İklim Değişikliği: Türkiye - İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi

Konuyu Oyla:
  • Derecelendirme: 3.21/5 - 33 oy
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
İklim Değişikliği: Türkiye - İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi
#1

Vizyon 2023: Bilim ve Teknoloji Stratejileri Teknoloji Öngörü Projesi, Çevre ve Sürdürülebilir Kalkınma Paneli Vizyon ve Öngörü Raporu için

hazırlanmıştır (Ekim, 2002)

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ: TÜRKİYE - İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ ÇERÇEVE SÖZLEŞMESİ

İLİŞKİLERİ VE İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ POLİTİKALARI

Doç. Dr. Murat Türkeş

İklimbilimci

Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü, PK 401, Ankara

Yerküre iklimi, fosil yakıtların yanması, arazi kullanımı değişikliği ve ormansızlaştırma,

çimento üretimi, sanayi süreçleri gibi insan etkinlikleriyle atmosfere salınan sera gazlarının doğal

sera etkisini kuvvetlendirmesi sonucunda ısınmaktadır. Farklı sera gazı emisyon (salım)

senaryolarına dayanan iklim modelleri, gelecek yüzyıl için önemli iklim değişikliklerinin

olacağını öngörmektedir. Örneğin, Birleşmiş Milletler’in küresel iklim değişikliği konusundaki

uzman kuruluşu Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) 2001 yılında yayımlanan 3.

Değerlendirme Raporu’na göre (IPCC, 2001a ve 2001b), küresel ortalama yüzey sıcaklığı, 20.

yüzyılda 0.4-0.8 °C arasında (yaklaşık 0.6 °C) artmıştır. IPCC’nin son raporundaki gelişmiş iklim

modellerinin sonuçları, küresel ortalama yüzey sıcaklığının 1990-2100 döneminde 1.4-5.8 °C

arasında yükseleceğini öngörmektedir.

Bu yüzden, uluslararası toplum, sera gazı salımlarındaki artışla bağlantılı iklim riskini

önlemeye yönelik önemli bir görevle karşı karşıya bulunmaktadır. Öngörülen iklim

değişikliklerini ve bu değişikliklerin, sosyoekonomik sektörler, doğal ekosistemler ve insan

sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmanın en önemli yolu ise, insan kaynaklı sera gazı

salımlarını azaltmak ve ormanlar gibi karbon tutucu ortamları (yutakları) çoğaltmaktır.

1. TÜRKİYE’DEKİ DURUM

Türkiye ve İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi

Bugün için, sera gazlarının atmosferik birikimlerini insanın iklim sistemi üzerindeki

olumsuz etkilerini en aza indirecek bir düzeyde durdurmayı sağlayabilecek en önemli ve tek

hükümetlerarası çaba Birleşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’dir (İDÇS).

İDÇS’nin nihai amacı, “Atmosferdeki sera gazı birikimlerini, insanın iklim sistemi üzerindeki

tehlikeli etkilerini önleyecek bir düzeyde durdurmaktır” (UNEP/WMO, 1995). Haziran 1992’de

Rio’da düzenlenen BM Çevre ve Kalkınma Zirvesi’nde imzaya açılan İDÇS, 21 Mart 1994

tarihinde yürürlüğe girmiştir. İDÇS’ye, bu güne kadar, Türkiye, Afganistan, Andora, Bruney

Sultanlığı, Vatikan, Irak, Liberya, Filistin ve Somali hariç, 186 ülke ve Avrupa Birliği (AB) taraf

olmuştur.

İDÇS, küresel iklimi korumaya ve sera gazı salımlarını azaltmaya yönelik genel ilkeleri,

eylem stratejilerini ve yükümlülükleri düzenlemektedir. Gelişmiş ülkelerin İDÇS altındaki

yükümlülüğü, insan kaynaklı sera gazı salımlarını 2000 yılına kadar 1990 düzeylerinde tutmaktır

(Türkeş, 1995).

Vizyon 2023: Bilim ve Teknoloji Stratejileri Teknoloji Öngörü Projesi, Çevre ve Sürdürülebilir Kalkınma Paneli Vizyon ve Öngörü Raporu için

hazırlanmıştır (Ekim, 2002)

Türkiye, İDÇS’nin eklerinde gelişmiş ülkeler arasında değerlendirildiği için ve bu

koşullar altında özellikle enerji ilişkili CO2 ve öteki sera gazı salımlarını 2000 yılına kadar 1990

düzeyine indirme, gelişme yolundaki ülkelere mali ve teknolojik yardım vb. konulardaki

yükümlülüklerini yerine getiremeyeceği gerçeğiyle, İDÇS’yi Rio’da imzalamamış ve sonrasında

da taraf olmamıştır (Anonim, 2000).

