Yorumları: 523
Konuları: 208
Kayıt Tarihi: 20-02-2007
Teşekkür Puanı:
24
01-05-2008, Saat: 12:06
(Son Düzenleme: 05-08-2008, Saat: 20:34, Düzenleyen: mustafa.)
BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ VE TÜRKİYE
Araş. Gör. Altuğ GÜNAL
Ege Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü
altug.gunal@ege.edu.tr
ÖZET
Son dönemlerde tüm dünya şaşkınlık ve korku uyandıran terör olaylarına tanıklık ederken;bununla eş zamanlı olarak “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) olarak bilinen “Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Bölgesi ile Müşterek bir Gelecek ve İlerleme için Ortaklık” projesi de tekrar gündeme taşındı. ABD yönetiminin bugüne değin resmi belgelere dayandırmadığı bu projenin ne olduğuna dair zihinlerde oluşan soru işaretlerinin çözümlenmesi, günden güne gelişen olayların yardımıyla çok da zor olmamakta. Yine de konuyu çok yönlü
perspektiften bakarak derinlemesine inceleme ve anlatma ihtiyacı ile yazılan bu makalede ABD ile
birlikte, birçok ülkeyi de ilgilendiren BOP’un ne olduğu, geçirdiği süreçler ve Türkiye’ye yansımaları ele alınacak ve bazı öngörülerde bulunulacaktır.
ABSTRACT
Recently, while whole huminity witnesses the terrorism, the frigtenning and confusing, simultaneously,the project “ The Partnership for Improvement and a Comman Future with Northern Africa Region and Expanded Middle East” which is known as “ Great Middle East Project”, came to order . It’s not so difficult to get rid of the question Marks in minds,about what the project was, which was no basis on formal documents, by the progressive events day by day.However, in that article which was written by the need to investigate and explain
the issue deeply from versatileperspectives, it will be discussed what GMEP is, which not only concerns USA and also several other countries, processes and reflections on Turkey and some previsions will be made.
GİRİŞ
Avrupa Birliği ve Kıbrıs’ın ardından son aylarda Türkiye gündeminde baş köşeye oturan dış politika konularından biri, “Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Bölgesi ile Müşterek bir Gelecek ve İlerleme için Ortaklık (Partnership for Progress and a Common Future with the Region of the Broader Middle East and North Africa) projesidir. Basında genellikle “Büyük Ortadoğu
Projesi (BOP)”(1) olarak adlandırılan bu proje, ABD başkanlık seçimi sürecinde -ABD yöneticileri
iç politikaya yoğunlaştıklarından- geçici olarak gündemden düşmüşse de, George W. Bush’un
ikinci kez başkan seçilmesi ile birlikte yeniden gündemi işgal etmeye başlamıştır.
George W. Bush’un tahta çıkma törenine benzetilen ikinci yemin töreninde yaptığı ‘özgürlük’ temalı
konuşma, özellikle muhafazakar Arap ülkelerinde hayal kırıklığı yaratmıştır. Arap dünyası Amerikan
başkanından daha ılımlı, uzlaşma yanlısı bir konuşma beklerken; Ortadoğu’yu yeniden
düzenleme projesinden vazgeçildiğinin işaretlerini görmeyi ummaktaydı. Fakat görüldü ki, İslam
ülkelerine yönelik Amerikan meydan okuması devam etmektedir. Bu yazı, yakın gelecekte yeniden dünya ve Türkiye gündemini işgal etmeye devam edecek ve 21. yüzyıl politikalarına damgasını vuracak olan BOP’u
bir kez daha analiz etmek ve Türk kamuoyunu doğru bilgilendirmek amacıyla kaleme alınmıştır.
KONUYLA İLGİLİ TARİHİ SAPTAMALAR
BOP’un hazırlanış gerekçelerini anlayabilmek ve uygulamanın nasıl olabileceğini dair öngörülerde bulunabilmek için, konuya ışık tutabilecek bazı
tarihi saptamalar yapılması uygun olacaktır. Aslında daha eskilere dayanmakla birlikte BOP’un diriliş noktası, 11 Eylül 2001’deki uçaklı intihar
saldırılarıyla ABD’yi çok ciddi şekilde sarsan ve bütün dünyaya korku veren “küresel terörizm”dir. Ünlü Amerikalı gazeteci-yazar Robert Fisk’in
“ezilmiş ve aşağılanmış insanların şeytani ve korkunç zalimliği” (Chomsky, 2002: 198) olarak nitelediği küresel terörizmin temel nedeni ve kaynağı ise, köktendinci İslami değer yargılarının yanı sıra, günümüz dünyasının zengin ve yoksul
ülkeleri arasında var olan uçurum boyutlarındaki gelir dengesizliğidir. Nedeni Batı sömürgeciliği olan bu dengesizlik farklı bir şekilde olmakla birlikte günümüzde de sürmekte ve özellikle İslam coğrafyasını vurmaya devam etmektedir. ABD,
sömürü düzeninin bu acımasızlıkta sürdüğü sürece, küresel terörizmi bitirmenin imkansız olduğu gerçeğini anlamıştır. Zira bu sömürü düzenine
başkaldıran insanların, sömürgecilerin modern silahlarına karşı verilecek bir mücadelede kendi göğüslerinden başka silahları yoktur.(2)
Köktendinci İslam’ın böylesine yaygınlaşmasında ve bu denli ürkütücü eylem gücüne ulaşmasında, ABD’nin 1970’li yıllarda Başkan Carter döneminde
yürürlüğe koyduğu “Yeşil Kuşak Projesi”nin katkısı büyük olmuştur. Komünizmin dinsizlik (ateizm) yaklaşımı ve bu yaklaşıma karşı İslam’ın takındığı sert tutum nedeniyle "İslam'ın komünizme karşı bir kalkan olabileceği" görüşüne dayanan ve
İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde ABD Başkanı Truman tarafından yürürlüğe konan “Komünizmi Çevreleme Stratejisi”nin bir parçası /
uzantısı olan bu proje, Sovyetlerin Afganistan’ı işgaliyle birlikte yeniden yürürlüğe konulmuştur. Sovyetlere karşı direnen farklı kabilelere mensup
Afganların ortak kimliği “İslam” olduğu için, silah yardımları yanı sıra, İslam kimliğini güçlendirecek ilahi doküman yardımları (binlerce Kuran-ı
Kerim’in bastırılıp dağıtılmış) yapılmış ve Pakistan’daki mülteci kamplarına sığınmış yüz binlerce Afgan’a dini ve askeri eğitim verilmiştir.
Aynı zamanda Orta Asya'daki “İslamcı Uyanış Hareketi”ni de tetiklemeyi amaçlayan bu proje, başta El Kaide terör örgütü olmak üzere,
günümüzün köktendinci İslami terör gruplarının tohumlarını atmış ve yeşermesini sağlamıştır. Kendi yarattığı canavarın öldürücü saldırılarına maruz
kalan ünlü Dr. Frankeştayn gibi, Amerika da kendi yarattığı köktendinci bir terör örgütü tarafından yıllar sonra ağır yaralanmış; Ussame Bin Laden,
Amerikan halkına, 2. Dünya Savaşı’ndaki Pearl Harbour baskınından sonraki en büyük felaketi ve acıyı yaşatmıştır. "Kızıl tehlikeye karşı yeşil panzehir" yıllar sonra ters tepmiştir. BOP fikrinin ortaya çıkmasında ve uygulama
esaslarının belirlenmesinde ABD’ye esin kaynağı olan tarihi bir deneyim vardır: Avrupa’yı Kalkındırma Planı. Marshall Yardımı olarak da adlandırılan bu planın amacı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bir süper güç olarak ortaya çıkan
Sovyetler Birliği’nin ve onun temsil ettiği komünizm ideolojisinin Avrupa’ya yayılmasını önlemekti. Bunun için, savaş esnasında yıkılan
Avrupa’yı yeniden canlandırarak Sovyetler Birliği’nin karşısına dikmek gerekiyordu. ABD, önce, Sovyet işgali dışında kalan Avrupa ülkelerinin birbirleriyle yardımlaşmasını, bu amaçla bir araya gelerek “Avrupa İktisadi İşbirliği
Teşkilatı”nı kurmalarını istedi. Bu teşkilat kurulup çalışmaya başlayınca da, hibe ve kredi yoluyla yaptığı milyarlarca doları bulan yardımlarla bu
ülkelerin çoğunun kalkınmasını sağladı. Özellikle siyasal, ekonomik ve toplumsal alt yapıları hazır olan ülkeler, ABD yardımlarını çok iyi kullanarak
yeniden güçlü birer devlet haline geldiler.(3) (Oran, 2001: 485-489) ABD’nin girişimi ve öncülüğüyle 1949 yılında da NATO kurularak bu plan başarı ile
sonuçlandırılmış oldu. Bunlarla beraber, projenin daha iyi anlaşılabilmesi
için Amerika’dan on binlerce kilometre uzaklıktaki denizaşırı ülkelere karşı yürütülen Kore, Vietnam, Körfez, Afganistan ve son Irak savaşlarını da ana
hatlarıyla hatırlamakta yarar vardır. Esas itibariyle üretilmiş jeopolitik gerekçelere dayalı proje ve planları uygulamada ABD’nin kararlılığını gösteren
bu savaşları hatırlamak, ABD’nin BOP için neleri göze alabileceğinin anlaşılmasına yardımcı olacaktır.(4)
İleride halkımızın,bunca ibret verici tecrübeden sonra gerçek dindarlarla din tüccar ve aktörlerini birbirinden ayırdedeceğini ümid ederim. Yoksa hep böyle geri ve ezik kalırız (M.Kemal Atatürk)
Yorumları: 523
Konuları: 208
Kayıt Tarihi: 20-02-2007
Teşekkür Puanı:
24
01-05-2008, Saat: 12:17
(Son Düzenleme: 05-08-2008, Saat: 20:35, Düzenleyen: mustafa.)
BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ’NİN DOĞUŞU
1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren küresel terörün tehdidine maruz kalmaya başlayan ABD, ilk olarak Kenya ve Tanzanya’daki büyükelçiliklerinin bombalama olayları ile sarsıldı. O yıldan itibaren küresel terörizmi tehdit
değerlendirmelerine almaya başlayan ABD - geçmişte yapılan resmi stratejik değerlendirmelere bakıldığında- gene de gidişatın ne kadar kötü
olduğunu tam olarak anlamış gözükmemektedir.(5) (National Defense, 1999: 119-120-144) Başta da belirtildiği gibi, BOP’un çıkış noktası, 11 Eylül saldırılarıdır. Bu saldırı, küresel terörizmin hangi boyutlara ulaştığını bütün dünyaya
göstermesi bakımından da önemlidir. Bir başka önemi de, o güne kadar klasik yöntemlerle yürütülen küresel terörle mücadelenin bir işe
yaramadığının anlaşılmasını sağlamasıdır. Çok bilinen bir uyarıdır: “Sıtmadan kurtulmak için sivrisinekleri öldürmek yetmez; esas olan bataklığı
kurutmaktır.” Amerika geç de olsa bunu algılamış ve “terörist üreten bataklıklar nasıl kurutulur” arayışları BOP’un doğuşunun temelini oluşturmuştur.
Önce bataklığın veya bataklıkların nerelerde olduğunun belirlenmesi gerekiyordu. Aslında görüntü çok netti. Gerek 11 Eylül 2001’de olsun
gerekse bu tarihten önceki yıllarda olsun ABD’yi vuran tüm saldırılar, Vahhabilik (6)’ten güç alan köktendinci İslamcı örgütlerin eseri idi. Bu örgütlerin yetiştiği bataklık ise, Amerikalılara göre, Moritanya’dan Endonezya’ya kadar uzanan ve 50’yi aşkın ülkeyi (7) kapsayan İslam coğrafyası idi. Bu bağlamda, ABD
yönetimlerine ve CIA’ya stratejik arge hizmeti veren “RAND Cooperation” adlı bir düşünce (think-tank) kuruluşu tarafından, “Sivil Demokratik İslam: Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler” başlıklı (8) , (Henze, 1993: 5-52) 88 sayfalık
kapsamlı bir rapor hazırlanarak Bush yönetimine sunuldu. “İslam ve Müslümanlar, Batı demokrasisi değerlerine ve küresel düzene uyumlu hale getirilemezse, medeniyetler çatışması olasılığının yüksek olduğu” tezinden yola çıkılan bu raporda,
İslam coğrafyasının nasıl denetim altına alınacağına dair bir strateji öneriliyordu.
Raporda dünya Müslümanları; köktendinciler, gelenekçiler, modernler (ılımlı İslam) ve laikler olmak üzere dört gruba ayrılmıştı. Bu grupların;
insan hakları, demokrasi, özgürlükler, kadın hakları, ceza hukuku, eğitim, dinde reform ve Batı dünyasına karşı tavırları gibi konular dahil,
günümüz İslam dünyasında tartışmalı olan temel konulara bakış açıları analiz edilerek aşağıdaki sonuçlara varılmıştı (özetle):
• Köktendinciler: İslam’ın şiddetten kaçınmayan, yayılmacı ve saldırgan yorumunun temsilcileridirler. Demokratik değerleri ve Batı
kültürünü reddederler. Batı’ya, özellikle ABD’ye, düşmanlık hisleri beslemektedirler. Katı İslam yasa ve ahlak değerlerini uygulayacak otoriter bir devlet
yönetiminden yanadırlar. Geçici taktik düşünceler hariç, bu grubu desteklemek bir seçenek olamaz.
• Gelenekçiler: İslam dininin kurallarına sadakatle bağlı olmakla birlikte, saldırgan ve şiddet yanlısı değildirler. Köktendincilere kıyasla daha ılımlı görüş taşırlarsa da, çağdaş demokrasileri ve Batı değerlerini gönülden kucakladıkları söylenemez. Bu gurup da, demokratik İslam’ın örneği ve geçiş vasıtası olmak için uygun düşmez.
Bu grupla ilişkilerde, barışçı bir görüntü vermek en iyisidir.
• Modernistler (Ilımlı İslam); İslam’ın günümüzdeki katı anlayış ve uygulamalarında kapsamlı değişiklik yapılması konusunda eylemli bir arayış içerisindedirler. Hz. Muhammed dönemindeki uygulamaları değişmez esas olarak
kabul etmekle birlikte, o günlere ait sosyal ve tarihi koşulların bugün artık geçerli olmadığının da farkındadırlar. Temel değerleri; bireysel vicdanın
üstünlüğünün yanı sıra, eşitlik ve özgürlüğe dayalı toplum anlayışıdır. Bu değerler çağdaş demokratik esaslarla bağdaşmaktadır. İslam dünyasının, küreselleşmenin bir parçası olmasını da arzu ederler. Bu nedenlerle ılımlı İslam, demokratik İslam’ın örneği ve esas vasıtası olmak için en uygun olanıdır.
• Laikler: Batı demokrasileri tarzında “din ile devlet işlerinin ayrılması”ndan yana olup, din olgusunu kamusal alandan özel alana indirgemişlerdir. Politika ve değerler açısından Batı’ya en yakın olan gruptur. Bu olumlu özelliklerine karşılık, genellikle yarı demokratik görünümlü otoriter bir yapıyı esas alan laik guruplar, çoğunlukla solcu ve saldırgan milliyetçi ideolojileri benimsemişlerdir. Bu nedenle de ABD’yi dost olarak görmez; hatta içlerinde aşırı ölçülerde Amerikan düşmanlığı besleyenler bile vardır. Ayrıca İslamcı kitlelerce sözü dinlenebilir bir grup da değildirler. Bu nedenlerle laikleri sürekli müttefik olarak kabul etmek uygun olmaz.
İleride halkımızın,bunca ibret verici tecrübeden sonra gerçek dindarlarla din tüccar ve aktörlerini birbirinden ayırdedeceğini ümid ederim. Yoksa hep böyle geri ve ezik kalırız (M.Kemal Atatürk)
Yorumları: 523
Konuları: 208
Kayıt Tarihi: 20-02-2007
Teşekkür Puanı:
24
01-05-2008, Saat: 12:19
(Son Düzenleme: 05-08-2008, Saat: 20:35, Düzenleyen: mustafa.)
İslamcı gurupların genel karakteri birer birer incelendikten sonra Raporda, Amerika’nın İslam’ı kontrol altına alması için neler yapması gerektiği
maddeler halinde şöyle sıralanmıştır (özetle):
Önce ılımlı İslam’ı destekle. Bu kapsamda; özellikle mali destek sağla, liderlik modeli oluştur ve bu modele uygun liderler yarat.
Gelenekçilerin kusurlarını eleştir, ancak onları kökten-dincilere karşı destekle.
Köktendincilerle mücadele et. Bu kapsamda; yasadışı faaliyetlerini açığa çıkar, yaptıkları şiddet eylemlerinin olumsuz sonuçlarını gündeme taşı, kahramanlaştırılmalarını önle.
Seçici bir şekilde laikleri destekle. Bu kapsamda; köktendinciliğin ortak düşman olarak algılanmasını teşvik et, milliyetçilik ve solculuk temelinde ABD karşıtı güçlerle bağlaşma oluşturma heveslerini kır.
Raporda Türkiye’ye yönelik değerlendirmeler de var. Örneğin: Köktendinci gruplar arasında Almanya merkezli “Kaplancılar” da sayılıyor. Fethullah Gülen ılımlı Islam’ın en önde gelen liderlerinden biri olarak sunuluyor ve Gülen’in
bilgecilikten (sofizm) kuvvetle etkilenmiş felsefesinin, farklılıklara hoşgörülü yaklaşmayı ve şiddeti dışlamayı esas aldığı ve özellikle gençleri çektiği ifade ediliyor. Türkiye’nin İslam Dünyası’nın en başarılı ülkesi olduğu ve bu
gelişmesini laiklik anlayışına borçlu olduğu; ancak Kemalizm, milliyetçilik, vb. akımlar nedeniyle aslında laiklerin ABD'ye çok olumlu bakmadıkları
da raporda yer alıyor. Son olarak da, mevcut siyasi yönetim altında Türkiye'nin Ilımlı İslam için iyi bir model oluşturduğu saptaması yapılarak, bu konuda
Türkiye'deki iktidarın desteklenmesi gerektiğinin altı çiziliyor.
Konu İslam olunca, ünlü strateji ve İslam uzmanı Graham Fuller’in de BOP’a katkısından söz etmek gerekir. 1980’li yıllarda CIA’nın “Yakın ve Güney
Asya Bölgesi Milli İstihbarat Şefi” görevini yürüten ve halen RAND kuruluşu araştırmacı yazarlarından olan Fuller, RAND Raporu’nun ardından çıkardığı
“Siyasal İslam’ın Geleceği” adlı kitapta; Amerikan dış politikasının en önemli hedeflerinden birinin özünde İslamcı fakat aynı zamanda liberal bir İslami reformu teşvik etmek, bu amaçla da Nurcuların -özellikle Fethullah Gülen’indesteklenmesi
gerektiğini ileri sürmektedir. Fuller; Türkiye’deki 236 okulu, yurtdışında 280 okulu, 200 dolayında dini vakfı ve 211 ticari şirketi ile Gülen’in BOP’un kapsama alanında etkili olabilecek liberal bir İslamcı hareket olduğu görüşündedir.(9) (Füller, 1993: 20-36) Yukarıda belirtilen Rapor ve Kitap, BOP’un “İslam dünyasının modernize edilmesi”ne, dolayısıyla küresel terörizmin yok edilmesine yönelik stratejisinin esasını oluşturan temel çalışmalar olmuştur. Ancak, geleneksel ABD siyasetinin
geçmiş göstergelerine bakıldığında görünen odur ki, sadece bu amaçla yetinilmeyecek; bu proje er veya geç “Avrasya’nın Kontrolü Stratejisi”nin en
önemli parçası haline dönüştürülecektir. Brzezinski’nin fikir babalığını yaptığı bu strateji, Avrasya’daki stratejik enerji kaynaklarının ve ulaştırma hatlarının ABD’nin kontrolü altında olmasıyla ilgilidir. Brzezinski’nin büyük bir satranç
tahtasına benzettiği Avrasya’da ABD’nin öncelikli görevinin, “Avrupa, Asya ve Ortadoğu’daki anlaşmazlıkları ve başka herhangi bir rakip süper
gücün Amerikan çıkarlarını tehdit edecek biçimde ortaya çıkmasını engellemek” olduğunu ileri sürmektedir. (Brzezinski, 1997: 24
İleride halkımızın,bunca ibret verici tecrübeden sonra gerçek dindarlarla din tüccar ve aktörlerini birbirinden ayırdedeceğini ümid ederim. Yoksa hep böyle geri ve ezik kalırız (M.Kemal Atatürk)
Yorumları: 523
Konuları: 208
Kayıt Tarihi: 20-02-2007
Teşekkür Puanı:
24
01-05-2008, Saat: 12:21
(Son Düzenleme: 05-08-2008, Saat: 20:36, Düzenleyen: mustafa.)
PROJENİN KAPSAMA ALANI
Bugüne kadar anılan proje ile ilgili resmi bir belge yayınlanmamakla beraber, adından ve basına yansıyan bilgilerden yola çıkılarak, BOP’un bütün
İslam coğrafyasını kapsamadığı anlaşılmaktadır. Örneğin, Rusya Federasyonu’na (RF) bağlı federe devletler ve özerk bölgeler ile RF’nin arka bahçesi
sayılan Kafkasya ve Orta Asya ülkelerinin (Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan,
Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan) - muhtemelen RF ile bir sürtüşmeye girmemek ve bu ülkenin BOP’a yönelik desteğini sağlayabilmek
için- projenin doğrudan kapsamına alınmadığı görülmektedir. Zaten “Avrasya’nın Kontrolü Stratejisi” doğrultusunda halen bu ülkelerin çoğunda varlığını sürdüren ABD, diğer ülkelerdeki BOP uygulamalarının bu bölgedeki dolaylı etkileşimin hesabını yapmış olsa gerektir. Aynı şekilde, Endonezya, Malezya, Bangladeş gibi
Uzak Doğu ülkelerinin; Gana, Gambiya, gibi Afrika ülkelerinin ve Arnavutluk, Bosna-Hersek gibi Balkan ülkelerinin de proje kapsamına alınmadığı;
Bush’un çeşitli vesilelerle yaptığı konuşmalardan, kendi arzularına bağlı olarak projeye katılabilecekleri anlaşılmaktadır. Bunun nedeni de,
muhtemelen, ABD’nin bu ülkelerle ilgili çıkarların yaşamsal ülke (ulusal) çıkarları ile birebir bağlantılı olmaması, BOP’un kapsama alanının “baş edilmesi çok zor, hatta olanaksız” bir alana yayılmaması, dolaylı etkileşimin şimdilik yeterli görülmesidir. Projenin kapsama alanı içerisine alınan 23 ülkenin (Moritanya, Fas, Cezayir, Tunus, Libya, Mısır, Sudan, Lübnan, Filistin, Ürdün, Suriye, Türkiye,
Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Umman, Yemen, İran, Pakistan ve Afganistan) hepsi de ABD’nin “stratejik enerji kaynaklarının ve ulaştırma hatlarının denetim altında tutulmasına yönelik”
ulusal çıkarları ile örtüşen ülkeler olduğu dikkat çekicidir.
Daha sonraları, BOP’un hedef ülkeleri arasında yer verilmiş olmasından dolayı lınganlık gösteren Türkiye; ABD’nin uzun süreli sadık müttefiki, NATO üyesi, AB adayı, ve laiklik temelinde demokratik ülke olma özellikleri göz önüne alınarak, bu projenin kapsama alanından çıkarıldı. Böylece “hedef ülke” olmaktan kurtulan Türkiye, bu kez de “demokratik ve ılımlı İslam ülkesi” olduğu savıyla “model ülke” bazına oturtuldu. “Ilımlı İslam Ülkesi” tanımlamasına Genelkurmay sert tepki verdi. (10) (Radikal Gazetesi, 20-3-2004)
İleride halkımızın,bunca ibret verici tecrübeden sonra gerçek dindarlarla din tüccar ve aktörlerini birbirinden ayırdedeceğini ümid ederim. Yoksa hep böyle geri ve ezik kalırız (M.Kemal Atatürk)
Yorumları: 523
Konuları: 208
Kayıt Tarihi: 20-02-2007
Teşekkür Puanı:
24
01-05-2008, Saat: 12:28
(Son Düzenleme: 05-08-2008, Saat: 20:37, Düzenleyen: mustafa.)
Buna ilaveten Nisan 2004 ayında Washington’da yapılan Amerikan Türk Konseyi toplantısında bir konuşma yapan Büyükelçi Loğoğlu’nun “Türkiye bir İslam devleti değil, laik bir ülkedir” şeklindeki sert uyarısı üzerine, ABD yetkilileri bu tanımlamadan ve buna dayalı “model ülke” söyleminden vazgeçiyor;
bunun yerine ne anlama geldiği pek belli olmayan “demokratik ortak” ifadesini kullanmaya başlıyorlardı. Bunların ardından Başbakan Erdoğan da ABD ziyaretinde katıldığı “Ortadoğu” panelinde ABD kongre üyesi Jane Hormon'un “Ilımlı İslam”
ifadesine, ılımlı-ılımsız İslam olamayacağı gerekçesiyle tepki gösteriyordu.
BOP YÜKÜNÜN PAYLAŞTIRILMASI ÇABALARI
BOP’un mali yükünün oldukça fazla olacağını ve zaman zaman da askeri müttefiklere gereksinim duyulacağını hesaba katan ABD, son aylarda
kendine ortak bulma çabasına girmiş gözükmektedir. Ancak yük paylaşımı demek,
hakimiyet paylaşımı da demek olduğundan, geleneksel ABD politikaları bu konuda hep “sınırlı paylaşımı” esas almış; dolayısıyla kendi payını hep yüksek tutmuştur.( Kissenger, 2000: 244) Bu konuda ilk adım, 2004 yılının Haziran ayında
ABD’nin Georgia eyaletinde yapılan G-8 Zirvesi’nde atılmıştır. BOP Zirvenin gündemine konduğu gibi, BOP çerçevesinde yapılacak
reformları konuşmak üzere Türkiye (demokratik ortak sıfatıyla) ve hedef ülkeler (bölgesel ortak sıfatıyla) davet edilmiştir. Bu davete Türkiye, Afganistan, Irak, Yemen, Ürdün, Bahreyn ve Cezayir olumlu yanıt vererek katılırken;
basında yer alan bilgilere göre, başta Mısır, Suudi Arabistan ve Tunus olmak üzere birçok Arap ülkesi ise, “Arap-İsrail sorunu gibi kilit bölgesel konulara
çözüm bulmadan reformların dayatılmaya çalışıldığı” gerekçesiyle olumsuz yanıt vererek katılmamışlardır. Zirve bitiminde yayınlanan bildiriden; BOP’un genel olarak benimsendiği, uygulama esaslarını belirlemek üzere “Demokratik
Yardım Diyalogu” adlı bir yapı oluşturulduğu ve Türkiye ile birlikte Yemen'e (Ortadoğu'yu temsilen) ve İtalya'ya (G-8'i temsilen) eş başkanlık verildiği anlaşılmaktadır. (11) Oturum sonrasında bir basın toplantısı düzenleyen
Başbakan Erdoğan, BOP’a sahip çıkarak, anılan projenin hedefini paylaştıklarını söylemiştir.Sonuç olarak denilebilir ki; ABD G-8 Zirvesi ile, arzu ettiği Batılı ülkeleri BOP’a ortak etmeyi başarmış, ancak İslam coğrafyasında henüz yeterli kabulü sağlayamamıştır. Bu konuda ikinci adım, 28-29 Haziran 2004’te
İstanbul’da yapılan NATO Zirvesi’nin gündemine BOP da alınmak suretiyle atılmıştır. Zirve sonuç bildirisinin satır aralarından; Soğuk Savaş’ın bitmesiyle kuruluş amacını yitiren ve varlığı sorgulanmakta olan NATO’nun yeni düşmanı olarak belirlenen küresel terörizmin üstüne daha fazla gidileceği anlaşılmaktadır. Zirvede alınmış olan "terörizmle uzun soluklu ve kesintisiz mücadele" kararındaki en önemli ayrıntı, "teröristleri koruyan ülkelerin" de hedef olarak alınabilmesidir. Artık NATO bünyesinde alınacak bir kararla herhangi bir ülke işgal edilebilecektir. Terörle mücadele kararının içerdiği ikinci önemli unsur da; salt şiddet kullanımının yeterli olmayacağı, sosyal ve ekonomik yöntemlerin de kullanılması, demokratikleşme ve sivilleşmeye ağırlık verilmesi gerektiği yaklaşımının benimsenmiş olmasıdır. (12) Sonuç olarak denilebilir ki, ABD bu doruk kararları ile, NATO’yu BOP adına kullanabilme olanağı sağlamıştır
İleride halkımızın,bunca ibret verici tecrübeden sonra gerçek dindarlarla din tüccar ve aktörlerini birbirinden ayırdedeceğini ümid ederim. Yoksa hep böyle geri ve ezik kalırız (M.Kemal Atatürk)
|