölükte süngü hücumuna kalkmıştı, ağır bir yara alarak yanıma yıkıldı.Bir mütted sessiz kaldı ve sonra: &#8220;Ahiretlik ölümüm yaklaştı, öldükten sonra cesedimi geriye götürtme, buraya ellerinle göm! Üzerimde harbediniz! Ta ki Gazilerin ayak seslerini Allah! Allah! Nidalarını rahatlıkla duyayım!&#8221; dedi ve gülerek ruhunu teslim etmişti<br />
<br />
&#8220;Karayürek deresi&#8217;ne doğru iniyorduk: Bir akşam beni keşif kolu çıkardılar bu derenin yatağında geziniyordum.Çok susamış idim. Dere şırıldıyordu, mataramı doldurdum. Birkaç yudum içtiğimde, içtiğim suyun tadı çok başka idi avucuma mataradan su aldığımda, matarama doğdurduğum suyun kan olduğunu anladım.&#8221;<br />
<br />
3. İNSANLIK DERSİ :<br />
<br />
Çanakkale Savaşlar'ında savaşıp, bir kolu ile bir ayağını kaybeden Fransız Generali Bridges, yurduna döndükten sonra anlattığı bir savaş hatırasında şöyle diyor:<br />
"Fransızlar, Türkler gibi mert bir milletle savaştıkları için daima iftihar edebilirsiniz.Hiç unutmam.Savaş sahasında döğüş bitmişti.Yaralı ve ölülerin arasında dolaşıyorduk az evvel, Türk ve Fransız askerleri süngü süngüye gelip ağır zaliyat vermişlerdi.Bu sırada gördüğüm bir hadiseyi ömrüm boyunca unutamayacağım.Yerde bir Fransız askeri yatıyor, bir Türk askeride kendi göleğini yırtmış onun yaralarını sarıyor, kanlarını temizliyordu.Tercüman vasıtası ile şöyle bir konuşma yaptık:<br />
- Niçin öldürmek istediğin askere yardım ediyorsun? Mecalsiz haldeki Türk askeri şu karşılığı verdi:<br />
"Bu Fransız yaralanınca cebinden yaşlı bir kadın resmi çıkardı.Birşeyler söyledi, anlamadım ama herhalde annesi olacaktı.Benim ise kimsem yok.İstedim ki, o kurtulsun, anasının yanına dönsün". Bu asil ve alicenap duygu karşısında hüngür hüngür ağlamaya başladım.Bu sırada, emir subayım Türk askerinin yakasını açtı.O anda gördüğüm manzaradan yanaklarımdan sızan yaşlarımı dondurduğunu hissettim.Çünkü, Türk askerinin göğsünde bizim askerinkinden çok ağır bir süngü yarası vardı ve bu yaraya bir tutan ot tıkamıştı.Az sonra ikisi de öldüler..."<br />
<br />
Fransız Generali BRIDGES<br />
Çanakkale Savaşları komutanı.<br />
<br />
4. EDİNCİKLİ MEHMET ER<br />
<br />
"Edincikli Mehmet Er'in bir top mermisinin parçaladığı konumdan kanlar içerisinde bir et parçası sarkmaktadır.Yalvarırcasına:<br />
<br />
"Komutanım ne olur şu kolumu kes!"<br />
Sağ eliyle yakaladığı ve tuttuğu sarkık kola bakan Teğmen donmuştur.Edincikli Mehmet Er tek ve emin sesi ile tekrarlar:<br />
"Allah Aşkına, Allah Rızası için kes şu kolumu!!!"<br />
Bu ilahi cümleleri eimr gibi işiten Teğmen Saip, bıcağı kola kola vurur.Gık bile dememiştir, Edincikli Mehmet.Bir sağ elindeki kola, bir ileride Allah! Allah! nidaları arasında çarpışan erlere bakar ve kolu fırlatır: "Bu kol vatana feda olsun," der.Yerdeki et parçalrından başını kaldıran Teğmen'in karşısında kimse yoktur.Çünkü, Edincikli, Hakla alış verişe başlayınca herşeyi, acıyı, özlemleri unutuyor, rahmet deryalarında, tecelli dalgalarında yıkanıp arınırken, kolunun fani bedenden ayrılma işlemini duymuyordu.O ateş, o yangın fakat getirilmez feryatlar içinde, edincikli bu cehennemi ateş altında kendinden geçti.Bir avuç istek ve özlem halinde yandı, tüttü.<br />
Edincikli Mehmet, çoktan kolunun öcünü almak için vatan için Allah için hücum saflarına katılmıştı.Alayların içine karışır, teke tek vuruşur.Onu durdurmak mümkün değil artık, yine harikalar gösterir, bire bir dövüşür, bire on dövüşür, bire yüz dövüşür... Allah'ın yardımıyla haklamadığı kafir kalmaz.Ama kaderden kaçılmaz ki! Kolunun kopmasıyla kaybettiği kan onu halsiz düşürmeye başlamış Edincikli'ye şimdi de şehitlik mertebesi ekleniyordu.Güzel yüzü soldu, sarardı, canı teninden süzüldü...Gözü dünyaya kapandı..."<br />
<br />
Teğmen SAİP<br />
Çanakkale Savaşlarından<br />
12. Alay 1. Bölük Komutanı<br />
<br />
5. SAKA HÜSEYİN<br />
<br />
"İkinci Anafartalar taarruzundan sonra, Türk birlikleri Anafarta Ovası'na ve tepelere yerleşmişti 35. Piyade Alayı 2.Bölük erlerinden Hayrabolu'lu Hüseyin alayın su ihtiyacını gidermekle görevli idi sabahın alaca karanlığında katırı ile yola çıktı.Bigalı Köyüne gidip, kuyulardan tahta, damacanalara su doldurup geriye dönüşünü akşamın karanlığına denk getirmeye çalışırdı.<br />
Katır önde, bizim Saka Hüseyin arkada ama, yola çıkmadan evvel katırının kulağına eğilir, her defasında söylediği sözleri tekrarlardı: "Haydi, Büyük Anafarta Köyünün üstünden 35. Piyade alayının bulunduğu siperlere" katır gide-gele bu yollara alışmıştır.<br />
Fakat yolda, Hüseyi'nin çenesi durur mu? Savaş var imiş! Yığınla yaralı taşırlar imiş, umurunda mı? O bir türkü tutturmuş gidiyordu:<br />
"Pınar baştan bulanır<br />
İner dağı dolanır<br />
Al başımdan sevdayı<br />
Buna can mı dayanır.<br />
<br />
Rinna, rinna yarim<br />
Rinna, rinna."<br />
Saka Hüseyin damacanlarına suyu doldurarak "deh" deyip akşam karanlığında yola koyulur.Siperlerde 2. Bölük su bekliyor.Yaralılar daha da çok su bekliyorlar.Birden bire, yanı başında iki karaltı beliriyor.Gavurca haykırıyorlar!<br />
"Dur! kımıldama!"<br />
Hayrabolulu Hüseyin'in yapacak hiç birşeyi yok akıl almaz, gene de eşi görülmemiş büyük bir zeka kıvraklığı ile; düşman erlerine gevrek gevrek gülümsemeye başlar ve eliyle, koluyla katırının sırtında sallanan su damacanalarını gösterir, "Kumandan, kumandan?..." diye geveleniyor ve büyük bir saygı ile anzak kumandanını selamlayarak "Emret gavur kumandan!" der.Derhal bir tercüman bulunur. Saka Hüseyin anlatmaya devam eder.<br />
"Bu su damacanalarını kendi kumandanım gönderdi. Sizin yaralılarınıza hediyemizdir.Düşmanımız susamıştır, susuz kalmasınlar dedi Mülazım Efendi!" ve arkasından ilave etti.Bu sudan verinde bir bardak ben içeyim der!"<br />
Anzak Teğmeni kıpkırmızı kesilir... Gözleri dolar.İlk iş Hüseyin'i kucaklayıp iki yanağından öpmek.İkinci iş, Hüseyin'i tartaklayan devriyeleri bir güzel fırçalamak, üçüncü iş, Hüseyin'i siperin dibine oturtup soluklandırmak, o " comed bell" kutularından, Oxo et suyu özündeni sarma tütünden, cigara kağıtlarından, Topler çikolata paketlerinden bol bol yağdırmak...Bu aldıkları hediyeleri katırın sırtına vurur, kurnaz bir tilki gibi, siperden sipere zıplayıp kapağı ikinci bölük hattına atınca, bu sefer gözleri fal taşı gibi açılma sırası Mehmetçik' tedir."<br />
<br />
Baki Vandemir Paşa<br />
Çanakkale Savaşları Komutanlarından.<br />
<br />
6. KAYBOLAN İNGİLİZ ALAYI "21 Ağustos 1915 günü savaşın en şiddetli ve son anlarında Anzak Suula Koyu 60. tepede gün ağrırken gök berraktı.Görünürde altı veya sekiz tane, hepsi birbirinin eşi olan ekmek somunu biçimindeki bulut, 60. Tepe'nin üzerinde yayılmış duruyordu. O sırada saatte 6 veya 8 kilometrelik bir hızla güneyden esen meltem olmasına rağmen, bu bulutların ne biçimleri ne de yerleri değişmiyordu.<br />
Meltemin etkisiyle kayıp gitmediler. Bunlar bulunduğumuz yere göre 60 derecelik bir yükseklikte asılı duruyorlardı. Bulut kümesinin tam altına gelen yerde toprağın üstünde duran aynı biçimde bir bulut daha vardı. Yaklaşık 250 metre uzunluğunda, 65 metre yüksekliğinde ve 60 metre genişliğindeydi. Bu bulut oldukça yoğundu. Yapısı katı maddeymiş gibiydi. İngilizlerin bulunduğu bölge savaş yerine 1000 metre kadar uzaklıktaydı. Bütün bunları Yeni Zeland kıtasının birinci sahra birliğine bağlı 3. bölükteki 22 asker öldü. Aralarında biz de vardık.İçinde bulunduğumuz siperden güneybatı doğrultusunda yere inmiş bulut duruyordu.<br />
Bulunduğumuz yer 60. Tepe'ye göre 90 metre daha yukarıda olduğundan üstten görebiliyorduk.Bu bulut daha sonra Kayaçık Dere denilen kuru bir derenin yatağına doğru ilerlediğinde onun daha önce durduğu zemine bütünüyle görebildik. Bu bulut diğerleri gibi açık gri renkteydi. Daha sonra 4. Norfolk Taburu'nun bu kuru dere yatağında harekete geçerek 60. Tepe'ye doğru uygun adım yürüyüşe geçtiğini fark ettik. Buluta vardıklarında hiç çekinmeden dosdoğru içine girdiler. Ama tekrar içinden çıkıp 60. Tepe'de savaşa katılan hiç bir kimse olmadı.<br />
Bir süre sonra askerlerin sonuncusu da görünmez olunca , bulut sanki yükünü almışcasına yerden yükseldi.Herhangi bir bulut gibi yukarıda duran diğerlerine ulaşıncaya kadar yavaş yavaş havalandı.Bu ana kadar yukarıdaki bulutlar yerlerinde duruyorlardı Yerdeki bulut yükselip aynı hizaya gelir gelmez birden kuzeye doğru uzaklaşmaya başladılar.Trakya istikametine doğru gittiler. Bir saat içinde de gözden kayboldular. Savaş sonunda bu tabur kayıp veya yok edilmiş sayıldı.Anzak çıkarmasının 50. Yılında geç de olsa aşağıda imzası olan bizler anlattığımız bu olayın kelimesi kelimesine doğru olduğunu beyan ederiz.<br />
<br />
<br />
İstihkam eri 4/165 künyeli, F. Reichardt. Malata Bay Of Plenty<br />
<br />
İstihkam eri 13/416 künyeli , D.Nevnes . 157 King Street Cambridge.<br />
<br />
J.L. Newman, 75 Freyberg Street Octumoctai Tauranga.<br />
<br />
<br />
21.08.1965 / AVUSTRALYA<br />
<br />
<br />
NOT : 1- İngiliz baş komutanı General Hamilton, bu olayın vuku bulduğu günü korkunç itirafı, yine bir gün sonra günlüğüne şöyle geçirir: "22 Ağustos 1915 günü Çalılık arazi içinde cereyan eden karşılıklı düello korkunç bir şekilde hükmünü sürdürdü. Sis ve topçu ateşi yönünden, Allah dün Türklerden yana idi..." der.<br />
2- Savaştan sonra 1918 yılında İngiltere hükümeti, Türkiye'ye resmi bir yazı gönderir.v Ve kaybolan alayın akibetini sorar.Ve Türkiye şöyle bir cevap verir: "Türkiye ne onları esir etmiştir, ne de ölüm kayıtları vardır.Hiçbir şekilde, bu askerlerle ilgili bir bilgiye sahip değildir."<br />
3- Bu olayın görgü tanıkları olan yukarıdaki üç Yeni Zelandalı asker savaştan tam 50 yıl sonra basın önünde bu itirafta bulunmuşlardır.<br />
<br />
7. KORE SAVAŞINDA TÜRKLER<br />
" 6 Temmuz 1951, Ramazan Bayramı'nın birinci günü idi. Bu Ramazan'ın çoğunu cephede geçirmiştik. Erat ve subaylarımızdan bir çoğunu muharebenin çok zor ve tahammülsüz şartlar, altında dahi oruçlarını tutmuş, buldukları her fırsatta namazlarını kılmış ve Kur'an'larını okumuşlardı. Bu bayram namazını ihtiyat bölgesinin ortasında ve etrafı yüksek kavak ağaçları ile çevrili zümrüt gibi yemyeşil büyük çayırlıkta bütün tugayca toplu olarak kılmayı kararlaştırdıktan sonra içimde bir ürperti hissetmiştim. Beş bin kişi namazda iken maazallah düşmanın bir uçak filosunun taaruzuna uğradığımız takdirde ne büyük bir felakete uğrayacağımızı gözümün önüne getiriyor ve bir türlü gönlüm razı olmuyordu. General Yazıcı'ya taburların kendi bölgelerinde ve ayrı ayrı namazlarını teklif ettimse de imam adedinin azlığı yüzünden imkan görülmemişti.<br />
Akşamdan verilen emir gereğince namaz kılınacak yerin dört tarafı uzaklardan ve yakınlardan erkence emniyete alınmış ve birlikler henüz ortalık ağarmadan abdestlerini alarak kendi bölgelerinden çayırlığa doğru gelmeye başlamışlardı.<br />
Hava çok açık ve berraktı. Havada en küçük bir parça bulut dahi yoktu. Birlikler çayırlık bölgeye gelirken onlarla birlikte bir sis tabakası da çayırlık üzerine çökmeye başlamıştı. Cemaat çoğaltıkça bu sis tabakası da kesafet peyda etmiş ve 10 metre ilerisi görünmez bir hal almıştı. Bir hikmeti ilahi bu sis tabakası yalnız bu kavaklık bölgeye inhisar etmiş ve bu bölgenin dışında kalan sahada sisten hiçbir emare görülmemişti. Cenabı Hakk'ın Türk birliğini koruduğunun en büyük nişanesi olan bu sis tabakası içinde namazımızı kıldıktan, duasını yaptıktan ve bunu müteakip birbirimizle sarmaş dolaş bayramlaştıktan sonra birlikler kendi bölgelerine giderlerken sis de birdenbire ortadan kaybolmuştu. Allah bizi yalnız burada değil her yerde koruyordu."<br />
Albay C. DORA<br />
<br />
<br />
Goeben<br />
<br />
Yirminci yüzyılın başlarında Avrupa sınırlarından taşıyordu. Ekonomik rekabet, sömürgecilik ve milliyetçilik akımları Avrupa&#8217;yı ikiye bölüyordu. Almanya-Fransa ve Rusya-Avusturya arasındaki çekişmeler gerginliğe dönüşüyordu. 28 Haziran 1914&#8217;te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahdı Arşidük Ferdinand&#8217;ın bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi bu gerginliğe son noktayı koydu.<br />
Avusturya&#8217;nın 28 Temmuz 1914&#8217;te Sırbistan&#8217;a seferberlik ilanının ardından 1. Dünya Savaşı başlamış oluyordu. Bir yandan Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya&#8217;dan oluşan üçlü İttifak Devletleri, bir yanda da İngiltere, Fransa ve Rusya&#8217;dan oluşan Üçlü İtilaf Devletleri sonunda Avrupa&#8217;yı ikiye bölmüşlerdi.<br />
<br />
Savaş ilanlarının ardından İtalya tarafsızlığını ilan ettiyse de bir yıl sonra İtilaf Devletleri&#8217;ne katıldı.<br />
<br />
Osmanlı İmparatorluğu tarihin gördüğü en geniş sınırlara sahip olmuş, her çeşit milleti ve inanışı içinde barındırmış ve yaklaşık 600 yıl süren saltanatını 20. Yüzyılın başında kaybediyordu. Dışta ve içte yaşadığı mücadeleler Osmanlı Devleti&#8217;ni çökertiyor, topraklarını ve gücünü dağıtıyordu. Son olarak Trablusgarp ve Balkan Savaşları ile arka arkaya yenilgiler alan Osmanlı Devleti, Doğu Trakya dışında Avrupa&#8217;daki bütün topraklarını kaybetmiş, saygınlığını ve gücünü yitirmişti. Artık Osmanlı Devleti&#8217;nin ölümü bekleniyor ve diğer ülkeler tarafından paylaşım planları hazırlanıyordu.<br />
<br />
Rusya boğazları ele geçirip sıcak denizlere inmeyi hedeflerken, İngiltere Süveyş Kanalı ve Hint yolunun güvenliği için Filistin&#8217;i ele geçirmeyi tasarlıyor, Fransa; Lübnan, Suriye ve Kilikya&#8217;nın kontrolünü düşlüyor; Almanlar doğuya yayılma politikası güdüyor, İtalyanlar ise Antalya&#8217;ya sahip olmayı istiyorlardı.<br />
<br />
Birinci Dünya Savaşı&#8217;nın patlamasının ardından Osmanlı Devleti önce İtilaf Devletleri ile birlikte olmaya niyetlendiyse de, Rusya&#8217;nın bu duruma soğuk bakması Osmanlı&#8217;yı Almanya&#8217;ya doğru yönlendirdi ve 2 Ağustos 1914&#8217;te yapılan gizli bir antlaşma ile Alman-Türk ittifakı kesinleşti.<br />
<br />
Bu tarihten sonra, güvenliği açısından seferberlik ve silahlı tarafsızlık ilan eden Osmanlı Devleti, 10 Ağustos 1914&#8217;te İngiliz donanmasından kaçan GOEBEN ve BRESLAU adlı Alman savaş gemilerinin boğazlardan geçmesine izin verir ve boğazları tüm yabancı gemilere kapatır.<br />
<br />
GOEBEN ve BRESLAU&#8217;ın boğazlardan geçmesi itilaf devletlerinin tepkisine yol açar. Bunun üzerine Osmanlı Devleti, bu iki gemiyi, daha önce İngilizlere sipariş ettikleri ve hatta parasını ödedikleri halde alamadıkları iki gemi yerine satın aldıklarını açıklar. Böylece, Yavuz ve Midilli adı verilen bu iki savaş gemisi Osmanlı Donanması&#8217;na katılmış olur.<br />
<br />
27 Eylül 1914&#8217;te Amiral Souchon komutasındaki Yavuz, tatbikat amacıyla çıktığı Karadeniz&#8217;de Ruslar&#8217;a ait Sivastapol ve Novorosisk limanlarını bombalayınca 1 Kasım 1914&#8217;te Ruslar Kafkasya&#8217;da sınırı geçerek fiilen savaş başlatmış ve Osmanlı Devleti de sıcak savaşın içine çekilmiş olur.<br />
<br />
Osmanlı Devleti&#8217;nin elinde bulunan boğazlar, konumları nedeniyle özellikle Avrupa için çok büyük bir önem taşıyorlardı. Tarih boyunca uğurlarında nice savaşlar verilen boğazlar stratejik, ekonomik ve kültürel açıdan paha biçilmez değerdeydiler. Bugün bile bakıldığında değerlerini korumaya devam ettikleri açıktır.<br />
<br />
İtilaf Devletleri&#8217;nin Boğazları açma nedenlerinin başında, elbette ki boğazların sahip olduğu bu stratejik önem yatıyordu. Rusya&#8217;ya yardım edebilmek hedefiyle yapılanan bu düşünce ; aynı zamanda Almanya&#8217;dan yeterli yardım alamayacağı ve fazla direnemeyeceği düşünülen Osmanlı&#8217;yı tek başına ve planlanmış bir barışa mahkum etmeyi planlıyordu. Ayrıca boğazları kazanmak demek, İstanbul&#8217;u ele geçirip Osmanlı ve tüm Avrupa üzerinde manevi bir yıkıma sebep olmak demekti. Tarafsız kalan pek çok ülke bu başarıya kayıtsız kalamayacak ve İtilaf Devletleri&#8217;ne katıldıklarını açıklayacaklardı.<br />
<br />
Boğazlardan geçilebilirse, kazanılacak olan başarı tüm Müslüman sömürgeleri sindirecek, güneyde sömürge devletlerini rahatsız eden hiçbir şey yaşanmayacaktı.<br />
<br />
Bu düşünceyle İngiltere 28 Ocak 1915&#8217;te Osmanlı&#8217;ya savaş kararı aldı ve bu karara Fransa da katıldı<br />
<br />
18 Mart Genel Harekatı Gösteren Kroki<br />
<br />
18 Mart Deniz Hârekatında batırılan HMS Ocean<br />
<br />
<br />
Fransız Savaş Gemisi Bouvet<br />
<br />
&#8220; Denizlere hakim olan dünyaya hakim olur.&#8221; düşüncesiyle hareket eden İngilizler, boğazları ele geçirmek için donanmanın yeterli olacağına inanıyorlardı. Bahriye Nazırı Churchill&#8217;in planları Akdeniz filosu komutanı Amiral Carden tarafından da desteklenince, Lord Fisher&#8217;ın şüpheli gördüğü bu harekatın donanma ile yapılmasına karar verildi. Tarihinde hiçbir yenilgi almamış olan İngiliz donanmasının silah, teknoloji ve başarı açısından kendine güveni tamdı. Dünyanın yenilmez donanması, Fransa&#8217;nın da desteği ile dünyanın en büyük armadasını oluşturuyordu. Bu donanmaya karşı gelebilecek hiçbir güç düşünülemezdi. Hele ki yıpranmış, teknoloji açısından zayıf ve parçalanmak üzere olan Osmanlı, bu armada ile asla baş edemezdi.<br />
İtilaf Devletleri&#8217;nin deniz harekatı 19 Şubat 1915&#8217;te başladı. 13 Mart 1915&#8217;e kadar düşman gemileri tabyaları top ateşine tuttu, mayın tarama gemileri olabildiğince yol açtı. Boğazları zorlayarak geçebileceklerine inanan düşman kuvvetlerinin, kararlı ve dirençli bir karşılık almaları bu işin o kadar da kolay olmadığını gösteriyordu. Bir ay boyunca yapılan binlerce mermi atışının ardından çok da büyük bir gelişme elde edilememişti.<br />
<br />
18 Mart&#8217;a kadar geçen bu dönemde boğazın girişinde bulunan Rumeli yakasındaki Seddülbahir ve Ertuğrul tabyaları ile, Anadolu yakasındaki Kumkale ve Orhaniye tabyaları tahrip edilmişti. Boğaza giriş kapıları aralanmış ama hala ilerde olacaklar belirsizdi.<br />
<br />
Ve 18 Mart 1915 sabahı geldiğinde kimse günün sonunda neyle karşılaşacağını bilmiyordu.<br />
<br />
17 Mart 1915&#8217;te Amiral Carden&#8217;in yerine Amiral De Robeck&#8217;in atanmasıyla 18 Mart da gerçekleşecek plan uygulamaya konuluyordu.<br />
<br />
Plana göre; 18 Mart sabahı 3 deniz tümeninden oluşan düşman filosu boğazda belirdi. Filonun en güçlü gemilerinden oluşan 1. Tümen bizzat Amiral de Robeck tarafından kumanda ediliyordu.<br />
<br />
Queen Elizabeth, Agamemnon, Lord Nelson muharebe gemileri ve Inflexible muharebe kruvazöründe oluşan 1. Tümen, saat 10:30&#8217;da boğazdan içeri girdi. Filonun önündeki muhripler savaş alanını tanıyorlardı. Planlanan noktaya ulaşıldığında Queen Elizabeth&#8217;in hedefi Rumeli Mecidiye Tabyası, Lord Nelson&#8217;un hedefi Namazgah Tabyası, İnflexible hedefi ise Rumeli Hamidiye Tabyası idi. &#8220;A Savaş Hattı&#8221; olarak adlandırılan bu plan 11.30&#8217;da uygulanmaya başlandı ve 11.30&#8217;da merkez tabyalarına ateş başladı.<br />
<br />
Bu arada düşman gemileri Kumkale&#8217;den gelen tedirgin edici ateş hattına da girmişlerdi. Obüslerden üstlerine ateş yağıyordu. Yine de mesafe uzak olduğundan Türk bataryaları savaş gemilerine karşılık veremiyordu. Saat 12.00 sularında Çimenlik, Rumeli Hamidiye ve Anadolu Hamidiye ateş almıştı. B Hattı diye adlandırılan Amiral Guepratte komutasındaki 3. Tümen Suffren, Bouvet, Goulois, Charlemagne adlı dört Fransız gemisiyle Triumph ve Prince George adlı iki İngiliz muharebe gemisinden oluşuyordu. Plana göre bu tümen 1. Tümenin arkasından hareket geçti ve B hattı önündeki yerini aldı. Yavaş yavaş yaklaşan gemiler bu cesurane ilerleyişlerinde Türk bataryalarından düşen mermi ateşi altında B hattına vardılar. Şiddetli yapılan karşılıklı çatışmalarda aradaki bataryalar sustuysa da merkez bataryalar ateşe devam ediyorlardı. 900 yarda kadar içeri sokulduklarından şiddetli ateş bu gemilerin üzerine yağıyordu. 3. Tümene ait olan iki İngiliz gemisi Triumph ve Prince George A hattının kıç omuzluklarında yerlerini almış Rumeli Mesudiye ve Yıldız Tabyalarını hedeflemişlerdi.<br />
<br />
Rumeli merkez bataryaları çok yoğun bir ateş altındaydı. Mermilerin çoğu tabyalar içine düşmüş, telefon hatlarını bozmuş, yangınlar çıkarmıştı. Rumeli Mecidiye tabyası topçuların şehit olması ile devre dışı kalmıştı.<br />
<br />
Planın ikinci aşamasında Türk bataryaları üzerinde yeteri kadar üstünlük sağlanabilirse Albay Hayes Sadler komutasındaki 2. Tümen devreye girecekti. Ocean, İrresistible, Albion, Vengeance, Swiftsun ve Majestic&#8217;ten oluşan 2. Tümen, 3. Tümenin yerini alacak ve B Hattından son olarak yakın muharebe yapılarak Tabyalar içinde olmayıp mayın hatlarını savunan toplar tahrip edilerek bombardımandan hemen sonra mayın tarama işlemlerine başlanacaktı. Fakat 3. Tümenin yerini alacak 2. Tümen gelmeden önce beklenmedik bir şey oldu. Saat 14:00&#8217;e doğru Suffren büyük bir hızla boğazı terk etmekte ve Bouvet&#8217;de onu izlemekteydi. A hattını geçmek üzereyken Fransız gemisi Bouvet&#8217;de bir iki patlama oldu ve Anadolu Hamidiye tabyasınca ateş altındayken 3 dakikada suların altına gömüldü. Derin bir şaşkınlık yaşanıyordu. Queen Elzabeth ve Agamemnon dışındaki bütün gemiler ateşi kestiler. Muhripler ve istimbotlar personeli kurtarmaya gittiklerinde 20 kişi kurtarılabilmiş, 603 kişi sulara gömülmüştü. Bu arada 12.30 sularında Goulois isabet almış ve ağır yaralarla boğazı terk ediyordu. 15.30 sularında mayına çarpan Inflexible&#8217;ın durumu kötüydü ama yoğun çabayla Bozcaada&#8217;ya ulaştı. 2. Tümen İngiliz gemileri, 3. Tümenin yerini aldığında bu manzara ile karşılaşmıştı. Saat 14.30&#8217;da ateşe başlayarak 10 yardaya kadar yaklaştılar. Namazgah tabyasını bombardıman ediyordu. Saat 15.00&#8217;te Rumeli Hamidiye daha sonra da Namazgah aldığı isabetle savaş dışına kalmıştı.<br />
<br />
Anadolu Hamidiye tabyası hasar görmemişti ve İrrisistible&#8217;a ateş ediyordu. Saat 15.14&#8217;de İrrisistible&#8217;ın yanında korkunç bir patlama duyuldu. Saat 16.15&#8217;te tabyalarda uzaklaşmak isterken bir mayına çarptı. Bu bölgede bir gece önce Nusret&#8217;in döktüğü mayınlar hiç hesapta yokken can alıyordu. Bölgenin mayınlı olduğunu anlayan Amiral de Robeck 2. Tümenin geri çekilmesi için emir verdi. 18.05&#8217;te geri çekilirken Ocean da mayına çarpmıştı. Güçlü top ateşine rağmen Ocean&#8217;ın personeli muhripler tarafından boşaltıldı.<br />
<br />
18 Mart&#8217;ta yaşananlar şaşkınlık yaratmıştı. Lord Fisher gibi ordusuz bir donanmanın başarıya ulaşamayacağını söylayenler haklı çıkıyor, de Robeck ve Churchill gibi hala donanma ile boğazları zorlayıp İstanbul&#8217;a çıkılabileceği düşüncesi yeni hareket planları doğuruyordu<br />
<br />
<br />
Doğal ve kültürel değerleri yanısıra dünya savaş tarihi açısından büyük önem taşıyan ve Mustafa Kemal komutasındaki Türk ordu birliklerinin dünyayı şaşırtan cesaret ve kahramanlıklarının sergilendiği Çanakkale Savaşlarının izlerini ve anılarını korumak amacıyla 1973 yılında Milli Park ilan edilmiştir. Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı, ilimizin en önemli gezi yerlerinden birisidir. Parkın kara sınırlarını Gelibolu Yarımadası'nın Saroz Körfezindeki Ece Limanı ile Çanakkale Boğazında yer alan Akbaş İskelesi arasında çizelecek bir hat oluşturur. Seddülhabir Köyü çevresindeki Tekke ve Hisarlık Burunları, Ertuğrul, Morto, İkiz koyları, Alçıtepe, Kerevizdere, Zığındere ile kuzeydoğuda yer alan Arıburnu, Conkbayırı, Kocaçimen, Kanlısırt, Anafartalar ve Suvla koyları, savaşın cereyan ettiği başlıca alanlardır. Çanakkale Savaşları sırasında büyük cesaret göstererek şehit olan birlikler ve şahıslar adına bugün Gelibolu Yarımadasında çok sayıda şehitlik vardır. Herbiri ayrı bir kahramanlık örneği olan bu şehitliklerin en önemlisi Morto Koyu'nda, Hisarlık tepe üzerinde tüm şehitlerimizin anısına dikilen ÇANAKKALE ŞEHİTLER ABİDESİ'dir. Gelibolu Yarımadası üzerinde, Çanakkale Savaşlarında hayatlarını kaybeden yabancı askerler için de anıt ve mezarlıklar vardır.<br />
<br />
ÇANAKKALE SAVAŞLARI<br />
<br />
Çanakkale Savaşları, Birinci Dünya Savaşı içinde, tarihin en kanlı bölümü olarak bilinir. Türk'ün sayısız zafer, şan ve şerefle dolu tarihinin en parlak sayfasıdır. I.Dünya savaşı'ndan kısa bir süre önce, 1911-1942 yıllarında Osmanlı Devleti son Afrika topraklarını İtalya'ya kaptırmış, 1912-1913 Balkan Hezimeti ise, Rumeli'deki son Türk hakimiyetini silip süpürmüştür. Bulgar Ordularının İstanbul kapılarını zorlaması, 500 yıldır Türk olan Rumeli'nin kaybı, İstanbul ve boğazların güvenliğinin tehlikeye girmesi, o zamanın devlet adamlarında siyasi yalnızlığımızın tabii bir sonucu olarak değerlendirilmiştir. Dolayısıyla I. Dünya Savaşı'na rastlayan günlerde Osmanlı devleti yalnızlıktan ve emniyetsizlikten kurtulmak fakat, Balkan savaşının kötü hatıralarının tesiri altında kalan her iki blokta Türk ittifakını küçümsemişler ve bu ittifakın kendileri için bir yük olmasından endişe etmişlerdi. Ancak, Alman İmparatoru, her iki blok arasındaki savaşta, Osmanlı devletinin hiç değilse bir kısım düşman kuvvetini meşgul edebileceği gerekçesiyle müdahale etmiştir. Bu suretle Osmanlı devleti, kaderini alelacale, 2 Ağustos 1914'te "Üçlü ittifak'a bağlamıştır. İşte Çanakkale Zaferini yaratan kuvvet. 1914 yazında küçümsenen değeri hakkında yanlış teşhis konan bu TÜRK ORDUSU'dur. Avrupa'da savaş bütün şiddetiyle sürerken, hareket harbinin yerini siper harbi almıştır. Bu cephede yarma yapmak ve kesin sonuç almak son derece zorlanmıştır. Halbuki "üçlü itilaf"ın askere gücü günden güne artmaktadır. Bu güç , hareket savaşına müsait başka savaş alanlarında kullanılmalıdır. İngiltere Başkanı'ı Lloyd GEORGE ve Bahriye Nazırı CHARCHILL bu görüşü benimsemişlerdir. Çanakkale Savaşları, işte bu görüşü benimseyenlerin esiridir. Hareket sahası olarak Gelibolu Yarımadası'nın seçilmesi, bu bölgenin jeopolitik bakımdan çok büyük öneme sahip olmasındandır. Boğazlar, Güney Rusya ve bütün karadeniz kıyılarının açık denizlere olan tek çıkış noktasıdır. Harp halinde bu geçidin kapanması, Rusya içih hayati önem taşımaktadır. Zira, Rusya'nın insan ve hammadde kaynakları zengin, fakat sanayi ve mali imkanları sınırlıdır. Bunun için uzun ve sürekli bir savaşın gerektirdiği silah, cephane ve malzeme ikmalini temin edemeyecek durumdadır. Bu durumda boğazlar doğu cephesinin en müsait ve hayati menzul hattını teşkil etmektedir. Bu geçidin açılmasıyla Rusya'yı takviye edecek, batı cephesinin yükünü hafifletecek, dolayısıyla savaşı kısaltacaktır. Osmanlı devletinin savaş dışı edilmesiyle, muhtemelen Balkan devletleri ve İtalya "itilaf" devletleri yanında savaşa katılacaklardı. O zaman İngiliz Bahriye Nazırı olan CHURCHILL'in ısrarla üzerinde durduğu bu fikirlere önceleri pek itibar edilmemiştir. Ancak 1914 Aralık ayında başlayan Türk Sarıkamış harekatı üzerine telaşlanan; çok zor durumda kalan hiç değilse bir kısım Türk kuvvetlerinin başka Cephelere çekilmesini isteyen Rusya'nın yükünü azaltmak için, Çanakkale seferine karar verilmiş, fakat kesin neticeyi batı cephesinde arayanları darıltmamak amacıyla önce sadece donanmayla ve zorla Çanakkale Boğazı geçilmeye çalışılmıştır. 18 art 1915'te yaklaşık bir aydır sürekli olarak bombaladığı boğazın her iki tarafındaki Türk tabyalarının artık sustuğunu varsayan 12 zırhlı, 18 muhrip, 7 mayın tarama gemisi, çeşitli nakliye destek gemisi ve uçak gemilerinden meydana gelen I. Dünya savaşının en büyük ve en modern donanması, boğazı geçme girişiminde bulunmuştur. Ancak ehliyetli ellerde sevk ve idare edilen kahraman Türk askerinin hayatını hiçe sayarak kanını fedakarca akıtması sayesinde dünyanın en modern silah ve teçhizatıyla donatılmış düşman donanması, 7 modern savaş gemisini ve binlerce askerini, kaybederek geri çekilmek zorunda kalmıştır. Zira, Mehmetçik, düşmanı denizden bir adım bile geçirmemeye yemin etmiştir. Anadolu bozkırının o güne kadar deniz görmemiş sanki kırk yıldır denizlerde savaşıp da pişmiş kişilere özgü beceriyle zırhlı düşman gemilerine geçiş hakkı tanımamıştır. Bunun üzerine 25 Nisan ve 6 Ağustos 1915 tarihleri arasında düşman kara kuvvetleri Gelibolu Yarımdasına çıkarılmış olup, çıkarma şöyle özetlenebilir. Asıl kuvvetler Gelibolu Yarımadasının güney ucuna iki ayrı noktadan çıkacak ve boğazları kontrol eden tepeleri alacak, bunu başarmak için, iki tümenden oluşan bir Anzak (Avustralya ve Yeni Zelanda) Kolordusu Kabatepe bölgesine çıkacak ve iki ingiliz ve bir Fransız tümeni ile bir Hint tugayından oluşan kuvvet, Seddülbahir bölgesini ele geçirecektir. Aynı anda bir aldatmaca olarak, boğazın güneyinde Kumkale bölgesinde ikinci bir çıkarma yapılacak ve bazı donanma birlikleri orada da çıkarma olacağı izlenimi vermek üzere Saroz körfezine doğru seyredecektir. Fakat, kahraman TÜRK askerinin hayatını hiçe sayarak kahramanca döğüşmesi TÜRK komutanlarının ve bilhassa Mustafa KEMAL'in üstün sevk ve idareleri sonucunda düşman başarısızlığa uğrayarak savaş, siper savaşı halini almıştır. Gelibolu Yarımdasında çıkarma yapan düşman kuvvetlerini meydana getiren askerlerin milliyetleri son derece enteresandır. İngiliz ve Fransızlar'ın yanısıra, bizimle hiç ilgisi olmayan Cezayir Berberilerini Sengal zencilerini, Avustralyalı, Kanadalı, Yeni Zelandalı ve Hintlileri üzerimize salmışlardır. Şair. Şu mısralarla, "Eski dünya, yeni dünya, bütün akvam-ı beşer, Kaynıyor kum gibi, tufan gibi, mahşer mi hakikat mahşer. Yedi iklimi cihanın duruyor karşında, Avustralya'yla beraber, bakıyorsun Kanada! Çehreler başka, lisanlar, deriler renkgarenk, sade bir hadise var ortada, vahşetler denk. Kimi Hindu, kimi yayy*** kimi bilmem ne bela" diyerek, bunu ne güzel dile getirmiştir. Evet, düşman yalnızca birkaç devletten ibaret olmayıp, sanki karşımızda bütün dünya vardı. Düşman donanması II. Dünya Savaşı'na kadar, dünyanın gördüğü en büyük ve en modern donanmasıydı. Hal böyle iken kazanılan zaferin değeri daha iyi anlaşılmaktadır. Zira bu savaş; yenilmez sayılan devletlerin mağlubiyetidir. Çanakkale'de tarihin kaydettiği en büyük ve en kanlı savunma savaşları verilmiştir. Bu savaşlar Mustafa Kemal gibi bir askeri dehanın Türk ve dünya kamuoyu tarafından tanınmasının sağlanması açısından son derece önem taşımaktadır. Düşman durmadan saldırmaktadır. Anafartalar ve Arıburnu cephelerinde emir komuta karmaşası vardır. Bu durum çok tehlikelidir. Yarbay Mustafa Kemal, Ordu komutanı Alman General liman Von Sandres'ten bütün mevcut kuvvetlerin emrine verilmesini ve bundan başka çare kalmadığını bildirmiş. Alman General "Çok gelmez mi?" diye sorduğunda Mustafa Kemal, "Az gelir" diye cevap vermiştir. Ertesi gün emir gelmiş ve bütün birliklerin komutası Mustafa Kemal'e verilmiştir. Bir cephe komutanlığının çok gelip gelmeyeceğini yarbay Mustafa Kemal'e soran ve "az gelir" cevabını alan Alman General karşısındaki Türk'ün "ATATÜRK" olduğunu yıllar sonra öğrenecektir. Çanakkale savaşları'nın temel ağırlık noktasını, Mustafa Kemal oluşturmuştur. Mustafa Kemal Çanakkale Savaşları başlamadan kısa bir süre önce 2 Şubat 1915'te Tekirdağ'da yeni kurulacak olan 18'uncu Tümen Komutanlığına atanmıştır. Derhal göreve başlayan Mustafa Kemal, o tümeni kısa bir zaman içinde savaşa hazır. Seçkin bir tümen haline getirmiştir. Fakat kısa bir zaman sonra Mustafa Kemal bu bölgeden alınarak, tümeni ile birlikte Bigalı köyüne çekilmiştir. Mustafa Kemal, düşmanın Gelibolu çıkarmasına kadar, yani 25 Nisan 1915'e kadar orada yedek kuvvet olarak kalmış, fakat Arıburnu taarruzu başlar başlamaz, kendi insiyatifi ve teşebbüsü ile emir beklemeden, Arıburnu'na yetişerek taarruza geçmiştir. Düşmanı Kocaçimentepe'de durdurarak, yarımadanın tahliyesine kadar düşmanın ilerlemek için yaptığı bütün taarruzları ve şiddetli hücumları erimeye mahkum etmiş ve Türk'ün yiğit mehmetçiği Çanakkale'de sanki etten ve kemikten bir kale yaratmıştır. Bütün savaşlardan farklı bir savaş malzemesi görülmüştür. Bu da "İNANÇ"tır. Topa, tüfeğe, üstün kuvvete, çeliğe karşı dimdik duran ve kafa tutan bir inanç kendini göstermiştir. Mustafa Kemal'in "size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında, yerinize başka kuvvetler ve kumandanlar kaim olabilir" dediği bu savaşlarda, herkes öldürmek ve ölmek için düşmana atılmıştır. Mustafa Kemal, bu savaşı "bu öyle alelade bir taarruz değil, herkesin muvaffak olmak veya ölmek arzusuyla harekete geçtiği bir taarruzdur" diye ifade etmiştir. Burada meşhur 57'inci Alay, hiç kurtulmamacasına Mustafa Kemal'in emrine uyarak tamamen şehit olmuştur. Nitekim çeşitli milletlerden meydana gelmiş, düşman askerleri, yapışıp, kaldıkları Arıburnu'nun yalçın yamaçlarından bir adım bile ileri atamamışlardır. Öncelikle İstanbul'u tehdit eden düşmanın Gelibolu Yarımdasına yaptığı bu taarruzu Kocaçimentepe'de durduran Mustafa Kemal, bu başarısından dolayı haklı olarak Albaylığa yükseltilmiştir. 6-7 Ağustos 1915'te Türk askerini yandan, yani Anafartalar'dan çevirmek isteyen Klıchner ordusu da bu bölgenin Grup komutanlığına atanan Mustafa Kemal'in 10 Ağustos günü ayağının tozunu silmeden giriştiği karşı taarruz sonucunda eriyip g itmiştir. Mustafa Kemal bu savaş sırasında göğsünden bir şarapnel parçası ile yaralanmış, fakat kalbi üzerindeki saat kendisini mutlak bir ölümden kurtarmıştır. Bu savaşların akabinde 17 Ağustos'ta Kireçtepe Zaferini 21 Ağustos'ta 2'nci Anafartalar Zaferini kazanan Mustafa Kemal, düşmanı büyük hizmete uğratarak Çanakkale Muharebelerinin kaderi belirlenmiş, 9 Ocak 1916'da düşman, Türk topraklarından geri çekilmek zorunda kalmıştır.<br />
<br />
Halbuki 2 Mart 1915'te İngiliz Amiral CARDEN Londra'ya "Hava bozmazsa iki haftaya kadar İstanbul'dayız" şeklinde mesaj çekmiş, ayrıca ingiliz orduları Başkomutanı General HAMİLTON, resmi raporunda ise, "Türkler, birbiri ardınca mükemmel taarruzlarda bulundular" diye yazmıştır. Hatta bu harekatı hazırlayarak idare eden W. CHURCHILL de hatıralarında muharebelerden bahsederken, Mustafa Kemal'in emsalsiz bir komutan, Türklüğün kaderine hakim bir deha olduğunun daha o zamanlarda anlaşıldığına işaret ederek, "bir Miralay'ın karşımıza çıkışı bütün talihimizi değiştirdi" diye belirtmiştir.<br />
<br />
Mustafa Kemal'in Çanakkale'de verdiği bütün emirler kesin ve sonuç alıcıdır. O, verdiği emirde aynen şöyle demiştir. "Benimle burada muharebe eden bilcümle askerler katiyen bilmelidir ki, yuhdemize tevdi edilen namus vazifesini tamamen ifa etmek için bir adım bile geri gitmek yoktur. İstrihat aramanın, bu istirahattan yalnız bizim değil, bütün milletimizin ebediyen mahrum kalmasına sebebiyet verebileceğini cümlenize hatırlatırım. Bütün arkadaşlarımın hemfikir olduklarına ve düşmanı tamamen denize dökmedikce yorgunluk belirtisi göstermeyeceklerine şüphe yoktur". 30 Nisan'aki komutanlar toplantısında Mustafa Kemal, "içimizde ve askerlerimizde Balkan Harbi'nin utancını bir daha görmektense, ölmeyecek yoktur. Böyleleri varsa, onları kendi ellerimizle kurşuna dizelim." şeklinde kesin konuşmuştur. Çanakkale Zaferi, meydana getirdiği nihai sonuçlar açısından son derece önemlidir.<br />
<br />
Bunları kısaca şöyle özetleyebiliriz:<br />
<br />
1- Çanakkale Zaferi, müttefikleriyle Rusya'nın irtibatını önlemiş, dolayısıyla savaş iki yıl uzamış, bu arada çıkan Bolşevik ihtilali ile<br />
<br />
Rusya savaş dışı kalmıştır. Bu durum ihtilal Rusyası ile müttefiklerini birbirinden ayırmış, kurtuluş savaşı yıllarında kuzeyde<br />
<br />
güvenliğimizi sağlamış ve zafere ulaşmamızı kolaşlaştırmıştır.<br />
<br />
2- Bu savaşlar, İngiliz ve Fransız kuvvetlerini Gelibolu Yarımadasına bağlamış, Almanya ve müttefiklerinin yükleri azalmıştır.<br />
<br />
3- Düşmana çok büyük insan ve malzeme zayiatı verdirilmiştir.<br />
<br />
4- Türk ordusunun zaferi, İngiltere ve Fransa'nın sömürgelerindeki prestjlerine bir darbe, esir milletlere bir ümit ve istiklal ışığı<br />
olmuştur.<br />
<br />
5- Çanakkale Zaferi, Türk askerinin direnme gücünün, fedakarlık ruhunun ve vatanseverlik şuurunun bir abidesidir. Harpten önce<br />
<br />
kıymeti üzerinde tereddüt edilen Türk ordusu, iyi sevk ve idare edildiği zaman ehliyetli ellerde, binbir yokluk ve zarurete rağmen<br />
<br />
neler yapmaya muktedir olduğunu dünyaya göstermiş ve Balkan yenilgisinin kara lekesini tertemiz kanıyla silmiştir.<br />
<br />
6- Bilindiği gibi, büyük hadiseler olağanüstü şahsiyetleri, büyük ve müstesna kabiliyetleri meydana çıkarmaktadır. Mustafa<br />
<br />
Kemal'in ortaya çıkışında Çanakkale savaşları kader tayin edici bir merhale olarak gözümüze çarpmaktadır.<br />
<br />
7- Çanakkale Zaferleri, Mustafa KEMAL'in ordu içinde olduğu kadar tüm milletçe de tanınmasına vesile olmuştur. Bu suretle Türk<br />
<br />
Milleti, 1966'dan beri makus istikamette gelişen talihini yenecek olan liderlerini bulmuştur. Ordu ve millet, Anafartalar<br />
<br />
Kahramanı'nın bu işte bu güven, ATATÜRK'ün Milli Mücadele'yi zaferle sonuçlandırmasında genç, dinamik ve yepyeni modern<br />
<br />
bir devlet kurmasında en büyük ilham ve kuvvet kaynağı olmuştur.<br />
<br />
8- Çanakkale, Milli mücadelenin bir nevi başlangıcı sayılmaktadır. Çanakkale, Türk'ün vatanseverliğinin, cesaretinin, mücadele<br />
<br />
azminin ve kahramanlığının sembolüdür.<br />
<br />
HAVUZLAR ŞEHİTLİĞİ<br />
<br />
Kerevizdere savaşlarında yaralanıp bu yerde vefat eden 2 Subay ve 8 Er anısına 1961 yılında dikilmiştir.<br />
<br />
ZIĞINDERE SARGI YERDİ ANITI<br />
<br />
Alçıtepe küyünün kuzeybatısındadır. 25. ve 26. Piyade Alaylarında şehit düşen tüm personel ve 2. Tüm. Kur. BŞK. Kurb. Yzb. Kemal bey ile Zığındere'deki ilk yardım istasyonunda tedavi görmekte iken düşmanın açtığı ateş esnasında şehit olan askerlerimiz anısına, 1995'de T.C Kültür Bakanlığınca inşa edilmiştir.<br />
<br />
İLK ŞEHİT ANITI<br />
<br />
Seddülbahir köyündedir. 1986 yılında, Çanakkale Savaşlarında ilk olarak canlarını veren 5 subay, 81 er olmak üzere toplam 86 şehidimiz anısına dikilmiştir. Cephanelik şehitliği olarak da adlandırılmaktadır.<br />
<br />
FRANSIZ ANIT VE MEZARLIĞI<br />
<br />
Morto Koyu'na bakan bir yamaç üzerine kurulan Anıt, Çanakkale Savaşlarında hayatlarını kaybeden, 14.382 Fransız askerinin anısına yapılmıştır.Mezarlıkta kimlikleri bilinen askerler için ayrı ayrı taşlar dikilidir. Kimlikleri tespit edilemeyenler ise anıt çevresindeki dört toplama bölmesi ile anıt girişindeki toplama bölmesine konulmuştur<br />
<br />
<br />
Kara Savaşları<br />
.<br />
.<br />
Çanakkale Savaşları&#8217;nda Deniz Harekâtı&#8217;nın başarısızlığı umutları Kara Harekâtı&#8217;na çevirmişti.Daha 1 Mart&#8217;ta Yunanistan, Gelibolu yarımadasını işgal etmek, mümkün olduğu takdirde İstanbul üzerine yürümek üzere İngiltere&#8217;ye üç tümenlik bir kuvvet önermişti. İngiliz ve Fransızlara kalsa öneri kabul edilebilirdi. Ancak Rus Çarı, İngiliz Büyükelçisi&#8217;ne, hiçbir şart altında Yunan askerinin İstanbul&#8217;a girmesine izin vermeyeceğini bildirerek bu tasarıyı önledi.<br />
<br />
Londra&#8217;da ise, harekâtı Donanma yalnız mı yapsın, yoksa Kara Ordusu ile birlikte mi hareket etsin tartışması yapılmakta idi. Bir Kara Ordusuna ihtiyaç olduğunu savunanların arasında Lord Fisher geliyordu. Bununla beraber son karar, Savaş Bakanı (Harbiye Nazırı) Lord Kitchener&#8217;indi. O ise, ısrarla elinde birlik olmadığını söylüyordu, ama seçkin bir birlik olan ve İngiltere&#8217;de bulunan 29&#8217;ncu Tümen&#8217;e hiçbir görev verilmemişti.<br />
<br />
Nihayet Mart&#8217;ta Kitchener Çanakkalecilerin tarafına kayarak 29&#8217;ncu Tümenin Ege&#8217;ye sevk edileceğini, Çanakkale&#8217;de bulunan Deniz Piyadelerine Gelibolu Yarımadası&#8217;nın temizlenmesinde yardım edeceğini açıkladı. Bu haber Fransa cephesinde buluna İngiliz Generallerinin öylesine büyük tepkisine yol açtı ki, Mareşal sözünü geri alarak 18 Şubat&#8217;ta bu birliğin yerine o sırada Mısır&#8217;da bulunan Avustralya ve Yeni Zelanda Tümenlerinin gideceğini bildirmek zorunda kaldı.<br />
<br />
Askeri durumu tetkik için Çanakkale&#8217;ye gönderilen General Sir William Birdwood, 5 Mart&#8217;ta Kitchener&#8217;a gönderdiği raporda, Donanmanın tek başına Bağaz&#8217;dan geçemeyeceğine inandığını, kuvvetli bir ordunun karadan donanmayı desteklemesi gerektiğini bildiriyordu. Bu rapor Kitchener&#8217;in bütün tereddütlerini giderdi. 10 Martda 29&#8217;ncu Tümenin Ege&#8217;ye gönderileceğini açıkladı. Ayrıca bir Tümen de kendilerinin göndermeleri için Fransızları ikna edeceğini ilave ediyordu.<br />
<br />
Böylece Mısır&#8217;daki Anzac Tümenleri ile birlikte 70 bin kişilik bir kolordu bu işe ayrılmış oluyordu.<br />
<br />
Birdwood&#8217;un raporuna rağmen, hala donanmanın tek başına Boğazı geçebileceğini düşünenler vardı. Bu karışıklık içinde Kara kuvveti hazır olana kadar Donanmanın harekatını geri bırakmasını, bu suretle Kara ve Deniz Kuvvetlerinin müşterek harekata başlamasının en iyisi olacağını hiç kimse aklına getiremiyordu.<br />
<br />
O sıralarda Londra&#8217;ya hakim olan bu kargaşalık ve belirsizliği, ne yapacağı belli olmayan Sefer Kuvveti&#8217;nin Komutanlığına yapılan atamadan anlamak mümkündür. Bu komutan, Kitchener&#8217;in Güney Afrika savaşlarından eski bir arkadaşı General Sir Ian Hamilton&#8217;du.<br />
<br />
Donanma asıl saldırısını yapana kadar, Hamilton&#8217;un birlikleri işe karışmayacaktı. Eğer deneme başarıya ulaşmazsa Hamilton Gelibolu yarımadasına çıkarma yapacak, başarıya ulaşırsa yarımadaya zayıf bir kuvvet bırakıp doğrudan doğruya İstanbul üzerine yürüyecekti. Oradan İstanbul Boğazına çıkarılmış bir Rus Birliği ile birleşmesi umuluyordu.<br />
<br />
Türk tarafı ise, 18 Mart&#8217;ta kazandığı zaferden dolayı kendisine olan güvenini tazelemiş, Çanakkale&#8217;nin Boğazlar&#8217;dan geçilemeyeceğini tüm dünyaya göstermişti. Bu zaferin ardından, Müttefiklerin kaçınılmaz kara harekâtına karşı Türk tarafı da son sürat hazırlıklara başlamıştı. Çanakkale &#8216;de 5. Ordu oluşturulmuş başına da Mareşal Liman von Sanders getirilmişti. Kıyılara dikenli tellerle çevriliyor, birlikler önemli yerlere yerleştiriliyor, müttefiklerin her hareketi gözleniyordu. Müttefik çıkarmasını bekleyen bir başka kişi ise 19. İhtiyat Tümeni&#8217;nin başında bulunan yarbay Mustafa Kemaldi.<br />
<br />
<br />
25 Nisan 1915<br />
.<br />
.<br />
Müttefik Devletler Donanması&#8217;nın 18 Mart 1915&#8217;de Çanakkale Boğazı&#8217;na karşı giriştiği birleşik deniz harekatının başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, General Hamilton Lord Kitchener&#8217;e, donanmanın desteğinde yapılacak ortak bir kara harekatı olmadan, güçlü Türk savunmasının kırılıp, Boğaz&#8217;ın donanmayla geçilmesinin olanaksız olduğunu bildirir. Gerçi Kitchener ve Özellikle Churchill, işin başından beri yalnız denizden zorlanarak ve donanmayla bu girişimin başarıyla yapılabileceğini savunuyorlardı. Ancak, 18 mart Deniz Harekatının olumsuz sonuçlarını değerlendirdikten sonra, Hamilton&#8217;un görüşlerini<br />
<br />
<br />
<br />
25 Nisan 1915 Müttefik Çıkarmasından Önce 5. Ordu'nun Dağılımını Gösteren Kroki<br />
<br />
<br />
25 Nisan 1915 Müttefiklerin Genel Çıkarma Planını Gösteren Kroki<br />
<br />
25 Nisan 1915 günü, iki İngiliz ve bir Fransız tümeni ile, bir Hint tugayını Seddülbahir bölgesine, iki tümenden oluşan Anzak Kolordusu&#8217;nu da, ikinci derecede tuttuğu Karatepe bölgesine çıkarmayı planlamıştır. Bu planın nasıl uygulanacağı yukarıda özetlenmiştir.<br />
<br />
Aynı tarihte, Gelibolu&#8217;daki Türk kuvvetleri ise, 3 üncü ve 16 ıncı Kolorduların yanısıra 6 tümen, süvari tugayı ve bağımsız taburlardan oluşuyordu. Daha sonra, savaşın gelişme süreci içinde yapılan gerekli kıta kaydırmalarıyla, toplam tümen sayısı 16 ya çıkartılacaktır<br />
<br />
<br />
Gelibolu Yarımada'sı sahilinde İngiliz çıkarma birlikleri ve savaş gemileri.<br />
<br />
25 Nisan çıkarmasından yaklaşık bir ay önce, Gelibolu&#8217;da bulunan 5. Kolordu komutanlığına atanan Mareşal Liman von Sanders&#8217;in düşüncesine göre, müttefikler çıkarmayı Saros Körfezi&#8217;ne yapacaklardır. Bu nedenle de kendisi, birliklerin çoğunu Saros Körfezi ile Anafartalar bölgesinde; bir tümeni Seddülbahir bölgesinde ve iki tümenli 15nci Kolorduyu da, anadolu yakasında tutmayı uygun bulmuştur. Ayrıca savunma amacıyla kıyının belli noktalarında gözetleme ve koruma birlikleri bulundurulacak, asıl kuvvetler ise geride yedekte tutulacaktı. Aslında Liman von Sanders&#8217;in bu savunma planına Türk komutanlar karşıydılar. Onlara göre, düşman en zayıf ve kritik anları olan çıkarma sırasında kıyıda karşılanırsa, ilerlemesi önlenebilecekti. Mareşalin gelmesinden önce hazırlanan türk savunma tedbirleri de böyleydi. Ancak, uygulamaya konulan, ordu komutanı Liman von Sanders&#8217;in planıdır. Daha sonra çıkarma başlayınca, komutanların aldıkları ek önlem ve hazırlıklar sayesindedir ki , çıkarılan ilk düşman birlikleri kıyıda karşılanacak ve fazla ilerlemeye fırsat bulamadan, 3-4 kilometrelik bir ilerlemeden sonra savaş bitene kadar, bulundukları yerde çakılıp kalacaklardır.<br />
<br />
<br />
Arıburnu Muharebesi<br />
.<br />
.<br />
Daha önce yabancı kaynaklardan ve Anzakların anılarından yapılan aktarmalarla nasıl başlandığı ve ilk günleri açıklanan Arıburnu&#8217;ndaki Anzak Kolordusunun Nisan&#8217;da yaptığı çıkarmanın temel amacı önce, Kabatepe ile KüçükArıburnu arasındaki kumsallık bölgeye çıkmaktı. İlk aşamada Conkbayırı- Kocaçimentepe çizgisi denetim altına alınıp, oradan Maltepe bölgesi ele geçirilecek, böylece, Kuzeyde&#8217;ki Türk kuvvetlerinin Güneyde, Seddülbahir bölgesindeki Türk birliklerine yardımı engellenmiş olacaktı.<br />
<br />
25 Nisan sabahı savaş gemilerinin, Türk mevzilerini sürekli vuran koruyucu ateş altında, Anzak Kolordusu&#8217;nun 1. Tugayından 1500 kişilik ilk hücum dalgası, çıkarma botlarının bir şekilde kuzeye kayması sonucu, saat 05.00&#8217;te, Kabatepe bölgesi yerine Arıburnu kesimine çıkmak zorunda kalır.<br />
<br />
<br />
Anzak Koyu<br />
<br />
<br />
Bu noktada kıyı gözetlemesi yapan bir Türk takımının direnişine karşın, karaya çıkan Anzak birlikleri belirli bir noktaya kadar ilerler. Diğer taraftan, Bigalı&#8217;da bulunan ordu yedeği 19. Tümen, 24-25 Nisan gecesi Conkbayırı yönünde tatbikat yapmakta idi. Gün ağarırken, Arıburnu yönünden top seslerinin gelmesi üzerine, 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, bir çıkarma yapıldığını anlayıp durumu Ordu Komutanına bildirir, ancak bir yanıt alamaz. Durum çok kritiktir. Mustafa Kemal, kıyıda çok zayıf gözetleme ve koruma birlikleri olduğunu düşünerek ve geniş bir sahile yayılmış olan 27. Alayın da, ağır kayıplar verdiği haberini alınca, düşmanın Conkbayırı-Kocaçimentepe çizgisi ve uzantısını ele geçirmesi durumunda, onarılamayacak durumlarla karşılaşacağını kavrar. Ordudan emir gelmemiş olmasına karşın girişimi ele alıp tüm sorumluluğu yüklenerek, 57.Alayı bir batarya ile Kocaçimentepe yönünde harekete geçirir. Kendisi de durumu izlemek üzere Conkbayırı&#8217;na çıktığında,, Arıburnu kesiminden bazı askerlerin çekilmekte olduklarını ve düşman birliklerinin de bunları izlediklerini görür.<br />
<br />
O anı Mustafa Kemal, Ruşen Eşref Ünaydın ile yaptığı görüşme sırasında şöyle anlatmaktadır.<br />
<br />
&#8220;...Bu esnada Conkbayırının güneyindeki 261 rakımlı tepeden sahilin gözetleme ve korunmasıyla görevli olarak orada bulunan bir müfreze askerin Conkbayırına doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm... Bu askerlerin önüne kendim çıkarak:<br />
<br />
-Niçin kaçıyorsunuz ? dedim.<br />
<br />
-Efendim düşman dediler!<br />
<br />
-Nerede?<br />
<br />
-İşte! diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.<br />
<br />
Gerçekten de düşmanın bir avcı kuvveti 261 rakımlı tepeye yaklaşmış ve tam bir serbestlik içinde ileriye doğru yürüyordu. Şimdi vaziyeti düşünün. Ben kuvvetleri (geride) bırakmışım, askerler on dakika istirahat etsin diye...Düşman da bu tepeye gelmiş...Demek ki düşman bana benim askerlerimden daha yakın! Ve düşman benim yere gelse kuvvetlerim çok kötü bir duruma düşecekti. O zaman artık bilemiyorum, bilinçli bir düşünme ile midir, yoksa önsezi ile midir, bilmiyorum. Kaçan askerlere:<br />
<br />
- Düşmandan kaçılmaz, dedim.<br />
<br />
- Cephanemiz kalmadı, dediler.<br />
<br />
- Cephaneniz yoksa süngünüz var,dedim.<br />
<br />
Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırına doğru ilerlemekte olan piyade alayı ile dağ bataryasının yetişebilen askerlerinin &#8216; marş marşla&#8217; benim bulunduğum yere gelmeleri için, yanımdaki emir subayını geriye yolladım. Bu askerler süngü takıp yere yatınca, düşman askerleri de yere yattı. Kazandığımız an, bu andır...&#8221;<br />
<br />
Gerçekten de, çekilen Türk askerleri mevzi alınca, karşı taraf ta mevzi alıp duraklar. Böylece, 57. Alay Öncü Bölüğü'nün Conkbayırı&#8217;na yerleşmesi için gereken süre kazanılmış olur. İşte bu an, Çanakkale Savaşları Kara Harekatı&#8217;nın kaderini belirleyen önemli anlardan birisidir. Böylesine önemli anda kilit rolü oynayan kişi ise, tartışmasız Mustafa Kemal&#8217;dir. Bu husus, Çanakkale Savaşları tarihiyle uğralan Türk ve yabancı bütün uzmanlar tarafından doğrulanıp vurgulanmaktadır.<br />
<br />
Daha sonra, Kolordu Komutanı Esat Paşa'nın izniyle, 27. Alay&#8217;dan geri kalan birlikleri de emrine alan Tümen Komutanı Mustafa Kemal, karşı saldırıya geçmek üzere 57.Alay'a şu emri verir :<br />
<br />
&#8220; Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında, yerimize başka kuvvetler ve komutanlar kaim olabilir.&#8221;<br />
<br />
25 Nisan 1915 günü, vakit ikindiye yaklaşırken, ilk çıkarma kademesi olan tümenin sahile çıkışı da tamamlanmıştır. Ne var ki, 27. Alayın birlikleri ve 57. Alayın yaptığı karşı saldırı ile süngü hücumları sonucu Anzaklar çok sayıda kayıp vermiş ve sahile çekilmişler, kritik ve endişeli anlar yaşamaktadırlar. Gene de gün batarken, Anzak Kolordusu&#8217;nun sahile çıkan Tümeni, Arıburnu&#8217;nun sarp yamaç ve tepelerinde yerleşme olanağı bulur. Bu tarihten başlayarak harekat, 1915&#8217;in Ağustos ayına kadar dört ay boyunca, Conkbayırı- Kocaçimentepe-kabatepe bölgelerinde, tarafların karşılıklı saldırı ve özellikle gece yapılan süngü hücumlarıyla, yakın boğuşmalar şeklinde ve çok kanlı çarpışmalarla geçecektir. Bu çarpışmalar sırasında Türkler de, Anzaklar da ağır kayıplar vermişlerdir. Ağustos ile birlikte ise savaş şiddetli çarpışmalara dönüşür. Tıpkı Seddülbahir&#8217;de olduğu gibi, Anzak ordusu da taarruz hedeflerine varamamış, çıktıkları yerlerde 3-4 km.lik bir mesafe ilerleyip, boşaltmaya kadar da o noktada kalmışlardır.<br />
<br />
<br />
Anzak Koyuna Bir Bakış<br />
<br />
<br />
Seddülbahir Muharebeleri<br />
.<br />
.<br />
25 Nisan günü, Müttefik Kuvvetleri Donanmanın koruyucu bombardımanı altında, beş ayrı yerden Gelibolu Yarımadası&#8217;na çıkmaya başladılar. İngiliz ve Hint birliklerinin çıkarıldığı ilk hedef , güneyde Alçıtepe&#8217;yi ele geçirip Kilitbahir platosuna ilerlemek, oradaki merkez tabyalarını susturduktan sonra Boğaz&#8217;ın giriş bölgesini ele geçirmekti. Burada Müttefik donanmasına bağlı savaş gemilerinin yaptığı bombardımanın şiddetine bir örnek vermek gerekirse; sadece Ertuğrul Koyu sırtlarındaki 26. Alayın 10.Bölüğünün savunma mevzilerine 4650 mermi atılmıştı.<br />
<br />
<br />
İngiliz ve Fransız donanmasının desteğinde Çanakkale'de Fransız çıkarması.<br />
<br />
Buna rağmen Türk bataryaları ve kuvvetleri imha olunamadığından İngiliz Birlikleri ağır kayıplar vermekte ve bu durum, Müttefik kuvvetler arasında büyük bir şaşkınlık yaratmaktaydı. Bu günlerde, gerçek bir kahramanlık destanı yaratan Yahya Çavuş&#8217;un takımı, işte bu 10. Bölüğün takımıdır.<br />
<br />
<br />
River Clyde kömür gemisi V plajında. Bu geminin içinde askerler taşınmış, ayrıca kıyıya demirletilerek iskele görevi verilmiştir.<br />
<br />
Temmuz 1915 sonuna kadar, çok kanlı geçen, göğüs göğüse süngü hücumları ve karşı hücumlarla süren Kirte-Kerevizdere- Zığındere Muharebeleri, özellikle Türk birliklerinin, Müttefik Donanması&#8217;nın ateşinden korunmak amacıyla, gece yaptıkları süngü hücumlar şeklinde olmuştur. Sekiz gün, geceli gündüzlü süngü hücumlarıyla geçen Zığındere muharebesi, iki taraf için de kayıpların en fazla olanı ve en kanlı geçenidir.<br />
<br />
Bu bölgedeki harekat ağustos ayıyla birlikte mevzi muharebesine dönüşür. Böylece işgal kuvvetleri, 3-4 kilometrelik bir arazide çakılıp kalmış, Alçıtepe ve Kirte ele geçirilememiş, durum boşaltmaya kadar değişmeden böylece devam etmiştir<br />
<br />
<br />
<br />
İskenderiye Limanı'nda keşif uçakları gemilere yükleniyor (1915).<br />
<br />
<br />
İlk motorlu uçağın uçuşundan yedi yıl gibi kısa bir süre geçtikten sonra, 1910 yılında uçaklardan askeri amaçlarla yararlanma düşüncesi ortaya çıkmış ve takip eden yıllarda uçak, yeryüzünde etkin bir taarruz silahı olarak kullanılmaya başlanmıştır.<br />
<br />
Dünyadaki bu gelişmeyi yakından izleyen ve önemini değerlendiren zamanın Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa&#8217;nın direktifiyle, 1911 yılında, Genelkurmay başkanlığı bünyesinde askeri havacılıkla ilgili bir şube oluşturulmuş ve Türk Askeri havacılığı&#8217;nın temeli olan teşkilat kurulmuştur.<br />
<br />
Bu yeni silahın edinilmesine büyük önem veren Mahmut Şevket Paşa maaşının bir kısmını bağışlayarak uçak alımı için kampanya başlatmış ve bu kampanyaya başta padişah Sultan Reşat olmak üzere Donanma Cemiyeti, subaylar ve bazı zenginler iştirak etmiştir. İki uçaklık para, kısa zamanda toplanmış ve Fransa&#8217;dan biri 25 Beygirlik, biri de 50 Beygirlik iki uçak satın almıştır.<br />
<br />
Müteakiben, Yeşilköy Safra düzlüğünde Kara tayyare Mektebi, Yeşilköy Feneri yakınlarında da deniz tayyare Mektebi kurulmuş ve havacı personel yetiştirilmek üzere ordu ve donanmadan istekli subaylar seçilmiştir.<br />
<br />
Çanakkale Muharebeleri başladığı zaman dünya ve Türk askeri havacılığı mütevazı ve geliştirilmeye muhtaç bir durumda idi.<br />
<br />
Çanakkale Muharebeleri havacılık yönünden, yeni silahın gerçek değerinin anlaşıldığı ve bugünkü modern hava kuvvetlerinin temelini atan kahramanları kavramaya çalışırken, icra edilen hava harekatının sadece o günkü müşterek harekata katkısı değil aynı zamanda bugünkü havacılığımıza olan katkısı da düşünülmekte ve hava kuvvetlerinin temelinin atılarak, hava stratejisi ve taktiklerinin oluşturulmaya başlandığı bir harekat noktası olarak değerlendirilmektedir.<br />
<br />
Havacılık açısından işte böyle bir ortam içinde, 2 Ağustos 1914 günü seferberlik ilan edilmiş ve buna paralel olarak Yeşilköy&#8217;de bulunan deniz uçaklarından 2&#8217;si İzmir, birisi de Çanakkale Müstahkem Mevzi Komutanlığı emrine verilmiştir.<br />
<br />
25 Ağustos 1914 tarihinde Çanakkale Nara Meydanı&#8217;na konuşlandırılan Nievport tipi deniz uçağı ile, Deniz Yzb. Savmi, Ütğm. Fazıl ve Ütğm. Cemal&#8217;in yaptığı keşif uçuşları sayesinde, bölgedeki İngiliz ve Fransız gemilerinin faaliyetleri izlenmeye başlanmıştır.<br />
<br />
18 Mart 1915 tarihine kadar olan dönemde yapılan başarılı hava keşif görevleri hem düşmanın elindeki gemi tip ve miktarını tespit, hem de taarruz hazırlıklarını devamlı takip imkanı sağlamıştır.<br />
<br />
18 Mart 1915 günü, havacılarımız erken saatlerde yaptıkları keşif raporunu vermişlerdir.<br />
<br />
&#8220; Bozcaada önünde, 40 düşman gemisi sayıldı. Bunlardan; 19&#8217;u ağır, 3&#8217;ü hafif olmak üzere 22&#8217;si kruvazör, diğerleri; şilep, destek gemisi ve uçak gemisidir. Sayıları tam olarak saptanamayan denizaltılar görülmüştür. 6 adet zırhlı İngiliz gemisi, muharebe düzeninde boğaza doğru ilerlemekte ve Fransız gemileri de demir almaktadır. &#8221;<br />
<br />
Bir süre sonra, boğaza giren ve kıyı bataryalarını şiddetle bombardıman eden düşman donanma topçusuna, Ark Royal uçak gemisinden havalanan İngiliz uçakları da ateş tanziminde geniş çapta yardım etmiştir.<br />
<br />
18 Mart günü öğleden sonra, havacılarımıza; Limni Adası civarındaki düşman kuvvetlerinin durumunu keşfetmeleri emredilmiştir.<br />
<br />
Bir saat içinde görev bölgesine ulaşan pilotlar Mondros Koyu&#8217;nda 13 harp, 4 nakliye, 29 kömür gemisi olmak üzere toplam 46 geminin bulunduğunu, ayrıca Fransızların Gaulois gemisinin sahil topçumuzun ateşi ile Çanakkale ağzında yara aldığını rapor etmiştir.<br />
<br />
Çanakkale Muharebeleri süresince, karşılıklı keşif harekatı devam ederken; Türk havacıları, o tarihler için başarılı sayılabilecek diğer hava görevlerini de icra etmişledir. Bu görevlerden biri 18 Nisan 1915&#8217;de yapılmıştır.<br />
<br />
O gün Çanakkale Boğazı bölgesinde gittikçe kuvvetlenen ve hava üstünlüğü kurmasından endişe edilen düşman hava gücünü tesirsiz hale getirmek maksadıyla, Bozcaada&#8217;da 18 düşman uçağının konuşlandığı meydana hava taarruzu planlamıştır. Ancak bu meydandaki uçaklar, keşif görevi için daha önceden kalktığından, havada karşılaşılmış, kısa bir hava muharebesinden sonra zayiatsız olarak meydana dönülmüştür. Bu görev amacına ulaşmadıysa da, asli taktik hava görevlerinden olan &#8220;mukabil hava harekatı&#8221; nın ilk ve tipik bir uygulaması olması açısından önem taşımaktadır.<br />
<br />
Türk uçaklarının meydan taarruzu planlamasından esinlenen İngilizler aynı gün üçer uçaklık iki kol ile meydanımıza taarruz etmişler, ancak uçaklarımız daha önceden meydan içinde dağıtılarak gizlenmiş olduğundan, atılan bombalar hasar meydana getirememiştir. Bu da, ufki dağılma ve gizleme yapılarak, beka tedbirlerinin alınışına güzel bir örnek teşkil etmiştir.<br />
<br />
14-19 Mayıs 1915 günleri, güney cephemizdeki karşı taarruzumuzu desteklemek amacıyla; düşman çıkarma gemileri ve ordugahı bombalanmış Mayıs ayı başından itibaren sabit balon ile boğaz gözetlemesi ve topçu atış tanzimi ve birliklerimizi taciz eden manika balon gemisine taarruzlar yapılmış, her hava hücumunda gemi, balonunu toplayıp yer değiştirmek zorunda bırakılmıştır. Böylece bugün &#8220;yakın hava desteği&#8221; olarak bilinen görev tipinin basit bir uygulaması yapılmıştır.<br />
<br />
25 Haziran&#8217;da; Arıburnu bölgesindeki düşman karargahı üzerine propaganda amacıyla 300 adet ingilizce yazılı bildiri atılmıştır. Bu görev, hava gücünün psikolojik harpte kullanılmasına ilişkin güzel bir örnektir.<br />
<br />
30 Kasım 1915&#8217;te ise, Üsteğmen Ali Rıza, Teğmen Orhan&#8217;la beraber, Çanakkale girişinde karaya oturmuş bulunan bir düşman kruvazörüne taarruz etmek için görevlendirilmiştir. Tam bu esnada bir düşman uçağının yaklaştığı görülmüş ve yapılan hava muharebesinde Üsteğmen Ali Rıza fransız uçağını makinalı tüfek ateşiyle düşürmeyi başararak Türk havacılık tarihine ilk düşman uçağını düşüren pilot olarak geçmiştir.<br />
<br />
Sonuç olarak;<br />
<br />
Çanakkale Muharebeleri&#8217;nde, kahraman kara ve deniz kuvvetlerimiz gibi havacılarımız da, üstün silah ve teknik olanaklara sahip düşmanları karşısında, kendilerine düşen görevleri cesaret ve üstün görev bilinici içinde başarıyla icra etmişler ve resmi İngiliz harp tarihi kitaplarında:<br />
<br />
&#8220;Harikulade müdafaasında yılmadan mücadele eden ve sonunda başaran düşmanımıza hayran kaldık&#8221; dedirtmişlerdir.<br />
<br />
Çanakkale Muharebeleri&#8217;nin ileri görüşlü askeri önderleri yeni silahın gereksinimi olan strateji ve taktiklerin oluşturulmasına öncülük etmiştir. Bu kapsamda ulu önder Atatürk şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
&#8220; GÖKLERDE BİZİ BEKLEYEN YERİMİZİ ALMAK ZORUNDAYIZ. YOKSA O YERİ BAŞKALARI İSTİLA EDER VE İŞTE O ZAMAN BU ÜLKE VE MİLLET ELDEN GİDER. HALBUKİ BİZ TÜRKLER, BÜTÜN TARİHİMİZ BOYUNCA HÜRRİYET VE İSTİKLALE ÖRNEK OLMUŞ BİR MİLLETİZ.<br />
<br />
TAYYARECİLER! ŞUNU UNUTMAYIN Kİ YARININ EN BÜYÜK TEHLİKELERİ SEMALARDAN GELECEKTİR. BU SEBEPLE SİZLER DAİMA HAZIR BULUNMAYA VE O ŞEKİLDE YETİŞMEYE GAYRET EDECEKSİNİZ.&#8221;<br />
<br />
<br />
Çanakkale Cephesi&#8217;nin deniz harekatı (Boğaz&#8217;ın zorlanması), kuşkusuz sıradan bir askeri harekat, ya da muharebe olayı değildir. Boğazlar, konumu ve tarihi önemi itibariyle, İstanbul Karadeniz kapısı, Çanakkale de Ege Denizi kapısı olarak, geçmişte taşıdıkları ve çağımızda taşımakta oldukları stratejik önem ve değer açısından daima birlikte mütalaa edilmiş ve edilmektedir.<br />
<br />
Her iki boğaz, klasik ve dar çerçevede sadece Akdeniz&#8217;i Karadeniz&#8217;e, Avrupa&#8217;yı Asya&#8217;ya bağlayan su geçitleri ya da köprüler değil, Akdeniz&#8217;in öteki önemli su ge]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[1.Dünya Savaşı Sonrası]]></title>
			<link>https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-1-D%C3%BCnya-Sava%C5%9F%C4%B1-Sonras%C4%B1-1293</link>
			<pubDate>Sun, 25 Mar 2007 23:31:00 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.hepimizbiriz.com/forum/member.php?action=profile&uid=6">redline</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-1-D%C3%BCnya-Sava%C5%9F%C4%B1-Sonras%C4%B1-1293</guid>
			<description><![CDATA[MONDROS ATEŞKES ANTLAŞMASI (30 EKİM 1918)<br />
<br />
<br />
<br />
İngiltere Devleti temsilcisi Amiral Calthrope ile Osmanlı Devleti temsilcisi Bahriye Nazırı Rauf Bey'in başkanlıklarında süren görüşmelerden sonra 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması hükümleri şöyleydi:<br />
<br />
1.Çanakkale ve İstanbul Boğazları'nın açılması ve Karadeniz'e serbestçe geçiş, Çanakkale ve İstanbul Boğazları'nın İtilaf Devletleri tarafından işgali<br />
<br />
2.Türk sularındaki tüm torpil tarlaları ile torpido ve kovan yerleri, diğer engellerin yerleri gösterilecek ve bunları taramak veya kaldırmak için istenildiğinde yardım edilecektir.<br />
<br />
3.Karadeniz'de bulunan torpil yerleri hakkındaki bilgiler verilecektir.<br />
<br />
4.İtilaf Devletleri'nin savaş esirleri ile Ermeni esirleri, tutukluları İstanbul'da toplanacak ve kayıtsız koşulsuz İtilaf Devletleri'ne teslim edilecektir.<br />
<br />
5.Sınırların korunması ve iç güvenliğin sağlanması için gerekli görülecek askeri kuvvetten başkası hemen terhis edilecek. (İşbu askeri kuvvetin sayısı durumu İtilaf Devletleri tarafından Osmanlı Devleti ile görüşüldükten sonra kararlaştırılacaktır.)<br />
<br />
6.Osmanlı kara sularında güvenlik ve buna benzer konular için kullanılacak küçük gemiler dışında, Osmanlı sularında veya Osmanlı Devleti tarafından işgal edilen sularda bulunan bütün savaş gemileri teslim olunup Osmanlı liman veya limanlarında tutuklu bulundurulacaktır.<br />
<br />
7.İtilaf Devletleri, güvenliklerini tehdit edici bir durum olduğunda herhangi bir strateji noktasını işgal hakkına sahip olacaklardır.<br />
<br />
8.Bugün Osmanlı Devleti işgali altında bulunan bütün liman ve demiryollarından İtilaf Devletleri gemilerinin yararlanması ve İtilaf Devletleri'yle savaş halinde bulunlara karşı kapalı bulundurulması. Osmanlı Devleti gemileri de ticaret ve ordunun terhisi konusunda buna benzer koşullarda yararlanacaklardır.<br />
<br />
9.İtilaf Devletleri, Osmanlı Devleti'ne ait tersane ve limanlardaki bütün gemi onarım ve araçlarını kullanacaklardır.<br />
<br />
10.Toros Tünelleri'nin İtilaf devletleri tarafından işgali<br />
<br />
11.İran'ın kuzeybatı bölgesindeki Osmanlı Devleti kuvvetlerinin derhal savaştan önceki sınır gerisine çekilmesi konusunda önceden verilen emir uygulanacaktır. Kafkasya ötesinde önceleri Osmanlı kuvvetleri tarafından bir bölümü boşaltılan yerlerin geri kalan bölümü de İtilaf Devletleri tarafından yerinde incelenerek, istenirse boşaltılacaktır.<br />
<br />
12.Hükümet haberleşmeleri dışındaki telsiz ve kablolar İtilaf Devletleri memurları tarafından denetlenecektir.<br />
<br />
13.Denizciliğe, askerliğe ve ticarete ait maddelerin ve malzemelerin tahrip edilmesi önlenecektir.<br />
<br />
14.Osmanlı Devleti'nin gereksinimi karşılandıktan sonra geri kalan kömür, akaryakıt ve deniz gereçleri satın alınacak, bunların hiçbiri dış ülkelere satılmayacaktır.<br />
<br />
15.Tüm demiryolları İtilaf Devletleri subaylarının denetimine verilecektir. Bu demiryoları arasında halen Osmanlı Devleti'nin denetiminde bulunan Kafkas Demiryolları dahildir.İşbu Kafkas hatları serbest ve tam olarak İtilaf Devletleri memurlarının idaresi altına verilecektir. Halkın gereksiniminin karşılanması göz önünde tutulacaktır. Bu maddeye Batum'un işgali dahildir. Osmanlı Devleti Batum'un işgaine karşı koymayacaktır.<br />
<br />
16.Hicaz, Yemen, Asir, Suriye ve ırak'ta bulunan Muhafız Kıtaları, en yakın İtilaf Devleti komutanına teslim olunacaktır. Kilikya'da bulunan kuvvetlerin düzeni koruması için gerekli sayıdan çoğu 5. maddedeki koşullara uyularak, kararlaştırılacak şekilde geri çekilecektir.<br />
<br />
17.Trablus ve Bingazi'de bulunan Osmanlı Devleti Subayları en yakın İtalyan kuvvetlerine teslim olacaklardır. Osmanlı Devleti, teslim emrine uymadıkları taktirde, bunlarla haberleşmeyi ve yardımı kesmeyi kabul eder.<br />
<br />
18.Mısratada dahil olmak üzere Trablus ve Bingazi'de işgal edilen limanların en yakın İtilaf muhafız kıtalarına teslimi gerekmektedir.<br />
<br />
19.Alman, Avusturya deniz, kara ve sivil memurların ve uyruklarının bir ay içinde ve uzak yerlerde bulunanların bir aydan sonraki en kısa zamanda Osmanlı Devleti'ni terk etmeleri<br />
<br />
20.Beşinci madde gereğince terhis edilecek Osmanlı Devleti kuvvetlerine ait donanım, silahlar ve cephane taşıma araçlarının kullanılmasına ait verilecek emirlere uyulacaktır.<br />
<br />
21.İtilaf Devletleri'nin çıkarlarını korumak için İaşe Nezaretinde İtilaf temsilcisi bulundurulacak ve kendilerine bu yolda gerekli görülen bütün bilgiler verilecektir.<br />
<br />
22.Osmanlı savaş esirleri İtilaf Devletleri'nce tutulacaktır. Sivil savaş esirleri ile askerlik yaşları dışında olanların bırakılması gözönünde bulundurulacaktır.<br />
<br />
23.Osmanlı Devleti İttifak Devletleri ile tüm ilişkisini kesecektir.<br />
<br />
24.Vilayet-i Sitte'de (altı ilde: Erzurum,Van, Harput(Elazığ), Diyarbakır, Sivas, Bitlis) karışıklık çıktığında bu illerin herhengi bir bölümünün ele geçirilmesi hakkını İtilaf Devletleri saklı tutar.<br />
<br />
25.İtilaf Devletleri ile Osmanlı Devleti arasında çatışma 1918 yılı Ekiminin otuz birinci günü yerel saatle öğle zamanı kesilecektir.<br />
<br />
MONDROS ATEŞKES ANTLAŞMASI'NIN ÖNEMİ<br />
<br />
Bu ateşkes antlaşmasının hükümleri gereğince Osmanlı Devleti fiilen tarihe karışıyordu. Çünkü, bu bir ateşkes değil kayıtsız koşulsuz bir teslim belgesi idi. Yaklaşık sekiz yıl savaştan sonra, bir zamanların muhteşem Osmanlı Devleti perişan bir şekilde yenilmiş, orduları dağılmış, morali çökmüş, savaşlarda büyük insan kayıplarına uğramış, kaynakları tükenmiş, galiplerin kendisi hakkında vereceği karara razı ve kadere boyun eğmiş bir görünümdeydi. Ordu dağılıyor, silah, cephane ve ulaşım yolları ile tüm haberleşme araçları ve liman, tersaneler İtilaf Devletleri'nin denetimine bırakılıyordu. İtilaf Devletleri'ne, 7. maddeye dayanarak, ülkenin herhangi bir yerini işgal hakkı tanınıyor, Doğu Anadolu'da bir Ermeni Devleti kurulması için olanak hazırlanıyor ve İtilaf Devletleri'ne işgallerine yardımcı olunacağı belirtiliyordu.<br />
<br />
İtilaf Devletleri, özellikle İngiltere, savaştan yenik çıkmış olan Almanya, Avusturya ve Bulgaristan'a Osmanlı Devleti'ne uyguladıkları paylaşma politikasını izlemiyorlardı. Almanya, Avusturya ve Bulgaristan'ın topraklarına ateşkes imzaladıkları tarihte İtilaf devletleri askerlerince girilmişti. Oysa Osmanlı Devleti ateşkes imzaladığı tarihte ülkesine düşman askeri girmemişti. İngiltere, Mondros'un imzalanmasından sonra Türk Ulusu'na doğu ulusu gözüyle bakıyor, Türk Ulusu'nu padişahın buyruğu altında bir sürü olarak görüyor ve padişah elde edilince tüm ulusun da avuç içinde olacağını düşünüyordu. Lloyd George'nin planı, Yunanistan'ı yeter derecede güçlendirmek ve Güney Kafkasya'da Rusya ile Osmanlı Devleti arasında kalmış olan hükümetlere yardım edip, Osmanlı Devleti'ni doğudan ve batıdan istila ve baskı altına almaktı. Avrupanın hasta adamı ölmüş ve mirasını paylaşmak birinci derecede İngiltere'nin sonra Fransa ve diğerlerinin eline kalmıştı. Rusya savaştan çekilmiş olduğu için Doğu Sorunu nu İngiltere ve Fransa'nın diledikleri gibi çözebileceklerdi. Avrupa'yı pasta dilimleri gibi, ulusal sınırlara bakmaksızın bölen, II. Dünya Savaşı'nın tohumlarını daha o zaman eken İtilaf Devletleri tüm Orta Doğu'yu, yani Osmanlı Devleti'nin topraklarını yağma edebilecek şekilde ele geçirmişlerdi. 1878'den beri Osmanlı Devleti ile ilgili politikasını değiştirmiş bulunan İngiltere, Osmanlı Devleti'nin artık yaşayamayacağına karar vermişti.Yüzyıllardır güneye inmek isteyen Rusya'nın Balkanlar üzerinden Boğazlara ve Kafkasya üzerinden ise İskenderun ve Basra Körfezleri'ne ilerleyişinin ve buraları ele geçirmesinin Osmanlı Devleti tarafından durdurulamacağını gören İngiltere, 1. Dünya Savaşı sonunda, kendi politikasını uygulama olanağı bulduğundan Kafkasya'daki Rus ilerleyişini durdurmak için Ermenistan ve Balkanlar'da ilerleyen Rus tehlikesine karşı da Ege Denizi'ne egemen, Batı Anadolu'yu hatta Kıbrıs'ı da içine alan güçlü bir Yunanistan yaratmak ve İngiltere'nin desteğinde bu devletleri Rusya'ya karşı tampon olarak kullanmak, bu sayede İngiltere'nin sömürge yollarının güvenliğini sağlamak istiyordu. İşte Mondros Ateşkes Antlaşması İngiltere'nin bu politikasının ürünü olarak İngiltere temsilcisi Amiral Calthrope'nun dikte ettirdiği şekilde kabul edilmişti.<br />
<br />
<br />
<br />
PARİS BARIŞ KONFERANSI (18 Ocak 1919)<br />
<br />
<br />
<br />
1. Dünya Savaşı sonunda barış antlaşmalarını hazırlamak amacıyla, İtilaf Devletleri arasında yapıldı. Konferansın kararlarına hakim olan beş devlet vardı: ABD, İngiltere, Fransa, Japonya ve İtalya. Konferansa esas itibariyle İngiltere ve Fransa hakim oldu. Konferansa katılan ABD Başkanı Wilson'un amacı, Milletler Cemiyeti'nin kurulmasını sağlamaktı. İngiltere ve Fransa ise barışı düşünmekten çok, barış düzeninde kendi çıkarlarını en iyi şekilde gerçekleştirecek yolu arama çabası içindeydiler.<br />
<br />
Fransa'nın amacı Almanya'yı bir daha savaş yapamayacak duruma getirmekti. İngiltere'ye gelince, esas amacı, Alman tehlikesini ortadan kaldırmak ve Avrupa'nın dengesini bozucu faktörleri yok etmekti. Toprak ve sömürge taleplerinden vazgeçmek istemeyen Fransa ve İngiltere, savaş öncesi benimsedikleri Wilson'un İlkelerini dikkate almadılar.<br />
<br />
<br />
SAN REMO KONFERANSI<br />
<br />
<br />
<br />
I. Dünya Savaşından sonra, 19 Nisan 1920'de İtalya'nın San Remo kasabasında Osmanlı topraklarının durumunu belirlemek için bir konferans toplandı.<br />
<br />
26 Nisana kadar süren görüşmeler sonunda, Lübnan ve Suriye, Fransızların; Irak, Filistin ve Musul, İngilizlerin korumasına giriyordu. Doğu Anadolu'da, bağımsız Ermenistan ve Özerk Kürdistan devletlerinin kurulması kararlaştırıldı. Ayrıca, Trakya ve Batı Anadolu Yunanistan'a bırakılıyordu.<br />
<br />
<br />
<br />
SEVR ANTLAŞMASI<br />
<br />
<br />
<br />
İtilâf Devletleri, savaştan sonra yenilmiş devletlerle ayrı ayrı barış - antlaşmaları yapmışlardı. Osmanlı Devleti ile hemen barış yapmağa yanaşmıyorlardı. Hazırlayacakları barış şartlarını Osmanlı Hükümetine kabul ettireceklerinden emin bulunuyorlardı. Fakat mütarekeden sonra, aradan geçen iki sene içinde, Millî Kurtuluş hareketi başlamış, Ankara' da yeni bir Türk Hükümeti kurulmuştu.<br />
<br />
Bu sırada İtilâf Devletleri San-Remo Konferansında Osmanlı Devletine teklif edecekleri barış şartlarını hazırladılar. 22 Nisan 1920'de Osmanlı Hükümetini Paris'te toplanacak barış konferansına davet ettiler. Padişah, eski Sadrazam Tevfik Paşa'nın başkanlığında bir heyeti Paris'e gönderdi. 30 Nisan günü ise Mustafa Kemal, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin kurulduğunu bütün devletlerini dışişleri bakanlıklarına bildirdi. Bu suretle, İstanbul Hükümetine kabul ettirecekleri barış şartlarını Türk Milletinin ve yeni hükümetin kabul etmeyeceğini bildirmek istemişti.<br />
<br />
Paris'e gelen Tevfik Paşa'ya barış şart1arı bi1diri1diği zaman: "Barış şartları bağımsız bir devlet kavramı ile bağdaşamaz!" diyerek görüşmelere girmedi. Esasen İtilâf Devletleri arasında da bir birlik yoktu.<br />
<br />
Fransa Güney Cephesinde Ankara Hükümeti ile mütareke yapmıştı. Müttefikler arasındaki bu anlaşmazlık barış görüşmelerini uzattı. İtilâf Devletleri, barış şartlarını diplomasî yoluy1e kabul ettirmeyeceklerini anlayınca, Yunanlıların Anadolu içlerine doğru ilerlemelerine izin verdiler. Bir taraftan da İngilizler Mudanya ve Bandırma'ya asker çıkardılar.<br />
<br />
Tevfik Paşa'nın barış görüşmelerini terk ederek geriye dönmesi üzerine İstanbul Hükümeti, Damat Ferit Paşa başkanlığında ikinci bir heyet gönderdi. Hadi Paşa, Filozof Rıza Tevfik, Bern Sefiri Reşat Halis'ten meydana gelen bu heyet Paris'e giderek, Osmanlı Devleti için ebedî bir leke olan Sevr Antlaşmasını imzaladı (10 Ağustos 1920)<br />
<br />
Büyük Millet Meçlisi Hükümeti bu antlaşmayı tanımadı. Meclis "Misak-ı Millî"ye yemin ederek, Türk topraklarının parçalanmasına müsaade etmeyeceğini dünyaya ilân etti. Bu münasebetle Musta.fa Kemal, İdamımıza hükmeden düşmanlarımıza, karşı daha. azimkârane ve daha kuvvetli mukavemet çarelerini düşünmek gerektiğini söyleyerek, bu antlaşmayı tanımadığını belirtti.<br />
<br />
<br />
I. Sevr Antlaşmasının önemli maddeleri :<br />
<br />
a) Trakya'da Midye doğusunda Podima denilen yerin yedi kilometre kuzey-doğusunda bir noktadan Marmara kıyılarında Kalitarya -Selimpaşanın bir kilometre güney-doğusuna kadar uzanan bir çizginin batısında kalan kısım Yunanistan'a bırakılacaktır.<br />
<br />
b) Fransa'ya: Osmanlı Devleti Suriye'yi Fransa'ya terk ediyordu. Sınır Mardin, Urfa ve Cebetibereket'in kuzeyinden geçecektir.<br />
<br />
c) İngiltere'ye: Arabistan ve Mezopotamya (Musul dahil) İngiltere'ye bırakılacaktır.<br />
<br />
<br />
II. Siyasî hükümler :<br />
<br />
a) İstanbul: Azınlıkların haklarını gözettiği müddetçe İstanbul, Osmanlı Devletinin başkenti olarak kalacak, aksi takdirde Türklerden alınacaktır.<br />
<br />
b) Boğazlar: Savaş zamanında bile bütün devletlerin gemilerine açık bulundurulacak, "Boğazlar Komisyonu" adını taşıyan bir komisyonun idaresine bırakılacaktır. Türkiye'nin bu komisyonda üyesi bulunmayacak, komisyonun ayrı bayrağı, ayri bütçesi olacaktır.<br />
<br />
c) Kürdistan: Doğudaki Kürtler, ayrı bir devlet kurmak isterlerse, Türkiye buna müsaade edecektir. ,<br />
<br />
d) Ermenistan: Doğu Anadolu -illerinin bir kısmında hür ve bağımsız bir Ermenistan kurulacaktır. Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırın saptanması, Birleşik Amerika Devletleri Cumhurbaşkanı Vilson'un hakemliğine bırakılacaktır.<br />
<br />
e) İzmir: Türk egemenliğinde kalacak, fakat Osmanlı Devleti egemenlik haklarını Yunanistan'a bırakacaktır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[MONDROS ATEŞKES ANTLAŞMASI (30 EKİM 1918)<br />
<br />
<br />
<br />
İngiltere Devleti temsilcisi Amiral Calthrope ile Osmanlı Devleti temsilcisi Bahriye Nazırı Rauf Bey'in başkanlıklarında süren görüşmelerden sonra 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması hükümleri şöyleydi:<br />
<br />
1.Çanakkale ve İstanbul Boğazları'nın açılması ve Karadeniz'e serbestçe geçiş, Çanakkale ve İstanbul Boğazları'nın İtilaf Devletleri tarafından işgali<br />
<br />
2.Türk sularındaki tüm torpil tarlaları ile torpido ve kovan yerleri, diğer engellerin yerleri gösterilecek ve bunları taramak veya kaldırmak için istenildiğinde yardım edilecektir.<br />
<br />
3.Karadeniz'de bulunan torpil yerleri hakkındaki bilgiler verilecektir.<br />
<br />
4.İtilaf Devletleri'nin savaş esirleri ile Ermeni esirleri, tutukluları İstanbul'da toplanacak ve kayıtsız koşulsuz İtilaf Devletleri'ne teslim edilecektir.<br />
<br />
5.Sınırların korunması ve iç güvenliğin sağlanması için gerekli görülecek askeri kuvvetten başkası hemen terhis edilecek. (İşbu askeri kuvvetin sayısı durumu İtilaf Devletleri tarafından Osmanlı Devleti ile görüşüldükten sonra kararlaştırılacaktır.)<br />
<br />
6.Osmanlı kara sularında güvenlik ve buna benzer konular için kullanılacak küçük gemiler dışında, Osmanlı sularında veya Osmanlı Devleti tarafından işgal edilen sularda bulunan bütün savaş gemileri teslim olunup Osmanlı liman veya limanlarında tutuklu bulundurulacaktır.<br />
<br />
7.İtilaf Devletleri, güvenliklerini tehdit edici bir durum olduğunda herhangi bir strateji noktasını işgal hakkına sahip olacaklardır.<br />
<br />
8.Bugün Osmanlı Devleti işgali altında bulunan bütün liman ve demiryollarından İtilaf Devletleri gemilerinin yararlanması ve İtilaf Devletleri'yle savaş halinde bulunlara karşı kapalı bulundurulması. Osmanlı Devleti gemileri de ticaret ve ordunun terhisi konusunda buna benzer koşullarda yararlanacaklardır.<br />
<br />
9.İtilaf Devletleri, Osmanlı Devleti'ne ait tersane ve limanlardaki bütün gemi onarım ve araçlarını kullanacaklardır.<br />
<br />
10.Toros Tünelleri'nin İtilaf devletleri tarafından işgali<br />
<br />
11.İran'ın kuzeybatı bölgesindeki Osmanlı Devleti kuvvetlerinin derhal savaştan önceki sınır gerisine çekilmesi konusunda önceden verilen emir uygulanacaktır. Kafkasya ötesinde önceleri Osmanlı kuvvetleri tarafından bir bölümü boşaltılan yerlerin geri kalan bölümü de İtilaf Devletleri tarafından yerinde incelenerek, istenirse boşaltılacaktır.<br />
<br />
12.Hükümet haberleşmeleri dışındaki telsiz ve kablolar İtilaf Devletleri memurları tarafından denetlenecektir.<br />
<br />
13.Denizciliğe, askerliğe ve ticarete ait maddelerin ve malzemelerin tahrip edilmesi önlenecektir.<br />
<br />
14.Osmanlı Devleti'nin gereksinimi karşılandıktan sonra geri kalan kömür, akaryakıt ve deniz gereçleri satın alınacak, bunların hiçbiri dış ülkelere satılmayacaktır.<br />
<br />
15.Tüm demiryolları İtilaf Devletleri subaylarının denetimine verilecektir. Bu demiryoları arasında halen Osmanlı Devleti'nin denetiminde bulunan Kafkas Demiryolları dahildir.İşbu Kafkas hatları serbest ve tam olarak İtilaf Devletleri memurlarının idaresi altına verilecektir. Halkın gereksiniminin karşılanması göz önünde tutulacaktır. Bu maddeye Batum'un işgali dahildir. Osmanlı Devleti Batum'un işgaine karşı koymayacaktır.<br />
<br />
16.Hicaz, Yemen, Asir, Suriye ve ırak'ta bulunan Muhafız Kıtaları, en yakın İtilaf Devleti komutanına teslim olunacaktır. Kilikya'da bulunan kuvvetlerin düzeni koruması için gerekli sayıdan çoğu 5. maddedeki koşullara uyularak, kararlaştırılacak şekilde geri çekilecektir.<br />
<br />
17.Trablus ve Bingazi'de bulunan Osmanlı Devleti Subayları en yakın İtalyan kuvvetlerine teslim olacaklardır. Osmanlı Devleti, teslim emrine uymadıkları taktirde, bunlarla haberleşmeyi ve yardımı kesmeyi kabul eder.<br />
<br />
18.Mısratada dahil olmak üzere Trablus ve Bingazi'de işgal edilen limanların en yakın İtilaf muhafız kıtalarına teslimi gerekmektedir.<br />
<br />
19.Alman, Avusturya deniz, kara ve sivil memurların ve uyruklarının bir ay içinde ve uzak yerlerde bulunanların bir aydan sonraki en kısa zamanda Osmanlı Devleti'ni terk etmeleri<br />
<br />
20.Beşinci madde gereğince terhis edilecek Osmanlı Devleti kuvvetlerine ait donanım, silahlar ve cephane taşıma araçlarının kullanılmasına ait verilecek emirlere uyulacaktır.<br />
<br />
21.İtilaf Devletleri'nin çıkarlarını korumak için İaşe Nezaretinde İtilaf temsilcisi bulundurulacak ve kendilerine bu yolda gerekli görülen bütün bilgiler verilecektir.<br />
<br />
22.Osmanlı savaş esirleri İtilaf Devletleri'nce tutulacaktır. Sivil savaş esirleri ile askerlik yaşları dışında olanların bırakılması gözönünde bulundurulacaktır.<br />
<br />
23.Osmanlı Devleti İttifak Devletleri ile tüm ilişkisini kesecektir.<br />
<br />
24.Vilayet-i Sitte'de (altı ilde: Erzurum,Van, Harput(Elazığ), Diyarbakır, Sivas, Bitlis) karışıklık çıktığında bu illerin herhengi bir bölümünün ele geçirilmesi hakkını İtilaf Devletleri saklı tutar.<br />
<br />
25.İtilaf Devletleri ile Osmanlı Devleti arasında çatışma 1918 yılı Ekiminin otuz birinci günü yerel saatle öğle zamanı kesilecektir.<br />
<br />
MONDROS ATEŞKES ANTLAŞMASI'NIN ÖNEMİ<br />
<br />
Bu ateşkes antlaşmasının hükümleri gereğince Osmanlı Devleti fiilen tarihe karışıyordu. Çünkü, bu bir ateşkes değil kayıtsız koşulsuz bir teslim belgesi idi. Yaklaşık sekiz yıl savaştan sonra, bir zamanların muhteşem Osmanlı Devleti perişan bir şekilde yenilmiş, orduları dağılmış, morali çökmüş, savaşlarda büyük insan kayıplarına uğramış, kaynakları tükenmiş, galiplerin kendisi hakkında vereceği karara razı ve kadere boyun eğmiş bir görünümdeydi. Ordu dağılıyor, silah, cephane ve ulaşım yolları ile tüm haberleşme araçları ve liman, tersaneler İtilaf Devletleri'nin denetimine bırakılıyordu. İtilaf Devletleri'ne, 7. maddeye dayanarak, ülkenin herhangi bir yerini işgal hakkı tanınıyor, Doğu Anadolu'da bir Ermeni Devleti kurulması için olanak hazırlanıyor ve İtilaf Devletleri'ne işgallerine yardımcı olunacağı belirtiliyordu.<br />
<br />
İtilaf Devletleri, özellikle İngiltere, savaştan yenik çıkmış olan Almanya, Avusturya ve Bulgaristan'a Osmanlı Devleti'ne uyguladıkları paylaşma politikasını izlemiyorlardı. Almanya, Avusturya ve Bulgaristan'ın topraklarına ateşkes imzaladıkları tarihte İtilaf devletleri askerlerince girilmişti. Oysa Osmanlı Devleti ateşkes imzaladığı tarihte ülkesine düşman askeri girmemişti. İngiltere, Mondros'un imzalanmasından sonra Türk Ulusu'na doğu ulusu gözüyle bakıyor, Türk Ulusu'nu padişahın buyruğu altında bir sürü olarak görüyor ve padişah elde edilince tüm ulusun da avuç içinde olacağını düşünüyordu. Lloyd George'nin planı, Yunanistan'ı yeter derecede güçlendirmek ve Güney Kafkasya'da Rusya ile Osmanlı Devleti arasında kalmış olan hükümetlere yardım edip, Osmanlı Devleti'ni doğudan ve batıdan istila ve baskı altına almaktı. Avrupanın hasta adamı ölmüş ve mirasını paylaşmak birinci derecede İngiltere'nin sonra Fransa ve diğerlerinin eline kalmıştı. Rusya savaştan çekilmiş olduğu için Doğu Sorunu nu İngiltere ve Fransa'nın diledikleri gibi çözebileceklerdi. Avrupa'yı pasta dilimleri gibi, ulusal sınırlara bakmaksızın bölen, II. Dünya Savaşı'nın tohumlarını daha o zaman eken İtilaf Devletleri tüm Orta Doğu'yu, yani Osmanlı Devleti'nin topraklarını yağma edebilecek şekilde ele geçirmişlerdi. 1878'den beri Osmanlı Devleti ile ilgili politikasını değiştirmiş bulunan İngiltere, Osmanlı Devleti'nin artık yaşayamayacağına karar vermişti.Yüzyıllardır güneye inmek isteyen Rusya'nın Balkanlar üzerinden Boğazlara ve Kafkasya üzerinden ise İskenderun ve Basra Körfezleri'ne ilerleyişinin ve buraları ele geçirmesinin Osmanlı Devleti tarafından durdurulamacağını gören İngiltere, 1. Dünya Savaşı sonunda, kendi politikasını uygulama olanağı bulduğundan Kafkasya'daki Rus ilerleyişini durdurmak için Ermenistan ve Balkanlar'da ilerleyen Rus tehlikesine karşı da Ege Denizi'ne egemen, Batı Anadolu'yu hatta Kıbrıs'ı da içine alan güçlü bir Yunanistan yaratmak ve İngiltere'nin desteğinde bu devletleri Rusya'ya karşı tampon olarak kullanmak, bu sayede İngiltere'nin sömürge yollarının güvenliğini sağlamak istiyordu. İşte Mondros Ateşkes Antlaşması İngiltere'nin bu politikasının ürünü olarak İngiltere temsilcisi Amiral Calthrope'nun dikte ettirdiği şekilde kabul edilmişti.<br />
<br />
<br />
<br />
PARİS BARIŞ KONFERANSI (18 Ocak 1919)<br />
<br />
<br />
<br />
1. Dünya Savaşı sonunda barış antlaşmalarını hazırlamak amacıyla, İtilaf Devletleri arasında yapıldı. Konferansın kararlarına hakim olan beş devlet vardı: ABD, İngiltere, Fransa, Japonya ve İtalya. Konferansa esas itibariyle İngiltere ve Fransa hakim oldu. Konferansa katılan ABD Başkanı Wilson'un amacı, Milletler Cemiyeti'nin kurulmasını sağlamaktı. İngiltere ve Fransa ise barışı düşünmekten çok, barış düzeninde kendi çıkarlarını en iyi şekilde gerçekleştirecek yolu arama çabası içindeydiler.<br />
<br />
Fransa'nın amacı Almanya'yı bir daha savaş yapamayacak duruma getirmekti. İngiltere'ye gelince, esas amacı, Alman tehlikesini ortadan kaldırmak ve Avrupa'nın dengesini bozucu faktörleri yok etmekti. Toprak ve sömürge taleplerinden vazgeçmek istemeyen Fransa ve İngiltere, savaş öncesi benimsedikleri Wilson'un İlkelerini dikkate almadılar.<br />
<br />
<br />
SAN REMO KONFERANSI<br />
<br />
<br />
<br />
I. Dünya Savaşından sonra, 19 Nisan 1920'de İtalya'nın San Remo kasabasında Osmanlı topraklarının durumunu belirlemek için bir konferans toplandı.<br />
<br />
26 Nisana kadar süren görüşmeler sonunda, Lübnan ve Suriye, Fransızların; Irak, Filistin ve Musul, İngilizlerin korumasına giriyordu. Doğu Anadolu'da, bağımsız Ermenistan ve Özerk Kürdistan devletlerinin kurulması kararlaştırıldı. Ayrıca, Trakya ve Batı Anadolu Yunanistan'a bırakılıyordu.<br />
<br />
<br />
<br />
SEVR ANTLAŞMASI<br />
<br />
<br />
<br />
İtilâf Devletleri, savaştan sonra yenilmiş devletlerle ayrı ayrı barış - antlaşmaları yapmışlardı. Osmanlı Devleti ile hemen barış yapmağa yanaşmıyorlardı. Hazırlayacakları barış şartlarını Osmanlı Hükümetine kabul ettireceklerinden emin bulunuyorlardı. Fakat mütarekeden sonra, aradan geçen iki sene içinde, Millî Kurtuluş hareketi başlamış, Ankara' da yeni bir Türk Hükümeti kurulmuştu.<br />
<br />
Bu sırada İtilâf Devletleri San-Remo Konferansında Osmanlı Devletine teklif edecekleri barış şartlarını hazırladılar. 22 Nisan 1920'de Osmanlı Hükümetini Paris'te toplanacak barış konferansına davet ettiler. Padişah, eski Sadrazam Tevfik Paşa'nın başkanlığında bir heyeti Paris'e gönderdi. 30 Nisan günü ise Mustafa Kemal, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin kurulduğunu bütün devletlerini dışişleri bakanlıklarına bildirdi. Bu suretle, İstanbul Hükümetine kabul ettirecekleri barış şartlarını Türk Milletinin ve yeni hükümetin kabul etmeyeceğini bildirmek istemişti.<br />
<br />
Paris'e gelen Tevfik Paşa'ya barış şart1arı bi1diri1diği zaman: "Barış şartları bağımsız bir devlet kavramı ile bağdaşamaz!" diyerek görüşmelere girmedi. Esasen İtilâf Devletleri arasında da bir birlik yoktu.<br />
<br />
Fransa Güney Cephesinde Ankara Hükümeti ile mütareke yapmıştı. Müttefikler arasındaki bu anlaşmazlık barış görüşmelerini uzattı. İtilâf Devletleri, barış şartlarını diplomasî yoluy1e kabul ettirmeyeceklerini anlayınca, Yunanlıların Anadolu içlerine doğru ilerlemelerine izin verdiler. Bir taraftan da İngilizler Mudanya ve Bandırma'ya asker çıkardılar.<br />
<br />
Tevfik Paşa'nın barış görüşmelerini terk ederek geriye dönmesi üzerine İstanbul Hükümeti, Damat Ferit Paşa başkanlığında ikinci bir heyet gönderdi. Hadi Paşa, Filozof Rıza Tevfik, Bern Sefiri Reşat Halis'ten meydana gelen bu heyet Paris'e giderek, Osmanlı Devleti için ebedî bir leke olan Sevr Antlaşmasını imzaladı (10 Ağustos 1920)<br />
<br />
Büyük Millet Meçlisi Hükümeti bu antlaşmayı tanımadı. Meclis "Misak-ı Millî"ye yemin ederek, Türk topraklarının parçalanmasına müsaade etmeyeceğini dünyaya ilân etti. Bu münasebetle Musta.fa Kemal, İdamımıza hükmeden düşmanlarımıza, karşı daha. azimkârane ve daha kuvvetli mukavemet çarelerini düşünmek gerektiğini söyleyerek, bu antlaşmayı tanımadığını belirtti.<br />
<br />
<br />
I. Sevr Antlaşmasının önemli maddeleri :<br />
<br />
a) Trakya'da Midye doğusunda Podima denilen yerin yedi kilometre kuzey-doğusunda bir noktadan Marmara kıyılarında Kalitarya -Selimpaşanın bir kilometre güney-doğusuna kadar uzanan bir çizginin batısında kalan kısım Yunanistan'a bırakılacaktır.<br />
<br />
b) Fransa'ya: Osmanlı Devleti Suriye'yi Fransa'ya terk ediyordu. Sınır Mardin, Urfa ve Cebetibereket'in kuzeyinden geçecektir.<br />
<br />
c) İngiltere'ye: Arabistan ve Mezopotamya (Musul dahil) İngiltere'ye bırakılacaktır.<br />
<br />
<br />
II. Siyasî hükümler :<br />
<br />
a) İstanbul: Azınlıkların haklarını gözettiği müddetçe İstanbul, Osmanlı Devletinin başkenti olarak kalacak, aksi takdirde Türklerden alınacaktır.<br />
<br />
b) Boğazlar: Savaş zamanında bile bütün devletlerin gemilerine açık bulundurulacak, "Boğazlar Komisyonu" adını taşıyan bir komisyonun idaresine bırakılacaktır. Türkiye'nin bu komisyonda üyesi bulunmayacak, komisyonun ayrı bayrağı, ayri bütçesi olacaktır.<br />
<br />
c) Kürdistan: Doğudaki Kürtler, ayrı bir devlet kurmak isterlerse, Türkiye buna müsaade edecektir. ,<br />
<br />
d) Ermenistan: Doğu Anadolu -illerinin bir kısmında hür ve bağımsız bir Ermenistan kurulacaktır. Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırın saptanması, Birleşik Amerika Devletleri Cumhurbaşkanı Vilson'un hakemliğine bırakılacaktır.<br />
<br />
e) İzmir: Türk egemenliğinde kalacak, fakat Osmanlı Devleti egemenlik haklarını Yunanistan'a bırakacaktır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Minos Uygarlığı]]></title>
			<link>https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-Minos-Uygarl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-1287</link>
			<pubDate>Sun, 25 Mar 2007 23:20:46 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.hepimizbiriz.com/forum/member.php?action=profile&uid=6">redline</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-Minos-Uygarl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-1287</guid>
			<description><![CDATA[Minos Uygarlığı Dini<br />
(Eski Girit Dini)<br />
<br />
M.Ö. 3000 yılında Girit Adası'nda ( Yunanistan) kurulan başkentleri Knosos olan Minos Uygarlığı ; M.Ö. 1200 lerde Dorların Girit Adasını ele geçirmeleriyle sona ermiştir. Aslında Minos ,efsane ile tarih arasında bir kişiliğe sahiptir. Bölgedeki korsanları yenerek Girit Merkezli bir devlet kuran Minos'un adı zamanla efsanelere karışırken öte yandan Minos adı özel ad olmaktan çıkıp bir hanedana mensup olanların ünvanı niteliğini (firavunlar gibi) kazanmıştır. Dolayısıyla zaman içinde Girit'le özdeşleşen bu unvan aynı zamanda Girit te doğan uygarlığın da adı olur.<br />
<br />
GİRİT TARİHİNİN ANAHATLARI<br />
<br />
Günümüzde de Girit kronolojisi , bütünüyle olmasa da , Evans&#8217;ın yaptığı çalışmalara dayanmakta ve onun terminolojisini kullanmaktadır.<br />
<br />
İlk Çağ Girit tarihini şu ana başlıklarla özetleyebiliriz:<br />
<br />
1. Neolitik dönem (MÖ 6000 - 2600)<br />
<br />
Girit paleolitik dönem boyunca iskan edilmemiş gibi gözükmektedir. Adaya ilk gelenlerin Anadolu&#8217;dan geldikleri sanılmakta ve adada Neolitik dönemin bu şekilde başladığı kabul edilmektedir.<br />
<br />
Bu dönemde konut inşaatı ve alet kullanımı gelişmiş ve ilk ana tanrıça idolleri ortaya çıkmıştır. Ayrıca bu dönemde Girit çevresindeki adalarla ilişki içine de girmeye başlamıştır.<br />
<br />
2. Eski Minos Dönemi (MÖ 2600 - 2100)<br />
<br />
Bu dönem aynı zamanda adada ilk metalin kullanıldığı zamanlardır. Evans&#8217;a göre adada ilk metal kullanımı buraya kaçan Mısır&#8217;lılar tarafından başlatılmıştır. Ancak bu görüş zamanla terk edilmiş ve adadaki metal kullanımına geçişte kaynağın Anadolu olduğu anlaşılmıştır. Böylece adanın doğu bölümünün de uygarlaşmada Anadolu ile bir köprü teşkil ettiği görülmüştür.<br />
<br />
Bu dönemde Girit çevresindeki adalarla da ticaret ilişkilerini geliştirmiştir. Bu da büyük ölçüde Girit&#8217;in denizcilikte , bölgedeki diğer uygarlıklara göre , ileri olmasından kaynaklanmıştır.<br />
<br />
Bu dönemin sonuna doğru Knossos önem kazanmaya başlamıştır.<br />
<br />
3. Orta Minos Dönemi (MÖ 1600 - 1400)<br />
<br />
Bu dönemde Girit Uygarlığında hızlı bir ilerleme kaydedilmiştir. Bu dönemin en önemli özelliği Anadolu ile olan ilişkilerin zayıflaması , buna karşılık Mısır ile olan ilişkilerin kuvvetlenmesidir. Buna bağlı olarak Girit&#8217;in doğusu zamanla önemini kaybetmiş ve orta kısımlar kuvvetlenmeye başlamıştır.<br />
<br />
Girit Kronolojisinde bu dönem sarayların yapımına göre Eski ve Yeni Saraylar Devirleri olmak üzere ikiye ayrılır.<br />
<br />
Eski Saraylar Devri MÖ 2000 ile 1700 yılları arasına tarihlenir. Bu dönemde Girit yüzünü Ege adaları ve Mısır&#8217;a çevirmiş ve buralarda yoğun ekonomik ilişkilere girmiştir. Öte yandan Anadolu ile olan ilişkiler zayıflamaya başlamıştır. Ekonominin ağırlığının doğudan orta bölgelere kayması da bu dönemde hızlanmıştır. MÖ 2000 yılında adanın doğu bölgesinde , Mallia&#8217;da inşa edilen bir sarayın 1900&#8217;de itibaren kullanılmamaya başlanması bu bölgenin ekonomik gerileyişi hakkında da ipuçları vermektedir.<br />
<br />
Eski Saraylar devrinde Orta Girit&#8217;e bulunan iki şehir ön plana çıkmıştır. Bunlardan birincisi Ege adaları ile ticareti geliştiren Knossos öteki de Mısır ile ticareti geliştiren Paestos&#8217;dur. Bu şehirlerdeki ekonomik zenginlik kalıntıları gün ışığına çıkartılan saraylarla da ortaya konmuştur . Her iki şehir arasında zaman zaman çekişmeler olsa da Knossos üstünlüğünü ortaya koymuştur.<br />
<br />
Bu dönemin sonunda bölgedeki binalarda bir yıkım göze çarpmaktadır. Bu yıkımın kaynağı büyük bir olasılıkla adaya dışarıdan gelen istilacılar olmakla birlikte daha araştırılmaktadır.<br />
<br />
Yeni Saraylar devrinde ise , Girit uygarlığı sanki hiç bir kesintiye uğramamış gibi devam etmektedir. Knossos&#8217;da , Phaestos&#8217;da ve Mallia&#8217;da yeni saraylar inşa edilmiş , eskileri de onarılmıştır.<br />
<br />
Bu dönemde Girit şehirleri arasında rekabet devam etmiş de olsa Knossos her bakımdan üstünlüğünü ortaya koymuştur.<br />
<br />
4. Yakın Minos Dönemi (MÖ 1600 - 2100)<br />
<br />
Bu dönem Knossos krallığının egemen olduğu dönemdir. Evans bu dönem uygarlığını , efsanevi kral Minos&#8217;dan ötürü , Minos uygarlığı diye adlandırmayı uygun bulmuştur.<br />
<br />
Bu dönemde Knossos&#8217;da Minos diye bir kralın bulunduğuna dair tarihi belgeler yoktur , ancak MÖ 1700-1400 yılları arasında hüküm süren bir hanedanın krallarının Minos ya da buna benzer bir isimle adlandırıldığı düşünülmektedir.<br />
<br />
Bu dönemde Girit&#8217;in büyük bir deniz üstünlüğüne sahip olduğu bilinmektedir. Thukydides bu konuda şöyle yazmaktadır :<br />
<br />
&#8220; Geleneğe göre bir donanmaya ilk olarak Minos sahip oldu ; bugün Yunan Denizi adını verdiğimiz şeyin büyük bir kısmına gücünü kabul ettirdi ; Kyklades adalarına boyun eğdirdi ve Karia&#8217;lıları kovduğu bu adalarda ilk olarak koloniler kurdu; adalara vali olarak öz oğullarını yerleştirmişti ; ayrıca vergilerin toplanmasını daha kolayca sağlamak amacıyla korsanlığı elinden geldiğince ortadan kaldırdı.&#8221; ( Peloponnesos Savaşı 1 , 4)<br />
<br />
Knossos ayrıca , bu dönemde diğer Ege adalarına hükmetmeye başlamış ve gücünü Yunanistan&#8217;a , anakaraya kadar genişletmiştir. Mısır&#8217;da , On sekizinci sülale de Keftiu ülkesine yani Girit&#8217;e hediyeler göndermiştir.<br />
<br />
Ancak Girit uygarlığının sonu MÖ 1400 yılına doğru bir yıkımla gelmiştir.Bu dönem saraylarında, yapılarında bir yangın izine rastlanmaktadır. Yıkımın nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte dışarıdan gelen bir istila ya da içeriden bir ayaklanma olasılıkları tartışılmaktadır.<br />
<br />
Bu yıkımdan sonra ise gelen Akha istilaları adayı Helenleştirmiş ancak uzun yıllar boyunca eski kültürü ve dili koruyanlar olmuştur.<br />
<br />
Daha sonraları Miken egemenliğine giren Girit MÖ 1100 yıllarında da Dor hakimiyeti altına girmiştir. Bu dönemde bir kere daha yakıp yıkılan Girit artık bir Yunan şehri olarak eski, görkemini kaybetmiştir.<br />
<br />
GİRİT İLE İLGİLİ KLASİK KAYNAKLAR ve EFSANELER<br />
<br />
Klasik Yunan Mitolojisinde Girit ile ilgili anılar yerini mitoslara bırakmış ve burası ile ilgili değişik mitler oluşmuştur.<br />
<br />
Bunlardan en önemlisi kuşkusuz Minos ile ilgili olan mitlerdir.<br />
<br />
Minos adının belli yaşamış bir krala mı ait olduğu yoksa Midas , Cæsar gibi yaşamış kişilerden alınan bir unvan mı olduğu tartışmalıdır. Ancak mitolojik öykülerde Girit dönemini anlatmak için kullanılmaktadır. Mitolojide de Minos boğa kültünden ayrı olarak geçmez.<br />
<br />
Mitolojiye göre Minos Zeus ile Europe&#8217;nin üç çocuğundan biridir. Minos efsanesini Azra Erhat şöyle anlatır :<br />
<br />
&#8220; Minos Girit tahtına çıkmak isteyince üç kardeş arasında kavga kopmuş, ama Minos tanrıların kendisinden yana olduklarını ileri sürmüş, bunu kanıtlamak üzere de Poseidon tanrıdan bir dilek dilemiş, denizden bir boğa çıkarmasını istemiş ve bu boğayı da gene tanrıya kurban etmeye söz vermiş. Dilediği gibi olmuş, denizden köpükler gibi ak bir boğa çıkagelmiş. Minos boğayı almış, tahta oturmuş ama hayvanı tanrıya kurban etmeyi unutmuş. Güzelim ak boğayı sürülerinin arasına damızlık olarak göndermiş. Bu duruma çok kızan deniz tanrı, ak boğayı Minos&#8217;un başına bela etmiş; bir efsaneye göre de hayvan kudurmuş , ortalığı kasıp kavurduğu bir sırada Herakles&#8217;in elinden öldürülmüş, ama iş bununla da kalmamış, kralın karısı Pasiphae bu boğaya doğadışı bir aşkla tutulmuş ve onunla birleşmiş. Kral Minos güneş tanrı Helios&#8217;un kızlarından Pasiphae ile evlenmişti. Bir zamanlar Europe gibi boğaya vurulan Pasiphae ak boğayla birleşebilmek için Daidalos&#8217;a bir inek heykeli yaptırır, içine girer ve gebe kalarak Minotauros&#8217;u doğurur. Ondan sonra da doğurur. Ondan sonra da Girit sarayının yaşamı karmakarışık olur. Helios döllerinin hepsi gibi Pasiphae de büyücüdür, seviştiği boğayı öldürttü diye Minos&#8217;u büyüler, yatağından yılanlar, çıyanlar, akrepler çıkmasını sağlar. Bunlar işi çapkınlığa vuran Minos&#8217;un yatağına giren her kadını sokup öldürmekteymişler. &#8220;<br />
<br />
Minos hakkında anlatılagelen bu efsaneler de Minos&#8217;un Yunan mitolojisinde Midas&#8217;a benzer bir yer aldığını göstermektedir. Bu efsanede boğa kültünün önemi de dikkat çekmektedir. Burada Minos&#8217;un boğayı kurban etmemesi ve sonrasında da bu boğayı öldürmesi sonucu bir tür lanetlenme ile karşı karşıya kalması anlatılmaktadır. Başka bir efsaneye göre de bu yılanların,çıyanların ve kreplerin Minos&#8217;un sperminden çıkması , Girit kraliyet soyuna karşı da bir tepki olduğunu göstermektedir.<br />
<br />
Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta da Pasiphae olarak gözükmektedir. Pasiphae&#8217;nin, Helios soyundan olması ve büyücü olması boğa ile ilintili ay kültü ile güneş kültü arasındaki bir karşıtlığı yansıtmaktadır.<br />
<br />
Bütün bunların yanında Minos, Yunanlılara göre halkının üzerinde adil ve düzgün bir şekilde hüküm sürmüş bir hükümdardır.<br />
<br />
Minos&#8217;un hükümdarlığı da , doğu kültürlerinde olduğu gibi tanrısaldır. Minos da kanunları Zeus&#8217;un iradesi ile yapmaktadır. Bunu kanıtlamak için de her dokuz yılda bir İda mağarasına gitmektedir ve burada tanrısal ilhamı da almaktadır.<br />
<br />
Minos&#8217;un mitolojide bir çok yere gitmiş olması da Girit kolonilerinin buralara uzandığını göstermektedir.<br />
<br />
Minos ile ilgili en ünlü efsanelerden biri de yukarıda kısaca sözü geçen Minotauros efsanesidir.<br />
<br />
Azra Erhat , Mitoloji Sözlüğü&#8217;nde (bkz Kaynakça) Minotauros&#8217;u şöyle anlatır:<br />
<br />
&#8220; Adı Minos&#8217;un boğası anlamına gelen Minotauros insan bedenli boğa başlı bir canavarmış. Tanrı Poseidon&#8217;un kral Minos&#8217;a gönderdiği bir boğa ile Minos&#8217;un karısı Pasiphae&#8217;den doğmaymış. Minos bu korkunç yaratığı saklamak için mimarı Daidalos&#8217;a Labyrinthos sarayını yaptırmış. Theseus Minos&#8217;un kızı Ariadne&#8217;nin yardımı ile Minotauros&#8217;u öldürmüş. Minotauros Girit sarayında derin izler bırakmış olan Girit&#8217;e özgü bir boğa kültünün simgesi olsa gerek. &#8220;<br />
<br />
Aslında bu efsane çok önemli ipuçları da vermektedir. Minotauros sadece Minos&#8217;un boğası anlamına gelmemekle birlikte bir bileşik isim olarak Boğa Minos anlamına da gelmektedir. Eğer Minos&#8217;u bir unvan olarak düşünürsek Boğa Kral gibi bir anlam kazanabilir. Bu ise daha eski dönemlerden kalan bir unvanı ya da bir tapınakta duran bir Boğa-tanrı heykeli ile ilişkili bir kültü düşündürtmektedir.<br />
<br />
<br />
GİRİT&#8217;TE MİNOS DÖNEMİ İNANÇLARI<br />
<br />
Bütün eski topluluklarda olduğu gibi Girit&#8217;te de din toplumsal hayatta önemli bir yer tutuyordu. Yapılan kazılar önemli dini merkezleri ortaya çıkartmış ve dönemin inançları hakkında bilgi vermiştir. Ancak o dönemlerden kalan yazılı belge eksikliği nedeniyle bazı dinsel törenlerin içeriği tespit edilememiş , sembollerin açıklanması tam olarak yapılamamış ve Girit halkının dini yaşayışları tam olarak açıklığa kavuşmamıştır.<br />
<br />
Girit&#8217;te de Anadolu&#8217;da olduğu gibi ilk zamanlarda anaerkil bir kültün var olduğu bulunan ana tanrıça figürlerinden anlaşılmaktadır. Araştırmalar Girit&#8217;te bir çok farklı ana tanrıça kültünün de varlığını göstermiştir.<br />
<br />
Girit dininin en büyük özelliği yaygın sembol kullanımıdır. Bugün tamamı çözülmemiş olsa da bir çok sembolün tanrısal kuvvetleri simgelemek için kullanıldığı tespit edilmiştir.<br />
<br />
En sık rastlanılan sembollerden biri boynuz çifti idi. Boğa kültünün yaygın olduğu bir yerde boynuz sembolizminin olması da doğaldır. Ayrıca doğuda olduğu gibi yukarı bakan boynuz çiftinin ay kültü ile de ilişkili olduğu düşünülebilir.<br />
<br />
Sık rastlanan bir başka dini sembol de , klasik dönem boyunca da Zeus&#8217;un simgesi olarak önemini koruyacak olan çift başlı baltadır. Çeşitli törenlerde tören aleti olarak gördüğümüz çift başlı balta çeşitli dini betimlemelerde de yer almaktadır .<br />
<br />
Çift başlı balta ilginç bir etimolojiye de ışık tutmaktadır. Yunanca da labr&#8230;j / labris diye adlandırılan çift başlı balta LabÚrinqoj/Labirent sözcüğünün kökeninde bulunmaktadır. Knossos sarayına eskiden LabÚrinqoj denildiği düşünülürse bu ismin bu sarayda sık sık sembolü bulunan çift başlı baltadan geldiği düşünülebilinir. Bu sözcükten türeme sıfatların klasik çağda Zeus&#8217;a da verildiğini görmekteyiz.<br />
<br />
Girit dinine ait bir ilginç sembol de haçtır. Haç tekerlek ya da gamalı haç olarak bazen de başka görüntülerle resmedilmekteydi. Alexiuo &#8220; en akla yakın teoriye göre , haç ve tekerlek , yıldız ve güneşi simgeliyordu . Haçın kolları güneşin veya bir yıldızın ışınlarını , tekerlek de , ilkel insan tarafından göğü boylu boyunca kateden bir arabanın tekerleği olarak düşünülen güneş kursunu temsil ediyordu.&#8221; demektedir. Bizim görüşümüze göre haçın daha derin bir sembolizmi vardır ve diğer doğu dinlerinde de görülen bu sembolizmin açıklanması başka bir çalışmanın konusudur.<br />
<br />
Diğer ilkel dinlerde olduğu gibi burada da fetişizme ait buluntular mevcuttur. Yapılan kazılarda , halkın üzerlerinde çeşitli idoller taşıdıkları , göktaşlarını ve bazı özel taşları bir kült nesnesi olarak kullandıkları tespit edilmiştir.<br />
<br />
Girit uygarlığının ilk çağlarında çıplak kadın figürleri sık kullanılan idoller arasındaydı. Ayrıca bu dönemlerde çan biçimli idoller de sık kullanılıyordu.<br />
<br />
Eski Girit dininde ağaç ve hayvan kültleri de önemli bir yer tutmaktadır. Bir çok yerde kutsal ağaçlar olduğu , ve bunların yanında kült merkezlerinin oluşturulduğu bugün bilinmektedir.<br />
<br />
Bazı dini tasvirlerden görüldüğü üzere kutsal ağaçlar çitle çevriliyor ve buralarda dini ayin yapılıyordu. Törenin tam olarak nasıl olduğu tam bilinmemekle birlikte töreni gerçekleştirenlerin ağaca dokundukları , etrafında dans ettikleri tespit edilmiştir. Bazı törenlerde ağacın kökünden sökülmesi de gerçekleşmekteydi. Ayrıca ağaç figürleri ile birlikte çift başlı balta figürlerinin de görülmesi ilginçtir.<br />
<br />
Hayvan kültleri arasında ise en önemli yer tutan kuşkusuz boğa kültüdür. Boğa kültü Yunan mitolojisindeki bir çok mit içinde yer almaktadır. Boğa kültünün Anadolu kaynaklı olduğu düşünülmektedir. Ancak Girit&#8217;e kültür olarak yakın olan Mısır&#8217;da da boğa ile ilgili Apis ve Hather kültlerinin olması kültürel etkileşimin daha karmaşık olduğunu göstermektedir.<br />
<br />
Dini tasvirlerde ayrıca , hayvan başlı , insan vücutlu tasvirler de görülmektedir. Bunların maske takılarak yapılan dini törenlerle ilişkili oldukları düşünülmektedir. Bu varlıkların aynı zamanda libasyon hizmetinde bulunduklarının da görülmesi bu törenlerle olan ilişkiyi güçlendirmektedir.<br />
<br />
Girit kültüründeki insan biçimli tanrıların ne zaman ve nasıl ortaya çıktıkları ise tam olarak bilinememektedir.<br />
<br />
Ana tanrıça figürleri , tıpkı Anadolu&#8217;da ve Mezopotamya&#8217;da olduğu gibi bitki ve hayvan dünyasına hükmeder biçimde ortaya konmuşlardır. Yine Anadolu ve Mezopotamya&#8217;da olduğu gibi Ana tanrıça burada da hayat ağacı ve çeşitli hayvanlarla birlikte resmedilmektedir.<br />
<br />
Ana tanrıça gösterimleri yere bağlı olarak da değişebilmektedir. Örneğin bir dağ yakınında ana tanrıça bir dağ tanrıçası görünümünü almakta , ekili alanlar yakınında ise tarımla ilgili özellikleri taşımaktadır.<br />
<br />
Bir önemli ana tanrıça tasviri de yılanlı tanrıçadır. Bir görüşe göre kişileştirilmiş yılan tasviri olan bu figürler başka bir görüşe göre ise yılan sembolizmi ile ana tanrıçanın yer altı dünyasına da hükmettiğini gösteren bir figürdür. Ancak bizim görüşümüze göre bu ana tanrıçanın yılanlardan koruma özelliğini de gösteriyor olabilir.<br />
<br />
Bunun yanında ana tanrıça figürü ile birlikte bir erkek figürüne sık rastlanmamaktadır. Bu durum bazı araştırmacılara Girit&#8217;te &#8220;tek tanrılı&#8221; bir din olabileceğini düşündürtmüşse de bu konuda kesin kanıtlar bulunamamıştır. Zeus ile ilgili inançlarda bile Girit&#8217;tin bu kadar önemli olması orada da Ana tanrıçaya eşlik eden bir tanrı olduğunu düşündürtmektedir. Ayrıca bulunan bazıtasvirlerde erkek tanrının aslanlarla beraber olması ve silahlı olarak resmedilmesi Girit&#8217;te erkek tanrı tapımı olduğunu göstermektedir.<br />
<br />
KÜLT MERKEZLERİ<br />
<br />
Yapılan kazılar Girit&#8217;te bir çok kült merkezini açığa çıkartmıştır. Bu kültürde klasik Yunan kültüründe örnekleri olduğu gibi büyük tapınaklar inşa edilmediği için kült merkezleri ancak oralarda bulunan mücevher , heykel , silah gibi sunularla ya da kutsal kaplar , libasyon kapları , üç ayaklı kazanlar gibi eşyalarla tanınabilmektedir.<br />
<br />
Önemli kült merkezleri en eski zamanlardan beri kullanılmış olan ve mitlere konu olmuş mağaralardır. Girit&#8217;te bir çok mağarada kült töreni yapılmaktaydı. Yapılan araştırmalarda bir çok mağarada adak idollerinin bulunması bu görüşü desteklemektedir.<br />
<br />
Mağaralar içinde en önemli olanı , klasik devirde de içinde Rhea&#8217;nın Zeus&#8217;u doğurduğuna inanılan , Dikta mağarasıdır. Bu mağaranın en eski dönemlerden itibaren bir kült merkezi olduğu bilinmektedir.<br />
<br />
Orta Minos devrinin ilk dönemlerinde , dağ tepelerinde , kutsal bir ağacın civarında , kaynak kenarlarında ve kayalıklarda kült merkezleri oluşturulmuştur. Yine aynı dönemde ev içlerinde de kutsal yerler belirlenmeye başlamıştır.<br />
<br />
Dağ tepelerine ya da çıkılabilen sarp kayalıklara duvar örülüyor ve buralardaki kutsal alanlar belirleniyordu. Bu alanlarda festival zamanlarında törenler yapılmaktaydı. Ayrıca buralarda yaz ve kış gündönümlerinde ateş yakılarak tören yapıldığı ve ateşlere adak eşyaları atıldığı da ortaya çıkarılmıştır.<br />
<br />
DİNSEL TÖRENLER<br />
<br />
Diodorus&#8217;a göre &#8220; Girit&#8217;liler tanrılara yakarışların , kurban törenlerinin ve gizemlerin kendi buluşları olduklarını ve diğer toplumların bunları kendilerinden aldıklarını söylerler. &#8220;<br />
<br />
İçerikleri tam bilinmese de bu törenlerin Girit kültüründe büyük rol oynadıkları kesindir.<br />
<br />
Girit&#8217;te kanlı kurban ayinleri de önemli bir yer tutmaktaydı. Boğa , keçi ve domuz sık kurban edilen hayvanlar arasındaydılar. Kurban töreni sırasında aynı zamanda meyve ve başka yiyecekler de sunuluyordu.<br />
<br />
Hagia Triada&#8217;da bulunan bir lahit üzerindeki betimlemelere göre Alexiou bir kurban törenini şöyle anlatmaktadır :<br />
<br />
&#8220; Hagia Triada lahdinde tahta bir masa üzerine sıkıca bağlanmış bir boğa betimlenmiştir : Hayvan henüz öldürülmüştür , boğazından kan akmakta ve bu bir kabın içinde toplanmaktadır ; bu arada daha küçük başka hayvanlar da, muhtemelen keçi ve koçlar masanın altında kurban edilme sıralarını beklemektedir. Kurban kesimi flüt eşliğinde cereyan eder. Sonunda içleri kan dolu kaplar , kulplarından bir sırık geçirilerek , bunu omuzuna yerleştiren bir kadın tarafından götürülür. Rahibe kapları alır ve iki çifte balta arasında duran daha büyük bir kovanın içine kanları boşaltır. Şüphesiz ki bu , kurban töreninin doruk noktası , en kutsal anıdır. Yedi telli bir Lyra&#8217;nın nağmeleri buna eşlik eder. Knossos&#8217;da , Büyük Rahibin Evi&#8217;nde olduğu gibi, diğer bazı durumlarda da , kan veya bir başka sıvı yerdeki bir çukura boşaltılır , buradan bir oluk ile akıtılır. Diğer dinlerdeki paralellerine dayanarak , kurban töreninde hazır bulunan inananların , kutsal hayvanın vücudundan birer parça aldıkları düşünülebilir. Kurban edilen hayvanların derileri tapınağa adanır. Hagia Triada reliefli kasesindeki işte bu konuyu işler . Yine muhtemeldir ki , kurban töreni sırasında , tıpkı Homeros&#8217;un anlattığı gibi , kesilecek hayvanın başından aşağı öğütülmüş tahıl serpilirdi. &#8220;<br />
<br />
Ayrıca Girit halkının hayvan idollerini de tapınaklara adadıkları bilinmektedir.<br />
<br />
Bayram zamanları ise danslarla kutlanıyordu. Dans ele geçen buluntulara göre en önemli dinsel törenlerden biri sayılmaktadır. Çeşitli kaplarda , mühürlerde hatta saray duvarlarında dans eden figürler rastlanmaktadır. Bayram zamanlarında ateş yakmak , salıncakta sallanmak sık yapılan törenler arasındaydılar. Ele geçen tasvirlere göre boğa oyunları da yılın belli zamanları yapılıyor ve önemli bir yer tutuyordu.<br />
<br />
Festival zamanları tören alayları oluşturmak , tıpkı diğer bazı doğu dinlerinde olduğu gibi , Girit&#8217;te de sık rastlanan bir uygulama idi.<br />
<br />
Bayram zamanları tam olarak saptanamamış olmakla birlikte en önemli iki bayram İlkbahar bayramı ve zeytin toplama zamanı idi.<br />
<br />
Girit kültüründe ayrıca bir ölüler kültü olduğu da söylenebilir. Ölülerin eşyaları ile , hatta lamba ile gömüldüğü göz önüne alınırsa Girit halkının ölümden sonra bir hayatın varlığına inandıkları söylenebilir. Lahitler üzerindeki dinsel figürlerin bolluğu da bu nedenle olmalıdır. Ayrıca mezar civarlarında sunular bulunması da bu görüşü güçlendirmektedir.<br />
<br />
Kült gerekleri rahipler değil rahibeler tarafından yerine getirilmekteydi. Bunun da ana tanrıça kültünden ötürü doğal olması gerekmekteydi. Rahipler ise daha geç devirlerde ortaya çıkmışlardır.<br />
<br />
Betimlemelerde gördüğümüz üzere rahip ve rahibeler törenlerde hazır bulunmaktaydılar. Rahip ve rahibeler törene katılan diğer kişilerden üzerlerindeki kıyafetlerle ayırt edilebilmekteydiler. Rahip ve rahibelerin törenler sırasında doğu kökenli giysiler giymeleri ise Girit dininin doğu kökenleri hakkında düşündürtücüdür.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Minos Uygarlığı Dini<br />
(Eski Girit Dini)<br />
<br />
M.Ö. 3000 yılında Girit Adası'nda ( Yunanistan) kurulan başkentleri Knosos olan Minos Uygarlığı ; M.Ö. 1200 lerde Dorların Girit Adasını ele geçirmeleriyle sona ermiştir. Aslında Minos ,efsane ile tarih arasında bir kişiliğe sahiptir. Bölgedeki korsanları yenerek Girit Merkezli bir devlet kuran Minos'un adı zamanla efsanelere karışırken öte yandan Minos adı özel ad olmaktan çıkıp bir hanedana mensup olanların ünvanı niteliğini (firavunlar gibi) kazanmıştır. Dolayısıyla zaman içinde Girit'le özdeşleşen bu unvan aynı zamanda Girit te doğan uygarlığın da adı olur.<br />
<br />
GİRİT TARİHİNİN ANAHATLARI<br />
<br />
Günümüzde de Girit kronolojisi , bütünüyle olmasa da , Evans&#8217;ın yaptığı çalışmalara dayanmakta ve onun terminolojisini kullanmaktadır.<br />
<br />
İlk Çağ Girit tarihini şu ana başlıklarla özetleyebiliriz:<br />
<br />
1. Neolitik dönem (MÖ 6000 - 2600)<br />
<br />
Girit paleolitik dönem boyunca iskan edilmemiş gibi gözükmektedir. Adaya ilk gelenlerin Anadolu&#8217;dan geldikleri sanılmakta ve adada Neolitik dönemin bu şekilde başladığı kabul edilmektedir.<br />
<br />
Bu dönemde konut inşaatı ve alet kullanımı gelişmiş ve ilk ana tanrıça idolleri ortaya çıkmıştır. Ayrıca bu dönemde Girit çevresindeki adalarla ilişki içine de girmeye başlamıştır.<br />
<br />
2. Eski Minos Dönemi (MÖ 2600 - 2100)<br />
<br />
Bu dönem aynı zamanda adada ilk metalin kullanıldığı zamanlardır. Evans&#8217;a göre adada ilk metal kullanımı buraya kaçan Mısır&#8217;lılar tarafından başlatılmıştır. Ancak bu görüş zamanla terk edilmiş ve adadaki metal kullanımına geçişte kaynağın Anadolu olduğu anlaşılmıştır. Böylece adanın doğu bölümünün de uygarlaşmada Anadolu ile bir köprü teşkil ettiği görülmüştür.<br />
<br />
Bu dönemde Girit çevresindeki adalarla da ticaret ilişkilerini geliştirmiştir. Bu da büyük ölçüde Girit&#8217;in denizcilikte , bölgedeki diğer uygarlıklara göre , ileri olmasından kaynaklanmıştır.<br />
<br />
Bu dönemin sonuna doğru Knossos önem kazanmaya başlamıştır.<br />
<br />
3. Orta Minos Dönemi (MÖ 1600 - 1400)<br />
<br />
Bu dönemde Girit Uygarlığında hızlı bir ilerleme kaydedilmiştir. Bu dönemin en önemli özelliği Anadolu ile olan ilişkilerin zayıflaması , buna karşılık Mısır ile olan ilişkilerin kuvvetlenmesidir. Buna bağlı olarak Girit&#8217;in doğusu zamanla önemini kaybetmiş ve orta kısımlar kuvvetlenmeye başlamıştır.<br />
<br />
Girit Kronolojisinde bu dönem sarayların yapımına göre Eski ve Yeni Saraylar Devirleri olmak üzere ikiye ayrılır.<br />
<br />
Eski Saraylar Devri MÖ 2000 ile 1700 yılları arasına tarihlenir. Bu dönemde Girit yüzünü Ege adaları ve Mısır&#8217;a çevirmiş ve buralarda yoğun ekonomik ilişkilere girmiştir. Öte yandan Anadolu ile olan ilişkiler zayıflamaya başlamıştır. Ekonominin ağırlığının doğudan orta bölgelere kayması da bu dönemde hızlanmıştır. MÖ 2000 yılında adanın doğu bölgesinde , Mallia&#8217;da inşa edilen bir sarayın 1900&#8217;de itibaren kullanılmamaya başlanması bu bölgenin ekonomik gerileyişi hakkında da ipuçları vermektedir.<br />
<br />
Eski Saraylar devrinde Orta Girit&#8217;e bulunan iki şehir ön plana çıkmıştır. Bunlardan birincisi Ege adaları ile ticareti geliştiren Knossos öteki de Mısır ile ticareti geliştiren Paestos&#8217;dur. Bu şehirlerdeki ekonomik zenginlik kalıntıları gün ışığına çıkartılan saraylarla da ortaya konmuştur . Her iki şehir arasında zaman zaman çekişmeler olsa da Knossos üstünlüğünü ortaya koymuştur.<br />
<br />
Bu dönemin sonunda bölgedeki binalarda bir yıkım göze çarpmaktadır. Bu yıkımın kaynağı büyük bir olasılıkla adaya dışarıdan gelen istilacılar olmakla birlikte daha araştırılmaktadır.<br />
<br />
Yeni Saraylar devrinde ise , Girit uygarlığı sanki hiç bir kesintiye uğramamış gibi devam etmektedir. Knossos&#8217;da , Phaestos&#8217;da ve Mallia&#8217;da yeni saraylar inşa edilmiş , eskileri de onarılmıştır.<br />
<br />
Bu dönemde Girit şehirleri arasında rekabet devam etmiş de olsa Knossos her bakımdan üstünlüğünü ortaya koymuştur.<br />
<br />
4. Yakın Minos Dönemi (MÖ 1600 - 2100)<br />
<br />
Bu dönem Knossos krallığının egemen olduğu dönemdir. Evans bu dönem uygarlığını , efsanevi kral Minos&#8217;dan ötürü , Minos uygarlığı diye adlandırmayı uygun bulmuştur.<br />
<br />
Bu dönemde Knossos&#8217;da Minos diye bir kralın bulunduğuna dair tarihi belgeler yoktur , ancak MÖ 1700-1400 yılları arasında hüküm süren bir hanedanın krallarının Minos ya da buna benzer bir isimle adlandırıldığı düşünülmektedir.<br />
<br />
Bu dönemde Girit&#8217;in büyük bir deniz üstünlüğüne sahip olduğu bilinmektedir. Thukydides bu konuda şöyle yazmaktadır :<br />
<br />
&#8220; Geleneğe göre bir donanmaya ilk olarak Minos sahip oldu ; bugün Yunan Denizi adını verdiğimiz şeyin büyük bir kısmına gücünü kabul ettirdi ; Kyklades adalarına boyun eğdirdi ve Karia&#8217;lıları kovduğu bu adalarda ilk olarak koloniler kurdu; adalara vali olarak öz oğullarını yerleştirmişti ; ayrıca vergilerin toplanmasını daha kolayca sağlamak amacıyla korsanlığı elinden geldiğince ortadan kaldırdı.&#8221; ( Peloponnesos Savaşı 1 , 4)<br />
<br />
Knossos ayrıca , bu dönemde diğer Ege adalarına hükmetmeye başlamış ve gücünü Yunanistan&#8217;a , anakaraya kadar genişletmiştir. Mısır&#8217;da , On sekizinci sülale de Keftiu ülkesine yani Girit&#8217;e hediyeler göndermiştir.<br />
<br />
Ancak Girit uygarlığının sonu MÖ 1400 yılına doğru bir yıkımla gelmiştir.Bu dönem saraylarında, yapılarında bir yangın izine rastlanmaktadır. Yıkımın nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte dışarıdan gelen bir istila ya da içeriden bir ayaklanma olasılıkları tartışılmaktadır.<br />
<br />
Bu yıkımdan sonra ise gelen Akha istilaları adayı Helenleştirmiş ancak uzun yıllar boyunca eski kültürü ve dili koruyanlar olmuştur.<br />
<br />
Daha sonraları Miken egemenliğine giren Girit MÖ 1100 yıllarında da Dor hakimiyeti altına girmiştir. Bu dönemde bir kere daha yakıp yıkılan Girit artık bir Yunan şehri olarak eski, görkemini kaybetmiştir.<br />
<br />
GİRİT İLE İLGİLİ KLASİK KAYNAKLAR ve EFSANELER<br />
<br />
Klasik Yunan Mitolojisinde Girit ile ilgili anılar yerini mitoslara bırakmış ve burası ile ilgili değişik mitler oluşmuştur.<br />
<br />
Bunlardan en önemlisi kuşkusuz Minos ile ilgili olan mitlerdir.<br />
<br />
Minos adının belli yaşamış bir krala mı ait olduğu yoksa Midas , Cæsar gibi yaşamış kişilerden alınan bir unvan mı olduğu tartışmalıdır. Ancak mitolojik öykülerde Girit dönemini anlatmak için kullanılmaktadır. Mitolojide de Minos boğa kültünden ayrı olarak geçmez.<br />
<br />
Mitolojiye göre Minos Zeus ile Europe&#8217;nin üç çocuğundan biridir. Minos efsanesini Azra Erhat şöyle anlatır :<br />
<br />
&#8220; Minos Girit tahtına çıkmak isteyince üç kardeş arasında kavga kopmuş, ama Minos tanrıların kendisinden yana olduklarını ileri sürmüş, bunu kanıtlamak üzere de Poseidon tanrıdan bir dilek dilemiş, denizden bir boğa çıkarmasını istemiş ve bu boğayı da gene tanrıya kurban etmeye söz vermiş. Dilediği gibi olmuş, denizden köpükler gibi ak bir boğa çıkagelmiş. Minos boğayı almış, tahta oturmuş ama hayvanı tanrıya kurban etmeyi unutmuş. Güzelim ak boğayı sürülerinin arasına damızlık olarak göndermiş. Bu duruma çok kızan deniz tanrı, ak boğayı Minos&#8217;un başına bela etmiş; bir efsaneye göre de hayvan kudurmuş , ortalığı kasıp kavurduğu bir sırada Herakles&#8217;in elinden öldürülmüş, ama iş bununla da kalmamış, kralın karısı Pasiphae bu boğaya doğadışı bir aşkla tutulmuş ve onunla birleşmiş. Kral Minos güneş tanrı Helios&#8217;un kızlarından Pasiphae ile evlenmişti. Bir zamanlar Europe gibi boğaya vurulan Pasiphae ak boğayla birleşebilmek için Daidalos&#8217;a bir inek heykeli yaptırır, içine girer ve gebe kalarak Minotauros&#8217;u doğurur. Ondan sonra da doğurur. Ondan sonra da Girit sarayının yaşamı karmakarışık olur. Helios döllerinin hepsi gibi Pasiphae de büyücüdür, seviştiği boğayı öldürttü diye Minos&#8217;u büyüler, yatağından yılanlar, çıyanlar, akrepler çıkmasını sağlar. Bunlar işi çapkınlığa vuran Minos&#8217;un yatağına giren her kadını sokup öldürmekteymişler. &#8220;<br />
<br />
Minos hakkında anlatılagelen bu efsaneler de Minos&#8217;un Yunan mitolojisinde Midas&#8217;a benzer bir yer aldığını göstermektedir. Bu efsanede boğa kültünün önemi de dikkat çekmektedir. Burada Minos&#8217;un boğayı kurban etmemesi ve sonrasında da bu boğayı öldürmesi sonucu bir tür lanetlenme ile karşı karşıya kalması anlatılmaktadır. Başka bir efsaneye göre de bu yılanların,çıyanların ve kreplerin Minos&#8217;un sperminden çıkması , Girit kraliyet soyuna karşı da bir tepki olduğunu göstermektedir.<br />
<br />
Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta da Pasiphae olarak gözükmektedir. Pasiphae&#8217;nin, Helios soyundan olması ve büyücü olması boğa ile ilintili ay kültü ile güneş kültü arasındaki bir karşıtlığı yansıtmaktadır.<br />
<br />
Bütün bunların yanında Minos, Yunanlılara göre halkının üzerinde adil ve düzgün bir şekilde hüküm sürmüş bir hükümdardır.<br />
<br />
Minos&#8217;un hükümdarlığı da , doğu kültürlerinde olduğu gibi tanrısaldır. Minos da kanunları Zeus&#8217;un iradesi ile yapmaktadır. Bunu kanıtlamak için de her dokuz yılda bir İda mağarasına gitmektedir ve burada tanrısal ilhamı da almaktadır.<br />
<br />
Minos&#8217;un mitolojide bir çok yere gitmiş olması da Girit kolonilerinin buralara uzandığını göstermektedir.<br />
<br />
Minos ile ilgili en ünlü efsanelerden biri de yukarıda kısaca sözü geçen Minotauros efsanesidir.<br />
<br />
Azra Erhat , Mitoloji Sözlüğü&#8217;nde (bkz Kaynakça) Minotauros&#8217;u şöyle anlatır:<br />
<br />
&#8220; Adı Minos&#8217;un boğası anlamına gelen Minotauros insan bedenli boğa başlı bir canavarmış. Tanrı Poseidon&#8217;un kral Minos&#8217;a gönderdiği bir boğa ile Minos&#8217;un karısı Pasiphae&#8217;den doğmaymış. Minos bu korkunç yaratığı saklamak için mimarı Daidalos&#8217;a Labyrinthos sarayını yaptırmış. Theseus Minos&#8217;un kızı Ariadne&#8217;nin yardımı ile Minotauros&#8217;u öldürmüş. Minotauros Girit sarayında derin izler bırakmış olan Girit&#8217;e özgü bir boğa kültünün simgesi olsa gerek. &#8220;<br />
<br />
Aslında bu efsane çok önemli ipuçları da vermektedir. Minotauros sadece Minos&#8217;un boğası anlamına gelmemekle birlikte bir bileşik isim olarak Boğa Minos anlamına da gelmektedir. Eğer Minos&#8217;u bir unvan olarak düşünürsek Boğa Kral gibi bir anlam kazanabilir. Bu ise daha eski dönemlerden kalan bir unvanı ya da bir tapınakta duran bir Boğa-tanrı heykeli ile ilişkili bir kültü düşündürtmektedir.<br />
<br />
<br />
GİRİT&#8217;TE MİNOS DÖNEMİ İNANÇLARI<br />
<br />
Bütün eski topluluklarda olduğu gibi Girit&#8217;te de din toplumsal hayatta önemli bir yer tutuyordu. Yapılan kazılar önemli dini merkezleri ortaya çıkartmış ve dönemin inançları hakkında bilgi vermiştir. Ancak o dönemlerden kalan yazılı belge eksikliği nedeniyle bazı dinsel törenlerin içeriği tespit edilememiş , sembollerin açıklanması tam olarak yapılamamış ve Girit halkının dini yaşayışları tam olarak açıklığa kavuşmamıştır.<br />
<br />
Girit&#8217;te de Anadolu&#8217;da olduğu gibi ilk zamanlarda anaerkil bir kültün var olduğu bulunan ana tanrıça figürlerinden anlaşılmaktadır. Araştırmalar Girit&#8217;te bir çok farklı ana tanrıça kültünün de varlığını göstermiştir.<br />
<br />
Girit dininin en büyük özelliği yaygın sembol kullanımıdır. Bugün tamamı çözülmemiş olsa da bir çok sembolün tanrısal kuvvetleri simgelemek için kullanıldığı tespit edilmiştir.<br />
<br />
En sık rastlanılan sembollerden biri boynuz çifti idi. Boğa kültünün yaygın olduğu bir yerde boynuz sembolizminin olması da doğaldır. Ayrıca doğuda olduğu gibi yukarı bakan boynuz çiftinin ay kültü ile de ilişkili olduğu düşünülebilir.<br />
<br />
Sık rastlanan bir başka dini sembol de , klasik dönem boyunca da Zeus&#8217;un simgesi olarak önemini koruyacak olan çift başlı baltadır. Çeşitli törenlerde tören aleti olarak gördüğümüz çift başlı balta çeşitli dini betimlemelerde de yer almaktadır .<br />
<br />
Çift başlı balta ilginç bir etimolojiye de ışık tutmaktadır. Yunanca da labr&#8230;j / labris diye adlandırılan çift başlı balta LabÚrinqoj/Labirent sözcüğünün kökeninde bulunmaktadır. Knossos sarayına eskiden LabÚrinqoj denildiği düşünülürse bu ismin bu sarayda sık sık sembolü bulunan çift başlı baltadan geldiği düşünülebilinir. Bu sözcükten türeme sıfatların klasik çağda Zeus&#8217;a da verildiğini görmekteyiz.<br />
<br />
Girit dinine ait bir ilginç sembol de haçtır. Haç tekerlek ya da gamalı haç olarak bazen de başka görüntülerle resmedilmekteydi. Alexiuo &#8220; en akla yakın teoriye göre , haç ve tekerlek , yıldız ve güneşi simgeliyordu . Haçın kolları güneşin veya bir yıldızın ışınlarını , tekerlek de , ilkel insan tarafından göğü boylu boyunca kateden bir arabanın tekerleği olarak düşünülen güneş kursunu temsil ediyordu.&#8221; demektedir. Bizim görüşümüze göre haçın daha derin bir sembolizmi vardır ve diğer doğu dinlerinde de görülen bu sembolizmin açıklanması başka bir çalışmanın konusudur.<br />
<br />
Diğer ilkel dinlerde olduğu gibi burada da fetişizme ait buluntular mevcuttur. Yapılan kazılarda , halkın üzerlerinde çeşitli idoller taşıdıkları , göktaşlarını ve bazı özel taşları bir kült nesnesi olarak kullandıkları tespit edilmiştir.<br />
<br />
Girit uygarlığının ilk çağlarında çıplak kadın figürleri sık kullanılan idoller arasındaydı. Ayrıca bu dönemlerde çan biçimli idoller de sık kullanılıyordu.<br />
<br />
Eski Girit dininde ağaç ve hayvan kültleri de önemli bir yer tutmaktadır. Bir çok yerde kutsal ağaçlar olduğu , ve bunların yanında kült merkezlerinin oluşturulduğu bugün bilinmektedir.<br />
<br />
Bazı dini tasvirlerden görüldüğü üzere kutsal ağaçlar çitle çevriliyor ve buralarda dini ayin yapılıyordu. Törenin tam olarak nasıl olduğu tam bilinmemekle birlikte töreni gerçekleştirenlerin ağaca dokundukları , etrafında dans ettikleri tespit edilmiştir. Bazı törenlerde ağacın kökünden sökülmesi de gerçekleşmekteydi. Ayrıca ağaç figürleri ile birlikte çift başlı balta figürlerinin de görülmesi ilginçtir.<br />
<br />
Hayvan kültleri arasında ise en önemli yer tutan kuşkusuz boğa kültüdür. Boğa kültü Yunan mitolojisindeki bir çok mit içinde yer almaktadır. Boğa kültünün Anadolu kaynaklı olduğu düşünülmektedir. Ancak Girit&#8217;e kültür olarak yakın olan Mısır&#8217;da da boğa ile ilgili Apis ve Hather kültlerinin olması kültürel etkileşimin daha karmaşık olduğunu göstermektedir.<br />
<br />
Dini tasvirlerde ayrıca , hayvan başlı , insan vücutlu tasvirler de görülmektedir. Bunların maske takılarak yapılan dini törenlerle ilişkili oldukları düşünülmektedir. Bu varlıkların aynı zamanda libasyon hizmetinde bulunduklarının da görülmesi bu törenlerle olan ilişkiyi güçlendirmektedir.<br />
<br />
Girit kültüründeki insan biçimli tanrıların ne zaman ve nasıl ortaya çıktıkları ise tam olarak bilinememektedir.<br />
<br />
Ana tanrıça figürleri , tıpkı Anadolu&#8217;da ve Mezopotamya&#8217;da olduğu gibi bitki ve hayvan dünyasına hükmeder biçimde ortaya konmuşlardır. Yine Anadolu ve Mezopotamya&#8217;da olduğu gibi Ana tanrıça burada da hayat ağacı ve çeşitli hayvanlarla birlikte resmedilmektedir.<br />
<br />
Ana tanrıça gösterimleri yere bağlı olarak da değişebilmektedir. Örneğin bir dağ yakınında ana tanrıça bir dağ tanrıçası görünümünü almakta , ekili alanlar yakınında ise tarımla ilgili özellikleri taşımaktadır.<br />
<br />
Bir önemli ana tanrıça tasviri de yılanlı tanrıçadır. Bir görüşe göre kişileştirilmiş yılan tasviri olan bu figürler başka bir görüşe göre ise yılan sembolizmi ile ana tanrıçanın yer altı dünyasına da hükmettiğini gösteren bir figürdür. Ancak bizim görüşümüze göre bu ana tanrıçanın yılanlardan koruma özelliğini de gösteriyor olabilir.<br />
<br />
Bunun yanında ana tanrıça figürü ile birlikte bir erkek figürüne sık rastlanmamaktadır. Bu durum bazı araştırmacılara Girit&#8217;te &#8220;tek tanrılı&#8221; bir din olabileceğini düşündürtmüşse de bu konuda kesin kanıtlar bulunamamıştır. Zeus ile ilgili inançlarda bile Girit&#8217;tin bu kadar önemli olması orada da Ana tanrıçaya eşlik eden bir tanrı olduğunu düşündürtmektedir. Ayrıca bulunan bazıtasvirlerde erkek tanrının aslanlarla beraber olması ve silahlı olarak resmedilmesi Girit&#8217;te erkek tanrı tapımı olduğunu göstermektedir.<br />
<br />
KÜLT MERKEZLERİ<br />
<br />
Yapılan kazılar Girit&#8217;te bir çok kült merkezini açığa çıkartmıştır. Bu kültürde klasik Yunan kültüründe örnekleri olduğu gibi büyük tapınaklar inşa edilmediği için kült merkezleri ancak oralarda bulunan mücevher , heykel , silah gibi sunularla ya da kutsal kaplar , libasyon kapları , üç ayaklı kazanlar gibi eşyalarla tanınabilmektedir.<br />
<br />
Önemli kült merkezleri en eski zamanlardan beri kullanılmış olan ve mitlere konu olmuş mağaralardır. Girit&#8217;te bir çok mağarada kült töreni yapılmaktaydı. Yapılan araştırmalarda bir çok mağarada adak idollerinin bulunması bu görüşü desteklemektedir.<br />
<br />
Mağaralar içinde en önemli olanı , klasik devirde de içinde Rhea&#8217;nın Zeus&#8217;u doğurduğuna inanılan , Dikta mağarasıdır. Bu mağaranın en eski dönemlerden itibaren bir kült merkezi olduğu bilinmektedir.<br />
<br />
Orta Minos devrinin ilk dönemlerinde , dağ tepelerinde , kutsal bir ağacın civarında , kaynak kenarlarında ve kayalıklarda kült merkezleri oluşturulmuştur. Yine aynı dönemde ev içlerinde de kutsal yerler belirlenmeye başlamıştır.<br />
<br />
Dağ tepelerine ya da çıkılabilen sarp kayalıklara duvar örülüyor ve buralardaki kutsal alanlar belirleniyordu. Bu alanlarda festival zamanlarında törenler yapılmaktaydı. Ayrıca buralarda yaz ve kış gündönümlerinde ateş yakılarak tören yapıldığı ve ateşlere adak eşyaları atıldığı da ortaya çıkarılmıştır.<br />
<br />
DİNSEL TÖRENLER<br />
<br />
Diodorus&#8217;a göre &#8220; Girit&#8217;liler tanrılara yakarışların , kurban törenlerinin ve gizemlerin kendi buluşları olduklarını ve diğer toplumların bunları kendilerinden aldıklarını söylerler. &#8220;<br />
<br />
İçerikleri tam bilinmese de bu törenlerin Girit kültüründe büyük rol oynadıkları kesindir.<br />
<br />
Girit&#8217;te kanlı kurban ayinleri de önemli bir yer tutmaktaydı. Boğa , keçi ve domuz sık kurban edilen hayvanlar arasındaydılar. Kurban töreni sırasında aynı zamanda meyve ve başka yiyecekler de sunuluyordu.<br />
<br />
Hagia Triada&#8217;da bulunan bir lahit üzerindeki betimlemelere göre Alexiou bir kurban törenini şöyle anlatmaktadır :<br />
<br />
&#8220; Hagia Triada lahdinde tahta bir masa üzerine sıkıca bağlanmış bir boğa betimlenmiştir : Hayvan henüz öldürülmüştür , boğazından kan akmakta ve bu bir kabın içinde toplanmaktadır ; bu arada daha küçük başka hayvanlar da, muhtemelen keçi ve koçlar masanın altında kurban edilme sıralarını beklemektedir. Kurban kesimi flüt eşliğinde cereyan eder. Sonunda içleri kan dolu kaplar , kulplarından bir sırık geçirilerek , bunu omuzuna yerleştiren bir kadın tarafından götürülür. Rahibe kapları alır ve iki çifte balta arasında duran daha büyük bir kovanın içine kanları boşaltır. Şüphesiz ki bu , kurban töreninin doruk noktası , en kutsal anıdır. Yedi telli bir Lyra&#8217;nın nağmeleri buna eşlik eder. Knossos&#8217;da , Büyük Rahibin Evi&#8217;nde olduğu gibi, diğer bazı durumlarda da , kan veya bir başka sıvı yerdeki bir çukura boşaltılır , buradan bir oluk ile akıtılır. Diğer dinlerdeki paralellerine dayanarak , kurban töreninde hazır bulunan inananların , kutsal hayvanın vücudundan birer parça aldıkları düşünülebilir. Kurban edilen hayvanların derileri tapınağa adanır. Hagia Triada reliefli kasesindeki işte bu konuyu işler . Yine muhtemeldir ki , kurban töreni sırasında , tıpkı Homeros&#8217;un anlattığı gibi , kesilecek hayvanın başından aşağı öğütülmüş tahıl serpilirdi. &#8220;<br />
<br />
Ayrıca Girit halkının hayvan idollerini de tapınaklara adadıkları bilinmektedir.<br />
<br />
Bayram zamanları ise danslarla kutlanıyordu. Dans ele geçen buluntulara göre en önemli dinsel törenlerden biri sayılmaktadır. Çeşitli kaplarda , mühürlerde hatta saray duvarlarında dans eden figürler rastlanmaktadır. Bayram zamanlarında ateş yakmak , salıncakta sallanmak sık yapılan törenler arasındaydılar. Ele geçen tasvirlere göre boğa oyunları da yılın belli zamanları yapılıyor ve önemli bir yer tutuyordu.<br />
<br />
Festival zamanları tören alayları oluşturmak , tıpkı diğer bazı doğu dinlerinde olduğu gibi , Girit&#8217;te de sık rastlanan bir uygulama idi.<br />
<br />
Bayram zamanları tam olarak saptanamamış olmakla birlikte en önemli iki bayram İlkbahar bayramı ve zeytin toplama zamanı idi.<br />
<br />
Girit kültüründe ayrıca bir ölüler kültü olduğu da söylenebilir. Ölülerin eşyaları ile , hatta lamba ile gömüldüğü göz önüne alınırsa Girit halkının ölümden sonra bir hayatın varlığına inandıkları söylenebilir. Lahitler üzerindeki dinsel figürlerin bolluğu da bu nedenle olmalıdır. Ayrıca mezar civarlarında sunular bulunması da bu görüşü güçlendirmektedir.<br />
<br />
Kült gerekleri rahipler değil rahibeler tarafından yerine getirilmekteydi. Bunun da ana tanrıça kültünden ötürü doğal olması gerekmekteydi. Rahipler ise daha geç devirlerde ortaya çıkmışlardır.<br />
<br />
Betimlemelerde gördüğümüz üzere rahip ve rahibeler törenlerde hazır bulunmaktaydılar. Rahip ve rahibeler törene katılan diğer kişilerden üzerlerindeki kıyafetlerle ayırt edilebilmekteydiler. Rahip ve rahibelerin törenler sırasında doğu kökenli giysiler giymeleri ise Girit dininin doğu kökenleri hakkında düşündürtücüdür.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Türk Tarihinde Adalet]]></title>
			<link>https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-T%C3%BCrk-Tarihinde-Adalet-1286</link>
			<pubDate>Sun, 25 Mar 2007 23:19:38 +0300</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://www.hepimizbiriz.com/forum/member.php?action=profile&uid=6">redline</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://www.hepimizbiriz.com/forum/Konu-T%C3%BCrk-Tarihinde-Adalet-1286</guid>
			<description><![CDATA[Adalet ve hoşgörü kavramları Türk-İslam ahlakının temelini oluşturur. Türkler, tarih boyunca, birlikte yaşadıkları farklı dinlerden topluluklara, farklı etnik gruplara adaletle hükmetmiş, dinlerini değiştirmek için herhangi bir zorlamada bulunmamış, her zaman barış içinde yaşamayı hedeflemiştir.<br />
<br />
İnsanları adaletten uzaklaştıran en önemli etken,<br />
<br />
prensipte kabul ettikleri adaleti, kendi çıkarlarıyla<br />
<br />
çatıştığında reddetmeleridir. Adaletin yeryüzünde<br />
<br />
gerçekten uygulanabilmesi için, insanlara, adalet uğruna kendi çıkarlarını bir kenara bıraktırabilecek bir ahlaka<br />
<br />
ihtiyaç vardır. Bu ahlak Türk-İslam ahlakıdır.<br />
<br />
HARUN YAHYA<br />
<br />
Çok şerefli bir geçmişe sahip olan Türk milleti adaletli, hoşgörülü ve dürüst yönetimiyle tarihe geçmiş ender topululuklardan biridir. Bu gerçeği, Batılı pek çok tarihçi teyit etmektedir. Ayrıca bu gerçek, geçmişte Türklerin yönetiminde asırlarca yaşamış halklara mensup araştırmacılar tarafından da samimiyetle dile getirilmektedir. İki büyük Türk imparatorluğu olan Büyük Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu bu konuda akla gelen ilk örneklerdir. Bu imparatorlukların yönetimi altında asırlar boyunca yaşayan çeşitli halklar arasında gerçek adalet sağlanmış, toplumda barış ve hoşgörü hakim olmuştur.<br />
<br />
SELÇUKLU'DA ADALETLE HÜKMEDEN HAKANLAR<br />
<br />
Türklerin İslamiyeti kabulüyle birlikte hakanların, padişahların yönetimi de İslam ahlakına göre olmuştur. Kuran'da Allah'ın bildirdiği adaleti uygulayan yöneticiler, bu tutumları neticesinde çok büyük başarılar elde etmiş, büyük fetihler gerçekleştirmiş ve İslam'ın yayılmasına önemli katkılarda bulunmuşlardır. İngiliz araştırmacı Sir Thomas Arnold, 'The Preaching of Islam' adlı kitabında Hıristiyanların, Selçukluların bu tutumlarından dolayı, nasıl onların idaresi altına girmek istediklerini şöyle anlatmıştır:<br />
<br />
"İslam idaresi altında dini hayatın emniyette olduğu hakkındaki bu hisler, yine o devirlerde Küçükasya (Anadolu) Hıristiyanlarının, Selçuk Türklerini bir kurtarıcı sıfatı ile karşılamalarına vesile olmuştu... Hatta VIII. Mihail (1261-1282) devrinde, Küçükasya içerisindeki ufak kasabaların halkı, Bizans İmparatorluğu'nun istibdadından kurtulmak ümidi ile Türkleri kasabalarının işgali için davet etmişlerdi. Hatta bu halk arasında zengin veya fakir birçok kimseler, o zamanki Türk Milli sınırları içerisinde göç etmeyi bile göze almışlardır."<br />
<br />
Bu büyük Türk İmparatorluğu'nun en parlak devrinde yönetimde olan Melikşah, Kuran'ın hükümlerini uygulama konusunda oldukça hassas davranmıştır. Ele geçirdiği topraklardaki halka karşı büyük bir hoşgörü ve merhametle yaklaşmış, bunun neticesinde de fethettiği ülkelerin halkları tarafından büyük bir sevgi ve saygıyla anılmıştır. Ermeni tarihçisi Urfalı Mathiu, Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nu şu şekilde anlatır:<br />
<br />
"Melikşah'ın saltanatı Allah'ın lütfuna mazhar oldu. Hakimiyeti uzak ülkelere kadar yayıldı ve Ermenilere huzur verdi. Kalbi Hıristiyanlara karşı şefkatle dolu idi. Geçtiği ülkelerin halklarına karşı bir baba gibi davrandı. Birçok şehir ve vilayetler kendi arzuları ile onun idaresine girdi; bütün Rum ve Ermeni beldeleri onun kanunlarını tanıdı."<br />
<br />
TÜRK-İSLAM ADALET VE HOŞGÖRÜSÜNÜN KAYNAĞI<br />
<br />
Tüm tarafsız tarihçiler Melikşah'ın adaletini ve hoşgörülü tavrını içtenlikle dile getirmektedirler. Onun hoşgörüsü kitap ehlinin kalbinde de kendisine karşı bir yumuşama oluşmasına vesile olmuştur. Hatta bu nedenle tarihte eşine az rastlanır şekilde, birçok şehir kendi isteğiyle Melikşah'ın idaresi altına girmeyi kabul etmiştir. Sir Thomas Arnold'ın yine aynı kitabında yer alan, 2. Haçlı seferine VII. Louis'in özel katibi olarak katılan St. Denis Manastırı mensubu Odo de Diogilo adlı rahibin anılarında, Müslümanların hangi din mensubu olursa olsun herkese karşı nasıl adaletli davrandıkları tüm şeffaflığıyla şöyle anlatılmaktadır:<br />
<br />
"Eğer Müslüman Türklerin kalplerine, o sefaleti ve felaketi görerek, bir acıma duygusu gelmemiş olsaydı, geri kalan Haçlı kafilesinin durumu çok feci olurdu. Türkler, bu biçarelerin yaralılarına baktılar, fakirlerini cömertlikle beslediler ve sıkıntıdan kurtardılar. Hatta bazı Müslümanlar, Rumların tehdit ve hile ile hacılardan koparmış olduğu Fransız paralarını satın alarak ihtiyacı olan hacılara verdiler. Aynı dinden olmayanların bu koruyucu muameleleri ile dindaşları olan ve kendilerini ağır işlerde kullanan, döven, dolandıran Rumların hareketleri, Hıristiyan hacıları arasında, öyle bir karşılaştırma vesilesi oldu ki, bunlardan pek çoğu kendi istekleri ile kendilerini kurtaran Müslümanların dinini kabul ettiler."<br />
<br />
2. Haçlı Seferi sırasında yaşananları anlatan Odo de Diogilo, Müslümanların gösterdiği hoşgörülü, şefkatli ve adil tutumun nasıl güzel sonuçlara vesile olduğunu da şu satırlarla aktarmıştır:<br />
<br />
"Kendilerine karşı zalimce davranan dindaşlarından sakınarak, imansız telakki olunan, fakat haklarında gayet yumuşak ve şefkatle muamele edenlerin arasına emniyetle girdiler. Ve işittiğimize göre, Türkler çekilirken 3 bin kadarı da onlara katılmıştır&#8230; Gerçekte Müslümanlar, ifa ettikleri hizmetle yetinerek, bunlardan hiçbirisini dinlerini terk etmeye zorlamamışlardı."<br />
<br />
Tarihçiler tarafından yazılan bu satırlar İslam ahlakının savaş ya da zorluk döneminde de adaleti emrettiğini göstermektedir. Türklerin -tüm dünyanın zorba imparatorlarla yönetildiği, zulmün hüküm sürdüğü bir dönemde- gösterdiği bu üstün ahlak, Kuran'a olan bağlılıklarının ve yüksek karakterlerinin bir göstergesidir. Bu nedenle de, Türklerin karşısındaki millet ya da topluluk her ne kadar İslam'a karşı önyargılı da olsa, bu güzel Müslüman ahlakına şahit olduktan sonra aynı Haçlı Ordusu'ndaki Hıristiyanlar gibi kalplerinde İslam'a karşı bir yumuşama, sevgi oluşacaktır.<br />
<br />
Fatih Sultan Mehmet döneminde yapılan fetihlerle imparatorluk üç kıtaya yayılmış, İstanbul'un fethi ise bir çağın kapanıp, yeni bir çağın açılmasına neden olmuştur. Bu fetih Osmanlı'da olduğu gibi, Avrupa tarihinde de bir dönüm noktasıdır. İstanbul'u olağanüstü bir askeri deha ile fetheden ve böylelikle dünyada bir çağı değiştiren Fatih, gittiği her yeni ülkeye İslam'ın adaletini ve hoşgörüsünü ***ürmüştür.<br />
<br />
Fatih Sultan Mehmet'in kitap ehline karşı olan hoşgörüsü günümüze kalan birçok anlaşmalarla da belgelenmiştir. Onun İslam ahlakından kaynaklanan hoşgörüsünden Hıristiyan, Yahudi, Ermeni, Süryani her dine mensup insan payını alıyordu. Bu nedenle Fatih'in padişah olduğu süre boyunca birçok yabancı millet onun yönetimi altına girmekten büyük bir memnuniyet duymuştu. Bizanslı yönetici Büyük Düka Notaras'ın "Bizans'ta Latin şapkası görmektense, Türk sarığı görmeyi tercih ederim" şeklindeki sözü de bu gerçeği teyit eder niteliktedir.<br />
<br />
Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethi, ilk başlarda gayrimüslim halk arasında büyük bir korkuya neden olmuştur. Baskılara ve saldırılara maruz kalacaklarını düşünen bu kişilerin büyük bir bölümü ya firar etmiş ya da Ayasofya'da toplanmıştır. Ancak Fatih Sultan Mehmet onlara hoşgörü ve adaletle yaklaşmış, her türlü korkudan uzak olarak evlerine dönmelerini ve işleriyle rahat bir şekilde uğraşmalarını istemiştir. Onlara dinleri konusuda hiçbir baskı yapmamış, aksine birçok din mensubunu büyük bir hoşgörüyle karşılayarak, dinlerini rahatça yaşayabilecekleri bir ortam hazırlamıştır. Sarayda Müslüman ve Hıristiyan bilginler yan yana yaşamış ve her türlü ilmi konuyu büyük bir müsamaha ile tartışmışlardır.<br />
<br />
Fatih Sultan Mehmet, Hıristiyanlığı bir Hıristiyan aracılığıyla tanımaya çalışmış ve Patrik'e İsa cemaatine bir "temin-i hukuk" (modus-vivendi) tesis ettiğini belirten bir ferman vermiştir. Fatih, Patrikhane'ye çok geniş imkanlar tanımış, böylece Patrikhane ilk defa Türkler zamanında bir muhtariyete kavuşmuştu. Batı ve Doğu kaynaklarından yararlanarak fermanın bir örneğini yayınlayan tarihçi Hammer, Padişah'ın, Patrik'e gönderdiği beratta şunların yazılı olduğunu belirtmektedir:<br />
<br />
"Kimse Patrik'e tahakküm etmesin: kim olursa olsun, hiçbir kimse kendisine ilişmesin: Patrik ve maiyetinde bulunan büyük rahipler, her türlü genel hizmetlerden süresiz olarak affedilmiş olsunlar."<br />
<br />
Fatih Sultan Mehmet fethin ardından hemen gayrimüslim azınlıkların hukuki haklarıyla ilgilenmiş ve Rum-Ortodoks Patrikliğine Gennadius'u getirerek, onlarla bir anlaşma yapmıştır. Galata'da yaşayan kitap ehliyle yaptığı anlaşmada ise, Galata kiliselerine el konulmayacağı, mescid haline getirilmeyeceği, ibadetlerine karışılmayacağı ve hiçbir gayrimüslimin zorla Müslüman yapılmayacağı teyit edilmektedir. Aynı döneme ait bir başka anlaşmada ise ruhani reislerin bundan önce nasıl "metropolit" sıfatı taşıyorlarsa, öylece devam etmelerine izin verildiği görülmektedir.<br />
<br />
Fatih Sultan Mehmet, Hıristiyanlığın yanısıra Yahudilerin haklarına da sahip çıkmıştır. Onlara da Hahambaşıları liderliğinde kendi havralarına sahip olma ve dini hizmetlerini serbestçe yürütme hakkı tanımıştır. Fatih Sultan Mehmet, Osmanlı döneminin ilk Hahambaşısı olan Moşe Kapsali'yi huzuruna davet ederek, kendisine iltifatta bulunmuş ve Yahudilere ait davaları görmek için bir ferman vermiştir.<br />
<br />
Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethiyle başlayan bu ilerleme, Fatih'ten sonra gelen padişahlar tarafından da devam ettirilmiştir. Osmanlı orduları iki kez Viyana kapılarına dayanmış, Sırbistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Eflak, Boğdan başta olmak üzere Balkanlar baştan sona fethedilmiş, Macaristan Osmanlı himayesine girmiş, Osmanlı denizlere açılmış, Karadeniz Türk gölü haline getirilmiş, Mora yarımadası, Rodos, Girit, Sakız gibi birçok Ege adası alınmış, Kafkasya ele geçirilmiş, Bağdat, Tebriz, Yemen, Suriye, Irak, Lübnan, Mısır, Filistin, Kudüs, Fas, Tunus, Cezayir, Doğu Anadolu, Baharat Yolu, Lehistan gibi daha pek çok yer Türk toprağı haline gelmiştir. Fethedilen tüm bu topraklarda her dinden ve her görüşten insan barış ve hoşgörü içinde yaşamış, hiçkimseye dininden, dilinden ya da ırkından dolayı zulmedilmemiştir. Aksine farklı inançlara, geleneklere, törelere sahip insanlar, aralarında hiçbir anlaşmazlık olmadan, Osmanlı'nın adil yönetimi altında huzur içinde senelerce birarada yaşamışlardır.<br />
<br />
İşte böyle bir adaletin ve hoşgörünün hüküm sürdüğü bir toplum, günümüzde en çok özlenilen toplumdur. Bunun için de tek çözüm Türk-İslam ahlakını eksiksizce yaşamaktır. Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü gibi Kuran ahlakını yaşayan yöneticiler ve onların önderlik ettiği toplumlar tarihte çok büyük bir refah içerisinde hüküm sürmüşlerdir. Kuran'da emredilen ahlak yaşandığı için, en üst kademedeki yöneticiden sıradan esnafa kadar, herkesin adaletli, merhametli, hoşgörülü, sevgi dolu, saygılı, affedici, dürüst olması, toplumlara huzur ve barış getirmiştir.<br />
<br />
Böyle bir huzur toplumunun tekrar oluşmaması için hiçbir neden yoktur. Gereken tek şey insanların önce kendilerinden başlayarak Türk-İslam ahlakını yaşamaya niyet etmeleri, daha sonra da insanlar arasında aynı ahlakı yaymak için gayret göstermeleridir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Adalet ve hoşgörü kavramları Türk-İslam ahlakının temelini oluşturur. Türkler, tarih boyunca, birlikte yaşadıkları farklı dinlerden topluluklara, farklı etnik gruplara adaletle hükmetmiş, dinlerini değiştirmek için herhangi bir zorlamada bulunmamış, her zaman barış içinde yaşamayı hedeflemiştir.<br />
<br />
İnsanları adaletten uzaklaştıran en önemli etken,<br />
<br />
prensipte kabul ettikleri adaleti, kendi çıkarlarıyla<br />
<br />
çatıştığında reddetmeleridir. Adaletin yeryüzünde<br />
<br />
gerçekten uygulanabilmesi için, insanlara, adalet uğruna kendi çıkarlarını bir kenara bıraktırabilecek bir ahlaka<br />
<br />
ihtiyaç vardır. Bu ahlak Türk-İslam ahlakıdır.<br />
<br />
HARUN YAHYA<br />
<br />
Çok şerefli bir geçmişe sahip olan Türk milleti adaletli, hoşgörülü ve dürüst yönetimiyle tarihe geçmiş ender topululuklardan biridir. Bu gerçeği, Batılı pek çok tarihçi teyit etmektedir. Ayrıca bu gerçek, geçmişte Türklerin yönetiminde asırlarca yaşamış halklara mensup araştırmacılar tarafından da samimiyetle dile getirilmektedir. İki büyük Türk imparatorluğu olan Büyük Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğu bu konuda akla gelen ilk örneklerdir. Bu imparatorlukların yönetimi altında asırlar boyunca yaşayan çeşitli halklar arasında gerçek adalet sağlanmış, toplumda barış ve hoşgörü hakim olmuştur.<br />
<br />
SELÇUKLU'DA ADALETLE HÜKMEDEN HAKANLAR<br />
<br />
Türklerin İslamiyeti kabulüyle birlikte hakanların, padişahların yönetimi de İslam ahlakına göre olmuştur. Kuran'da Allah'ın bildirdiği adaleti uygulayan yöneticiler, bu tutumları neticesinde çok büyük başarılar elde etmiş, büyük fetihler gerçekleştirmiş ve İslam'ın yayılmasına önemli katkılarda bulunmuşlardır. İngiliz araştırmacı Sir Thomas Arnold, 'The Preaching of Islam' adlı kitabında Hıristiyanların, Selçukluların bu tutumlarından dolayı, nasıl onların idaresi altına girmek istediklerini şöyle anlatmıştır:<br />
<br />
"İslam idaresi altında dini hayatın emniyette olduğu hakkındaki bu hisler, yine o devirlerde Küçükasya (Anadolu) Hıristiyanlarının, Selçuk Türklerini bir kurtarıcı sıfatı ile karşılamalarına vesile olmuştu... Hatta VIII. Mihail (1261-1282) devrinde, Küçükasya içerisindeki ufak kasabaların halkı, Bizans İmparatorluğu'nun istibdadından kurtulmak ümidi ile Türkleri kasabalarının işgali için davet etmişlerdi. Hatta bu halk arasında zengin veya fakir birçok kimseler, o zamanki Türk Milli sınırları içerisinde göç etmeyi bile göze almışlardır."<br />
<br />
Bu büyük Türk İmparatorluğu'nun en parlak devrinde yönetimde olan Melikşah, Kuran'ın hükümlerini uygulama konusunda oldukça hassas davranmıştır. Ele geçirdiği topraklardaki halka karşı büyük bir hoşgörü ve merhametle yaklaşmış, bunun neticesinde de fethettiği ülkelerin halkları tarafından büyük bir sevgi ve saygıyla anılmıştır. Ermeni tarihçisi Urfalı Mathiu, Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nu şu şekilde anlatır:<br />
<br />
"Melikşah'ın saltanatı Allah'ın lütfuna mazhar oldu. Hakimiyeti uzak ülkelere kadar yayıldı ve Ermenilere huzur verdi. Kalbi Hıristiyanlara karşı şefkatle dolu idi. Geçtiği ülkelerin halklarına karşı bir baba gibi davrandı. Birçok şehir ve vilayetler kendi arzuları ile onun idaresine girdi; bütün Rum ve Ermeni beldeleri onun kanunlarını tanıdı."<br />
<br />
TÜRK-İSLAM ADALET VE HOŞGÖRÜSÜNÜN KAYNAĞI<br />
<br />
Tüm tarafsız tarihçiler Melikşah'ın adaletini ve hoşgörülü tavrını içtenlikle dile getirmektedirler. Onun hoşgörüsü kitap ehlinin kalbinde de kendisine karşı bir yumuşama oluşmasına vesile olmuştur. Hatta bu nedenle tarihte eşine az rastlanır şekilde, birçok şehir kendi isteğiyle Melikşah'ın idaresi altına girmeyi kabul etmiştir. Sir Thomas Arnold'ın yine aynı kitabında yer alan, 2. Haçlı seferine VII. Louis'in özel katibi olarak katılan St. Denis Manastırı mensubu Odo de Diogilo adlı rahibin anılarında, Müslümanların hangi din mensubu olursa olsun herkese karşı nasıl adaletli davrandıkları tüm şeffaflığıyla şöyle anlatılmaktadır:<br />
<br />
"Eğer Müslüman Türklerin kalplerine, o sefaleti ve felaketi görerek, bir acıma duygusu gelmemiş olsaydı, geri kalan Haçlı kafilesinin durumu çok feci olurdu. Türkler, bu biçarelerin yaralılarına baktılar, fakirlerini cömertlikle beslediler ve sıkıntıdan kurtardılar. Hatta bazı Müslümanlar, Rumların tehdit ve hile ile hacılardan koparmış olduğu Fransız paralarını satın alarak ihtiyacı olan hacılara verdiler. Aynı dinden olmayanların bu koruyucu muameleleri ile dindaşları olan ve kendilerini ağır işlerde kullanan, döven, dolandıran Rumların hareketleri, Hıristiyan hacıları arasında, öyle bir karşılaştırma vesilesi oldu ki, bunlardan pek çoğu kendi istekleri ile kendilerini kurtaran Müslümanların dinini kabul ettiler."<br />
<br />
2. Haçlı Seferi sırasında yaşananları anlatan Odo de Diogilo, Müslümanların gösterdiği hoşgörülü, şefkatli ve adil tutumun nasıl güzel sonuçlara vesile olduğunu da şu satırlarla aktarmıştır:<br />
<br />
"Kendilerine karşı zalimce davranan dindaşlarından sakınarak, imansız telakki olunan, fakat haklarında gayet yumuşak ve şefkatle muamele edenlerin arasına emniyetle girdiler. Ve işittiğimize göre, Türkler çekilirken 3 bin kadarı da onlara katılmıştır&#8230; Gerçekte Müslümanlar, ifa ettikleri hizmetle yetinerek, bunlardan hiçbirisini dinlerini terk etmeye zorlamamışlardı."<br />
<br />
Tarihçiler tarafından yazılan bu satırlar İslam ahlakının savaş ya da zorluk döneminde de adaleti emrettiğini göstermektedir. Türklerin -tüm dünyanın zorba imparatorlarla yönetildiği, zulmün hüküm sürdüğü bir dönemde- gösterdiği bu üstün ahlak, Kuran'a olan bağlılıklarının ve yüksek karakterlerinin bir göstergesidir. Bu nedenle de, Türklerin karşısındaki millet ya da topluluk her ne kadar İslam'a karşı önyargılı da olsa, bu güzel Müslüman ahlakına şahit olduktan sonra aynı Haçlı Ordusu'ndaki Hıristiyanlar gibi kalplerinde İslam'a karşı bir yumuşama, sevgi oluşacaktır.<br />
<br />
Fatih Sultan Mehmet döneminde yapılan fetihlerle imparatorluk üç kıtaya yayılmış, İstanbul'un fethi ise bir çağın kapanıp, yeni bir çağın açılmasına neden olmuştur. Bu fetih Osmanlı'da olduğu gibi, Avrupa tarihinde de bir dönüm noktasıdır. İstanbul'u olağanüstü bir askeri deha ile fetheden ve böylelikle dünyada bir çağı değiştiren Fatih, gittiği her yeni ülkeye İslam'ın adaletini ve hoşgörüsünü ***ürmüştür.<br />
<br />
Fatih Sultan Mehmet'in kitap ehline karşı olan hoşgörüsü günümüze kalan birçok anlaşmalarla da belgelenmiştir. Onun İslam ahlakından kaynaklanan hoşgörüsünden Hıristiyan, Yahudi, Ermeni, Süryani her dine mensup insan payını alıyordu. Bu nedenle Fatih'in padişah olduğu süre boyunca birçok yabancı millet onun yönetimi altına girmekten büyük bir memnuniyet duymuştu. Bizanslı yönetici Büyük Düka Notaras'ın "Bizans'ta Latin şapkası görmektense, Türk sarığı görmeyi tercih ederim" şeklindeki sözü de bu gerçeği teyit eder niteliktedir.<br />
<br />
Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethi, ilk başlarda gayrimüslim halk arasında büyük bir korkuya neden olmuştur. Baskılara ve saldırılara maruz kalacaklarını düşünen bu kişilerin büyük bir bölümü ya firar etmiş ya da Ayasofya'da toplanmıştır. Ancak Fatih Sultan Mehmet onlara hoşgörü ve adaletle yaklaşmış, her türlü korkudan uzak olarak evlerine dönmelerini ve işleriyle rahat bir şekilde uğraşmalarını istemiştir. Onlara dinleri konusuda hiçbir baskı yapmamış, aksine birçok din mensubunu büyük bir hoşgörüyle karşılayarak, dinlerini rahatça yaşayabilecekleri bir ortam hazırlamıştır. Sarayda Müslüman ve Hıristiyan bilginler yan yana yaşamış ve her türlü ilmi konuyu büyük bir müsamaha ile tartışmışlardır.<br />
<br />
Fatih Sultan Mehmet, Hıristiyanlığı bir Hıristiyan aracılığıyla tanımaya çalışmış ve Patrik'e İsa cemaatine bir "temin-i hukuk" (modus-vivendi) tesis ettiğini belirten bir ferman vermiştir. Fatih, Patrikhane'ye çok geniş imkanlar tanımış, böylece Patrikhane ilk defa Türkler zamanında bir muhtariyete kavuşmuştu. Batı ve Doğu kaynaklarından yararlanarak fermanın bir örneğini yayınlayan tarihçi Hammer, Padişah'ın, Patrik'e gönderdiği beratta şunların yazılı olduğunu belirtmektedir:<br />
<br />
"Kimse Patrik'e tahakküm etmesin: kim olursa olsun, hiçbir kimse kendisine ilişmesin: Patrik ve maiyetinde bulunan büyük rahipler, her türlü genel hizmetlerden süresiz olarak affedilmiş olsunlar."<br />
<br />
Fatih Sultan Mehmet fethin ardından hemen gayrimüslim azınlıkların hukuki haklarıyla ilgilenmiş ve Rum-Ortodoks Patrikliğine Gennadius'u getirerek, onlarla bir anlaşma yapmıştır. Galata'da yaşayan kitap ehliyle yaptığı anlaşmada ise, Galata kiliselerine el konulmayacağı, mescid haline getirilmeyeceği, ibadetlerine karışılmayacağı ve hiçbir gayrimüslimin zorla Müslüman yapılmayacağı teyit edilmektedir. Aynı döneme ait bir başka anlaşmada ise ruhani reislerin bundan önce nasıl "metropolit" sıfatı taşıyorlarsa, öylece devam etmelerine izin verildiği görülmektedir.<br />
<br />
Fatih Sultan Mehmet, Hıristiyanlığın yanısıra Yahudilerin haklarına da sahip çıkmıştır. Onlara da Hahambaşıları liderliğinde kendi havralarına sahip olma ve dini hizmetlerini serbestçe yürütme hakkı tanımıştır. Fatih Sultan Mehmet, Osmanlı döneminin ilk Hahambaşısı olan Moşe Kapsali'yi huzuruna davet ederek, kendisine iltifatta bulunmuş ve Yahudilere ait davaları görmek için bir ferman vermiştir.<br />
<br />
Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethiyle başlayan bu ilerleme, Fatih'ten sonra gelen padişahlar tarafından da devam ettirilmiştir. Osmanlı orduları iki kez Viyana kapılarına dayanmış, Sırbistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Eflak, Boğdan başta olmak üzere Balkanlar baştan sona fethedilmiş, Macaristan Osmanlı himayesine girmiş, Osmanlı denizlere açılmış, Karadeniz Türk gölü haline getirilmiş, Mora yarımadası, Rodos, Girit, Sakız gibi birçok Ege adası alınmış, Kafkasya ele geçirilmiş, Bağdat, Tebriz, Yemen, Suriye, Irak, Lübnan, Mısır, Filistin, Kudüs, Fas, Tunus, Cezayir, Doğu Anadolu, Baharat Yolu, Lehistan gibi daha pek çok yer Türk toprağı haline gelmiştir. Fethedilen tüm bu topraklarda her dinden ve her görüşten insan barış ve hoşgörü içinde yaşamış, hiçkimseye dininden, dilinden ya da ırkından dolayı zulmedilmemiştir. Aksine farklı inançlara, geleneklere, törelere sahip insanlar, aralarında hiçbir anlaşmazlık olmadan, Osmanlı'nın adil yönetimi altında huzur içinde senelerce birarada yaşamışlardır.<br />
<br />
İşte böyle bir adaletin ve hoşgörünün hüküm sürdüğü bir toplum, günümüzde en çok özlenilen toplumdur. Bunun için de tek çözüm Türk-İslam ahlakını eksiksizce yaşamaktır. Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü gibi Kuran ahlakını yaşayan yöneticiler ve onların önderlik ettiği toplumlar tarihte çok büyük bir refah içerisinde hüküm sürmüşlerdir. Kuran'da emredilen ahlak yaşandığı için, en üst kademedeki yöneticiden sıradan esnafa kadar, herkesin adaletli, merhametli, hoşgörülü, sevgi dolu, saygılı, affedici, dürüst olması, toplumlara huzur ve barış getirmiştir.<br />
<br />
Böyle bir huzur toplumunun tekrar oluşmaması için hiçbir neden yoktur. Gereken tek şey insanların önce kendilerinden başlayarak Türk-İslam ahlakını yaşamaya niyet etmeleri, daha sonra da insanlar arasında aynı ahlakı yaymak için gayret göstermeleridir.]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>