Türkiye, 1992-1995 döneminde katıldığı hemen tüm İDÇS Hükümetlerarası Görüşme

Komitesi toplantılarında, özellikle enerji ilişkili CO2 ve öteki sera gazı emisyonlarını 2000 yılına

kadar 1990 düzeyinde tutmasının olanaksız olduğunu ve İDÇS’nin iki Ekinden de çıkarak, ya da

özel koşulları dikkate alınarak kendisine bazı kolaylıklar sağlanması koşuluyla Eklerde kalarak,

Sözleşme’ye taraf olabileceğini resmi olarak bildirmiştir (Türkeş, 2001a). Aralık 1997’de

Kyoto’da yapılan 3. Taraflar Konferansı’nda (TK), Türkiye isminin İDÇS’nin eklerinden

silinmesi için Pakistan ve Azerbaycan tarafından verilen değişiklik önergeleri, esas olarak ABD

ve AB’nin etkisiyle kabul edilmemiştir. O aşamada Türkiye’den, sera gazı salımlarına ilişkin

gönüllü bir yükümlülüğü kabul etmesi beklenmiştir. Türkiye’nin tüm çabalarına ve beklentilerine

karşın, İDÇS’nin 1998 yılında Buenos Aires’de yapılan TK-4 ve 1999’da Bonn’da yapılan TK-5

toplantılarında, Türkiye’nin Sözleşme’nin Eklerinden çıkma istemi esas olarak yine ABD ve

AB’nin karşı çıkması sonucunda kabul edilmemiş ve Kasım 2000’de yapılan TK-6’ya (Lahey

Konferansı’na) ertelenmiştir (Türkeş, 2001a). Türkiye, Lahey Konferansı’na, Ek-II’den çıkmayı

ve İDÇS’ye özel koşullarının dikkate alınması koşuluyla, bir Ek-I Tarafı olarak kabul edilmek

istediğini içeren yeni bir öneriyle katılmıştır. Ancak, Türkiye’nin bu değişiklik istemi, Pakistan

ve Kazakistan tarafından desteklenmesine karşın bir kez daha kabul görmedi (Türkeş, 2001a) ve

bir sonraki TK’ye ertelendi.

Lahey Konferansı’nda alınan karar gereğince, Türkiye’nin Ek II’den çıkarak İDÇS’ye bir

Ek I ülkesi olarak taraf olma isteği, 29 Ekim-6 Kasım 2001 tarihlerinde Fas’ın Marakeş kentinde

yapılan 7. Taraflar Konferansı’nda kabul edilmiştir. Türkiye’ye ilişkin kararda, özetle

(FCCC/SBI/2001/L.8):

• Tarafların, eşitlik temelinde ve ortak ama farklılaştırılmış sorumlulukları ve bunu

karşılayan olanaklarına uygun olarak, insanoğlunun bugünkü ve gelecek kuşaklarının yararı için

iklim sistemini korumak zorunda olduklarının altı çizilerek; ve

• Türkiye’nin isteği, özellikle TK-6/1. Bölümde (Lahey’de) isminin Ek II’den silinmesi

amacıyla sunduğu yeni önergesi gözetilerek:

TK’nın, Türkiye’nin isminin Ek II’den silinmesini kararlaştırdığı ve Tarafları, Türkiye

Sözleşme’ye taraf olduktan sonra, onu Ek I’deki öteki Taraflardan farklı yapan özel koşullarını

kabul etmeye davet ettiği, açıklanmıştır.
İleride halkımızın,bunca ibret verici tecrübeden sonra gerçek dindarlarla din tüccar ve aktörlerini birbirinden ayırdedeceğini ümid ederim. Yoksa hep böyle geri ve ezik kalırız (M.Kemal Atatürk)
Cevapla
#2

1996 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) sunulmuş ve ilgili komisyonlarca

kabul edilmiş olan Türkiye’nin İDÇS’ye Katılmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun

Tasarısı’nın, bu son olumlu gelişme dikkate alınarak, yapılacak küçük bir değişiklikle birlikte,

Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulu’nda onaylanarak yürürlüğe girmesi

beklenmektedir (TTGV, 2002). İDÇS’nin TBMM’ce onaylanma sürecinin tamamlanmasıyla

birlikte de, Türkiye, Taraf bir ülke olarak karar düzenekleri içerisinde yer alabilecek ve ulusal

rapor hazırlama çalışmalarına başlayarak uyum konusundaki çalışmalarını sürdürecektir.

2. DÜNYADAKİ DURUM

Kyoto Protokolü

Sera gazı salımlarını 2000 sonrasında azaltmaya yönelik yasal yükümlülükler, Kyoto

Protokolü’nde (KP) yer almaktadır (Türkeş vd., 2000). KP’ye göre, gelişmiş Taraf ülkeler

(İDÇS/Ek I), KP/Ek A’da listelenen sera gazlarının insan kaynaklı karbondioksit (CO2) eşdeğer

salımlarını 2008-2012 döneminde 1990 düzeylerinin en az % 5 altına indirmekle yükümlüdür

(UNEP/CCS, 1998). Bazı Taraflar, bu ilk yükümlülük döneminde sera gazı salımlarını arttırma

ayrıcalığı alırken (örneğin, Avustralya % 8, İzlanda % 10 ve Norveç % 1 düzeyinde

arttırabilecekler), Yeni Zelanda, Rusya Federasyonu ve Ukrayna’nın sera gazı salımlarında 1990

düzeylerine göre herhangi bir değişiklik olmayacaktır (Türkeş vd., 2000). AB, hem birlik olarak

hem de üye ülkeler açısından % 8’lik bir azaltma yükümlülüğü almıştır. KP’de Amerika Birleşik

Devletleri’nin (ABD) niceliksel olarak belirlenmiş salım azaltma yükümlülüğü % 7’dir.

ABD’nin Tavrı

KP, sanayileşmiş ülkelerin 1990 yılı toplam karbondioksit salımlarının en az % 55’ini

karşılayan sanayileşmiş ülkeleri de içerecek biçimde, İDÇS’ye Taraf en az 55 ülke tarafından

onaylandıktan sonra yürürlüğe girebilecek ve yasal olarak bağlayıcı olacaktır (Türkeş, 2001b).

ABD Başkanı G. W. Bush, Mart 2001’de ülkesinin ekonomik çıkarlarına olumsuz bir etkide

bulunacağını ileri sürerek, KP’ye taraf olmayacağını açıklamıştır (Türkeş, 2001b). ABD, Ek I

ülkelerinin 1990 yılı toplam karbondioksit salımları açısından % 36.1 gibi çok büyük bir paya

sahip olduğu için, Bush yönetiminin bu olumsuz tavrı, KP’nin yürürlüğe girmesinde bir zorluğa

ve gecikmeye neden olmaktadır. Ancak, uluslararası toplum, belki de ilk kez, ABD’nin tüm

engellemelerine ve yokluğuna karşın, ABD olmaksızın KP’nin yürürlüğe girmesi için önemli bir

çaba ve işbirliği göstermektedir.

Kyoto Düzenekleri

Kyoto düzenekleri, gelişmiş ülkelere, sera gazı salımlarını buna bağlı olarak da iklim

değişikliğinin etkilerini azaltma etkinliklerini en düşük maliyetle yüklenmek için, ulusal

sınırlarının dışına çıkma kolaylığı sağlamaktadır (Türkeş vd., 2000; Türkeş, 2001a). Ortak

Yürütme (OY), bir Ek I ülkesinin diğer bir Ek I ülkesinde sera gazı salımlarını azaltmayı

amaçlayan bir projeye yatırım yapmasıyla Emisyon İndirim Birimleri (EİB) kazanması ve

bunun kendi belirlenmiş salım yükümlülüğüne sayılması; ev sahibi Ek I ülkesinin aktardığı

EİB’nin ise, o ülkenin kendi fazla indirimlerinden düşülmesi şeklinde gerçekleşecektir. Temiz

Kalkınma Düzeneği (TKD), yükümlülük sahibi bir yatırımcı ülke (gelişmiş ülke) ile

yükümlülüğü olmayan bir ev sahibi gelişme yolundaki ülke (GYÜ) arasında gerçekleşen bir çeşit

OY’dir. KP’ne göre, projelerin, yatırımcı ülkenin kendi salım yükümlülüğünü gerçekleştirmek

için kullanabileceği Onaylanmış Emisyon İndirimleri oluşturması gerekmektedir. KP

çerçevesinde yürütülecek olan bir OY ve TKD programının, esas olarak, sırasıyla ekonomileri

geçiş sürecindeki ülkelerde ve GYÜ’lerdeki sera gazı salımlarını sınırlandırıcı ve azaltıcı

projelerin finansmanı için sermaye ve kredi sağlaması beklenmektedir. Salım Ticareti yoluyla

da, OECD ile pazar ekonomisine geçiş sürecindeki ülkeler arasında salım kredilerini satma ve

almaya izin verecek olan bir ‘salım ticareti rejimi’ kurulmaktadır. KP’nün ve Kyoto

düzeneklerinin uygulanmasına ilişkin yasal kuralların çerçevesi, Temmuz 2001’de kabul edilen

Bonn Anlaşması ile çizilmiştir (Türkeş, 2001b). Bonn Anlaşması’nın içerdiği ana politik uzlaşma

konuları ise Kasım 2001’de Fas’ın Marakeş kentinde yapılan İDÇS Taraflar Konferansı’nın 7.

toplantısında (TK-7) kabul edilen Marakeşh Anlaşması ile yasal metinlere dönüştürülmüştür.
İleride halkımızın,bunca ibret verici tecrübeden sonra gerçek dindarlarla din tüccar ve aktörlerini birbirinden ayırdedeceğini ümid ederim. Yoksa hep böyle geri ve ezik kalırız (M.Kemal Atatürk)
Cevapla
#3

3. 2003-2023 DÖNEMİNDEKİ GELİŞME VE DEĞİŞİMLERİ BELİRLEYECEK

TEMEL EĞİLİMLER VE İTİCİ GÜÇLER

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) Emisyon Senaryoları konulu Özel

Raporu’ndaki (SRES) tüm senaryolar, iklim değişikliği konusunu özel olarak dikkate alan

politikaların bulunmadığı koşullarda, CO2’nin ve öteki sera gazlarının atmosferik birikimlerinin

gelecek yüzyılda önemli düzeyde artacağını göstermektedir (IPCC, 2000). Esas olarak fosil

yakıtların yanmasından ve tropikal ormansızlaşmadan kaynaklanan CO2 salımları, 1990 yılında

yaklaşık 7.5 milyar ton karbon (MtC) yıl-1 olarak hesaplanmıştır. SRES, bu tutarın 2100 yılında

yaklaşık 5 ile 35 MtC yıl-1 arasında değişeceğini öngörmüştür. Bu ise, 2000 yılında yaklaşık 370

ppm olan atmosferik CO2 birikiminin, 2100 yılına kadar yaklaşık 540-970 ppm aralığına

yükseleceği anlamını taşımaktadır.

EK I Taraflarının sayısal salım azaltma yükümlülüklerini, ülkelerindeki salım

indirimleriyle ve KP düzeneklerini kullanarak gerçekleştirmeleri olasıdır. Ancak, Ek I

Taraflarının, birinci yükümlülük döneminde (2008-2012) 1990 düzeylerine göre en az toplam %

5 düzeyinde bir indirim yapma yükümlülüğü gerçekte oldukça orta düzeyde görünmesine karşın,

birçok Ek I Tarafındaki salımların geçen yıllarda önemli düzeyde artmış olduğu unutulmamalıdır.

Sera gazlarının atmosferik birikimlerinin belirli bir düzeyde durdurulması için, salım

indirimlerinin dünyanın tüm bölgelerinde yapılması gereklidir. Eğer hükümetler, atmosferik CO2

birikimini 550 ppm’de (sanayi öncesi düzeyinin yaklaşık iki katı) durdurmaya karar verirlerse,

küresel salımların yaklaşık 2025’e kadar en yüksek noktasına çıkacağı ve 2040-2070 döneminde

bugünkü düzeylerinin altına düşeceği hesaplanmaktadır (Watson, 2001). Düşük salım düzeyleri,

enerji kaynaklarının geliştirilmesi ve işletiminde farklı desenlerin varlığı ile son-kullanım

verimliliğindeki artışları içerecektir.

Sera gazı salımları kalkınmanın izlediği yola oldukça bağlıdır. Bu yüzden iklim

değişikliğinin etkilerini en aza indirme, hem kalkınma ve sürdürülebilirlikle ilişkili geniş

kapsamlı sosyo-ekonomik politikalar ve eğilimlerden etkilenir, hem de onlar üzerinde bir etkiye

sahiptir. Burada anahtar politik konu, salım haklarının eşit dağılımıdır. İnsan kaynaklı sera gazı

salımlarının çoğunun, bugüne kadar sanayileşmiş ülkelerden kaynaklandığı bilinmektedir.

Gelecek 20-30 yıl içerisinde ise, GYÜ’lerden kaynaklanan toplam salımların, sanayileşmiş

ülkelerden kaynaklananları geçeceği öngörülmektedir. Buna karşın, gelecek yüzyıl boyunca

öngörülen kişi başına salımlar, GYÜ’lerin çoğunda gelişmiş ülkelere oranla hala daha düşük

olacaktır. İklim sistemi yıllık sera gazı salımlarına değil, birikimli salımlara karşılık verdiği için,

GYÜ salımlarının küresel ısınmaya öngörülen katkısı yaklaşık 21. yüzyılın sonuna kadar gelişmiş

ülkelerin katkısına ulaşamayacaktır.

Sera gazı salımlarını azaltan iklim dostu teknolojilerdeki önemli ilerlemeler, geçen 5 yılda

beklenenden çok daha hızlı bir biçimde gelişme göstermiştir. IPCC salım senaryolarına dayanan

bazı çalışmalar, küresel salımlarda 2010 ve 2020 yılları için, sırasıyla 1.9-2.6 milyar ton karbon

eşdeğer (MtCeq) ve 3.6-5.0 MtCeq azaltmanın başarılabileceğini göstermiştir. Salım azaltma

potansiyelinin yarısı, doğrudan yararlarla başarılabilecekken, öteki yarısı için 1998 fiyatlarıyla tC

başına 100 $’dan daha az bir harcama yapmak gerektiği hesaplanmıştır (Watson, 2001). Ayrıca,

bilinen teknolojik seçeneklerin gelecek 100 yılda CO2 birikimini 450-550 ppm düzeylerinde

durdurmayı başarabileceği kabul edilmektedir. Ancak, kısa ya da uzun vadeli salım indirimleri,

teknik, ekonomik, politik, kültürel, sosyal, davranışsal ve kurumsal engellerin ve zorlukların

üstesinden gelmeyi içermelidir. Ayrıca, araştırma, geliştirme ve etkili teknoloji transferinin,

küresel salımların maliyet etkin bir biçimde azaltılmasında önemli bir rol üstleneceği

beklenmelidir.

Öte yandan, sera gazı salımlarındaki bazı azaltmalar, ‘no regret’ (her koşulda

uygulanmaya değer) seçeneklerle, sıfır maliyetlerle elde edilebilir. Örneğin, dünyanın birçok

bölgesinde, hava kirliliğini önleme ya da hava kalitesini iyileştirme ve asit depolanmasını

azaltma vb. yerel ve bölgesel çevresel sorunlar için kabul edilen politikaların, önlemlerin,

uygulamaların ve teknolojilerin, sera gazı salımlarını azaltma kapasitelerinin önemli düzeyde

olduğu dikkate alınmalıdır.
İleride halkımızın,bunca ibret verici tecrübeden sonra gerçek dindarlarla din tüccar ve aktörlerini birbirinden ayırdedeceğini ümid ederim. Yoksa hep böyle geri ve ezik kalırız (M.Kemal Atatürk)
Cevapla
#4

4. TÜRKİYE’NİN GÜÇLÜ VE ZAYIF YANLARI, TEHDİT VE OLANAKLAR

Türkiye’nin zayıf yanları

Türkiye’nin İDÇS’ye bugüne kadar taraf olmamasının ana nedenini ve taraf olduktan

sonra özellikle sera gazı yükümlülüklerini yerine getirmede karşılaşabileceği özel koşullarını

anlayabilmek, özellikle enerji sektörünün ve enerji ilişkili (burada yakıt tüketimi) CO2

salımlarının ve projeksiyonlarının değerlendirmesi ile olasıdır.

(i) Enerji

Türkiye enerji tüketimi, geçtiğimiz yıllarda sürekli bir artış göstererek 2000 yılında

yaklaşık 82.2 milyon ton eşdeğer petrole (Mtep) ulaşmıştır (TTGV, 2002). Bu değerin, artışını

sürdürerek, 2005 yılında 115.2 Mtep’e ve 2010 yılında 153.9 Mtep’e ulaşacağı öngörülmektedir.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın (ETKB) resmi verilerine göre, kaynaklar bazında genel

enerji istemi Çizelge 1’de verilmiştir. Türkiye’de hemen her türlü enerji kaynağı bulunmakla

birlikte, üretilen enerji tüketimi karşılamadığı için, enerji tüketiminin % 66’sı ithalatla

karşılanmaktadır. Bu oranın önümüzdeki yıllarda giderek artması beklenmektedir.

Türkiye’nin, sanayileşme hedefini sürdüren gelişmekte olan bir ülke olması ve nüfusun

hızlı bir artış göstermesi nedenleriyle, elektrik enerjisine olan talep de önemli ölçüde artmaktadır.

Buna koşut olarak, 1990 yılında 16,317.6 mega watt (MW) olan kurulu güç, ek elektrik üretim

tesislerin kurulması ile yaklaşık % 67 artarak, 2000’de 27,264.1 MW’a ulaşmıştır (TTGV, 2002)
İleride halkımızın,bunca ibret verici tecrübeden sonra gerçek dindarlarla din tüccar ve aktörlerini birbirinden ayırdedeceğini ümid ederim. Yoksa hep böyle geri ve ezik kalırız (M.Kemal Atatürk)
Cevapla
#5

(ii) Sera Gazı Salımları

Türkiye'nin sera gazı salımı hesaplamaları, ulusal iklim değişikliği çalışmaları ve

etkinlikleri kapsamında, Devlet İstatistik Enstitüsü’nce (DİE) yapılmaktadır. 1990-2000 tüketim

değerleri ve 2000-2020 dönemi projeksiyon değerleri, yakıt tüketiminden kaynaklanan sera

gazlarının tutarlarında, bugüne kadar olduğu gibi gelecekte de çok hızlı bir artışın olacağını

göstermektedir (TTGV, 2002). Sera gazları içerisinde en büyük payı, CO2 salımları almaktadır.

Yakıt tüketimindeki artışa koşut olarak, CO2 salımlarında da, gerçekleşen tüketim değerleri ve

projeksiyonlar için hızlı bir artış eğiliminin varlığı dikkat çekicidir (Şekil 1).

Tüketim ve projeksiyon değerleri için yakıt tüketiminden kaynaklanan sera gazı

salımlarının sektörlere dağılımı karşılaştırıldığında, bazı sektörlerin payı artarken, bazılarının

payında belirgin bir azalış oluştuğu görülmektedir (TTGV, 2002). 2000 yılında CO2 salımlarının

% 34’ü çevrim, % 32’si sanayi, % 17’si ulaştırma ve % 16’sı öteki (konut, tarım ve ormancılık)

sektörlerden kaynaklanırken, 2020 yılında % 41’inin çevrim, % 33’ünün sanayi, % 13’ünün

ulaştırma ve % 13’ünün öteki sektörlerden kaynaklanacağı öngörülmektedir
Türkiye, 1999 yılı temel CO2 göstergeleri açısından, dünya ülkeleri arasında, toplam CO2

salımında 23., kişi başına düşen CO2 salımı açısından 75., CO2 salımının gayrı safi yurt içi

hasılaya (GSYİH) oranında 60. ve satın alma gücü paritesi dahil GSYİH’nin CO2’ye oranında ise

55. sırada yer almaktadır (TTGV, 2002) (Çizelge 4). Türkiye’nin, toplam CO2 salım tutarı

dışında kalan göstergelerde alt sıralarda yer aldığı, bu nedenle gelişmiş ülkelerle birlikte

değerlendirilmesinin hakkaniyete ve İDÇS’nin “ortak ama farklı sorumluluklar” ilkesine

uymadığı görülmektedir
İleride halkımızın,bunca ibret verici tecrübeden sonra gerçek dindarlarla din tüccar ve aktörlerini birbirinden ayırdedeceğini ümid ederim. Yoksa hep böyle geri ve ezik kalırız (M.Kemal Atatürk)
Cevapla

Konu Araçları
Konuyu Paylaş :  
Konunun Linki :  
BBKodu :  
Konu Araçları :

Konu ile Alakalı Benzer Konular
Konular Yazar Yorumlar Okunma Son Yorum
  Kalkınma Ajansları ve Türkiye'de Uygulanabilirliği civanpercemi 5 6.021 01-05-2008, Saat: 13:11
Son Yorum: civanpercemi
  Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye civanpercemi 8 9.292 01-05-2008, Saat: 12:47
Son Yorum: civanpercemi
  2023 Türkiye Vizyonu civanpercemi 0 4.662 01-05-2008, Saat: 11:35
Son Yorum: civanpercemi
  Türkiye'nin Geleceği civanpercemi 0 3.712 01-05-2008, Saat: 11:25
Son Yorum: civanpercemi

Hızlı Menü:


Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi