Türkiye'nin Geleceği

Konuyu Oyla:
  • Derecelendirme: 2.93/5 - 27 oy
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Türkiye'nin Geleceği
#1

TÜRKİYE’NİN GELECEĞİ – İzzet Uslu Beykent Üniversitesi

Danışman: Yrd.Doç.Dr. Mustafa ÖZEL

İstanbul, Haziran 2003



Türkiye, coğrafi konum itibariyle iki kıtayı birbirine bağlayan bir köprü durumundadır. Tarih boyunca Asya ve Avrupa kıtaları arasındaki bu önemli bağlantı noktası her dönem stratejik konumunu korumaya devam etmiştir. Bu makalede, Türkiye’nin uluslararası konumu ekonomik ve politik açıdan değerlendirilmeye çalışılacaktır.

Bulunduğu konumla birlikte stratejik önemini koruyan Türkiye’nin gelecek yüzyıldaki uluslararası konumunu sadece coğrafi açıdan değil, tarih, kültür, siyaset, ekonomi ve güvenlik parametreleri de gözönüne alınarak geniş bir perspektiften ele alınmalıdır. [1] Bu açılardan incelenecek olan Türkiye, dışarıdan bakıldığında hala yerli yerine oturmuş bir ülke görüntüsü çizmemektedir. Nereye ait olduğuna dair ulusal bir kimlik geliştirememiş olan Türkiye, uzun yıllardır kronik şekilde “kritik” ve “geçiş süreci” dönemleri yaşayan bir ülkedir. Avrupa Birliği’ne katılım süreci belirsiz olan Türkiye, genç nüfusuna gelecek umudu aşılayamamanın yanında, kaynaklarını da rasyonel olarak kullanmamaktadır. 90 milyar dolar iç, 110 milyar dolar dış borç olmak üzere toplam 200 milyar dolarlık bir borç sarmalına düğümlenmiş, yenilenemeyip dünyaya ayak uyduramayan bir ülke görüntüsü vermektedir. Bunun ağır maliyetini de on yıllardır tünelin ucunda ışık beklerken gitgide yoksullaşan insanlarına adil olmayan şekilde ödetiyor. [2]

Üretimden, bilgi çağını yakalamaktan çok rant dağıtmaya göre şekillenmiş olan ekonomik yapımızın Uluslararası Para Fonu (IMF)’nun disiplini altında değişeceği söylemi hala inandırıcı olmaktan çok uzaktır. [3] Kendi bünyesinde ekonomik olarak çözüm üretemeyen ve her geçen gün borç batağına sürüklenen ülkemizin IMF ile kurtulacağına da şüpheyle yaklaşmak gerekir. Esas amacı geçici ödemeler dengesi problemleri ile karşılaşan üyelere mali yardımda bulunmak olan IMF programlarında uygulanan reçeteler genellikle standart bir özellik taşır. Programların oluşturulmasında, bütçe açıklarını parasallaştırarak, ülkesel farklılıkların dikkate alınmaması sebebiyle de başarısızlıkla sonuçlanmaktadır. IMF’in tarihinde hiçbir başarılı operasyonunun olmaması da çok anlamlıdır. Şu anda Türkiye, 1999 yılında imzaladığı anlaşma öncesinden çok daha zayıf duruma düşmüştür. IMF, istemiş olduğu kanun değişiklikleri ve reformlarla Türkiye’nin stratejik öneme sahip her şeyin yabancıların kontrolüne geçmesine olanak sağlamaktadır. Görünen haliyle IMF paketi Türkiye’nin ekonomik sorunlarına çözüm getirmemektedir. Prof. Dr. Osman Altuğ’a göre yeni IMF programı bir Konkordato programıdır. [4] Ekonomik anlamdaki son durumumuzu da özetleyecek en uygun cümle de budur. Ekonomik durumda pek çok uzmanın da belirttiği gibi, Türkiye kendi kaynaklarıyla bu krizden kurtulabilir, yeter ki istikrarlı ve inandırıcı bir yönetimle yönetilsin.

Ekonomik anlamdaki başarı siyasal bir istikrar ile mümkündür. Türkiye, uzun zamandır var olan Pazar Ekonomisi ve nispeten özgür ve özerk sivil toplumuyla komünizm sonrası ülkelere karşı nisbi bir üstünlüğe sahiptir. Türkiye ikinci dalga bir demokrasiye sahipken, sadece yeni Güney Avrupa demokrasilerinin (İspanya, Portekiz ve Yunanistan) değil, aynı zamanda bazı üçüncü dalga Orta Avrupa demokrasilerinin de arkasında kalmıştır. [5]

Ekonomik ve siyasal durumuna kısaca değinilen Türkiye’nin uluslararası arenadaki durumunu da gözden geçirmek faydalı olacaktır. Türkiye’nin uluslarası üye olduğu veya üye olmak istediği kurumlardaki gelişmeler ve özellikle Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve özellikle 11 Eylülde Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ‘ne yapılan terorist saldırılardan sonra değişen yeni dünya düzenini anlamak gerekmektedir.

Soğuk Savaş sonrasında Türkiye için iki uç tanımlama yapılmıştır: Bir tarafta, iki dünyanın arasında parçalanmış, yerini bulamayan, kimlik sıkıntısı çeken bir ülke; diğer tarafta da stratejisyenler tarafından özellikle Amerika stratejisi açısından önemli bir eksen olarak görülen pivot ülke tanımlamasıdır. [6] Bu iki tanımlama da Türkiye’nin dışarıdan nasıl görüldüğünü ifade etmede önemli örneklerdir.

Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), 50. kuruluş yıldönümünde gerçekleştirilen Washington Zirvesi’nde, yeni ülkelerin katılmasıyla yeni bir stratejik misyon tanımlaması ve derinlemesine bir sorumluluk alanı kazanmıştır. Uluslararası sistem içinde hegomonik bir güç olarak yükselmesini bu kurumlara ve ittifak yapılanmalarına borçlu olan ABD, aynı araçlarını Soğuk Savaş sonrası dönemin şartlarına uygun hale getirmeye çalışmıştır. NATO üyesi olan Türkiye, ittifakla ilgili değişken tavırların çıktığı bu dinamik dönemden, istikrarlı döneme geçiş sürecinde NATO ile ilgili olarak kendi stratejik çıkarlarını önceleyen daha kalıcı bir politikanın teorik ve pratik altyapısını oluşturmak zorundadır. [7]

Türkiye’nin uluslararası alanda gücünü arttırmak için önemli üç bölge vardır. Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu. Uluslararası siyasetini yürütebilmesi için bu üç önemli bölgeye dikkat etmelidir. Bunun haricinde müslüman ülke olmasının avantajını kullanıp, İslam Konferansı Teşkilatı ve ikili ilişkiler aracılığıyla ekonomik ve politik anlamda gücünü pekiştirmelidir. Türkiye, akılcı bir dış politika yürütmek zorundadır. Bir bölgede çıkarlarının uyuştuğu ülkeyle, diğer bir bölgede karşı karşıya gelmektedir. Bu da dengeli ve çok akılcı bir dış politika yürütme zorunluluğu getirmektedir.

Tarihi Germen ve Slav jeokültürel etki alanını dengelemek üzere Boşnak ve Arnavut unsurların geleceği ile ilgilenme gereği hisseden ve bunu NATO’nun bölge politikalarına yansıtan ABD ile bölgeye doğrudan müdahil olma olanağı olmayan Türkiye’nin çıkar alanları arasında bir tür yakınlaşma doğmaktadır. Avrupa Birliği (AB) üyesi ülkelerin Balkanlara yönelik politikalarındaki tutarsızlıklar bölgedeki bunalımların tırmanışında ABD-Türkiye ilişkilerinin öne çıkması sonucunu doğurabilir. Türkiye-AB ilişkilerinin NATO çerçevesinde özel öneme sahip olduğu bir başka alan ise, AB’nin ve NATO’nun Doğu Avrupa ve Balkanlara yönelik genişleme planları ile ilgilidir. NATO üyesi olmakla birlikte AB üyesi olmayan tek ülkenin Türkiye olacak olması Türkiye’yi ABD-Rusya-AB dengelerinin etkileşimine sokacaktır. Bu durum NATO üyesi olan fakat AB üyesi olmayan Türkiye ve ABD’yi ittifak ile ilgili benzer tavırlar almaya sevkedebilir. [8] Diğer yandan ABD’nin; Fransa ve Almanya ile başta Avrupa üzerinde oluşan “ticaret gerginlikleri”, ortaya çıkmaktadır. [9] Ticaret gerginliklerinde Türkiye çok dikkatli olmalıdır, çünkü dış ticaretinin %60’ı AB ülkeleri iledir. Türkiye döviz kazançlarının %60’ını yine Avrupa’da çalışan Türk işçilerin her yıl gönderdikleri 5-6 milyar euro civarındaki dövizlerle sağlamaktadır. Ayrıca Avrupa’dan Türkiye’ye sermaye yatırımları toplamın %75’ini sağlarken, dışarıdan gelen turistlerin %75-85’i de Avrupalıdır. [10] Burada Türkiye’nin dikkat etmesi gereken bu hassas dengeyi bozmamasıdır.

Türkiye Balkanlar’da uygulamak zorunda olduğu dengeli politikayı Kafkaslarda da uygulamak zorundadır. Bu sefer işbirliği yaptığı ve karşı karşıya geldiği aktörler değişmektedir. Soğuk Savaş sonrası Kafkasya’nın değişen uluslararası konumu üç ayrı düzlemde ele alınabilir:

1. Uluslararası küresel dengelerdeki değişim ve bu değişimin bölge üzerindeki etkileri.

2. Bölgeye doğrudan müdahil olan Rusya, Türkiye, İran gibi ülkelerle Hazar Denizi’ne komşulukları dolayısıyla bölge dengeleri içinde önemli konuma sahip Özbekistan, Kazakistan ve Türkmenistan’ı da kapsayan düzlem.

3. Bölgenin etnik ve dini farklılaşmasını da içinde barındıran bölge-içi dengeler ve çelişkiler.

Birinci düzlemdeki kritik alanı temelde jeoekonomik bir önem arzetmektedir. Özellikle küresel ekonomi-politik rekabetin yönlendirdiği konjonktür çokuluslu şirketlerin de devreye girdiği stratejik nitelikli doğal kaynakların aktarım meselesine odaklanmış durumdadır.

İkinci düzlemdeki rekabet ise bu küresel nitelikli rekabetin yansımalarını barındırmaktadır. Hem de bölgeye doğrudan müdahil büyük ve orta ölçekli bölgesel güçlerin jeopolitik ve diplomatik manevralarını kapsamaktadır.

Üçüncü düzlemde yer alan bölge-içi çelişkiler sıcak nokta çatışmalarını tırmandırmakta ve ikinci düzlemdeki aktörleri içine çekebilecek boyutta risk oluşturmaktadır.

Türkiye genel özellikleri itibariyle Balkanlara benzeyen Kafkaslarda da Soğuk Savaş sonrası döneme gerek psikolojik, gerekse diplomatik açıdan yeterince hazırlıklı girememiştir. Kafkasya, Karadeniz ve Tuna su yolu çerçevesinde hem Balkanlar, hem Boğazlar hem de genel Avrasya stratejisinin en önemli sütunlarından birini oluşturmaktadır. [11] NATO’ya girme isteğinde olan Rusya’ya karşı Türkiye NATO kozunu dengeli şekilde kullanıp, Rusya’ya karşı Kafkasya için dengeli bir siyaset yürütmek zorundadır.

Ortadoğu Türkiye’nin etkileşim içinde olduğu önemli bölgelerden biridir. Ortadoğu Barış Süreci’nden sonra gittikçe ağırlık gösteren Türkiye-İsrail İlişkileri Soğuk Savaş süresince dikkatli bir denge politikası izleyen Türkiye’nin bölgeye bakışında ciddi bir değişim olduğu kanaati yaygınlaşmıştır. Türkiye Ortadoğu politikasını tekrar gözden geçirip, revize edilmesi gerekmektedir. AB ile üyelik sürecinin gittikçe zorlaştığını, hatta imkansızlaştığı da gözönüne alınacak olursa, aynı anda hem Avrupa’dan hem de Ortadoğu’dan kopan bir Türkiye’nin bölge ve kıta ölçekli politikalarda başarılı olabilmesi mümkün değildir. [12]

Sonuç olarak, ABD’nin Irak için istemiş olduğu tezkerenin geçmemesi sonucu Türkiye-ABD ilişkileri açısından büyük sorunlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Ekonomik ilişkimizin yoğun olduğu AB ile askeri ilişkilerimizin yoğun olduğu ABD’nin küresel düzeyde çekişmesi Türkiye-ABD ve Türkiye-AB ilişkileri olumsuz yönde etkilemektedir. Wolfowitz ve Grossman’ın açıklamaları ABD’nin Türkiye’ye ne kadar içerlediğini de ortaya koymuştur. [13]

Oxford Üniversitesi'nin itibarlı St.Anthony's College'inde Avrupa bölümünün başında bulunan ve özellikle Soğuk Savaş bitiminde Orta ve Doğu Avrupa uzmanlığı, bu konudaki çeşitli kitaplarıyla tanınan Timothy Garton Ash, 27 Nisan 2003 tarihli The New York Times Magazine'de 'How the West Can be One?' (Batı Nasıl Tek Hale Getirilebilir?) başlıklı yazısına şöyle girmişti:

"Sevgili Amerikalı Dostlar: Batı'yı tekrar bir araya getirmeliyiz. Kısaca, 'Batı' diye adlandırılan 60 yıllık Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri topluluğumuz, grotesk biçimde Irak konusunda bölündü. Son aylarda, Fransa, Almanya ve Rusya'dan oluşan yeni bir Avrasya ekseni, Amerika, İngiltere ve İspanya karşısındaki Euratlantik (Avratlantik) ekseni karşısında şekillendi. Şimdi, Irak'taki zaferden sonra, Batı'nın geleceği Ortadoğu'da kararlaştırılacak. Eğer Batı umurumuzdaysa, Ortadoğu'da ne yapılması gerektiğinde müştereken çalışmalıyız. Çünkü, bir zamanlar Sovyetler Birliği bizi nasıl birleştirdiyse, Ortadoğu bizi bölüyor..."

Böyle bir 'optik'ten bakıldığında, Türkiye'nin durumu ve konumu daha da ilginç bir hale geliyor. Türkiye, 'Batı' ile Ortadoğu'nun 'fay hattı'nda. Bir yandan, yine özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri- Avrasya'ya pek meraklı ama İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ve özellikle son 10 yılda, uluslararası politikadaki tüm ağırlığını 'Transatlantik bağları' sayesinde elde etti. [14] Bu bağları koparmadan, çok dengeli bir politika yürütebilen Türkiye, ekonomik dinamiklerini de harekete geçirebilen bir ülke konumuna gelecektir.


--------------------------------------------------------------------------------

[1] Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik Türkiye’nin Uluslararası Konumu, Küre Yayınları, İstanbul, 2001, s.65.

[2] Mehmet Öğütçü, “Gelecek, Aslında Şimdi Başlıyor 2023 Türkiye Vizyonu”, Stadigma.Com, S:4, Ankara, 2003, Web page adresi : http://www.stradigma.com/turkce/mayis200...izyon.html, Son Ziyaret : 20 Mayıs 2003.

[3] Öğütçü, a.g.m.

[4] Mehmet Arslan, “IMF Krizler ve Türkiye”, Stratejik Analiz, C:2, S:14, Ankara, s.5,21.

[5] Ergun Özbudun, Çağdaş Türk Politikası Demokratik Pekişmenin Önündeki Engeller, Çev: Ali Resul Usul, Doğan Kitap, İstanbul, 2003, s.133.

[6] Ahmet Davutoğlu, Küresel Bunalım 11 Eylül Konuşmaları, Küre Yayınları, İstanbul, 2002, s.136.

[7] Davutoğlu, Stratejik ..., s.225.

[8] Aynı, s. 235.

[9] Tolga Yarman, Cüneyt Akalın, “Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği, Avrupa Birliği ve NATO İlişkilerinin Geleceği, Türkiye’ye Etkileri”, Stadigma.Com, S:1, Ankara, 2003, Web page adresi : http://www.stradigma.com/turkce/subat2003/makale1.html, Son Ziyaret : 20 Mayıs 2003.

[10] Hakan Anlı, “AB Kopenhag & Maastrıcht Kriterleri Çerçevesinde : Türkiye – AB İlişkileri”, Haberanaliz, Ankara, 2003, Web adresi : http://www.haberanaliz.com/detay.php?detayid=486, Son Ziyaret :

[11] Davutoğlu, Stratejik ..., s.125-126,128-129.

[12] Aynı, s.142.

[13] Hasan Ünal, “Wolfowitz’den Grossman’a Türkiye ve ABD”, Zaman Gazetesi, 12 Mayıs 2003.

[14] Cengiz Çandar, “Avrasya mı, Avratlantik mi?”, Dünden Bugüne Tercüman Gazetesi, 29 Nisan 2003.
İleride halkımızın,bunca ibret verici tecrübeden sonra gerçek dindarlarla din tüccar ve aktörlerini birbirinden ayırdedeceğini ümid ederim. Yoksa hep böyle geri ve ezik kalırız (M.Kemal Atatürk)
Cevapla

Konu Araçları
Konuyu Paylaş :  
Konunun Linki :  
BBKodu :  
Konu Araçları :

Konu ile Alakalı Benzer Konular
Konular Yazar Yorumlar Okunma Son Yorum
  Kalkınma Ajansları ve Türkiye'de Uygulanabilirliği civanpercemi 5 5.879 01-05-2008, Saat: 13:11
Son Yorum: civanpercemi
  Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye civanpercemi 8 9.101 01-05-2008, Saat: 12:47
Son Yorum: civanpercemi
  2023 Türkiye Vizyonu civanpercemi 0 4.619 01-05-2008, Saat: 11:35
Son Yorum: civanpercemi
  Osmanlı'dan Cumhuriyete Türkiye'de Merkeziyetçilik civanpercemi 3 5.526 01-05-2008, Saat: 11:32
Son Yorum: civanpercemi

Hızlı Menü:


Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi