OKÇULUK

Konuyu Oyla:
  • Derecelendirme: 2.2/5 - 15 oy
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
OKÇULUK
#1

Tarihin Derinliklerinde Ok ve Yay
Ok ve yayı elinize aldığınız an, zaman içinde neredeyse 20 bin yıl öncesine uzanan bir yolculuğa çıkıyorsunuz demektir. Ok ve yay, ilkel insan topluluklarının hayatta kalma mücadelesinde önemli bir rol üstlenmekteydi. Bazı araştırmacılar yayın ilk kez 15.000 yıl önce Afrika�da kullanıldığını düşünmektedirler. Bu süreyi 50.000 yıla kadar çıkaran yazarlar varsa da, genel kabul gören düşünce bunun çok abartılı olduğudur.

İslam geleneğine göre ok ve yay Cebrail tarafından Hz. Adem'e, ekinlerini kargalara karşı koruyabilmesi için getirilmiştir. Ancak bilimsel veriler, "İlk İnsan"ın daha ilkel silahlar kullanmış olduğunu ispatlamaktadır.

Yayın ilk kez nerede ve ne zaman kullanıldığını belirlemek güçtür, çünkü yayın ana malzemesi ağaçtır ve zamanın aşındırıcı etkisine karşı koyamamaktadır. Mağara duvarlarındaki resimler ipucu vermekten öteye geçmemektedir. Çünkü bu resimlerde arkası tüylerle donatılmış görülen okların, atlatl adı verilen bir tür mızrak fırlatıcısına ait dartlar olması olasılığı yüksektir. Avrupa�da arkeolojik buluntu olarak kayda geçmiş en eski yaylar 1930�da Almanya�nın kuzeyinde bulunmuş olan Stellmoor kalıntıları ve Danimarka�daki Holmegaards kalıntılarıdır. Bu iki buluntu, sırasıyla 10.000 ve 8.000 yıl öncesine tarihlenmektedir. Holmegaards�da bulunan tipte yaylar başka arkeolojik buluntularda da ele geçmiş, en genç kalıntılar 4.800 yıl öncesine tarihlendirilmiştir. Her iki yay da Taş Devri�ne ait silahlardır.
[Resim: 359_holmegaard.jpg]
Cevapla
#2

[Resim: A26_asya_recurve.jpg]

M.Ö. 3500lere gelindiğinde, Antik Mısırlıların yayı başlıca savaş silahı olarak kullanmaya başladıkları görülmektedir. M.Ö. 1800lerde Asurlular ile yeni bir yay tasarımı ortaya çıktı. Bugün recurve (rikörv okunur) tabir edilen, her yay kolunun uç kısımlarında dışa doğru birer büküm yaptığı yaylardı bunlar. Daha kısa olan bu silahlar, imalatlarında ağacın yanısıra deri ve boynuz da kullanılan kompozit yaylardı. Bu tasarım yayı hem daha güçlü hem de at üzerinde daha rahat kullanılır hale getirmiş ve Asurlulara Orta Doğudaki rakipleri ile yaptıkları savaşlarda önemli bir avantaj elde etmiştir. Hititler de bu tip kısa recurve yayları, M.Ö. 1200lerde geliştirdikleri hafif ve hızlı savaş arabaları ile kombine ederek, hareketli ve tehlikeli bir savaş gücü oluşturmuşlardır.

Orta Doğunun okçuluktaki üstünlüğü yüzyıllarca sürecektir. Asya ve Orta Doğu halkları savaşlarda, yaylarının ve okçuluk tekniklerinin üstünlüğü ile, gücü ve disiplini dillere destan Roma ordusuna dahi zor anlar yaşatacaklardır. M.S. 8. yüzyıla gelindiğinde, Doğu Romanın güçlenmesi ile Avrupada ve Asyada yeni siyasi yapılanmalar meydana gelmiştir. Geçen bir kaç yüzyılda İslam-Arap güçleri, İslamiyeti yayma misyonu ile Arap yarımadasının dışına doğru yayılmışlardır. Ana silahları mızrak olan ve okçuluk taktikleri uygulamayan müslüman savaşçılar, zaman içinde gerek savaş stratejilerinde gerekse askeri uygulamalarda Romalıları taklit etmişlerdir. İslam-Arap ordularının Anadoluya zaman zaman yaptıkları akınlarda müslüman savaşçılara atfedilen okçuluk yetenekleri, aslında Türk ve diğer Orta Asya halklarına aittir. Türk boylarının İslamı kabul etmeleriyle, bir kaç yüzyıl içinde Orta Asya bozkır savaşçılarının okçuluk geleneği ve kompozit yayı İslam ordularına geçmiştir.

[Resim: 848_biritish_museum.jpg]

Anadolunun kapılarını Müslüman Türklere açan Manzikert, ya da bilinen adıyla Malazgirt Savaşı, ok ve yayın her iki rakip tarafından büyük bir etkinlikle kullanıldığı ve Orta Asya kökenli atlı okçu taktiklerinin zafer getirdiği önemli bir savaştır. Batılı savaş tarihçileri, Romanos IV. Diogenes komutasındaki Bizans ordusunun yenilgisinin sebeplerini yetersiz hazırlık, Bizans ile Ermeniler arasındaki etnik gerginlik, ordudaki paralı askerler arasındaki huzursuzluk, Bizans güçlerinde mevcut kişisel rekabet ve sadakatsizlik olarak bildirirler. Yine aynı kaynaklara göre Selçukluların galibiyet sebepleri ise; kaçar gibi yaparak geri çekilme taktiği, Alp Arslanın üstün liderlik vasıfları ve tabii, hızlı ve etkili atlı okçuların savaş becerileridir. Türklere ve diğer Orta Asya kavimlerine özgü atlı okçu taktik ve becerisi, bu savaşçıların dörtnala giderken inanılmaz bir hızla ve isabetle üstü üste ok atmalarını mümkün kılıyordu.

Atlı okçunun taktik avantajı, düşman ile arasındaki mesafeyi sürekli koruyabilmesi ve kendisi için avantajlı olan zamanda saldırıya geçebilme inisiyatifine sahip olmasıydı. Böylece, ana çarpışmalar için uygun zamanı belirleme şansı düşmana verilmemiş oluyordu. Bu taktiğin ikinci avantajı, yukarıda da bahsedilen sahte geri çekilme stratejisinin başarıyla uygulanmasına olanak sağlamasıydı. Bu strateji ile düşman önceden hazırlanmış pusuya çekilebiliyor ya da günlerce süren bir takip neticesinde iyice takatsiz bırakılabiliyordu. Yüksek hareket yeteneği sayesinde, düşman ordusunun yan ve geri kısmına vur-kaç tarzında saldırılar yapılabiliyordu. Ana çarpışmalar başladığında düşman ordusu genellikle yan ve geri destek kuvvetlerinin önemli bölümünü kaybetmiş oluyordu.

Orta Asya kökenli savaşçının yayı ağaç, sinir, boynuz ve bunları birbirine bağlayan tutkaldan oluşuyordu. Birden fazla materyalden meydana geldiği için bu tip yaylara kompozit yay denmektedir. Bazı yazarlar katışık yay, bileşik yay, katınç yay tabirlerini de kullanmışlardır. Bazı Batılı kaynaklarda, kompozit yayın ağır zırhlı Ortaçağ şövalyesi için bile ne kadar tehlikeli olduğu bildirilmektedir.



16. yy. Osmanlı tirkeş (savaş) yayı (Askeri Müze-Harbiye/İstanbul)

Doğunun savaş tarihini kompozit suvari yayı ve atlı okçunun teknik üstünlüğüne dayanan stratejiler yazarken, yay Batıda bambaşka bir mecrada gelişmiştir.

Avrupada 11. ve 14. yüzyıllar arası, zırhlı feodal şövalyenin üstünlük dönemidir. Kendine özgü ve kişisel savaş tekniği ile savaşan şövalye, bugünün tankları gibi önünde durulması zor bir askeri güç oluşturuyordu. Batıda suvarinin güçlenmesi ile önemini kaybeden piyade sınıfı, bu yüzyıldan itibaren yeniden güçlenmeye başlamıştır. Piyadenin okçu birlikleri ile güçlendirilmesi, Batıdaki askeri yapılanmayı tamamen değiştirecek ve feodal rejimin zırhlı atlısının savaş üstünlüğünü sona erdirecektir. Bu arada, tarih sahnesine ünlü İngiliz Uzun Yayı çıkacaktır ve efsaneler, filmler ve kitaplar vasıtasıyla hatırı sayılır bir şöhrete kavuşacaktır.
Cevapla
#3

Atlı Okçunun Savaş Becerisi ve Ok Atış Tekniği
At üzerinde ok atmak, tarihin belki de en eski ve en çok beceri isteyen savaş sanatıdır. Okçu atı dörtnala sürerken dizginleri bırakmakta ve yayını çekerek ok atmaktadır. Bu tekniğin uygulanması, üzenginin icadı ile mümkün olmuştur. Üzengi Asyada çok uzun zamandır bilinen ve kullanılan bir araçken, M.S. 1. yüzyılda İskitler tarafından Batıya getirilmiştir. Okçu okunu atarken üzenginin üzerinde doğrulmakta ve atının kontrolünü dizleri ile yapmaktadır. Hunların Batıya gelmesi ile, Batı dörtnala giderken düşmana bulutlar gibi ok yağdıran ve hızla geri çekilen bir düşmanla ilk kez karşılaşmıştır.
[Resim: mezopotamyaatliokcu.gif]

Diğer Orta Asya kavimleri gibi, Türkler de bu tekniğin usta uygulayıcıları olmuştur. Atlı okçunun taktik avantajı, düşman ile arasındaki mesafeyi sürekli koruyabilmesi ve kendisi için avantajlı olan zamanda saldırıya geçebilme inisiyatifine sahip olmasıydı. Böylece, ana çarpışmalar için uygun zamanı belirleme şansı düşmana verilmemiş oluyordu. Bu taktiğin ikinci avantajı, sahte geri çekilme stratejisinin başarıyla uygulanmasına olanak sağlamasıydı. Bu strateji ile düşman önceden hazırlanmış pusuya çekilebiliyor ya da günlerce süren bir takip neticesinde iyice takatsiz bırakılabiliyordu. Yüksek hareket yeteneği sayesinde, düşman ordusunun yan ve geri kısmına vur-kaç tarzında saldırılar yapılabiliyordu. Hızlı bir ok saldırısını takiben geri çekiliyorlar ve atış menzilinin dışına çıkıyorlardı. Ok atarken attan inmeleri hatta durmaları bile gerekmiyordu. Üstelik eğerin üzerinde dönerek yana ve geri çekilirken geriye doğru bile ok atabiliyorlardı. Hafif zırhlar kuşanan Türkler, en avantajlı konuma gelmeden yüzyüze yakın çarpışmaya girmemeyi seçiyorlardı. Düşman ordusu, ana çarpışmanın yapılacağı yere tam gücü ile gelmeye fırsat bulamıyor, atlı okçunun bu tip küçük ve apansız saldırıları ile zayıflatılıp yıpratılıyordu. Ana çarpışmalar başladığında düşman ordusu genellikle yan ve geri destek kuvvetlerinin önemli bölümünü kaybetmiş oluyordu.

At üzerinde ok atmanın tekniği ise, bugün bizim de kabul edip uyguladığımız Batılı tarzdan farklı ve öğrenmesi zor bir teknikti. Kiriş çekildiğinde kiriş tutan el yüzde veya vücudun başka herhangi bir noktasında sabit olarak tutulmuyor, atın hareketine uygun olarak salınıyordu. Yine Batılı tekniklerden farklı olarak, kiriş yüze değil kulağa kadar çekiliyordu. Ancak kompozit yayların mümkün kılabileceği bu uzun çekiş mesafesi sayesinde, kolların ağırlığı vücudun sağ ve soluna eşit dağılıyor, suvari dengesi bozulmadan nişan alabiliyordu.

Atlı okçu atış tekniğinde ilginç olan, kirişin bırakılma anını, atın dörtnala gidiş hareketinin belirlemesiydi. Atın dört ayağının da yerden kesik olduğu kısacık an en sarsıntısız an olduğundan, kirişin bu kısacık zaman diliminde bırakılıması gerekiyordu. Bozkır savaşçısının sanatında doruk noktası da buydu ve çok hassas bir ritm duygusuna sahip olmayı gerektiriyordu.

Osmanlının ilk dönemlerinde bu teknik askeri kullanım alanına sahipti hem de bir okçuluk hüneri olarak çeşitli vesilelerle sergileniyordu
Cevapla
#4

Osmanlı ordusunun ilk dönemlerinde, Orta Asya göçebeleri ve Selçuklular gibi, savaş gücünün hemen hemen tamamı atlı okçulardan oluşmaktadır. 14. yüzyılda piyade sınıfı, yani Yeniçeri teşkilatı oluşturulmuştur. Bu yeni askeri yapılanmada zaferin altına imza atan yine yay olmuştur. Ancak yay, Asyaya özgü ağaç, sinir, boynuz ve tutkaldan yapılmış, yay yapımında ulaşılan en üst teknik düzeyin simgesi olan kompozit yaydır.
[Resim: 873_yeniceri.jpg]

Yine ok ve yay kullanan piyade gücünün yanısıra, bu yeni askeri yapılanmada, atlı okçu da önemini korumaktaydı. I. Muradın 1373de Venedikliler ile Macarlar arasındaki savaşta 5000 okçu göndererek Venediklilere yardım etmiş olması, daha I. Murad devrinde Osmanlı ordusunda okçuların ne kadar artmış olduğunu göstermektedir.

Ordunun ve sarayın ok-yay ihtiyacı esas olarak resmi imalathanelerdeki üretim ile karşılanıyor, yetmediği takdirde sivil piyasadan temin ediliyordu. Bu yaycı ve okçu ustaları, seferberlik zamanında artan ihtiyacı karşılayamazlarsa, sivil okçu ve yaycı esnafından destek alınıyordu. Osmanlıda sportif okçuluğun da çok gelişmişti ve sivil piyasayı besleyen bir sektör mevcuttu.

Ateşli silahların savaş alanına girmesi ve askeri taktiklerin değişmesi de ok ve yayı birden bire savaş alanlarından silememiştir. Tüfeğin tek başına uzun menzilli silah olarak orduda yer alması birden bire olmamış, muhtemelen bir süre ok ve yay ile beraber kullanılmıştır. Ateşli silahlara geçilmesi ile, Türklerin öteden beri uyguladığı hareketli savaş stratejisinin de büyük oranda terki gerekmiştir.

Fotoğraf: Askeri Müze-Harbiye/İstanbul
Cevapla
#5

İslamiyetin doğduğu yıllara ve topraklara gidildiğinde, bu büyük dinin siyasi bir hareket kimliği de taşıdığı gözden kaçmayacaktır. Erken dönem İslam-Arap orduları dinin yayılması amacı ile hareket etmişler ve misyonlarını kılıç zoru ile gerçekleştirmişlerdir. Bu misyonda halk kitlelerinin istenen amaç uğruna savaşacak idealist savaşçılar haline gelmesi önemliydi. Şehitliğin Allah katında makbul bir mertebe sayılması sayesinde müslüman savaşçılar gözlerini kırpmadan ölüme gidiyorlardı. Yine bu misyonun gerçekleşmesi için olsa gerek, dönemin savaş sanatlarının öğrenilip çalışması konusunda da teşvik edici davranılmıştır.

Bu teşvik her şeyden önce Allah kelamı ile gelir. Kuran-ı Kerimde Enfal suresinde Onlara gücünüz yettiği kadar kuvvet ve (cihad için) bağlanıp beslenen atlar hazırlayın denmiştir. Çağdaşları ayette geçen kuvvet kelimesinin anlamını bizzat peygamber tarafından tefsir ettirmişlerdir. Hz. Muhammed Kuvvetten maksat ok atmaktır demiştir.

[Resim: Z4C_Hirkax.jpg]
Hırka-i Saadet, Hasoda, Topkapı Sarayı Müzesi



Okçuluk ile ilgili çok sayıda Hadis-i Şerif de rivayet olunmuştur. Bunların bazıları şöyle sıralanabilir:

Hiç kimse yaydan daha üstün bir silah kullanmadı.

Ok atın ve ata binin, ama ok atmak ata binmekten daha iyidir.

Ok atmayı öğrenen sonra da sebepsiz terk eden kişi bizden değildir.

Kim Allahüteala yolunda ok atarsa, oku ister isabet ettirsin, isterse isabet ettirmesin, (Allah) ona İsmail peygamber evlatlarından bir köle azat etmiş gibi bir köle bağışlamanın sevabını verir.

Bir ok vasıtasıyla üç kişi cennete girer: Oku yapan, oku atan ve oku (atan kişinin) eline veren.

Hedefler arasında yürüyen herkese, attığı adımlar kadar sevap yazılır.

Hedefe (talim için) ok atmak Allah yolunda yapılan savaşta ok atmak gibidir. Ok atan kişinin okunu getirene de (Allah) attığı her adım için bir köle azad edene verdiği sevap kadar sevap verir.

Hz Muhammedin, bu önemli savaş sanatının öğrenilip çalışmasına verdiği önemin altında, İslam hareketinin liderleri tarafından oluşturulmak istenen idealist gazi-savaşçı figürü olabileceği gibi, fiziki bir egzersiz olarak okçuluğun kişinin beden ve ruh gelişimine katkı sağladığı gerçeği de yatıyor olabilir.
Cevapla

Konu Araçları
Konuyu Paylaş :  
Konunun Linki :  
BBKodu :  
Konu Araçları :

Hızlı Menü:


Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi